13 Mayıs 2013 Pazartesi

Bernie: Taşralı bir havari


Küçük hayatları döndüren, kusursuz işleyen ama mütevazı olan çarklar vardır. Sistem kendi rutininde akışını bu çarklara borçludur ama bunlardan biri arıza yapmazsa varlıklarını kolay kolay fark edemeyeceğimiz sistemin parçalarıdır bunlar. Bernie Tiede böyle biriydi. Hikaye gerçekten yaşandığı için meselenin bir de sosyolojik boyutu var ama biz işin sanat kısmına bakacağız.

Houston, Texas’lı yönetmen Richard Linklater Amerikanın yetiştirdiği enteresan sinemacılardan biri.  Özellikle 90’lı yılların önemli sinemacılarından olan Linklater, klasik sinema algısını zorlayan sanatkarlardan. Şu söz ona atfedilir; “hikayeniz ne olursa olsun, ölçeğiniz doğru olmalı!” Sıra dışı animasyonu Waking Life’da sanat ile felsefeyi nasıl ustaca harmanladığını görmüş ve Before Sunrise ile klasik bir öyküyü nasıl görselleştirip, duygunun kökenine indiğine şahit olmuştuk. Linklater son filmi Bernie ile kamerasını Doğu Texas’ın izbe kasabalarından birine çeviriyor. WASP kültürünün hakim olduğu bu mikro dünyadan evrensel ölçekte bir öykü çıkarmayı başarıyor yönetmen.

Filmin hikayesini anlatmak bile riskli aslında. Bu nedenle öykü hakkında şunları söyleyebiliriz: Dış görünüşüyle tam bir zararsız, iyi insan gibi görünen Bernie Tiede (Tipoloji olarak bizim müftülük görevlilerini andırıyor) küçük bir kasabada (İsmi de ilginç; Carthage – Kartaca demek!) tahnitçilik yaparak yaşayan bir isimsiz kahramandır. Özellikle kasabanın yaşlı kadınlarının gözdesidir. Zira ölüm gibi zor vakıanın esnasında ve sonrasında ortaya çıkıp, ölenin yakınlarına yakınlık göstererek acılarını azaltmakta, bununla da yetinmeyip yakınlarını kaybeden ailelerle bağını koparmamaktadır. Bernie, kilisenin arayıp da bulamadığı bir tür post-modern havaridir. Neredeyse günün 24 saatini uhrevi ve teskin işlerine ayırmaktadır. Ancak bu sıradan ve mütevazi kahramanın hayatı bir gün değişmeye başlar. Marjorie Nugent isimli asabi mi asabi, itici ve ters bir kadının kocası ölünce, Bernie ona da diğerleri gibi yakınlık göstermek ister. Ancak marjorie başlarda bu ilgiyi reddeder ve mesafe koyar. Lakin Bernie kendine has aurasıyla bu mesafeyi aşar ve ihtiyar kadınla yakınlaşır. Fakat bu kez işler beklediği gibi gelişmez…
Kahraman karakterimiz bizdeki müftülük görevlilerini fena halde çağrıştırıyor. 
Bernie (uzun ismiyle ‘Bernie’nin suçu ne?’) Richard Linklater’in sair filmleri gibi; zorlamayan kısa planlar, seyirciyi zahmete sokmayacak bildik duygular ama her kareden taşan doğallık ve samimiyet… Hikayenin ‘yaşanmış’ olduğunu bilerek filmi izlemeye başlayan seyirci için etki katlanarak artıyor elbette. Film, yönetmenin diğer yapımları gibi belli bir dozda ‘kara mizah’ ve bağımsızlık emareleri taşıyor. Ancak, türün benzer örneklerinden çok farklı yönleri de var. Misal, oyuncu olmayan kasabalılara bizzat rol verip, sıklıkla röportaj eklemeleri yapması Bernie’yi bir tür Docu/drama havasına sokuyor. Buralarda yönetmen devreye girip ince fırça darbeleriyle karakterleri olağanlaştırıp insanileştirmesi filme değer katıyor.

Ölüm gibi özellikle batıda soğuk olarak algılanan bir kavramı olağanlaştırması bana Garip Bir Koleksiyoncu filmini hatırlattı. Ama Bernie esas olarak başka bir filme de selam çakıyor: Fargo… Coen Kardeşler’in soğuk nihilizmi kadar olmasa da, Barnie ile Fargo birbirine uzak filmler değil.
Anlatıldığı dünyanın küçüklüğü, kahramanların vasat karakterlerden oluşması, öyküyü yüceltmeye yarıyor Bernie’de. Biliyoruz ki, vasat küçüldükçe zeka da, hırslar da, mutlu eden şeyler de küçülür. Yaşanmış hikayenin içerdiği kriminoloji de filmi bir çeşit gerçek suç draması yapıyor.
Bernie baştan sona ölüm etrafında dönse de kavramsal açıdan derinleştirmeyi denemiyor. 
Bernie karakteri belli ki iyi çalışılmış. Kişisel kimliği, arzuları ve zaaflarıyla ilgili pek bir şey açığa çıkarmayan, onun hakkındaki kanaati çevresiyle olan ilişkisine bakarak oluşturduğumuz bir gerçek tip Barnie Tield. Herkesin kalbine gidecek bir yolu mutlaka bulan ve hakkında önyargı oluşturabilecek kadar naif, hatta yanlış anlaşılabilecek boyutta kırılgan biri.

Öte yandan filmin kötü karakterini de çok fazla ötelemeden çiziyor film. Bayan Nugent, aksi, insanlara karşı soğuk ve kinci biri. Düşünsenize izin gününde bermuda şort giydi diye rahibe uyuz olan bir kadın. Bundan dolayı kiliseye ve dine karşı mesafe koyabiliyor. Aşırı derecede maddiyata önem veren biri ve kendi çocuklarıyla dahi bu yüzden mahkemelik. Barnie ile yakınlaşması bile belli bir mesafe alıyor ve Barnie kimsenin bilmediği kapalı yolları açarak ulaşıyor ihtiyarın gönlüne.

Başroldeki Jack Black aşırı derecede inandırıcı, Shirley McLaine ise eski günlerdeki gibi döktürüyor.

Film, yaşanmış bir hikayeden perdeye aktarılıyor. Gerçek Bernie ve Marjoırie.
Tabii bizim gibi bu coğrafyaya çok uzak insanlar için çok fark etmiyor ama Doğu ile Batı Teksas arasında ciddi bir kültür ve insan tipolojisi farkı var. Batı Teksaslılar doğulular içen Gabby (yani geveze) derler. Konuşmaya bayılan küçük bir kasabada ise tarihi insanlık kadar etkileyici bir medya vardır: Fısıltı gazetesi. Yapılan bir iyilik ya da fenalık katlanarak büyür ve kısa süre sonra bir kanaate dönüşür.

Filmde birkaç iyi oyuncu dışında genelde kasabalıları kullanmak da bu yüzden işe yaramış ve dramanın etkisini azaltmak bir yana inandırıcılık dozunu yükseltmiş. Jenerik sonrası röportajlarda dendiği gibi; ‘Dünyanın Bernie’lere ihtiyacı var!’



1 yorum:

  1. ''Tipoloji olarak bizim müftülük görevlilerini andırıyor'' Buna sesli güldüm, çok yaşayın.

    YanıtlaSil