Medeniyetlerin kuruluşu öncesi ve yıkılışı sonrası oluşan
kaos ortamlarında gücü elinde tutanların iktidarı bir tür ‘haydut hakimiyet’
modeli oluşturur. İster Amerika’nın kuruluşu öncesine, ister Osmanlı’nın
yıkılışı sonrasına bakalım, kültürler ve figürler farklı olsa da ortaya çıkan
tablo aynıdır. Hollywood sineması yıllar boyu ‘Vahşi Batı’ formunda bu durumu
anlatan epey film çekti. Son yıllarda western bir tür form değiştirerek yerini
bilim-kurgu türü post-apokaliptik temalara bıraktı.
Danimarka Film Akademisi mezunu ve İskandinav sinemasının
enteresan ismi, reklam yönetmeni Kristian Levring, yaklaşık 15 yıl önce çektiği
bir Shakespeare uyarlaması (Kral Lear) post-western filmi olan “The king Is
Alive” ile dikkatleri üzerine çekmişti. Levring son filmi ‘The Salvation –
İntikam’ ile hem Western filmlerinin kendi sularına dönüyor, hem de kendi
kültüründen bir kahramanı öyküye katarak meseleye olan hâkimiyetini
yitirmeyerek yapıyor bu işi. Roberto Rodrigez, bir sinema dersinde yönetmen
adaylarına nasihat ederken, ‘ne olursa olsun tam hâkim olduğunuz kültürün
filmini yapın’ derken sanırım böylesi bir şeyi kastediyordu.
Meseleyi çok sarkıtmadan hikâyeye bakalım: Almanlara karşı
1864 Savaşı’nı kaybeden Danimarka’da artık yaşanamayacağını düşünen yorgun
asker Jon ve kardeşi okyanusu aşıp Amerika’ya yerleşmiştir. Burada düzenli bir
yaşam kurmaları 7 yıl sürer. Ailesini de yanına aldığında ise kader ona farklı
bir yol çizmiştir bile. Sahip olduklarını yitiren Jon kötü adamlardan intikam
alır ama kötünün de kötüsü vardır; düşmanının ailesi. Ve Jon’un esas mücadelesi
ondan sonra başlar. Başlarda intikam ateşiyle yanan kahramanımız artık hayatta
kalma mücadelesi verecektir.
İntikam, alabildiğince basit, klişe ve çok tüketilen olay
örgüsüne rağmen, güçlü oyuncu kadrosu ve görsel estetiğiyle dikkat çekiyor.
Yönetmen Levring, Sergio Leone’ye saygı duruşunda bulunurcasına yaptığı açılış
sekansıyla hikâyeyi hiç beklemeden kırıyor ve filmi kahramanın öyküsüne
dönüştürmeyi deniyor. Ve tüm risklerine rağmen bunu başarıyor da…
Başrolde Avrupa’da almadığı ödül kalmayan, Danimarka’nın
güçlü oyuncusu Mads Mikkelsen’e son dönemin aranan oyuncusu Fransız Eva Green
diyalogsuz oyunuyla eşlik ediyor. Jon’un kardeşi rolünde ise İskandinav
sinemasının Oscarlı popüler ismi Mikael Persbrandt var. İntikam, kurguladığı
dünyanın inandırıcılığını emek verilmiş atmosferi kadar oyuncu kadrosuna da
borçlu.
Filmi yukarıda tutan unsurlardan biri de, kötü karakterlerin
iyi tasarlanmış olması. İntikam iyilere çok romantik yaklaşmadığı gibi, bu iyi
niyetini kötü karakterlerden esirgiyor ve iyi de ediyor. Şüphesiz bunda aslan
payı Amerikalı aktör ve baş kötü Henry Delarue rolündeki Jeffrey Dean Morgan.
Tüm ekibe biraz da popülerlik sosu olarak ünlü Fransız topçu Eric Cantona
eklenince kadro tamamlanıyor.
Pek çok kişi için önemsiz gibi görünse de İntikam’ın en
başarılı yönlerinden biri de süreyi son derece akılcı ve ekonomik kullanması.
Film tüm derdini bir buçuk saatte anlatmayı başarıyor ki böylesi epik
sınırlarda gezinen filmlerde bu kadar kısa sürede meseleyi aktarmak oldukça
zordur.
Takdirin önemli bir bölümünü de filmin görüntü yönetmeni
Jens Schlosser hak ediyor sanırım. Sadece kurduğu derin çerçeveler ile değil,
westernin artık unutulan klasik kamera hareketlerinden de sapmayarak filmden
alınan tadı yukarı taşımayı başarıyor Danimarkalı usta.
İnsanlığın kadim olan mağduriyet, iktidar, haydutluk, kaba
kuvvet; 20. yüzyılın savaş ve kavga sebebi olan iki önemli meselesi petrol ve
göç gibi pek çok kavramı da dozunda bünyesinde bulunduran ‘The Salvation –
İntikam’ riskli bir alanda ustaca at koşturan ellerden çıkmış, bu türe merakı
olanları tatmin edecek sıra dışı bir yapım.
Şuradan alınmıştır.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder