Küçük hayatları döndüren, kusursuz işleyen ama mütevazı olan çarklar
vardır. Sistem kendi rutininde akışını bu çarklara borçludur ama bunlardan biri
arıza yapmazsa varlıklarını kolay kolay fark edemeyeceğimiz sistemin
parçalarıdır bunlar. Bernie Tiede böyle biriydi. Hikaye gerçekten yaşandığı
için meselenin bir de sosyolojik boyutu var ama biz işin sanat kısmına
bakacağız.
Houston, Texas’lı yönetmen Richard Linklater Amerikanın
yetiştirdiği enteresan sinemacılardan biri.
Özellikle 90’lı yılların önemli sinemacılarından olan Linklater, klasik
sinema algısını zorlayan sanatkarlardan. Şu söz ona atfedilir; “hikayeniz ne
olursa olsun, ölçeğiniz doğru olmalı!” Sıra dışı animasyonu Waking Life’da
sanat ile felsefeyi nasıl ustaca harmanladığını görmüş ve Before Sunrise ile
klasik bir öyküyü nasıl görselleştirip, duygunun kökenine indiğine şahit
olmuştuk. Linklater son filmi Bernie ile kamerasını Doğu Texas’ın izbe
kasabalarından birine çeviriyor. WASP kültürünün hakim olduğu bu mikro dünyadan
evrensel ölçekte bir öykü çıkarmayı başarıyor yönetmen.
Filmin hikayesini anlatmak bile riskli aslında. Bu nedenle
öykü hakkında şunları söyleyebiliriz: Dış görünüşüyle tam bir zararsız, iyi
insan gibi görünen Bernie Tiede (Tipoloji olarak bizim müftülük görevlilerini
andırıyor) küçük bir kasabada (İsmi de ilginç; Carthage – Kartaca demek!) tahnitçilik
yaparak yaşayan bir isimsiz kahramandır. Özellikle kasabanın yaşlı kadınlarının
gözdesidir. Zira ölüm gibi zor vakıanın esnasında ve sonrasında ortaya çıkıp,
ölenin yakınlarına yakınlık göstererek acılarını azaltmakta, bununla da
yetinmeyip yakınlarını kaybeden ailelerle bağını koparmamaktadır. Bernie,
kilisenin arayıp da bulamadığı bir tür post-modern havaridir. Neredeyse günün
24 saatini uhrevi ve teskin işlerine ayırmaktadır. Ancak bu sıradan ve mütevazi
kahramanın hayatı bir gün değişmeye başlar. Marjorie Nugent isimli asabi mi
asabi, itici ve ters bir kadının kocası ölünce, Bernie ona da diğerleri gibi
yakınlık göstermek ister. Ancak marjorie başlarda bu ilgiyi reddeder ve mesafe
koyar. Lakin Bernie kendine has aurasıyla bu mesafeyi aşar ve ihtiyar kadınla
yakınlaşır. Fakat bu kez işler beklediği gibi gelişmez…
![]() | |
|
Ölüm gibi özellikle batıda soğuk olarak algılanan bir
kavramı olağanlaştırması bana Garip Bir Koleksiyoncu filmini hatırlattı. Ama
Bernie esas olarak başka bir filme de selam çakıyor: Fargo… Coen Kardeşler’in
soğuk nihilizmi kadar olmasa da, Barnie ile Fargo birbirine uzak filmler değil.
Anlatıldığı dünyanın küçüklüğü, kahramanların vasat
karakterlerden oluşması, öyküyü yüceltmeye yarıyor Bernie’de. Biliyoruz ki, vasat
küçüldükçe zeka da, hırslar da, mutlu eden şeyler de küçülür. Yaşanmış
hikayenin içerdiği kriminoloji de filmi bir çeşit gerçek suç draması yapıyor.
![]() | |
|
Öte yandan filmin kötü karakterini de çok fazla ötelemeden
çiziyor film. Bayan Nugent, aksi, insanlara karşı soğuk ve kinci biri.
Düşünsenize izin gününde bermuda şort giydi diye rahibe uyuz olan bir kadın.
Bundan dolayı kiliseye ve dine karşı mesafe koyabiliyor. Aşırı derecede
maddiyata önem veren biri ve kendi çocuklarıyla dahi bu yüzden mahkemelik.
Barnie ile yakınlaşması bile belli bir mesafe alıyor ve Barnie kimsenin
bilmediği kapalı yolları açarak ulaşıyor ihtiyarın gönlüne.
Başroldeki Jack Black aşırı derecede inandırıcı, Shirley
McLaine ise eski günlerdeki gibi döktürüyor.
![]() | |
|
Filmde birkaç iyi oyuncu dışında genelde kasabalıları
kullanmak da bu yüzden işe yaramış ve dramanın etkisini azaltmak bir yana
inandırıcılık dozunu yükseltmiş. Jenerik sonrası röportajlarda dendiği gibi; ‘Dünyanın
Bernie’lere ihtiyacı var!’




''Tipoloji olarak bizim müftülük görevlilerini andırıyor'' Buna sesli güldüm, çok yaşayın.
YanıtlaSil