16 Ocak 2015 Cuma

Kusursuzluğun dayanılmaz Faşizmi


Ocakbaşı kültürüne dair entelektüel görüşleri olan, ‘ateş ve et’ ile ilgili biz fanilerin algı düzleminin çok dışında bakış perspektifi olan bir ahbabım var. Onun şöyle bir felsefesi vardır: Yemeğin en lezzetli lokmalarını sona sakla ki, aldığın haz ve lezzet daha uzun süre kalıcı olsun. Kolay rastlanmayacak derece iyi ve kaliteli bir ‘müzik filmi’ olan Whipslah’i izlerken aklıma bu felsefe geldi. Bir filmin finali en leziz sahne ve diyaloglarından oluşmalı. Genç yönetmen (henüz 30’unda bile değil) Damien Chazelle’in bir öğretmen/öğrenci ilişkisi/gerilimi üzerine kurulu gibi görünen sert filmi Whiplash, her katmanında insanın varoluş ve bidayetine dair esaslı göndermelerde bulunan; baskı, otorite, hırs, yenilgi ve faşizm gibi pek çok meseleye dokunan son dönemlerin en önemli filmlerinden biri.

Arzu ederseniz hikayesine bir göz atıp, değerlendirmeye sonra devam edelim. İki kahraman üzerinde yükseliyor film. Biri otoriter tavırlarıyla öğrencilerinin korkulu rüyası, buna eklenen mükemmeliyetçiliğiyle okulda adeta bir tür ‘yarı/tanrı’ muamelesi gören müzik öğretmeni Terrence Fletcher (J. K. Simmons). Diğeri ise, iyi bir müzisyen olmayı henüz çocuk yaşta kafasına koymuş, amacına ulaşmak için hayatındaki değerli olan her şeyi feda etmeyi göze almış bir öğrenci; Andrew Neyman (Miles Teller). Bu iki sert çekirdek, başlarda yetenek ve hırslarını birleştirir gibi görünürken giderek çatışan ve birbiriyle mücadeleyi gaye-i hayal yapan, her çarpışmada olduğu gibi, neticede birinin kırılıp tuz/buz olacağı bir süreci yaşamaya başlarlar. Bateri çalmaktan bedeni ter, elleri kan içinde kalabilecek kadar bıkmayan bir hırsa sahip öğrencinin, en ufak bir aykırı notada bile öğrencisini aşağılayarak kapı dışarı eden acımasız öğretmenin hükmetmeden faşizme ulaşan mücadelesi, adeta mekanik bir saat zembereği gibi kurula kurula yükselen bir gerilimle finale kadar gidiyor. Tavizsiz öğretmen ile yenilgiyi kabul etmeyen öğrencisinin giriştiği bu müzikal düello öyle bir noktaya geliyor ki, yıkım kaçınılmaz bir noktaya ulaşıyor.

En klişe ifadeyle, hiç de romantik olmayan bir başarı hikayesi, diyebiliriz Whiplash için.  “İngilizcede ‘aferin’den daha zararlı bir kelime yoktur.” diyor filmin bir yerinde. Aslında ana temayı anlatan şahane bir cümle bu. Kusursuzluğun zalim bir kutsiyetle hedefe konduğu kariyer yolculuğunda, kişilikler, insani olan tüm hasletler paramparça edilebiliyor. Bu yönüyle alakasız gibi görünse de Kubrick’in Full Metal Jacket’i kadar sert ve acımasız bir film Whiplash. Prova salonunu gladyatörlerin birbirini ölümüne hırpaladığı bir arenaya dönüştürüyor Damien Chazelle. Film sanat ve inceliklerin tüm klişelerini doğrudan ve sert darbelerle yerle bir ediyor… Bir noktadan sonra acımasız efendi ile hedefe varmak için her yolu mubah gören kölenin öyküsüne dönüşürken, korku ve hırs motivasyonu üzerinden yürünen kariyer yolunda ne kadar gayr-i insani savrulma varsa hepsine dair çentikler atarak ilerliyor film.

Kavramsal açıdan filmin üzerine çıkıp, evrensel şemsiye altına topladığımızda, otorite ile ezilen sınıf arasında yaşanan mücadeleden muazzam bir isyan alegorisi üretiyor. Kusursuzluğu talep eden faşizmin bireylerde oluşturduğu kırılma ve bu dağılışın ortalığa saçtığı kanatıcı parçacıklar oluşturuyor filmin karelerini. Her ne kadar Whiplash, kusursuzluk için acımasızlığı olumlar bir yapıda görünüp, bu konuda eleştirel bir konum tercih etmiyorsa da, seyirciye geçirdiği hissiyat ile iktifa ediyor.

Gerilim perspektifiyle baktığımızda, tür olarak her ne kadar alakasız gibi görünse de, giderek yükselen gerilim ile kusursuz bir film var karşımızda.


Özellikle zalim/tavizsiz öğretmen Fletcher rolüyle J. K. Simmons çok başarılı. Yeri gelmişken filmin karakterlerine biraz yakından bakmakta yarar var. Whiplash, her ne kadar genç karakterin (Neyman) öyküsünü ana hikaye olarak (Spine) olarak merkeze alsa da, Fletcher baskın tipoloji olarak bir adım öne çıkıyor. Aslında karakterin ruhuna da uygun bir durum bu. Fletcher’in barındırdığı gizem, portresinin temel unsurlarından zira. Dramada bir karakterin özellikle ruhi portresini inşa ederken, diyalog ile derinleşme en son tercih edilmesi gereken yöntemdir. Bu sebeple, hikayeye ya ‘geçiyordum uğradım’ türünden bir yan karakter monte edilip, esas karakterin bilinmesi istenen yönü su yüzüne çıkarılır yahut omurga öyküye çok fazla katkı sağlamayacak bir olay ile bu netleşme sağlanır. Fletcher’in fresk sertliğindeki karakteri antogonist çizgide salınıp dururken, aldığı telefon ile bambaşka (hüzünlü) yönü açık ediliyor. Doğrusu bu şahane ve üzerinde düşünülmüş bir buluştur. Keza bunun simetrisi olarak, masumiyetin temsilcisi noktasında hikayeye başlayan Neyman, filmin minik yan öykülerinden olan gönül ilişkisi kullanılarak ruhi portresi netleştiriliyor. Genç kız ile restoranda yaptığı görüşme karakterimizin katıksız protogonist yönünü rendeliyor ve sahicileştirerek Fletcher karakterine alan açıyor. Ancak film esas gücünü, bir tür yarı/tanrı modelinden şeytana dönüşmeye başlayan ‘kötü’ karakterinden alıyor. İşte tam bu noktada Whiplash’in öğretmeni Fletcher ile Full Metal Jacket’in Çavuş Hartman’ı arasında tipolojik ve felsefi bir ilişki mevcut. Ancak pek çok açıdan Fletcher daha derinlikli bir portre çiziyor. Muhataplarını ezmesi, aşağılaması, icap ettiğinde buruşturup bir kenara atması, arketip olarak tipik diktatör şemasına uygun. Korosu için her şeyi göze alıp, acımasızlaşan şef ile ulusu için dünyayı ateşe veren Führer arasında bu bağlamda milim fark kalmıyor. Senarist (aynı zamanda yönetmen) kötü karakterin zaaf ve hırslarını, ruhi, fiziki ve sosyal portresini o kadar başarılı inşa ediyor ki, Whiplash sırf bu karakter için izlenmeyi hak ediyor.



Ve elbette müzik... Benim gibi sadece dinleyici bağlamında caz ile ilişkili olan seyirciyi bile etkileyebilecek güzellikte müziğe sahip Whiplash. Bunu bizatihi icra edilen müzik olarak yapması ise filmi daha değerli kılıyor. Film, fon müziğine çok az ihtiyaç duyuyor, zira zaten prova ve konser sahneleri yeterince doyurucu. Yönetmen, gerilim ihtiyacını kahramanın bagetleri ve eliyle ilişkilendirerek hem plastik bir kazanım elde ediyor, hem de izlenirliliği kolaylaştırıyor. Bu bağlamda filmin açı ve kadrajları devreye giriyor.

Sinemada kaliteli müziğe doyurması bir yana prova ve konser sahnelerindeki dekupajıyla görüntü yönetmeni Sharone Meir, estetik aksiyonu zirveye taşıyor. Film boyunca tercih edilen POV’lar (Point Of View) izleyiciyi kahraman ile yakınlaştıracak bir beceriye sahip. Çerçeve sıklıkla öznel açı kullanarak hem epey yabancı olduğumuz dünyaya bizi de eklemliyor, hem de kahramanın iç gerilim ve hissiyatını perdeye aktarıyor. Bu nedenle, Whiplash çok iyi dekupaj ve kamera hareketlerine sahip bir film.

İşin sinema kısmını toparlayacak olursak: Psikolojik ve fiziki şiddetin körüklediği hırsın, geliştiriciliği, ardından ulaşacağı başarı ve bedelleri konusunda benzersiz ve kaçırılmaması gereken bir deneyim sunarken pek çok dalda Oscar’a göz kırpıyor Whiplash.


İsterseniz biraz da mutfağına ve bizi ilgilendiren yüzüne de göz atalım. Filmde kullanılan bateri zilleri bir planda o kadar ne şekilde görülüyor ki, ‘İstanbul’ logosunu görmemek mümkün değil. Dünyanın en önemli bateri zili markası İstanbul Zilleri filmin en önemli aksesuarlarından... İstanbul Cymbals'ın ürünleri olan bu ziller, Osmanlı'da Ermeni ustaların el yapımı olan ve dünyaca meşhur olan ziller. Günümüzde de bu kültürü devam ettiren ve dünyada bir numara diyebileceğimiz el yapımı zil üreticileri hala ülkemizde bulunuyor. Buraya bu kadarını alalım ama Zilciyan Ailesi’nin hikayesini öğrenmenizi tavsiye edelim.

Whiplash, daha önce aynı yönetmen tarafından (parasızlıktan) kısa film olarak çekildiği için çekim ve post-prodüksiyon aşaması son derece kısa süren filmlerden. Kısa filmde, genç oyuncu yok ama sert öğretmen Fletcher yine var. 19 gün gibi kısa bir sürede bitmiş çekimler. Yapım öncesi ve sonrasıyla toplam 10 haftalık bir sürede bitirilmiş film. Elbette bunda yönetmenin eserini Sundance festivaline yetiştirme çabasının da katkısı büyük.

Filmin en gerçekçi ve en çok can yakan sahnelerinden olan ‘tokatlama sahnesi’nin hikayesi de ilginç. Birkaç çekimde kurmaca tokadı deneyen Miles Teller ve J.K Simmons ikilisi daha etkili sonuç almak için işi gerçek tokatlamaya kadar götürmüşler. Pek çok kez çekilen sahnenin filmde kullanılanı ise sonuncu deneme olmuş.


Genç bateristin kendini kaptırıp davul çalıştığı sahnelerin bazılarında yönetmen oyuncu yorulsun diye 'kes' diye bağırmamış, sahneyi devam ettirmiş. Neticede gerçekçi anlar ortaya çıkmış. Bateristin kimi anlarda ellerinin kanadığını görüyoruz filmde. Bunların bazılarında gerçekten oyuncunun elleri çalmaktan kanamış. Yani kanlı el planlarının hepsi kurmaca değil.




Filmde bateristi canlandıran oyuncu Miles Teller çocukluğundan beri zaten davul çalmayı biliyormuş. Ancak bu film için de haftalar boyu günde üç-dört saat davul çalma dersi almış.

Bu kadar…



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder