Özellikle bilim-kurgu ve korku türünün temelinde insanın
değişimi, daha doğrusu dönüşümü ele alınır. Buradan kasıt insanlıktan çıkmanın
getireceği tehlikeler ve bozulmalardır. Kafka’nın Değişim’inde olduğu gibi
ortaya çıkacak netice, insanlıktan tamamen uzaklaşmak ve insani yönünü
kaybetmektir. Hayvanlaşmak, hatta hayvandan bile beter olabilme, bunun tutsağı
konumuna düşme korkusu sinemanın sıklıkla kullandığı metaforlardandır.
Elbette her senarist, yönetmen, yapımcı kendi tercih ettiği
düzeyde ve algıya yönelik yapıyor bu işi. Kimi oluk oluk kan akıtıp korkutmaya
çalışırken kimi ürpertinin tekinsiz koridorlarında izleyici yürütüp enseden
soğuk ter akıtarak irkiltmek istiyor.
Daha önce bu köşede benzer bir çok film vesilesiyle kaleme
almıştık. Mekan, korku ve gerilim sineması için çok önemli. Özellikle evler.
Tekinsiz mekanlar ile ilgili çekilen film sayısı bu türün toplam sayısının
yarısı kadardır belki de. Hatta bu türün meşhur damarı olan Amityville
tek başına bir tür sayılabilecek kadar büyük bir hacme sahiptir.
Elbette bunun gerçeklikle doğrudan ilgisi vardır. Zira
insanoğlu yaşadığı mekanlarla ister istemez duygusal bir bağ kurar. İçinde
yaşadığımız mekanlar ve kullandığımız eşyalar bizler için olduklarından çok
fazla anlam ifade etmeye başlar ve bu durum onları çok daha değerli kılar.
Değerli olanın ise bir hikayesi vardır şüphesiz. Hikaye ise edebiyat demek,
sanat demektir. Ne zaman bu tür bir film izlesem merhum şairin: “Seni
korkutacak geçtiğin yollar/ Arkandan gelecek hep ayak sesim./Sarıp vücudunu
belirsiz kollar,/Enseni yakacak ateş nefesim.” Mısralar gelir.
The Conjuring (Korku Seansı) tam da böyle bir açılışla
başlıyor. Bilinmeyen bir ‘şey’in mekan, eşya ve nihayet insanlar üzerindeki etkisi
orada yaşayanları huzursuz ediyor ve bir çözüm arayışına itiyor. Ve malum; bu
tür ‘şey’ler kendilerini fark ettikleri anda, hele ki onlarla mücadeleye
girişmişseniz işi büyütüp savaşa dönüştürebiliyor ve nadiren bu savaşın kazanan
tarafı insan olabiliyor!
Bizim televizyonlarda henüz yarışma, evlilik ve dizilerden
sıra gelmedi ama özellikle Avrupa ve Amerika televizyonlarında en çok ilgi
gören programlardan biridir bu tür gizemli olaylar. Bunun için televizyonların
kadrolu ruh dedektifleri, din adamları ve durugörücüleri vardır. Bu sıra dışı
ekip yapılan başvuruları dikkate alırlar, bahsi geçen mekana gidip kameralar
eşliğinde vakayı çözmeye çalışırlar. Her ne kadar ‘reality show’ formatında
olsa da elbette daha çok drama tarzı bir konsept vardır arama izleyici elbette
ki öyle algılamaz bu olayları.
Testere ile sinema dünyasında sükseli bir isme sahip olan
Malezyalı yönetmen James Wan, mesleki rotasını bir süredir korku türüne kırmış
durumda. Son filmi batıda en az Amityville kadar meşhur olan başka bir yöreye
odaklanıyor; Harrisville. O yörelerin gerçek iki isminin yaşadıklarından yola
çıkılarak çekilen film, yönetmenin kendi tarzından dokunuşları barındırsa da
işgal ettiği alanın sınırlarını zorlamaya pek niyet etmiyor ve sadece
meraklılarını tatmin etmekle yetiniyor.
Korku Seansı’nın öyküsü şöyle: 1970 yılında Carolyn ve Roger
Perron çifti, Harrisville-Rhode Island’ın kırsalında, satın aldıkları asırlar
önce inşa edilmiş bir çiftlik evine beş kızlarıyla beraber taşınırlar. Evin
tekinsiz bir mekan olduğunu ilk olarak ailenin köpeği anlar. (Dolayısıyla ilk
kurban bu gariban olacaktır) Kısa süre sonra evde tuhaf olaylar olmaya başlar.
Üstelik kısa süre içinde bu olaylar kendileri için bir tehdide dönüşür. Durum
bu tür işlerin profesyonelleri olan Demonolog (evet Demonoloji; İblis ve
cinleri inceleyen böyle bir çalışma -bilim sayılmıyor- dalı var) Ed Warren ve
durugörü (canlı ve cansız nesnelerin ve olayların beş duyunun yardımı olmadan
(paranormal olarak) algılanmasına verilen ad.) sahibi karısı Lorraine’e yansır.
Ed ile Lorraine aileyle ve onlara savaş açmış doğaüstü tehditle tanışınca,
kariyerleri ve hatta hayatları için savaşmak zorunda olduklarını anlarlar. Bu
mistik dedektifler meslek hayatlarının en ürkütücü deneyimini yaşadıklarını
anladıklarında artık meselenin bir parçası olmuşlardır.
Korku Seansı Holywood’un her yıl üç/beş tane ürettiği bu
türün ‘trash’ örneklerinden değil şüphesiz ama Amerikan seyircisinin abarttığı
kadar da (Toplam 20 milyon dolara mal olan film sadece il üç günde 40 milyon
dolar hasılat yaptı, şu andaki toplam gişesi 150 milyonu buldu) bir başyapıt
değil. Fakat özenli ve haddiyle beraber sınırlarını bilen bir film. Yönetmenin
kıvrak zeka oyunları ve senaristlerin minik buluşlarıyla seyir zevkini diri
tutmayı başaran Korku Seansı, yer yer Hitchcock tarzı tatlar da içeriyor.
Filmin bir başka özelliği ise Din/Bilim ve açıklanamayan
olaylar meselesine derinlemesine olmasa da ‘pop/sciense’ tarzda değinmesi. Zira
mağdur aile dindar bile sayılmazken, bu tür mevzuların öncelikle dinin alanına
girdiğini ama bilimi de tümden dışlamamak gerektiğini alt mesaj olarak veriyor
Korku Seansı. Ruhani olan ile seküler olan arasındaki çatışmayı köşeli değil de
‘madem başımıza geldi’ tarzındaki bir felaket işbirliği kabulüyle geçiştiren
yönetmen, kendi usta olduğu alana ilgiyi yönlendiriyor. Usta işi ışık ve mekan
kullanımına, Wan’ın bildik kamera hareketleri eklenince film iyi bir seyirlik
halini alıyor.
Maalesef çok vurgu yapmak zorunda kalıyoruz ama bu tür
filmlerin en büyük zaafı olayların izahında mistik/dinî derinleşme
sağlayamadıkları için mekan ve eşyalara başta tanımlamaya çabaladığımızdan çok
da fazla önem atfetmeleri. Korku Seansı’nın başındaki bebek vakasını izleyince
bir parça ön yargıya kapılmadım değil ama Allah’tan film çok yüz vermedi eşya
kutsamasına. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim; Korku Seansı, mekan ve eşyaları
olayları izahta değil zenginleştirmede kullanıyor. Bu da şüphesiz takdire şayan
bir tercih.
Dahası var, belki inanç konusunda gevşek olan izleyici ve
otoriteler rahatsız olabilir ama The Conjuring, meseleye ‘hikmet’ açısından da
bakmayı ihmal etmiyor. Şüphesiz bir ‘inanç’ filminden beklenecek derinlikte ve
güçlü değil belki ama Hıristiyan kültürü açısından bakıldığında ’misyonerlikle’
suçlanabilecek kadar dikkat çekici bir üslubu var filmin. Belki de bunda en
önemli etken, filmin iki ana kahramanının gerçek hayatta yaşamış olmaları ve
onların inanca karşı duruşları. Zira mistik dedektiflerimizden hanım olanı
bunu, ‘İkimizin bir adaya gelmesinin bir nedeni’ var cümlesiyle açık ediyor.
Yönetmen Wan, edindiği deneyimin sonucu olsa gerek, pek çok
güncel benzerlerinden farklı olarak hiç aceleci davranmayarak çok isabetli bir
mecrada ilerletiyor hikayeyi. Durum böyle olunca hem oyunculara sair korku
filmlerindeki şaklabanlıkların dışında alan kalıyor ve rol güçlerini sergileme
imkanı buluyorlar, hem de seyirci vakit ilerledikçe meseleyi daha idrak
edebilecek kıvama geliyor. Elbette bunda yazılı metnin rolü büyük. The Conjuring
senaryosuyla da basit bir korku filminden ayrılan bir yapıya sahip.
Bu tür filmlerin en büyük zaafı gelişen teknolojiye
ziyadesiyle güvenip, korkunun esas unsurlarını umursamadan paso ses ve görsel
efekte abanmaları. Korku Seansı bu anlamda da ölçülü bir film. Gerilim
‘pad’leri, efektler ve görsel oyun son derece ölçülü kullanılmış.
Gerisi bildik şeyler zaten; açılan pencere, uçuşan perde,
yuvarlanan silindirik eşyalar, hatta top (evet bu filmde yuvarlanan top da
var!), gölgeler, korku içinde adım adım yürüyen gecelikli kızlar, homurtular,
sesler, ani çığlıklar vs…
Filmin final bölümündeki gerilim ve duygusallık bu türe ait
filmlerde nadir görülecek kadar etkileyici. Film boyunca ne kadar ‘bu bir film
teslim olma’ diye kendinize telkinde bulunursanız bulunun final sekansında bir
anda sizi içine çekiyor Korku Seansı ve tesir etmeyi başarıyor.
Bu gerçeküstü olaylara ‘yaşanmış’ deniyor. Elbette ne kadarı
gerçek, ne kadarı kurmacanın parçası bilmiyoruz ama filmin ana kahramanları
olan karı/kocanın bir internet sitesi de var. http://www.warrens.net/
karanlık olmayınca olmayınca, fondaki müzikle beraber eğlenceli bile
sayılabilir ama yine de bu türe meraklı değilseniz biraz mesafeli durmakta
fayda var.
Özetle film, daha önce bu türdeki diğer tüm örnekleri gibi
şunu söylüyor; siz siz olun alacağınız evin badana sıvasına baktığınız kadar
geçmiş hikayesine de bir bakın. Ne olur ne olmaz!






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder