2 Eylül 2013 Pazartesi

Evin var mı korkun var!




Özellikle bilim-kurgu ve korku türünün temelinde insanın değişimi, daha doğrusu dönüşümü ele alınır. Buradan kasıt insanlıktan çıkmanın getireceği tehlikeler ve bozulmalardır. Kafka’nın Değişim’inde olduğu gibi ortaya çıkacak netice, insanlıktan tamamen uzaklaşmak ve insani yönünü kaybetmektir. Hayvanlaşmak, hatta hayvandan bile beter olabilme, bunun tutsağı konumuna düşme korkusu sinemanın sıklıkla kullandığı metaforlardandır.

Elbette her senarist, yönetmen, yapımcı kendi tercih ettiği düzeyde ve algıya yönelik yapıyor bu işi. Kimi oluk oluk kan akıtıp korkutmaya çalışırken kimi ürpertinin tekinsiz koridorlarında izleyici yürütüp enseden soğuk ter akıtarak irkiltmek istiyor.

Daha önce bu köşede benzer bir çok film vesilesiyle kaleme almıştık. Mekan, korku ve gerilim sineması için çok önemli. Özellikle evler. Tekinsiz mekanlar ile ilgili çekilen film sayısı bu türün toplam sayısının yarısı kadardır belki de. Hatta bu türün meşhur damarı olan Amityville tek başına bir tür sayılabilecek kadar büyük bir hacme sahiptir.

Elbette bunun gerçeklikle doğrudan ilgisi vardır. Zira insanoğlu yaşadığı mekanlarla ister istemez duygusal bir bağ kurar. İçinde yaşadığımız mekanlar ve kullandığımız eşyalar bizler için olduklarından çok fazla anlam ifade etmeye başlar ve bu durum onları çok daha değerli kılar. Değerli olanın ise bir hikayesi vardır şüphesiz. Hikaye ise edebiyat demek, sanat demektir. Ne zaman bu tür bir film izlesem merhum şairin: “Seni korkutacak geçtiğin yollar/ Arkandan gelecek hep ayak sesim./Sarıp vücudunu belirsiz kollar,/Enseni yakacak ateş nefesim.” Mısralar gelir.



The Conjuring (Korku Seansı) tam da böyle bir açılışla başlıyor. Bilinmeyen bir ‘şey’in mekan, eşya ve nihayet insanlar üzerindeki etkisi orada yaşayanları huzursuz ediyor ve bir çözüm arayışına itiyor. Ve malum; bu tür ‘şey’ler kendilerini fark ettikleri anda, hele ki onlarla mücadeleye girişmişseniz işi büyütüp savaşa dönüştürebiliyor ve nadiren bu savaşın kazanan tarafı insan olabiliyor!

Bizim televizyonlarda henüz yarışma, evlilik ve dizilerden sıra gelmedi ama özellikle Avrupa ve Amerika televizyonlarında en çok ilgi gören programlardan biridir bu tür gizemli olaylar. Bunun için televizyonların kadrolu ruh dedektifleri, din adamları ve durugörücüleri vardır. Bu sıra dışı ekip yapılan başvuruları dikkate alırlar, bahsi geçen mekana gidip kameralar eşliğinde vakayı çözmeye çalışırlar. Her ne kadar ‘reality show’ formatında olsa da elbette daha çok drama tarzı bir konsept vardır arama izleyici elbette ki öyle algılamaz bu olayları.

Testere ile sinema dünyasında sükseli bir isme sahip olan Malezyalı yönetmen James Wan, mesleki rotasını bir süredir korku türüne kırmış durumda. Son filmi batıda en az Amityville kadar meşhur olan başka bir yöreye odaklanıyor; Harrisville. O yörelerin gerçek iki isminin yaşadıklarından yola çıkılarak çekilen film, yönetmenin kendi tarzından dokunuşları barındırsa da işgal ettiği alanın sınırlarını zorlamaya pek niyet etmiyor ve sadece meraklılarını tatmin etmekle yetiniyor.


Korku Seansı’nın öyküsü şöyle: 1970 yılında Carolyn ve Roger Perron çifti, Harrisville-Rhode Island’ın kırsalında, satın aldıkları asırlar önce inşa edilmiş bir çiftlik evine beş kızlarıyla beraber taşınırlar. Evin tekinsiz bir mekan olduğunu ilk olarak ailenin köpeği anlar. (Dolayısıyla ilk kurban bu gariban olacaktır) Kısa süre sonra evde tuhaf olaylar olmaya başlar. Üstelik kısa süre içinde bu olaylar kendileri için bir tehdide dönüşür. Durum bu tür işlerin profesyonelleri olan Demonolog (evet Demonoloji; İblis ve cinleri inceleyen böyle bir çalışma -bilim sayılmıyor- dalı var) Ed Warren ve durugörü (canlı ve cansız nesnelerin ve olayların beş duyunun yardımı olmadan (paranormal olarak) algılanmasına verilen ad.) sahibi karısı Lorraine’e yansır. Ed ile Lorraine aileyle ve onlara savaş açmış doğaüstü tehditle tanışınca, kariyerleri ve hatta hayatları için savaşmak zorunda olduklarını anlarlar. Bu mistik dedektifler meslek hayatlarının en ürkütücü deneyimini yaşadıklarını anladıklarında artık meselenin bir parçası olmuşlardır.

Korku Seansı Holywood’un her yıl üç/beş tane ürettiği bu türün ‘trash’ örneklerinden değil şüphesiz ama Amerikan seyircisinin abarttığı kadar da (Toplam 20 milyon dolara mal olan film sadece il üç günde 40 milyon dolar hasılat yaptı, şu andaki toplam gişesi 150 milyonu buldu) bir başyapıt değil. Fakat özenli ve haddiyle beraber sınırlarını bilen bir film. Yönetmenin kıvrak zeka oyunları ve senaristlerin minik buluşlarıyla seyir zevkini diri tutmayı başaran Korku Seansı, yer yer Hitchcock tarzı tatlar da içeriyor.



Filmin bir başka özelliği ise Din/Bilim ve açıklanamayan olaylar meselesine derinlemesine olmasa da ‘pop/sciense’ tarzda değinmesi. Zira mağdur aile dindar bile sayılmazken, bu tür mevzuların öncelikle dinin alanına girdiğini ama bilimi de tümden dışlamamak gerektiğini alt mesaj olarak veriyor Korku Seansı. Ruhani olan ile seküler olan arasındaki çatışmayı köşeli değil de ‘madem başımıza geldi’ tarzındaki bir felaket işbirliği kabulüyle geçiştiren yönetmen, kendi usta olduğu alana ilgiyi yönlendiriyor. Usta işi ışık ve mekan kullanımına, Wan’ın bildik kamera hareketleri eklenince film iyi bir seyirlik halini alıyor.

Maalesef çok vurgu yapmak zorunda kalıyoruz ama bu tür filmlerin en büyük zaafı olayların izahında mistik/dinî derinleşme sağlayamadıkları için mekan ve eşyalara başta tanımlamaya çabaladığımızdan çok da fazla önem atfetmeleri. Korku Seansı’nın başındaki bebek vakasını izleyince bir parça ön yargıya kapılmadım değil ama Allah’tan film çok yüz vermedi eşya kutsamasına. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim; Korku Seansı, mekan ve eşyaları olayları izahta değil zenginleştirmede kullanıyor. Bu da şüphesiz takdire şayan bir tercih.


Dahası var, belki inanç konusunda gevşek olan izleyici ve otoriteler rahatsız olabilir ama The Conjuring, meseleye ‘hikmet’ açısından da bakmayı ihmal etmiyor. Şüphesiz bir ‘inanç’ filminden beklenecek derinlikte ve güçlü değil belki ama Hıristiyan kültürü açısından bakıldığında ’misyonerlikle’ suçlanabilecek kadar dikkat çekici bir üslubu var filmin. Belki de bunda en önemli etken, filmin iki ana kahramanının gerçek hayatta yaşamış olmaları ve onların inanca karşı duruşları. Zira mistik dedektiflerimizden hanım olanı bunu, ‘İkimizin bir adaya gelmesinin bir nedeni’ var cümlesiyle açık ediyor.

Yönetmen Wan, edindiği deneyimin sonucu olsa gerek, pek çok güncel benzerlerinden farklı olarak hiç aceleci davranmayarak çok isabetli bir mecrada ilerletiyor hikayeyi. Durum böyle olunca hem oyunculara sair korku filmlerindeki şaklabanlıkların dışında alan kalıyor ve rol güçlerini sergileme imkanı buluyorlar, hem de seyirci vakit ilerledikçe meseleyi daha idrak edebilecek kıvama geliyor. Elbette bunda yazılı metnin rolü büyük. The Conjuring senaryosuyla da basit bir korku filminden ayrılan bir yapıya sahip.

Bu tür filmlerin en büyük zaafı gelişen teknolojiye ziyadesiyle güvenip, korkunun esas unsurlarını umursamadan paso ses ve görsel efekte abanmaları. Korku Seansı bu anlamda da ölçülü bir film. Gerilim ‘pad’leri, efektler ve görsel oyun son derece ölçülü kullanılmış.



Gerisi bildik şeyler zaten; açılan pencere, uçuşan perde, yuvarlanan silindirik eşyalar, hatta top (evet bu filmde yuvarlanan top da var!), gölgeler, korku içinde adım adım yürüyen gecelikli kızlar, homurtular, sesler, ani çığlıklar vs…

Filmin final bölümündeki gerilim ve duygusallık bu türe ait filmlerde nadir görülecek kadar etkileyici. Film boyunca ne kadar ‘bu bir film teslim olma’ diye kendinize telkinde bulunursanız bulunun final sekansında bir anda sizi içine çekiyor Korku Seansı ve tesir etmeyi başarıyor.

Bu gerçeküstü olaylara ‘yaşanmış’ deniyor. Elbette ne kadarı gerçek, ne kadarı kurmacanın parçası bilmiyoruz ama filmin ana kahramanları olan karı/kocanın bir internet sitesi de var. http://www.warrens.net/ karanlık olmayınca olmayınca, fondaki müzikle beraber eğlenceli bile sayılabilir ama yine de bu türe meraklı değilseniz biraz mesafeli durmakta fayda var.

Özetle film, daha önce bu türdeki diğer tüm örnekleri gibi şunu söylüyor; siz siz olun alacağınız evin badana sıvasına baktığınız kadar geçmiş hikayesine de bir bakın. Ne olur ne olmaz!



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder