Kadın gençken muhalif olma uğruna çok şey yapmış. Şiddete
bulaşmış, bombalamış, insan öldürmüş. Aradan geçen 30 yıldan sonra epey
değişmiş gibi görünürken, genç gazeteci soruyor; “Bugün olsa yine aynı şeyi
yapar mısın?” Biraz düşünüyor militan yaşlı kadın ve şöyle diyor, “Çocuklarım
veya sevdiğim anne-babam olmasaydı, evet, yine yapardım. Daha zeki, iyi ve
farklı bir şekilde… Yine yapardım, evet. Hatalarımız oldu ama haklıydık.”
Amerikan sinemasının yakışıklı aktörü Robert Redford, 1980
yılında girdiği bağımsız sinema kulvarındaki son filmi The Company You Keep
(Geçmişin Sırları) emektar sinemacının yönetmenin alanındaki zirvesi sayılmasa
da, tarz ve hikaye olarak hayranlarını tatmin edecek türden.
Geçmişin Sırları, asıl ismi Nick Sloan (Robert Redford) olan
eski bir teröristin Jim Grant ismiyle kanundan 30 yıl kaçtıktan sonra, genç bir
gazetecinin hikayesini kurcalamasıyla tüm sırlarının açıklamasını anlatıyor:
Jim Grant esas mesleği avukatlık olan yaşlı bir Amerikan vatandaşıdır. Grant
vakti zamanında Weather Undeground isimli, Vietnam Savaşı karşıtı bir militan
grubunda aktif olarak görev almıştır. Cinayet ve soygun suçlamasıyla FBI
tarafından 30 yılı aşkın süredir aranmakta olan Grant, bu süre boyunca bir
şekilde onlardan saklanmayı başarmıştır. Bir kaçak olarak yaşamakta olan adamın
kimliği Ben Shepard (Shia LaBeouf) isimli bir gazeteci tarafından ifşa edilir.
Grant, 30 yıldır başarıyla gizlenebildiği FBI'dan bir kez daha kurtulmayı
başarabilecek midir?
Geçmişin Sırları, ideoloji ve dava üzerine gerçeklik dozu
epey hafif bir film olsa da, Hollywood’un klişe seyirliklerinden farklı olmayı
başaran bir film. Sıradan bir aile hayatı yaşayan, yaşlı bir Amerikalı avukatın
bir anda kanun kaçağı durumuna düşmesiyle parçalanan ailesi uğruna eski dava
arkadaşlarını feda edip edemeyeceği üzerinden yürüyor. Film başlarda klasik bir
gazetecilik olayının etrafında dönecek gibi dururken bir noktadan sonra bir
kaçış hikayesine dönüşüyor.
Filmin en önemli özelliği, anlattığı olayın sıradanlığının
aksine verdiği alt mesajlar. Redford, Neil Gordon’un aynı isimli kitabına
dayandırdığı Geçmişin Sırları’nda epey fazlaca aforizma kullanıyor. Öte yandan
mütevazı bir gazetecilik dersi de içeriyor film. Kahramanları ve mekanları
flulaştırdığımızda dünyanın hemen her ülkesinde yaşanan benzer olaylar ve
kişiler görmek mümkün. Bu nedenle Geçmişin Sırları’nın anlattığı hikaye bize
pek yabancı değil.
Söylediğim gibi, bu filmi ‘dava’ eksenli okuduğumuzda epey
çarpıcı bir tablo ortaya çıkıyor. Seküler davalar ve dava insanlarının sahip
olduğu tüm erdemli hislerin bir noktadan sonra patinaj yapmaya başladığını
görmek sürpriz değil aslında. Ulvi olmayan hedefler için ve diğerkâmlığı
içermeyen birlikteliklerin suyunun er geç kaynayabileceğini görmek, işin
‘imtihan’ boyutunun ıskalandığı vakalarda sıkça görülen bir şey.
Bu nedenle, özellikle bu filmden önce ya da sonra
Hocaefendi’nin 2008’de kaleme aldığı ‘İdeal Dava Adamı’ yazısını okumanızı
salık veririm. Meselenin bir başka boyutu ise, insan, geçmişi ve sırları. İngiliz
dramatist James Planche, “Aptallar geçmişi hatırlamayı bilim sayarlar” der. İnsanoğlu
bir yaştan sonra geçmişte yaşanan yanlışları bile –maalesef- onaylayarak
hatırlar. Oysa bugün doğru olduğuna inanarak yaptığımız şeylerin yanlış olduğu
bir zaman sonra ortaya çıkabilir. Mühim olan aynı insanî kıstasları kullanarak
değerlendirebilmektir. Bu açıdan Geçmişin Sırları’nın kahramanları
–ekseriyetle- bunu yapabilen insanlar olduğu gibi, kilit karakterlerin finale
kadar bunda direndiğini de söylemek mümkün.
Devletin işlediği günahlara ortak olmak vicdanları rahatsız
eder, bir süre sonra bu rahatsızlık başka hisler uyandırır ve harekete geçersin
ve eğer kendi davanı hak ve vicdanın o hassas bölgesinde tutamazsan bir sonra
görürsün ki kendi yaptıkların devletin yaptıklarına benzemeye başlarsınız. Emekli
militan Sharon, “Hükümetimiz soykırım yaparken evde otursaydık, şiddet bu
olurdu…” derken yola çıkışlarındaki haklılığı anlatıyor anlatmasına da bir süre
sonra insanın sahip olduklarıyla beraber değiştiğini de vurgulayarak yazının
girişindeki repliği patlatıyor.
Ne kadar çok şeye sahip olursan o kadar uzaklaşıyorsun
idealizmden. Robert Redford hikayesinde insan idealleri ile sahip oldukları
arasında bir tercih yapmak durumunda kaldığındaki sıkışıklığı insani bir
neticeye bağlamaya çabalarken, ideolojilerin vicdan ile yollarını ayırdığında
önemsizleşebileceğini de ima eder bir fikri inceden zerk ediyor.
Hayatın insanı yorması ayrı bir şey, insanın büyümesi ayrı.
Gençken sahip olduğumuz fikirler ile yaşlandığımızdaki durumuz arasındaki fark
her ikisinden de kaynaklanabilir. Mesele, bir büyüdüğümüzü düşünürüz ama esasen
yorulmuşuzdur.
Film elbette Redford’un açtığı bağımsız yoldan ilerlerken
klasik dramadan da birer doz almayı ihmal etmiyor. Bir miktar polisiye üzerine
serpiştirilmiş ölçülü romantizm ve aşk ile harmanlanmış idealist insanların
macerası var Geçmişin Sırları’nda.
“Dava insanı” kavramına adeta yengeç yöntemi ile
yaklaşırken, farkında olmadan çok şey anlatıyor bence. Nahak bir dava için bu
kadar feragat ve sadakat içinde olanlara bakıp ibret alınacak çok şey var
elbette…




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder