24 Ağustos 2013 Cumartesi

Sırlar tehlikelidir


Kadın gençken muhalif olma uğruna çok şey yapmış. Şiddete bulaşmış, bombalamış, insan öldürmüş. Aradan geçen 30 yıldan sonra epey değişmiş gibi görünürken, genç gazeteci soruyor; “Bugün olsa yine aynı şeyi yapar mısın?” Biraz düşünüyor militan yaşlı kadın ve şöyle diyor, “Çocuklarım veya sevdiğim anne-babam olmasaydı, evet, yine yapardım. Daha zeki, iyi ve farklı bir şekilde… Yine yapardım, evet. Hatalarımız oldu ama haklıydık.”

Amerikan sinemasının yakışıklı aktörü Robert Redford, 1980 yılında girdiği bağımsız sinema kulvarındaki son filmi The Company You Keep (Geçmişin Sırları) emektar sinemacının yönetmenin alanındaki zirvesi sayılmasa da, tarz ve hikaye olarak hayranlarını tatmin edecek türden.

Geçmişin Sırları, asıl ismi Nick Sloan (Robert Redford) olan eski bir teröristin Jim Grant ismiyle kanundan 30 yıl kaçtıktan sonra, genç bir gazetecinin hikayesini kurcalamasıyla tüm sırlarının açıklamasını anlatıyor: Jim Grant esas mesleği avukatlık olan yaşlı bir Amerikan vatandaşıdır. Grant vakti zamanında Weather Undeground isimli, Vietnam Savaşı karşıtı bir militan grubunda aktif olarak görev almıştır. Cinayet ve soygun suçlamasıyla FBI tarafından 30 yılı aşkın süredir aranmakta olan Grant, bu süre boyunca bir şekilde onlardan saklanmayı başarmıştır. Bir kaçak olarak yaşamakta olan adamın kimliği Ben Shepard (Shia LaBeouf) isimli bir gazeteci tarafından ifşa edilir. Grant, 30 yıldır başarıyla gizlenebildiği FBI'dan bir kez daha kurtulmayı başarabilecek midir?


Geçmişin Sırları, ideoloji ve dava üzerine gerçeklik dozu epey hafif bir film olsa da, Hollywood’un klişe seyirliklerinden farklı olmayı başaran bir film. Sıradan bir aile hayatı yaşayan, yaşlı bir Amerikalı avukatın bir anda kanun kaçağı durumuna düşmesiyle parçalanan ailesi uğruna eski dava arkadaşlarını feda edip edemeyeceği üzerinden yürüyor. Film başlarda klasik bir gazetecilik olayının etrafında dönecek gibi dururken bir noktadan sonra bir kaçış hikayesine dönüşüyor.

Filmin en önemli özelliği, anlattığı olayın sıradanlığının aksine verdiği alt mesajlar. Redford, Neil Gordon’un aynı isimli kitabına dayandırdığı Geçmişin Sırları’nda epey fazlaca aforizma kullanıyor. Öte yandan mütevazı bir gazetecilik dersi de içeriyor film. Kahramanları ve mekanları flulaştırdığımızda dünyanın hemen her ülkesinde yaşanan benzer olaylar ve kişiler görmek mümkün. Bu nedenle Geçmişin Sırları’nın anlattığı hikaye bize pek yabancı değil.

Söylediğim gibi, bu filmi ‘dava’ eksenli okuduğumuzda epey çarpıcı bir tablo ortaya çıkıyor. Seküler davalar ve dava insanlarının sahip olduğu tüm erdemli hislerin bir noktadan sonra patinaj yapmaya başladığını görmek sürpriz değil aslında. Ulvi olmayan hedefler için ve diğerkâmlığı içermeyen birlikteliklerin suyunun er geç kaynayabileceğini görmek, işin ‘imtihan’ boyutunun ıskalandığı vakalarda sıkça görülen bir şey.


Bu nedenle, özellikle bu filmden önce ya da sonra Hocaefendi’nin 2008’de kaleme aldığı ‘İdeal Dava Adamı’ yazısını okumanızı salık veririm. Meselenin bir başka boyutu ise, insan, geçmişi ve sırları. İngiliz dramatist James Planche, “Aptallar geçmişi hatırlamayı bilim sayarlar” der. İnsanoğlu bir yaştan sonra geçmişte yaşanan yanlışları bile –maalesef- onaylayarak hatırlar. Oysa bugün doğru olduğuna inanarak yaptığımız şeylerin yanlış olduğu bir zaman sonra ortaya çıkabilir. Mühim olan aynı insanî kıstasları kullanarak değerlendirebilmektir. Bu açıdan Geçmişin Sırları’nın kahramanları –ekseriyetle- bunu yapabilen insanlar olduğu gibi, kilit karakterlerin finale kadar bunda direndiğini de söylemek mümkün.

Devletin işlediği günahlara ortak olmak vicdanları rahatsız eder, bir süre sonra bu rahatsızlık başka hisler uyandırır ve harekete geçersin ve eğer kendi davanı hak ve vicdanın o hassas bölgesinde tutamazsan bir sonra görürsün ki kendi yaptıkların devletin yaptıklarına benzemeye başlarsınız. Emekli militan Sharon, “Hükümetimiz soykırım yaparken evde otursaydık, şiddet bu olurdu…” derken yola çıkışlarındaki haklılığı anlatıyor anlatmasına da bir süre sonra insanın sahip olduklarıyla beraber değiştiğini de vurgulayarak yazının girişindeki repliği patlatıyor.


Ne kadar çok şeye sahip olursan o kadar uzaklaşıyorsun idealizmden. Robert Redford hikayesinde insan idealleri ile sahip oldukları arasında bir tercih yapmak durumunda kaldığındaki sıkışıklığı insani bir neticeye bağlamaya çabalarken, ideolojilerin vicdan ile yollarını ayırdığında önemsizleşebileceğini de ima eder bir fikri inceden zerk ediyor.

Hayatın insanı yorması ayrı bir şey, insanın büyümesi ayrı. Gençken sahip olduğumuz fikirler ile yaşlandığımızdaki durumuz arasındaki fark her ikisinden de kaynaklanabilir. Mesele, bir büyüdüğümüzü düşünürüz ama esasen yorulmuşuzdur.

Film elbette Redford’un açtığı bağımsız yoldan ilerlerken klasik dramadan da birer doz almayı ihmal etmiyor. Bir miktar polisiye üzerine serpiştirilmiş ölçülü romantizm ve aşk ile harmanlanmış idealist insanların macerası var Geçmişin Sırları’nda.

“Dava insanı” kavramına adeta yengeç yöntemi ile yaklaşırken, farkında olmadan çok şey anlatıyor bence. Nahak bir dava için bu kadar feragat ve sadakat içinde olanlara bakıp ibret alınacak çok şey var elbette…



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder