Kamran Usluer de vefat etti. Çoğumuz onu filmlerden hatırlamayız belki, ama sesine aşinadır ekserimiz.
Gelin filminin başarılı yardımcı oyuncusu, benim aklımda hep Eşkıya ile kaldı. Hani şu meşhur yüzleşme sahnesiyle!
Hatırlatayım...
Ömrünün en güzel günlerini mahpusta geçiren eşkıya Baran, bir kadın uğruna kendisini devlete ispiyonlayan Berfo'nun peşine düşüp şehre gelir. Berfo'ya ulaşırken hiç ummadığı anda karşısına yaşamının tek göz ağrısı Keje çıkar. Güzeller güzeli Keje, Berfo'nun kapatması olarak bir yalıda tutulmaktadır. Ve suskunluk yemini etmiştir. Ve o sahneyle karşı karşıya kalırız. Güneşin kahverengi parkeleri parlattığı loş bir odada karşısına çıkar Eşkıya'nın. Berfo yaşlanmıştır, hasta ve felçlidir. Tekerlekli sandalye ile salonun ortasına gelir. Tepesinde oksijen tüpü astımlı ciğerlerine nefes pompalar. 'Neden?' diye sorar Eşkıya. Ve Berfo rolüyle Kamran Usluer, usta oyuncu Şener Şen'i rolüyle ezer geçer: 'Neden mi? Söyle bakalım Baran! Ben Keje'yi o kadar sevdim ki, onun için en yakın arkadaşımı ispiyonlayıp mahpusa attım. Söyle bakalım sen bunu yapabilir misin? En yakın arkadaşını harcayabilecek kadar sevebildin mi Keje'yi?' Eşkıya felç olmuş gibi susar. Berfo hastalıklı eline aldığı bardakla suyu içmeye çalışırken seyirci tıkanır adeta.
Yavuz Turgul belki bilmeyerek sevginin patolojik duruma ulaştığında nasıl bir kötülük çiçeğine dönüşebileceğini vurmuştu tepemize. Ve rahmetli Kamran Usluer öyle muhteşem bir oyun çıkarmıştı ki, etkilenmemek mümkün değildi.
Başkasına yar edemeyecek kadar sevmek! Filmi izledikten sonra, 'İşte bu' demiştim kendi kendime: 'Kısacık Cumhuriyet tarihimizin en temel hastalığı bu!' Berfo ile bu ülkeyi seven, ölümüne sevdiğini iddia eden bazı hastalıklı zihniyeti nasıl da örtüştürmüştüm. Ayakları felçli, ciğeri ve ruhu hastalıklı zihniyet. Devleti de tıpkı Keje gibi kimseye yar etmeyecek kadar hastalıklı bir sevgiyle kucaklayan.
Berfo gibi hastalıklı sevgi değil midir, ülkenin bütün dışa açılımlarını tıkayan, attığı her adımı şüpheyle karşılayıp, kendi dışındakinin sevgisini şüpheyle, hatta hainlik olarak gören zihniyetinki? Berfo gibi ispiyonlayan, arkadan vuran, hançerleyen zihniyeti yıllardır görürüz de bir türlü Turgul gibi somuta indirgeyip gösteremeyiz kimseye.
Ve bu güzeller güzeli devlet, Keje gibi yıllardır kendi içine kapanık, suskunluk yemini etmiş, kendisini hastalıklı değil, normal aşkla seven insanlara uzak tutulmuyor mu? Baran gibilerle dolu değil mi hapishaneler, evler? Sevdiği için cezalandırılan, susturulan, horlanan, itilen kakılanların sayısı az mıdır?
Bugün Berfo gibi hastalıklı sevgileriyle yaşayanlar, rahat koltuklarında, hastalıklarından bile bihaber sürdürürken yaşamlarını, sevgili ülkem, Keje gibi nemli odasında suskun bir içe kapanıklık yaşamıyor mu sanki?
Kamran Usluer birçok sanatçıya has bir sessizlikle terk ederken dünya sahnesini geriye anı olarak canlandırdığı karakterleri bıraktı. Birçok ödül kazanmış, çok rolde oynamıştı. Ama ben onu hep Eşkıya'nın o muhteşem sahnesindeki rolüyle hatırlayacağım. Usta oyuncu Şener Şen'den rol çaldığı, sanatın etkisini zirveye tırmandırdığı, sevginin nasıl bir kötülük canavarına dönüşebileceğini haykırdığı sahneyle!
Usluer göçtü bu sahneden; ama gerçek yaşamdaki Berfo'lar hâlâ kendi tekerlekli sandalyelerinde ölümcül sevgileri adına kötülük kusmaya devam ediyorlar. Keje hâlâ kendi odasında suskunluk yemini etmiş yaşlı gözlerle âşıklarını gözlemekte.
'Bu ülke sadece benim, benim sevgim ona yeter'cilerin sayısı az değil. Ve ne yazık ki, bizim hastalıklılar Berfo gibi ömürlerinin sonuna yaklaştıklarının ve hastalıklarının farkında bile değiller. Çıkan gürültünün çoğu da bu yüzden zaten.
En önemlisi ise ne biliyor musunuz?
Devlet de Keje gibi değil ne yazık ki saçlarını okşayıp sakinleştiremiyorsun!
24 Nisan 2009 Cuma
23 Nisan 2009 Perşembe
En nihayet düşüp can verdim gözündeki yeşil denize!
Aslında her şey yıpranıp eskiyebiliyor ve biz bu eskimeyi görerek, dokunarak filan anlayabiliyoruz. Eski bir resim bellidir, yıllanmış mobilyalar, tarihi evler, eski bir divit, yaprakları sararmış bir defter… Ama sesin eskilerden geldiğini yıllar öncesinden seslendiğini nasıl anlayacağız? Sanırım kayıt şartları değil sadece bizi alıp geçmişe götüren, iç çektiren ve ‘nerede o’ dedikten sonra ardına bin bir türlü şey ekleten:
Aşklar, insanlar, evler, eşyalar, şarkılar vesaire…
Sahi nerede onlar?
Seyyan Hanım’ın Tangoları işe böylesi bir nostaljik meraka cevap oluyor. Tango gibi asri ve garbi bir türün bile bir şekilde Osmanlı’ya, İstanbul’a göre nasıl kesilip, biçildiğini, nasıl yerlileştirilerek kendi doku tipimize uygun ve harika bir şekle getirildiğini delili gibi karşımızda duruyor.
Osmanlı’nın son dönem en büyük hastalıklarından olan batılılaşma ve çağdaşlaşma değer ifade eden şeylerden çok şeklen ve yüzeysel olmuştur belki. Başını Mehmed Akif merhumun çektiği dönemin bazı aydınlarının da şiddetle muarız olmalarının nedeni de bu. İşe yararlı olan, faydalı olanın alınıp malayani olanın elin tersiyle itilmesi.
Musiki ve sanat konusunda maalesef cinayet düzeyinde yanlışlar yapıldığı Cumhuriyet’in ilk yıllarında enstrümanlardan tarzlara, icradan türlere kadar birçok şeyi devlet baba kendi üzerine aldı sanatı ve sanatçıyı deruhte etmeye kalkıştı.
Böyle bir şey elbette mümkün değildi, akan su elbette tekrar mecrasını bulacaktı ama bu ara dönemde kendine has tadıyla ara türler ve tarzlar türedi.
Türk tangosu bu nedenle batılılardan farklıdır. Türk müzikalleri bu nedenle batılı emsallerinden çok daha enteresandır.
Seyyan hanım’ın seslendirdiği parçaları dinleyerek bunu tespit etmek mümkün. Ve tabi tekrar özgürlük ortamına geçişle belki soyu tükendi, yeni örnekleri artık verilemez oldu ama Türk Tangosu biraz uzak, unutulmuş, eski, yıpranmış olarak orada duruyordu yine. Sahibinin Sesi 7 no.'lu kataloğunda Seyyan Hanım'ın özgeçmişi şöyle veriliyor.
"Değerli mugannilerimizden , Bayan Seyyan 1913 senesinde İstanbul'da doğmuştur. Pek küçük çağında sesinin fevkalade güzelliği ve musikiye olan merakı dolayısıyla orta tahsilini bitirdikten sonra İstanbul Konservatuarı'na giderek Mösyö Talariko'dan ders almaya başlamıştır, az zamanda büyük bir kabiliyet gösteren Bayan Seyyan Türk Ocağı konserlerine iştirak etmiş ve büyük muvaffakiyetler kazanmıştır, (...) Sesinde billuri bir ahenk çağlar, dileyenleri zevkin yüksek ufuklarına çıkarır."
Konservatuar yıllarında Fransızca ve İtalyanca şarkılar okudu. Hocası Kaptanzade Ali Rıza Bey'in 1914-20 arasında yaptığı ilk Türk operet çalışmalarındaki müzikal anlayışı yansıtan Efem, Çoban Yıldızı, Akşam Garipliği, Zavallı Aşk gibi eserlerden oluşan konserler verdi. Kadıköy'de Opera Sineması'nda verilen bu konserlerde yaşı henüz 16 idi. Bu şarkıları Columbia firması adına plak yaptı. Bir kaç plakta kendisine Feyza Hanım eşlik etti. Sonradan Sahibinin Sesi firmasına geçti. 1932'de ilk sözlü Türk tangosu sayılan Mazi'yi plağa okuyarak açılan yeni, dönemin başyıldızı oldu. Çok kısa bir dönem, 1930-31 arası Moulin Rouge'da sahneye çıktı. Teğmen Sait Oskay'la evlendi. Plaklar yapmak için bulunduğu Sarıkamış'tan yılda bir iki kez İstanbul'a geliyor, Necip Aşkın Orkestrası eşliğinde stüdyoya giriyordu. Plaklarının sayışı elliye yakındır. Seyyan Hanım gerçekte: "Kim içerse Halis Düzü", "Daktilo", "Cici Berber", "Yaramaz", "Cemile", "Döktür" gibi rumbalar, fokstrotlar. "Ankara", "Demiryolu" gibi marşlar okumuşsa da asıl; ününü tango okuyucusu olarak yapmıştır. Plak şirketlerinin ticari amaçla okuttukları bu plaklar, ne dinleyicinin ne de kendisinin belleğinde yer etmiştir. Odeon firması içinde bir kaç plak yapıp piyasadan büsbütün çekilerek eşine ve ailesine yönelik bir yaşamı yeğlemiştir. Bu nedenle Seyyan Hanım, Lale-Nergis kardeşler, S.R. Bey, gibi taş plakların gizli bir yıldızı olarak kalmıştır. Ölümünden önce bir kaç radyo programına katılmış ve 1989, 16 Mayısında, İstanbul Maltepe'deki evinde vefat etmiştir.
Özel hayatına dair çok az malumat sahibiyiz. Fikirlerine dair de, işte kendi cümleleri:
"Ben aslında ilk değil ama ilklerdenim. Benden önce, Fikriye Hanım ve Afife Hanım vardı"."Kırmızı Değirmende" tanıştım Fikriye Hanım'la. Benden hem yaş hem cüssece büyüktü. Necip Andel şarkıları için sesi çok uygun değildi. O da mesela Muhlis Sabahattin Bey'in şarkılarından "Ayşe" gibi şarkıları söylüyordu.. Sabahattin Bey'de istedi şarkılarını söylememi ama kabul etmedim. O başka bir hayat tarzı gerektiriyordu.""Ben orada söylerken kimse dans etmezdi. Sadece konser dinlemeye gelmişler gibi dinlerlerdi. Annemle giderdik sonra onunla beraber dönerdik.""Oradan beni ayıran mekan değil, orada ki hayat tarzına ayak uyduramayışımdı."
Murat Belge’nin yaptığı söyleşinin öyküsü de şöyle:Taş Plaklarda Kalan Hoş Bir Tango
Murat Belge
Bir zamanlar bu ülkede nasıl bir müzik varmış?Kim neleri söylemiş? Radyoevi arşivlerine girip çıkma fırsatınız yoksa, bir yerlerden hazır bant vb. Elde edemiyorsanız bu soruların cevaplarını öğrenmenin yolu, taş plak toplamaktır.(...) Bir taş plak alıcısı olarak dinlediğim değişik türlerdeki müzikler arasında tango türünde etkileyici ve dinledikçe unutulmazlaşan bir ses dikkatimi çekiyordu."Seyyan Hanım" dı bu sesin sahibi. Çok kişiye sordum kimdi ne zaman söylemişti diye. Hiç cevap alamadım,bir keresinde bir plak kabı üzerinde resmini gördüm o kadar. Ama sonunda bir rastlantı yardım etti. Seyyan Hanım'ın izini buldun. Beni kabul etme nezaketini gösterdi. Maltepe'deki evine çağırdı. (...)tanışınca niçin ardında bu kadar az iz bıraktığını anladım.
"Çok genç yaşta konservatuara girdim. Sesim alaturkaya gitmiyordu,tangoya müsaitti. Hocam da öyle teşvik etmişti. İtalyanca ve Fransızca söylüyordum. İlk söylediğimde beş yıllık öğrenci sanmışlar,oysa başlayalı iki ay olmuştu.(...)İlk konserim Kadıköy'se Opera Sineması'ndaydı.Kaptanzade Ali Rıza Bey'in bestelerini söylemiştim. Bundan sonra daha profesyonelce çalışmak için teklifler aldım. O zamanlar Dervişzade İbrahim Bey Beyoğlu'nda bir gece kulübü açmıştı. Adı Moulin Rouge. Orada söylemeye başladım.(...)Oldukça sakin bir yerdi. Safiye Ayla'da yanılmıyorsam ilk burada sahneye çıkmıştı. Biz söylerken dans edilmezdi. Baştan sona programdı.(...)Annemle gider programı bitirince çıkar giderdim. Öyle taşkınlığı olan bir yer değildi ama yine de bu hayat hoşuma gitmiyordu. İçki içen insanları eğlendirme işini hiç bir zaman benimseyemedim."
"Evlendiğiniz subay sizi buradayken mi tanımıştı?"
"Öyle oldu. Zaten bütün subaylar birliklerinden kaçıp oraya geliyorlardı. (...) Evlendikten sonra bazı plak şirketleriyle anlaştım. Columbia'ya, Odeon'a da plak yaptım ama asıl Sahibinin Sesi ile yılda on plaklık bir anlaşma yapmıştık. Yılın belli zamanında İstanbul'a geliyordum (o zamanlar kocam şark hizmetindeydi) plakları doldurup dönüyordum."
"Bir plaktan kaç adet çıkarırlardı piyasaya"
Orasını hiç bilmiyorum, ilgilenmedim. Kimisi plak başına 10 kuruş gibi yüzde alırdı. Ben bunlarla uğraşmazdım. Bana ayda 100 lira ödüyorlardı."
"Sizden önce veya sizin zamanınızda Batı müziğinin yıldızları kimlerdi?"
"Ben ilklerden sayılırım. Benden önce Fikriye Hanım'la Afife Hanım varmış. Fikriye Hanım'ı Moulin Rouge'da tanımıştım. Benden yaşlı ve çok iri yarıydı. Sesi pesti. Necip Celal'e gitmezdi sesi, daha çok Muhlis Sabahattin'den ya da operetlerden söylerdi. Ayşe opereti gibi. (...) Sabahattin Bey benden operetlerinde, sinemada oynamamı istemişti ama kabul etmemiştim. Çok değişik bir hayat tarzı gerektiriyordu böyle işler." (...)
Taş plaktan bildiğim o ses ve sonra sesin sahibi hakkında uzun süre bilgi edinemeyişim. Acaba tüllü şapkalarını yuvarlak şapka çantalarına koyup etollerine sarınıp, Orient Express'e bindi ve Paris'e gitti böylece Türkiye'den silindi mi, diye bir spekülasyona beni iterken, sahici Seyyan Hanım'dan, tahmin ettiğim tarihlerde bavullarını hazırlayıp Sarıkamış'a gittiğini öğreniyorum. Sahici Seyyan Hanım, sindirilmiş bir olgunlukla oturuyor, kocasıyla, çocuklarıyla geçen hayatının amaçlanmış; ve gerçekleştirilmiş sadeliğini anlatıyor.
Kalan Müzik tarafından piyasaya sürülen Seyyan Hanım’dan Tangolar sadece bir müzik albümü değil bir tarih vesikası da…
Albümde yer alan eserler şöyle:
1- Hayat (Gülerken Ağlatır)
2- Bir Martı Gibi 3- Aşk Kerpeteni
4- Mehtaplı Bir Gece 5- Çalıkuşu
6- Gönlüm Sensiz Olmaz
7- Aşk Mevsimi
8- İnci
9- Hasret
10- Çapkın
11- Yıldızların Altında
12- Şen Kuzu Gibi
13- Siyah Gözlere
14- Suna
15- Mazi
16- Özleyiş
17- Deli Gönül
18- Ne Tatlı Bir An
19- Gelmez Oldu Hiç Sesin
20- Hicran
Ve elbette Mazi…
Şüphesiz insanı sarsan, sersem yapan ve aynı parçayı defalarca dinlemesine neden olan Mazi’yi ayrıca vurgulamak lazım.
1931-32 yıllarında 78 devirli taş plağa bir tango kayıt edilmiş... Adı "MAZİ" 1920'li yılların başında onsekiz, ondokuzyaşlarında bir genç olan Necip Celal ANDEL bestelemiş bu tangoyu, ilk Türk tangosu olmuş bu. "... Mazi kalbimde bir yaradır..."
Seyyan Hanım bu tangoyu plağa kayıt ettiği zaman kim bilebilirdi ki on yıllar sonrasında bu kayıt ve başka plak kayıtları bütün tazeliği ve güzelliği ile yaşayacak. En önemlisi yaşanmış anıları, güzellikleri yıllar sonrasına taptaze taşıyacak. Bunu başka tangolar, günün modası olacak başka dans ritmindeki parçalar izleyecek.
Lirik soprano sesi, Seyyan Hanım'ı öteki solistlerden ayıran güzel ses rengi birden popüler yapıvermişti. Eşinin subay olması nedeniyle Anadolu'nun bir ucundan, doğudaki bir yöreden 1930'lu yılların olanakları ile kalkıp İstanbul'a geliyor, Yeşilköy'deki plak stüdyosunda parçaların kaydını yapıyor, onları seslendiriyor; tekrar Anadolu'nun doğusuna eşinin görev yerine, dönüyordu. Bu geliş gidişler, sanırım 1942'ye kadar sürdü. Seyyan Hanım'ın bu eserleri on yıl içinde oluşmuş.
Mazi’nin sözleri ise şöyle:
Ben de gönül çektim eskiden
Yandı hayatım bu sevgiden
Anladım ki bir aşka bedel
Gençliğimmiş elimden giden
Önünde ben geldim de dize
Yâr olmadı bu kimse bize
En nihayet düşüp can verdim
Gözündeki yeşil denize
Sarmadımsa da belden, geçmedim bu emelden
Bir hazin maceradır onu aldılar elden
Başkasına yâr oldu, eller bahtiyâr oldu
Gönlüm hep baştan başa viran bir diyâr oldu
Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin hatıradır
Ne göğsünde uyuttu beni
Ne bûseyle avuttu beni
Geçti ardından uzun yıllar
O kadın da unuttu beni
Sarmadımsa da belden, geçmedim bu emelden
Bir hazin maceradır onu aldılar elden
Başkasına yâr oldu, eller bahtiyâr oldu
Gönlüm hep baştan başa viran bir diyâr oldu..
20 Nisan 2009 Pazartesi
Harbiden yoruyor musun hayat?
Popüler kültür acımasız bir tüketici, dandik bir ürün ambalajı ya da yarım günlük yara bandı gibi değersizleştiriyor kelimeleri. Ve bazen bir hissi en iyi ifade eden tümce popüler kültürün gündelik çöp sepetinde öylece buruşmuş olabiliyor. Siz ne kadar ‘ama’ filan deseniz de iğfal edilmişçesine rahatsızlık veriyor o kelimeler. Lakin inat mı etmek lazım yoksa yaralı atın anlının ortasına kurşun boşaltır gibi acı çekmesin diye (evet, canı vardir kelimelerin, acı da çekerler, mutlu da olurlar) unutkanlık mermisini mi dayamak lazım bilemiyor insan. Yine de bizde kalsın hafiflik ve Serdar Ortaç’tan ödünç almış olalım başlığı…Yorar mı hayat hakikaten? Ya da koskoca yaşam bir yorucu maraton mudur her yanımızı yara bere içinde bırakan?
Bugün gazetesindeki bir haber beni alıp buralara getirdi. Şöyleydi: Eski mankenin yürek burkan yaşam hikayesi…” yormakla kalmamış, burup bir kenara atmıştı hayat.
Ama… Bir dakika, hayat mıydı bizi yoran, yoksa biz miydik hayatı yanlış ucundan tutan?
“Eski manken” konusuna döneceğiz… Önce dışarıdan, bazı konularda nesepleri (mezhep miydi yoksa o?) hayli geniş olan batılılardan bir örneğe bakalım.
Yaklaşık 3 yıl önce Fransa’da bir kitap yayınlandı. İsmi ‘Nue-Çıplak’ olan kitabın yazarı ilginç bir kişilikti: Erotik sinemanın kült ismi Sylvia Kristel, nam-ı diğer Emmanuelle!Sondan başlayalım isterseniz. Sylvia Kristel şimdilerde Hollanda, Amsterdam'da iki oda bir göz, üstelik kiralık bir çatı katında yalnız yaşıyor. Gençliğinde bedeninden para kazanan sektör, yaşlanınca ona sırtını dönmüş. Sektördeki her genç kız gibi uyuşturucu ve alkol batağına gırtlağına kadar gömüldükten sora 2002’de doktorların koyduğu ‘kanser’ teşhisi ile frene basmış Kristel. Artık alkolik ve kokainman değil.
Özellikle ilgilensin ilgilenmesin erkekler hatırlarlar en azından resimlerini… Bir dönem gençliğin önüne idol olarak sunulan bir cinsellik objesi ile genç kitlelerin hayranı olduğu o kadın yok artık.
Ne var peki?
Alnında ve gözlerinin etrafında kırışıklarıyla, hafif sarkmış yanaklar, gözlerinde derin bir hüzün!
1970'li yılların ortasında dünyayı sarsan Emmanuelle filminin yıldızı. Filmlerini görmeyenler posterlerine illa ki denk gelmişlerdir. Bambi koltukta erkek şehvetine sunulan masum genç kız!
İlk filminde daha 20 bile değildi yaşı, şimdi 60’a yaklaşıyor.
Ve Çıplak isimli kitabı bir pişmanlıklar senfonisi sanki. Mutsuz bir çocukluk ile başlıyor hayat. Utrecht'te anne ve babasının işlettiği otelde çocukluğu pek de mutlu geçmemiş. İşi başından aşkın anne ve ilgisiz bir babanın üç çocuğundan büyüğü Sylvia. Dansa ve aynalara aşık. Hayalleri var tabi, ancak yaşadığı zıtlıklar onun ruhunu burup duruyor. Eğitimini bir manastırda, rahibelerin gözetiminde tamamlıyor. Sanırsınız ki tutucu bir annesi var değil mi? Asla, anne alkolik ve kızını küçük yaşta güzellik yarışmasına zorla götüren bir ebeveyn. Avrupa Televizyon Güzeli yarışmasını kazanıyor.
Güzel yüzü, Emmanuelle Arsan'ın erotik kitabını beyaz perdeye aktarmak isteyen yönetmen Just Jaeckin'in dikkatini çekiyor. Emmanuelle hiçbir oyunculuk deneyimi olmayan Kristel'in ilk filmi. Ona şöhretin kapılarını ardına kadar açıyor. Başlarda utangaç bir kız ulan bu genci bozmak için uyuşturucuya alıştırıyor sektör. İçkiler su gibi akıyor hayatında. Ve tabi kokain! Seks sektörüne girince hep normal film sektörüne geçeceği günü bekliyor sabırla ama hiçbir zaman gelmiyor o günler! Açıkçası soyunmaktan başka bir iş de yapmadığı için oyunculuk yeteneğinin olup olmadığından bile emin değil.
Hala da öyle! Eroin ve kokain bitiriyor onu. Burun kemiği eriyor kokainden.
“Sayısız erkekle beraber oldum” diyor pişmanlıkla. Ve ekliyor: “Erkekler bedenimi sevdi, onların hayallerindeydim ama yüreklerini asla görmedim” diyor. Sadece bedeni de değil erkeklerin istediği; şöhreti ve parası… hepsini alıyorlar elinden: masumiyeti, kadınlığı, şöhreti, parası, sağlığı ve hayatı…
Şimdilerde yine başladığı noktada gibi. Küçücük odasında aynaya bakıyor iç geçirerek ve hayallere dalıyor yalnız başına. Birkaç yıl arayla iki kanser atlatmış. Arada sırada çıktığı şovlardan altı aylık kirasını çıkarttığı zaman mutlu. Şöyle diyor; “Oğlum Arthur yeryüzündeki en kıymetli varlığım. Hayattan bana kalan tek şey diyor.”Şimdi bozuk bir ev eşyası gibi çatıya atılmanın verdiği burukluk ile daha da utangaç ve yaşadığı acıların yüzüne yüklediği kırışıklıklar ile daha mutsuz yaşıyor.
Bediüzzaman Onbirinci Şua’nın Üçüncü Meselesi’ne şöyle başlar: “Bir zaman, Eskişehir Hapishanesinin penceresinde, bir Cumhuriyet Bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı. Birden, mânevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki, o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar kat'î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: "Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz."
Evet, gördüğüm hakikattır, hayal değil. Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri kıştır; öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hadisatı sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hadisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalâlet ve sefahetin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilseydi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru keyiflerine nefretle ve teellümlerle ağlayacaklardı.”
Bir din adamının meselesini anlatırken sinema dilini kullanması ilginç değil mi?

Gelelim Gülseren Burdurlu’nun öyküsüne…
İzmir’de varlıklı bir ailenin kızı olarak dünyaya gelen, Amerikan Koleji’nden sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olan ve ünlü butiklerde mankenlik yapan Gülseren Burdurlu (79), lüks bir hayatın ardından sokaklarda yaşarken bulunuyor.
İstanbul‘da sokak çocuklarının çıkardığı “Sokak Kedisi” dergisi çalışanlarının yaralı olarak bulduğu yaşlı kadının ilginç hayat hikayesi ortaya çıkıyor.
“Sokak Kedisi”nin sahibi Ferhat Şahin, Gülseren Burdurlu’yu sokak çalışması yaptıkları sırada Parmakkapı’da sırtından yaralı halde bulduklarını söylemiş.
Yaşlı kadını Kumluk Caddesi’ndeki derginin bürosuna getirdiklerini dile getiren Şahin, tedavisini yaptırdıkları sırada onu yerleştirecek yer ararken nüfus müdürlüğünden aldıkları kayıtlardan kadının ilginç hayat hikayesine ulaştıklarını belirtiyor.
Şahin’in anlattıkları ilginç:
“Gülseren Burdurlu’yu bulduğumuz sırada yaralı ve perişan bir haldeydi. Konuşamıyordu. Uzun süredir banyo yapmamış gibi görünüyordu. Arkadaşlarımızla alarak derginin bürosuna götürdük. Burada temizlenmesini sağladığımız yaşlı kadına yemek vererek tedavisini yaptırdık. Bu sırada kendisini yerleştirmek için de yer aramaya başladık. Başvuru yaptığımız huzur evleri almıyordu. Arkadaşlarımız ilgili nüfus müdürlüğünden işlemler için Gülseren Burdurlu’nun kayıtlarını çıkardı. Kayıtlar elimize geldiğinde bazı isimlerin çağrışım yapması üzerine kendisine sorular sorduk. Sorularımıza aldığımız yanıtlar bizleri çok şaşırttı. Yaşlı kadını uzun uğraş ve ısrarlar sonunda Okmeydanı’nda bulunan darülacezeye teslim ettik.”

BABASI ÇOK ZENGİN BİR DOKTOR
Gülseren Burdurlu ile yapılan ve “Sokak Kedisi”nde yayınlanacak olan röportajda, Burdurlu’nun İzmir‘de varlıklı bir ailenin kızı olarak dünyaya geldiğini, eğitiminin başarılarla dolu olduğunu anlattığını öğreniyoruz.
Kolejde ve güzel sanatlar fakültesinde okuduğunu ve yurt dışında da kaldığını belirten Burdurlu, röportajda şunları söylüyor:
“Dedem Derviş Bey İzmir‘in en tanınmış tüccarlarından biriydi. Daha sonra annem evlenince İstanbul‘a geldik. Annem üç evlilik yaptı. Öz babam Cevdet Burdurlu aile tarafından çok zengin bir doktordu. İkinci evliliğini Arif Cemil Denker ile yaptı. Denker, yazardı. Almanca-Türkçe lugatı yazan kişiydi. Üvey babam olmasına rağmen çok severdim. Daha sonra annem Doktor Şeref Tomruk ile evlendi. Kasımpaşa’daki Deniz Hastanesinin kuruluşunu yapan doktorlardan biriydi. O da genç yaşta vefat etti. Dedem, çocuklarını çok iyi yetiştirmiş. Dayılarımdan biri olan Hıfzı Timur, İstanbul Hukuk Fakültesi profesörlerindendi. Öteki dayım Hüseyin Timur, Ege Üniversitesinde profesördü. İkisi de yurt dışında eğitim aldı. Ben İzmir‘de Amerikan Kız Koleji’nde okudum. Daha sonra üvey babam sanata meyilli olduğum için güzel sanatlar akademisine gitmemi istedi. Fındıklı’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde dekorasyon bölümünde okudum.”

Vaktiyle popüler bir yıldız olan Serpil Örümcer'ın kaderi de farklı değil.
Bir dönem bakanlık yapan ve 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a karşı Cumhurbaşkanlığına aday olan Fethi Çelikbaş’ın da yakın akrabası olduğunu savunan Burdurlu, hayatta olan akrabalarının da kendisine sahip çıkmadığını söylüyor.
“SES SANATÇISI ZEHRA BİLİR’İN OĞLUYLA EVLENDİM”
“Türkü Ana” olarak bilinen ses sanatçısı Zehra Bilir’in oğluyla 1962 yılında evlendiğini anlatan Burdurlu, üvey babası Arif Cemil Denker’in evliliğe karşı çıktığını ve kocasını boşanmaya zorlanıyor.
1967 yılında boşanmalarının ardından bir daha evlenmediğini belirterek şöyle devam ediyor:
“Mutlu bir evlilik yaptım, ama babam eşimden ayırdı beni. Çok saçma ve komik bir sebep yüzünden ayırdı bizi. Eşim Zehra Bilir’in oğluydu. ‘Ailemize şarkıcı birini neden getirdin’ dedi. ‘Bizim köklü bir ailemiz var’ dedi. Ben ayrılmak istemedim, ama babam para vererek boşanma celbi çıkartmış. Ayırdı bizi. Ayrılmayı istemedik. Eşim ve kayın validem beni çok severdi. Ben de onları çok severdim. Boşandıktan sonra yaşama küstüm. Bir süre mankenlik yaptım. Uzun yıllar yalnız yaşadım. Elimde avucumda ne varsa tükettikten sonra 5 ay önce oturduğum evden atıldım ve sokakta yaşamaya başladım.”
Tekrar Bediüzzaman’a dönecek olursak şu satırlar daha anlam kazanıyor sanki: “Geçmiş zamanın elli sene evvelki hadisatı sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hadisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalâlet ve sefahetin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilseydi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru keyiflerine nefretle ve teellümlerle ağlayacaklardı.”
Şimdi tekrar Serdar Ortaç jargonuna dönerek sorma zamanı; hayat hakikaten yoruyor musun?
Kampanya
Henüz bir seçim sürecini atlattık. Pek kazasız belasız geçtiği söylenemez ama yerel seçimlerde propaganda süreci işi işportacılık mantığıyla cazgırlık ortak paydasında buluşturunca müthiş bir görsel ve işitsel kirlilik yaşandı. Siyasi partilerimizde öyle bir anlayış var ki, zannediyorlar ki en çok bayrak asan en çok oy alacak! ya da en çok bağıran seçim otobüsü seçilecek! Yok tabi gerçekle bir alakası tüm bunların. Bir de belediyecilik hizmeti ve sosyal sorumluluk projeleri başlıkları var. Aşağıda yaklaşık 40 yıl önce yapılan bir bilinçlendirme kampanyasının ürününü bulacaksınız. Bir internet sitesinde tesadüfen denk geldiğimiz bu çalışma 'Acaba 40 yıl önceki siyasi anlayış bugünün ilerisinde miydi?' sorusunu ciddi anlamda sormamıza neden oluyor. İstanbul'un 21. Belediye Başkanı dr. Fahri Atabey döneminde yapılan bu çalışma, hem yapanları hem de Dr. Fahri Bey'i rahmetle anmak için büyük bir fırsat.
Dr. Fahri Atabey Kimdir:Fahri Atabey 1913 yılında İstanbul'da doğdu. 1937 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdi. 1940 yılında Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne asistan olarak girdi. 1943’de doğum ve kadın hastalıkları uzmanı oldu. 1947 yılında İngiltere’ye staj yapmak icin gitti. 1950 yılında Türkiye’ye döndü ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde asistan olarak görev aldı.
1952’de Zeynep Kâmil Hastanesi Başhekimliği’ne getirildi. Zeynep Kamil Hastanesinin gelişip büyümesine büyük katkılarda bulundu. Başhekimliğe atandıktan hemen sonra ameliyathane ile 150 yataklı kadın hastalıkları kliniği ve 200 yataklı çocuk kliniğinin yapımına başlandı.
1960-1963 yıllarında başhehimlikten ayrı kaldı. Adalet Partisi koalisyon hükümeti döneminde tekrar aynı göreve getirildi. 1968’de Adalet Partisi’nden İstanbul Belediye Başkanı seçildi. 8 Haziran 1968 - 9 Aralık 1973 tarihleri arasında İstanbul'un Belediye Başkanı olarak görev yaptı. 2 Ağustos 1994’de vefat etti.
19 Nisan 2009 Pazar
Görmek acı verir

Stephen King’in belli peryotlarla yazdığı sağlam kitaplardan biridir Yeşil Yol. Frank Darabont bu kitabı filme alırken ölümsüz bir esere imza atacağından ne kadar haberdardı bilemiyorum. Zira King’in filme çekilmiş yüze yakın kitabı vardır ve biz büyük ekseriyetini hatırlamayız bile.
Ancak The Green Mile – Yeşil Yol muazzam bir anlatım, muhteşem oyunculuklar ve insanı sarsan bir etki ile sinema tarihindeki yerini almıştır. Filmi anlatıp tekrara girmeyeceğim ancak o muhteşem final sahnesini tekrar hatırlatmak isterim.
Malum kahramanımız iri kıyım bir masumdur. Belki de her masumda olduğu gibi onda ilahi bir armağan olan yetenekleri vardır ve bu yetenekleri onu sıradan insanlardan ayırmasına rağmen acı da verir.
İşte bu iri kıyım kahramanımız tamamen haksız yere tutuklanır ve idama mahkum edilir. İşin ilginç yanı bu cezayı infaz edecek ekip bu saf adamın masumluğundan emindir.
İdam mahkumu ile idam koğuşu gardiyanı arasında geçen şu muhteşem diyalog vardır:
Gardiyan: Senden çok özel birşey isteyeceğim.
Mahkum: Ne söyleyeceğini biliyorum. Söylemene gerek yok.
Gardiyan : Hayır, var. Söylemeliyim. Ne yapmamı istediğini söyle. Seni çıkarmamı ister misin? Kaçmana izin vermemi? Ne kadar uzağa gideceğini görmek için.
Mahkum: Neden böyle bir aptallık yapasın?
Gardiyan: Kıyamet gününde...Tanrının önünde dururken... bana neden onun gerçek mucizelerinden birini öldürdüğümü sorarsa ona ne diyeceğim? Görevim olduğunu mu?
Mahkum: Tanrı Baba'mıza bana iyilik yaptığını söyle. Acı çektiğini ve endişelendiğini biliyorum. Bunu hissediyorum. Ancak bunları bırakmalısın. Artık sona ermesini istiyorum. Gerçekten… Yoruldum, patron. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından bıktım; nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri… İnsanların birbirine kötü davranmasından bıktım. Her gün dünyada hisettiğim ve duyduğum acılardan bıktım; çok fazla var. Sanki her an için kafama cam parçaları batıyor. Anlıyor musun?
Gardiyan: Evet, Galiba.
Acıyı görmek… Izdırabı, gözyaşını… Yaşanan tüm acıları görebildiğinizi düşünün bir! Dayanılabilir bir ızdırap mıdır bu? Yapılan haksızlıkları, ölümleri, kazaları, yaralanmaları, göz yaşlarını… Cemil Meriç her ne kadar cehhenemi tarif ederken “görememek” olarak tarif etse de, belki de cehennem, görmek demek.
Şöyle der merhum usta; “Dante Cehennemi anlayamamış dostum, cehennem görememek demek! Cehennem hatıraların küllenmesi, ümitlerin susması. (...) Görmek yaşamaktır. Vuslattır görmek. (...) Görmek sahip olmaktır. Gören hangi hakla yalnızlıktan şikâyet edebilir? Mevsimler bütün işveleriyle emrindedir. Renkler bütün cilveleriyle hizmetindedir. Çiçekler onun için açılır. Şafak onun için parıldar. Gutenberg matbaayı onun için icat etmiştir. Hugo o okusun diye yazmıştır şiirlerini. Çocukların tebessümü onundur.” Üstad vurgulamamış ama tüm bunlar bardağın dolu kısmıyla ilgili kısımlar. Bir de boş kısmı var, Meriç gibi dillendirmek gerekirse; “Cehennem umutların küllenmesi, hatıraların susması… Görmek ölmektir her gün… ayrılıktır sevdiklerinden. Görmek sahip olamamaktır, yarın yitip gideceğini bile bile aciz kalmaktır. Gören yalnızdır, kimsesizdir… Karanlıkları bir tek o farkeder, yarının kötü kaderini o bilir, ipi kopacak balona bir tek onunu eli uzanır. Her tebessümün bir an sonra nasıl bir acıya dönüşübileceğini tek başına görmek kadar büyük bir lanet olabilir mi?”
Elbette dünya gören gözler için muazzam güzellikler ve cennet asa bahçelerle doludur. Ama kan rengi bataklıklar, kasvetli izbelikler de vardır… Görmek işe bu zaman ızdıraba dönüşür! Açıkçası inanan insan için teslimiyet olmazsa, kadare rıza, yerini isyana dönüştürürse gerçek acı gelir ve oturur en baş köşeye.
Alex Proyas’ın yönettiği Kehanet böylesi bir acıyı gözler önüne seriyor. Nicholas Cage geçmişten gelen bir kehaneti bildiği halde bir şey yapamayıp ölüme razı olan bilim adamı rolüyle, her ne kadar senaryoya katılan uzaylı boyutuyla sulandırılmış olsa da, bize ibret tablosu sunuyor. Evet, belki kendileri için işin açıklaması adına daha kolaylaştırıcı bir özellikti bütün bu kehanetlerin uzaylı boyutu ama Kur’an ile haşın neşir olan bir kültür için sadece bir yabancılaşma efekti olarak kalıyor.Özellikle filmin finalindeki kıyamet sahnesi –itiraf ediyorum- beni derinden etkiledi. Ve İnşikak suresini açıp tekrar okumama sebep oldu. Hatırlayalım:
1. Gök yarıldığı,
2. Rabbine kulak verip boyun eğecek hale getirildiği zaman,
3. Yer dümdüz edildiği,
4. İçinde bulunanları atıp boşaldığı ,
5. Ve Rabb'ini dinleyip O'na hakkıyla itaata mecbur kılındığı vakit (insanoğlu yaptıkları ile karşılaşır).
6. Ey insan! Şüphe yok ki sen Rabbine karşı çaba üstüne çaba göstermektesin; sonunda O'na varacaksın.
7. Kimin kitabı sağından verilirse,
8. Kolay bir hesapla hesaba çekilecek;
9. Ve sevinçli olarak ailesine dönecektir.
10. Kimin de kitabı arkasından verilirse,
11. Derhal yok olmayı isteyecek,
12. Ve alevli ateşe girecektir.
13. Zira o, ailesi içinde şımarmıştı.
14. O hiçbir zaman Rabbine dönmeyeceğini sandı.
15. Oysa gerçekten Rabbi onu görüyordu.
16. Hayır! Şafağa, yemin ederim ki ,
17. Geceye ve onda basan karanlığa,
18. Dolunay olmuş aya ,
19. Ki,siz elbette halden hale geçeceksiniz.
20. Böyleyken onlar acaba neden iman etmezler?
21. Onlar kendilerine Kur'an okununca secde de etmezler.
22. Aksine, kâfirler yalanlıyorlar.
23. Halbuki Allah onların gizlediği şeyleri çok iyi bilir.
24. (Resûlüm!) Onlara acı azabı müjdele!
25. İman edip sâlih amel işleyenler başkadır; onlar için arkası kesilmeyen bir mükâfat vardır.
KNOWING: Movie Trailer - The best free videos are right here
Film, aslında farkında olmadan bir gerçeğin etrafından dolanıp duruyor: Kader… Olacakları bilmek onların gerçekleşmesini engellemek ile aynı şey değildir, diyor Kehanet. Ve çoğu zaman bilmek, görebilmek bu açıdan acı verir! Filmin kahramanı John, babasıyla bir telefon görüşmesi yapıyor sonlara doğru. Ki babası bir papazdır… Akşam çok kötü bir şey olacağını söyleyip annesini alıp yerin altında saklanması gerektiğini söylüyor. Babanın cevabı ise enteresan:
“Üzgünüm John ama hiçbiryere gidemem, vaktim gelmişse gelmiştir. Ben hazırım nasılsa..”
Şöyle bir kolaçan ediyor insan hayatını ve dünyayı…
Küresel ısınma, beklenen büyük deprem ve bil umum kötü beklentiler… Kaçınılmaz olanı bilmenin verdiği panik ile kaçmaya çabalamak ama nereye kadar? İnsan gerçeklerden ne kadar uzağa gidebilir ki?
Ve işin künhü ise babanın söylediklerinde gizli; vakti gelmişse gelmiştir!
Hazır olabilmektir aslolan…
17 Nisan 2009 Cuma
Cesur (!) paranoyak dünya!
Aksiyonda yazdığım Benjamin Button’un tuhaf hikayesi isimli film eleştirisinde şöyle demiştim: “Alkolik bir baba, tamı tamına 8 zihinsel özürlü evlat ve frengi hastalığının pençesinde bir anne… Üstelik zihinsel sorunlu olan çocukların ikisi kör ve üçü de sağır. Anne 9. çocuğa hamile kaldığında herkes kınamış ve aileden tamamen uzaklaşmıştı. Ancak hastalığına rağmen 9. çocuğunu dünyaya getiren anne ondan sevgisini ve ilgisini asla eksik etmedi. Bu çocuk büyüdü ve dünya tarihine geçti. İsmi Ludwig Van Beethoven’di.”
Eminim Beethoven’in annesine doktorlar, aklı başında herkes, eş dost, akraba ve ilgili ilgisiz herkes çocuğunu doğurmaması için telkin, nasihat ve emir veriyorlardı. Ve hastalıklı anne onların dediklerini yapsa, bugün dünyamız bir müzik dehasından mahrum kalmış olacaktı. Ya da tersiden okuyalım; belki de bu tür bireysel kuruntu, paranoya ve kadere hükmetme marazından dolayı bir çok yetenek dünyaya gözünü açamadan öte aleme göçüyor.
Biliyorum şair;
“Kader beyaz kağıda sütle yazılmış yazı
Elindeyse beyazdan gel de sıyır beyazı”
Diyor. Ve biliyorum, kader ile ilgili ne yazarsak yazalım, zeka düzeyimiz ne olarsa olsun mutlaka bir teslimiyet noktası oluyor. Yine şairin dediği gibi;
“Ya dize gel ya kudur” Durumu…
Aldous Huxley özgün adı, Magnum Opus olan ve tüm dünyada “Brave New World – Yeni cesur dünya” isimli romanında Londra'da 26. yüzyılda destopik bir atmosferde geçen dünyayı anlatır. Romanda üreme teknolojisi, öjenik ve hipnopedi (uykuda öğretim) sayesinde toplum değiştirilmiştir. İlk etapta insanlara aşırı ütopik ve ironik olarak gelebilecek olan bu kurgu, insanoğlunun sağlık, teknoloji ve gelecek kaygısının ulaşabileceği nokta açısından çarpıcıdır da… Zira insanlık sağlıklı, teknolojik açıdan gelişmiş, savaşlar ve yoksulluk yok edilmiştir; tüm ırkların eşit olduğu ve herkesin mutlak olarak mutlu olduğu bir dünya vardır. Lakin bu eşitlikte insanlık açısından birçok değer de yok edilmiştir. Nelerdir bunlar; aile, kültürel çeşitlilik, sanat, edebiyat, din ve felsefe artık yoktur. Öte yandan tek zevki önüne gelenle seks yapmada ve uyuşturucu kullanımında bulan toplum hazcı (hedonistik) bir topluma dönüşmüştür.
Romanın ismi, Shakespeare'in Fırtına isimli eserindeki kahramanlarından Miranda'nın konuşmasından alınmıştır ve şöyledir;
“ O wonder!
How many goodly creatures are there here!
How beauteous mankind is!
O brave new world,
That has such people in't! ”
Can Yücel’in aynı etkideki çevirisi ise şöyledir:
“ Bu kadar bunca yakışıklı varlık varıp gelmiş buraya
Ne güzel şeymiş meğer insanlık
Böyle dünyalıları olan
Yaşasın bu yaman, bu cesur yenidünya ”
Benzer bir konu Yeni Zelandalı yönetmen Andrew Niccol’ün sıra dışı filmi Gattaca’da vardır. Doğacak çocukların geleceklerini genlerindeki yetenek ve zekanın belirlediği bir dünyada hastalıklı genine rağmen başkasının verilerini çalarak ayakta kalmaya çalışan bir anti-kahramanın hikayesi vardır Gattaca’da. Örnekleri çoğaltmak mümkün, ancak bu paranoyakça yönetim anlayışının bir ileriki aşaması, daha işlenmemiş suçlar için tutuklamak, daha vuku bulmamış olaylar için sorumlu tutmak olacaktır. Ki onun için de Spielberg’in Azınlık Raporu filmine müracaat gerekiyor! Reklam dünyasıyla yakıdan ilgili olanlar prezervatif reklamlarının sektörün en eğlenceli ve yaratıcı zekaya açık reklamlar olduğunu bilirler. Nitekim Zazoo isimli markanın bir reklamı bu alandaki en enteresan çalışmalardan biridir. Biridir ama rahatsız edicidir de. Reklam prezervatif kullanmamanın sonuçlarıyla ilgili en kötümser olmayana ergi ile yaklaşır ve insanlara, ‘kötü rüya görmek istemiyorsan uyanık kal!’ mesajı verir.
World wide reklam ajanslarından biri olan Grey, bir müşterisi için yaptığı reklam çalışmasında Zazoo’nun kreatif ekibinin takip ettiği yola benzer bir yol tutturmuş. Ve kendinden öncekiler kadar sıradan da değil. Direkt tepeden girmiş olaya. Bu nedenle Çinliler galeyana gelmiş durumda.
Ajans Usame, Mao ve Hitler’in kişilikleriyle sperm şekillerini birleştirerek reklamını yaptıkları markanın prezervatifinin bunu engellediğini anlatıyor.
Bir insanın gelecekte ne olacağını kendisi bile bilemez.
Ancak özellikle kendi kültürümüzde tüm mutasavvıf ve konuyla ilgili alimler dünyanın kuruluş esprisini açıklarken, kişinin ‘said mi, şaki mi olduğunun zaten yaratıcının malumu olduğunu, ancak insanın itiraz kapısını kapatmak için dünyaya yollandığını söylerler…”
Dolayısıyla daha doğmamış bir bebeğin, kötü ya da iyi olacağını kimse bilemez. Kendi anne babası bile. Üstelik Beethoven örneği ortada iken…
Reklam ajansları bir alamete binip son sürat despot ve cesur bir dünyaya yelken açarken, ektikleri bu tohumun acısını birkaç nesil sonra yaşayacaklarını bilmeliler. Korkarım ki, yakın zamanda insan olsun da Hitler olsun, diyecek duruma geleceğiz!
Düşüyorum, annem beni tutamıyor!
Ali ile Ayşe, babalarının yeni karısı onları istemediği için dedeleri Hasan’ın yanınına gitmek zorunda kalmıştır. Ayşe sürekli kendilerini istemeyen babasını özlese de, dokuz yaşındaki Ali’nin kalbi ona karşı öfke doludur. Komşular iki kardeşi besleme olarak vermek istemektedir. Küçük yaşına rağmen oldukça olgun bir çocuktur Ali. Tüm bu şartlar altında kızkardeşi için hem ağabey, hem anne hem baba olmaya çalışır. Bir yandan da bilge bir insan gibi davranmaktadır. Öyle ki Ayşe, ağabeyini hiçbir şeyden korkmayan biri olarak görmeye başlamıştır...
Köyü, köy yaşantısını ve iki kardeşin ilişkisini oldukça yalın bir dille anlatan filmin yönetmenliğini, daha çok çektiği reklam filmlerinden tanıdığımız Atalay Taşdiken yapmış. Senaryo yine Taşdiken’e ait.
Filmde başlıca karakterleri Elif Bülbül (Ayşe), Mehmet Bülbül (Ahmet), Mete Dönmezer (Hasan Dede) ve Musa Uzunyılmaz (Kazım) canlandırıyor. Görüntü yönetmenliğini Ali Özel’in yaptığı filmin müzikleri Erkan Oğur’a ait. Yönetmen Taşdilen, “Güneş Bile Zor Ayrılır Bu Şehirden” isimli belgeseli ile 1. Köyceğiz Ulusal Film Festivalinde Jüri Özel Ödülü almıştı.
http://mommofilmi.com/
16 Nisan 2009 Perşembe
Bir türkü bilgesi: Bayram Bilge Tokel

Anadolu'nun herhangi bir kasaba merkezinde, kasaba meydanının hemen orta yerinde kocaman gövdesi ve neredeyse tüm gökyüzünü kuşatan dallarına rağmen inanılmaz bir tevazu ile on yıllardan beri orada duran, kasabaya kimliğini veren ağaçlar vardır. Kökleri derinde, sakin, dingin ve huzur veren.
Bayram Bilge Tokel böylesi bir kasaba çınarı gibidir. derin, vakur ve sessiz. sazı eline aldığında bozulur bu sessizliği ve ruhun en açılmaz gibi düşünülen pencerelerini zorlar, açar ve içeri gürül gürül bir coşkuyla akar. tarih onun parmaklarında ve dudaklarında dile gelir türkü formatında. Görüntüsü bugünde, yanımızdadır ama ses sanki yüzlerce yıllık bir derinlikten yankılanır.
yaşayan en büyük ustalardan biri olan Tokel'i saygıyla selamlıyoruz.
Bayram Bilge Tokel Kimdir:
1957 Yozgat doğumlu. M.E.B. Halk Müziği Danışma Kurulu ve Kültür Bakanlığı Repertuar Kurulu üyeliklerinde bulundu. 1979 yılında Gazi Üniversitesi Yüksek Teknik Eğitim Fakültesinden mezun oldu. Türkiye Yazarlar Birliği'nde 14 yıl yönetim kurulu üyeliği, 7 yıl genel sekreter, 4 yıl genel başkan yardımcılığı görevlerinde bulunarak yönetim kurulu şeref üyesi oldu.
Bayram Bilge Tokel böylesi bir kasaba çınarı gibidir. derin, vakur ve sessiz. sazı eline aldığında bozulur bu sessizliği ve ruhun en açılmaz gibi düşünülen pencerelerini zorlar, açar ve içeri gürül gürül bir coşkuyla akar. tarih onun parmaklarında ve dudaklarında dile gelir türkü formatında. Görüntüsü bugünde, yanımızdadır ama ses sanki yüzlerce yıllık bir derinlikten yankılanır.
yaşayan en büyük ustalardan biri olan Tokel'i saygıyla selamlıyoruz.
Bayram Bilge Tokel Kimdir:
1957 Yozgat doğumlu. M.E.B. Halk Müziği Danışma Kurulu ve Kültür Bakanlığı Repertuar Kurulu üyeliklerinde bulundu. 1979 yılında Gazi Üniversitesi Yüksek Teknik Eğitim Fakültesinden mezun oldu. Türkiye Yazarlar Birliği'nde 14 yıl yönetim kurulu üyeliği, 7 yıl genel sekreter, 4 yıl genel başkan yardımcılığı görevlerinde bulunarak yönetim kurulu şeref üyesi oldu.
Hisar dergisinde yayınladığı şiirlerle başlayan sanat/edebiyat hayatı, pek çok dergide yayınlanan edebiyat, şiir ve müziğe dair deneme, eleştiri türünde yazılarla devam etti.
Zaman, Yeni Şafak, Yeni Ufuk ve Sağduyu gazetelerinde köşe yazısı yazdı.1989'da Kültür Bakanlığı tarafından gönderildiği ABD Maryland Üniversitesi Etnomüzikoloji bölümünde halk müziği ve bağlama dersleri verdi.
İlk albümü ABD'de yayınlandı. Kalan Müzik arşiv serisinden Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali, Neşet Ertaş, Bayram Aracı, Refik Başaran ve Nida Tüfekçi gibi türkü ustalarının albümlerini ve Kurtuluş Savaşı ve Cephe Türküleri'ni hazırlayıp yayınladı.
TRT televizyonunda son 15 yıldır yayınlanan halk müziği programlarının metin yazarlığı ve müzik danışmanlığını yaptı; Bozkırın Tezenesi, Şen Olasın Ürgüp adlı belgeseller hazırladı. Kanal 7'de Türküler Bizi Söyler ve Gönül Dağı programlarını hazırlayıp sundu.
Yurt içinde ve dışında (ABD, Almanya, Hollanda, Fransa, Irak, KKTC, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Makedonya) solo konser ve resitaller verdi. Yunus Emre, Sezai Karakoç, Abdurrahim Karakoç gibi ustaların şiirlerinden yaptığı besteleri ve çok sayıda derlemeleri bulunmakta.
Söz ve müziği kendisine ait Ak Türkü adlı parçayı AKP'ye seçim müziği olarak besteledi. Kültür Bakanlığı Ankara Devlet Halk Müziği Topluluğu'nda sanatçı ve Gazi Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2004-2007 yılları arasında Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü görevinde bulundu. Bu görevinden 2007 yılında emekli oldu.
Bayram Bilge Tokel ile Halk Müziği üzerine
Türküler anayasamız
Bayram Bilge Tokel ile Halk Müziği üzerine
Türküler anayasamız
15 Nisan 2009 Çarşamba
Amansız Türko!
Uyarı: yazıdaki benzetmeler kesinlikle hakaret ya da aşağılama amaçlı değildir, aksine bir gerçekliği tespit etme ve sosyolojik çıkarım yapma amacıyla yapılmıştır.
İvan Petroviç Pavlov laboratuvarda mide üzerine bir çalışma yaparken köpeklerin daha et verilmeden önce ayak seslerini duyduğunda salya akıtmaya başladığını farketttikten sonra klasik şartlanma deneyleri yaptı.
Kurgu şöyleydi; köpeğe ilk olarak birkaç kez zil çalınır. Fakat köpek tepki vermez. Sonradan et verilir. köpeğin salyaları akar. Sonra et ile birlikte zil çalınır. Daha sonra et verilmediği halde zil çalındığında köpeğin ağzının suyunun aktığı görülür.
Tüm canlılarda yuvarlanan ve zıplayan şeylerle oynamak; hiç olmazsa onlara dokunmak, vazgeçilmez bir istek içgüdüsüdür. Bir yumakla tatlı bir coşku içinde oynayan bir kedi; zıplayıp giden bir topun peşinden, onu kapmak için çılgınca koşan bir köpek; sirklerde burunları ucunda top sektiren terbiye edilmiş foklar bunun en güzel örnekleridir.
Tüm canlılarda yuvarlanan ve zıplayan şeylerle oynamak; hiç olmazsa onlara dokunmak, vazgeçilmez bir istek içgüdüsüdür. Bir yumakla tatlı bir coşku içinde oynayan bir kedi; zıplayıp giden bir topun peşinden, onu kapmak için çılgınca koşan bir köpek; sirklerde burunları ucunda top sektiren terbiye edilmiş foklar bunun en güzel örnekleridir.
İnsanoğlu da bugün adına kısaca "top" dediğimiz yuvarlak cisimlerle oynamaya karşı büyük bir meyil göstermiştir. Bu eğilimin insanlıkla yaşıt olduğu dahi söylenir. Afrika'nın balta girmemiş ormanlarında yaşayan en ilkel kabilelerde insan kurukafalarını ayakla tekmelemek suretiyle bir garip oyun oynandığına dahi rastlanmıştır.
Futbolun da bu istek içgüdüsüyle doğmuş olduğu tahmin ediliyor. Ancak bunun ne zaman ve nerede başladığına dair kesin bilgi verebilecek bir belge bugüne kadar bulunamamış.
Top ile insanın ilk birlikteliği Cem Yılmaz’ın A.R.O.G’unda gösterildiği gibi bir milyon yıl öncesine dayanmasa da Mısır'da Merruka mezarlarındaki duvar resimlerinde çeşitli sporcu figürlerinin yanı sıra ayakla top oynayan insan şekillerine de rastlandığı biliniyor.

Ancak modern futbolun doğuşuna baktığımızda; İngiltere'de 12. Yüzyıla gelmek gerekiyor. İlk etapta bu oyunu halk da soylular da bu oyunu pek sevmiş ne acı ki, giderek köyler ve kasabalar arasında büyük bir rekabetten doğan çatışmalara neden olmaya ve bir iç savaş haline dönüşme tehlikesi dahi arz etmeye başlayınca, Kral II. Edward yayınladığı bir fermanla İngiltere'de futbolu yasaklıyor. Fermanda şöyle diyordu: "Büyük bir topla şehir içinde gürültüler yapıldığı, Tanrı korusun bir çok kaza ve hasara sebebiyet vereceği anlaşılmıştır. Tanrı ve Kral adına, şehir ve kasaba içinde top oynanmasını yasaklıyorum. Emirlerimizin aksine hareket ederek top oynayanlar en şiddetli cezalara çarptırılacaktır" (13 Nisan 1314) Kral II. Edward'ın bu fermanıyla futbol, İngiltere'de adeta lanetlenmiş ve futbol oynayanlara kötü gözle bakılmaya başlanmıştır. William Shakespeare'in ünlü eseri "Kral Lear"de bu görüş, bir aktörün söylediği şu söz dile gelir:
"You base, football player!" (Seni aşağılık futbol oyuncusu)
16.yüzyılda İngiliz yazar Stubbes,”Bağımlılıkların Anatomisi”adlı kitabında,futbolun kıskançlığa,hınca,nefrete ve düşmanlığa hatta kavgaya ve cinayete neden olduğunu belirtmiştir. Başka bir yazar 1583’te futbolun boyun,bacak ve kol kırılmalarına,burun kanamasına yol açtığını belirtmiştir ve zararlı bir faaliyet olduğunu yazmıştır.
Çıkışından, gelişmesine kadar, hep kavganın, gürültü ve tartışmaların beraber yaşandığı futbol, ülkemize bir spor olarak değil, ülkemize gelen yabancıların beraberinde getirdiği bir ‘hobi’ olarak geldi. Osmanlı Devleti’ne de tütün ve pamuk ticaretiyle uğraşan İngilizler gelmişler ve bunlar zamanla ailelerini de getirerek Osmanlı İmparatorluğu'nun belli başlı ticaret limanlarındaki kentlere yerleşmişlerdir. İşte bu İngiliz aileleri, futbolu ülkemizin sınırları içine sokan kişiler olmuşlardır. Geçtiğimiz yüzyıl sonlarına doğru ülkemizde yerleşmiş bulunan İngiliz ailelerin İstanbul, İzmir ve Selanik gibi liman kentlerini yeğledikleri görülür. Bu ailelerin erkekleri, ülkemize gelirlerken, pipoları ve viskileri gibi, enikonu tiryakisi oldukları "futbol"u da beraberlerinde getirmişlerdir.
Dolayısıyla futbol ülkemizde ilk başlarda elit kesimin eğlencesiydi. Doğal olarak ilk kulüpler de burjuvanın kendi takımlarıydı.
Ancak bu salgın iki dünya savaşı esnasında bile durdurulamamış ve futbol kültürü, dili, dini, ırkı ne olursa olsun tüm dünyayı etkileyen bir spora dönüşmüştü.
Ve endüstriye dönüştükçe burjuva kesim oyuncudan ziyade yönetici konumuna geçti ve futbol burjuvanın elinden alınıp halk kitlelerinin eline verildi.
Belki bilinçli bir yayılmaydı bu bilmiyorum, ancak bilinen şu; futbol bir tür ‘uyuşturucu’ olarak görülüp, kitlelerin sosyal-siyasal yönlendirilmesinde bir aparat olarak kullanılmaya başlandı. İtiraf etmek gerekirse kısmen başarılı da olundu. İspanya’da örneğin. Siyasi iç çatışmalar ustalıkla yeşil zemine kaydırıldı ve kitleler futbol galibiyetlerinden siyasi haz almaya başladıkları an, bir şekilde terör ile de başedilmiş olundu.
Ve endüstriye dönüştükçe burjuva kesim oyuncudan ziyade yönetici konumuna geçti ve futbol burjuvanın elinden alınıp halk kitlelerinin eline verildi.
Belki bilinçli bir yayılmaydı bu bilmiyorum, ancak bilinen şu; futbol bir tür ‘uyuşturucu’ olarak görülüp, kitlelerin sosyal-siyasal yönlendirilmesinde bir aparat olarak kullanılmaya başlandı. İtiraf etmek gerekirse kısmen başarılı da olundu. İspanya’da örneğin. Siyasi iç çatışmalar ustalıkla yeşil zemine kaydırıldı ve kitleler futbol galibiyetlerinden siyasi haz almaya başladıkları an, bir şekilde terör ile de başedilmiş olundu.
İran sinemasında neredeyse her filminde evrensel bir meseleyi ustalıkla irdeleyen derinlikli yönetmen Jafar Panahi’nin 1997 yılında çektiği “Ayeneh-Ayna” bir toplumun futbol ile toplumsal kazanım hissi arasında kurulduğu varsayılan bağları muazzam bir şekilde anlatır. Aynı yönetmen 2006 yılına geldiğinde vizörü daha da yakına alır. “Offside” İran gibi katı ve tavizsiz bir toplumda dahi futbolun nasıl bir üst kimliğe dönüştürüldüğünü şahane gösterir.12 Nisan 2009 tarihinde oynan G. Saray ile F. Bahçe arasındaki futbol maçı öncesi ve sonrasıyla genelde futbol, özelde ülkemizdeki futbol zihniyeti açısından çok ciddi anlamda analizler yapılması gerektiğini zaruri kılıyor. Futbolun ülkemizde geldiği nokta bence bilim adamları tarafından derinlemesine araştırılmalı ve kısa sürede meselenin siyasi-politik ve bilimsel çözümlemeleri hazırlanmalıdır.
Gidişat hayra alamet değil yani…
Aslında bunun da işaret fişekleri epey zamandır belliydi. Gelinen nokta son bir kaç gün, ay ya da yıl ile ilgili değildir.
Onyılların bilinçli- ya da tam tersi- bir birikimin geldiği noktadır bu.
Futbol medyası…
Yıllar önce futbolla çok daha yakından ilgilendiğim bir dönemde, devre arasında Antalya’da yapılan kampları takip ederken enteresan bir olaya şahit oldum. Gazetecilerin kaldığı otelde ilginç bir işleyiş vardı. Her muhabir takip ettiği takımın maç saatine kadar otelde kalıyor, başka hiçbir şeyle ilgilenmiyor ve antreman takibi dışında sadece ve sadece okey oynuyordu.
Bir medya kurumunun muhabiri düşünün ki, bulunduğu mekanda dünyanın değişik ülkelerinden 500’den fazla takım bulunduğu halde haber yapmayı, takip etmeyi aklına bile getirmiyordu. Bunu sorduğum bir muhabir bana aynen şunu dedi: ‘Ne takip edicem başka takımı, şefim bana kendi takımımın hesabını soruyor!”
O muhabir için bütün evren takip ettiği takımdan ibaretti… Kamp yapılan yeri bir insan, entelektüel ve gazeteci olarak gezip, tarihi, turistik yerleri filan görmesinden vazgeçtim, profesyonel olarak para kazandığı sektör bile umurunda değildi ve bundan rahatsız bile değildi!
Bir medya kurumunun muhabiri düşünün ki, bulunduğu mekanda dünyanın değişik ülkelerinden 500’den fazla takım bulunduğu halde haber yapmayı, takip etmeyi aklına bile getirmiyordu. Bunu sorduğum bir muhabir bana aynen şunu dedi: ‘Ne takip edicem başka takımı, şefim bana kendi takımımın hesabını soruyor!”
O muhabir için bütün evren takip ettiği takımdan ibaretti… Kamp yapılan yeri bir insan, entelektüel ve gazeteci olarak gezip, tarihi, turistik yerleri filan görmesinden vazgeçtim, profesyonel olarak para kazandığı sektör bile umurunda değildi ve bundan rahatsız bile değildi!
Muhabiri böyle olan bir sektörün yazar ve yorumcularının farklı olduğunu düşünüyorsanız çok yanılırsınız…
Otto Bariç değişik dönemlerde ülkemize gelip teknik direktörlük yapmış bir isim. Bariç, meşhur olaylı Trabzonspor maçından sonra döndüğü ülkesinde şu açıklamayı yapmıştı: “Benden yemek ısmarlamamı isteyen, belki de kadın isteyen gazeteciler var. Gazetecilere para harcamayı sevmiyorum. O zaman da bu tür şeyler yazıyorlar. Tek silahları bu!"
Reyting uğruna yazarların saçlarını, bıyıklarını kestirdiği, emekli futbol hakemlerinin bikini giyme iddialarında bulunduğu bir ülkede, son yaşananların bir sebep değil sonuç olduğunu anlatmaya çabalıyorum.
Yine bir dönem ülkemizde görev yapan İspanyol futbol adamı Vincente Del Bosque’nin şu dedikleri dikkate değmez mi: “Türkiye futboldan anlayanların sustuğu, anlamayanların konuştuğu ilginç bir ülke. Ne zaman futboldan anlayanlar seslerini yükseltirse Türk futbolu çıkışa başlar. Ben Türkiye’de kaldığım süre içinde ilgisiz, futbolu bilmeyen herkes konuştu. Bunlardan biri de eski yönetici Reha Muhtar’dır!”
Romen teknik direktör Lucescu’nun başına gelenleri ise yazmaya gerek yok.
Hazır mevzu Reha Muhtar’a gelmişken Türk futbolundaki yönetici modeline de bir göz atmakta yarar var. Bu sene G. Saray’ın UEFA kupasındaki maçlarından birinde (Sanırım Bordeaux’ydu) yöneticilik yapmış Abdurrahim Albayrak’ın maç izlerken ki görüntüleri yansıdı medyaya. Taraftarlık, yöneticilik, futbol sevgisinin çok üzerinde, direkt patolojik emareler taşıyan bir ruh halinin eseri olan o görüntüler inanın beni ürkütmüştü. Oysa sevgili Albayrak futbol dışındaki zamanlarında dünyanın en şeker insanlarından biriydi!
Hazır mevzu Reha Muhtar’a gelmişken Türk futbolundaki yönetici modeline de bir göz atmakta yarar var. Bu sene G. Saray’ın UEFA kupasındaki maçlarından birinde (Sanırım Bordeaux’ydu) yöneticilik yapmış Abdurrahim Albayrak’ın maç izlerken ki görüntüleri yansıdı medyaya. Taraftarlık, yöneticilik, futbol sevgisinin çok üzerinde, direkt patolojik emareler taşıyan bir ruh halinin eseri olan o görüntüler inanın beni ürkütmüştü. Oysa sevgili Albayrak futbol dışındaki zamanlarında dünyanın en şeker insanlarından biriydi!
Sevgili Muhtar hakkında DelBosque zaten söyleneni söylemiş! Buraya son olarak Deniz Gökçe’nin bir açıklamasını ekleyerek yönetici bahsini kapatayım; “Denizli maçına giderken Fenerbahçeli futbolcu yazarlarAli Şen'in helikopteri ile çiftliğine gittiler. Yediler, içtiler, kuzular çevrildi. Ordan helikopterle Denizli'ye gidildi. Sen birgün önce Ali Şen'in çiftliğinde kuzu yemişsin. Senin kalemin artık objektif kalabilir mi?” İlginç…
Masum değiliz hiç birimiz!
Meselenin çekirdeğine yaklaştıkça, yaşanan facianın rasyonel yüzünü görmek daha kolay oluyor. Elbette ki futbolcular…
Belirttiğim gibi futbolun endüstriye dönüşmesi sürecinde bu sektörün hammaddesi olan futbolcular çok daha küçük yaşta sektöre girmeye başladı. Barcelona’nın ünlü yıldızı Lionel Messi futbola 5 yaşında başladığını söylüyor. Biliyoruz ki, artık futbolcu keşfiyle ilgili ajan ve ajans kurumları var. Bunlar futbol yeteneği arayıp, bulup, elde ettikten sonra büyük paraları, büyük kulüplere pazarlıyorlar. Açıkçası böylesi bir sektörde mafyanın kök salmasını engellemek pek mümkün değildir, kimse de rahatsız değildir! Brezilya ve diğer Latin Amerika ülkelerinde (Artık Afrika ülkeleri de böyle) yetenekli çocuk kaçırma çeteleri mevcut. Tıptı organ mafyası gibi futbolcu mafyası da mevcut artık.
Ama bizim esas konumuz futbol mafyası ya da olayın ekonomik boyutu değil. Sosyal ve psikolojik dibe vuruş ve nedenleri.
Başlama yaşının bu kadar küçülmeye başlaması özellikle futbolcu psikolojisi üzerinde inanılmaz olumsuz tesirler yapmaya başladı. Bir sefer futbolcu olmak isteyen genç ya eğitimi ya da futbolu seçmek zorunda kalıyordu ki, o yaşta birinin sağlıklı bir tercih yapabilmesini beklemek aptallık olacaktır. Ailelerin ise medyatik olmak ve para kazanmayı tercih edeceğini tahmin etmek güç değil.
Eğitimden uzak, maddi standartı yüksek bir yaşam süren futbolcular daha 15-16 yaşında inanılmaz noktalara geliyorlar. 18 yaşına gelmiş bir futbolcu hemen her gün medyada boy gösteriyor, kitleler onu parmağıyla gösteriyor ve inanılmaz alım gücü ile istediğini elde etmeyi başarabilecek duruma geliyor. Henüz 18’inde olan Batuhan’ın Eskişehir’in önemli bir maçının gecesi kamptan kaçıp barlara takılmasını başka neyle izah edebiliriz ki?
Ülkemizdeki tüm bu olumsuz futbol manzarasının parametlerine genel olarak baktıımızda birden çok olumsuz etmenin bir araya gelmesiyle bu tablonun ortaya çıktığını söylemeye çalışıyoruz. Suç aslında hiç kimsede deği. Ve suç aslında herkeste!
Ve taraftarlar…
Yakasına taktığı kaşkolun rengi ne olursa olsun Türkiye’de futbol fanatiklerinin futbolu bir üst kimlik olarak gördüğü gerçeği artık reddedilemez. Sosyal statüsü ya da tüketici profili ne olursa olsun, taraftarlık dozajı nisbetinde bir üst kimlik birlikteliği tam gaz gidilen felaketin en önemli vektörlerinden biri.
Bahsini ettiğimiz maç esnasında sahadaki futbolcuların densizliği neticesinde tribün tepelerine toplu halde çıkarak çatıyı çökme durumuna getirmiş olan taraftar ile, Barbaros Bulvarı'nda halk otobüsün taciz eden, otomobilleri tekmeleyen, camlarına vuran kitle arasında tehlike açısından milim fark yok!
2005 yapımı bir Lexi Alexander filmi olan Hooligans ve 2008 Jon Baird filmi olan Cass futbol fanatikliğinin portrelenmesi açısından oldukça önemli ve belgesel veri taşıyan (Gerçek olaylara dayanıyorlar zira) sinema ürünleri. Hep yabancı filmlerden örnek vermemizin nedeni, futbolu bu kadar gelişmiş gibi görünüp, endüstrileşen bir ülkenin sinemasının da perişanlığının kanıtı aynı zamanda. Maalesef doğru düzgün bir tek film bile yok bu konuda ülkemizde.Keza direkt bildiğimiz futbol ile ilgili olmasa da Robert DeNiro’nun döktürdüğü muhteşem bir Tony Scott filmi olan Fanatik-The Fan da ülkemizde olup bitenleri çözümlemek açısından ihin açıcı filmler. Deniro sevvdiği futbolcu uğruna cinayet işleyebilecek, hatta bizzat sevdiği sporcunun çocuğunu kaçırabilecek kadar gözü dönebilen bir fanatiği canlandırıyor o filmde. Kendi ailesini, işini, mutluluğunu filan boşverebilen, takım taraftarlığını her türlü kimliğin üzerine taşıyan bir ruh hastası profili!
Amansız Türko!Malum GS-FB maçı öncesinde iki adet milli maç yaptık. Bu maçlar öncesi ve esnasında ekranlarımıza futbol takımımızın oynadığı reklam filmleri geldi. Açıkçası belki sportif bir mücadelede, kapalı kapılar ardında, belki sadece motivasyon esnasında söylenmesi gerekenler reklam formatında tüm millete günlerce ve defalarca dayatıldı.
Örneğin Türko Garanti formatlı reklamda şu sözler, metalik-illüstratif gladyatör kılıklı demir tabanlı topçular eşliğinde bize yüzlerce kez dinletildi:
“Bu kalpler feda bu canlar
Ayyıldızına
Kırmızı Beyaz uğruna
göster dünyaya
sen sahada biz burada
tek yürek Türko
Sendeki yürek kimde var?
tek yürek Türko
Durduramaz kim seseni
kıyamet kopsa
milyonlar senin yanında zafer yolunda...”
Kullanılan dilin farkındasınız değil mi? Sportif bir müsabakadan ziyade Cesuryürek flmindeki W. Wallace’ın savaşçılarına yaptığı konuşma formatına yakın ve tehlikeli bir üslup değil mi bu?
Kimse çok yakın zamanda yaşanılan ve ülke futbol tarihinde bir kara leke olarak hatırlanması gereken Türkiye-İsviçre maçını aklına getirmedi sanırım! Özellikle de bu ‘gaz’ içerikli reklamı hazırlayan arkadaşlar!
Allah’tan İspanya maçları ölüm-kalım değerinde algılanmadı ki, büyük olaylar çıkmadı! Ancak bu dolum patlamak için, milli maçlar dışındaki en büyük gerilim riski olan ilk maçı bekledi. Bir diğer ‘gazlı’ reklam ise Nike’ın yaptığı. Bizzat teknik direktörümüzün ve oyuncularımızın oynadığı reklamda futbolun vahşi ve dizginlenmez yönü ön plana çıkarılıp ‘Amansız’ mottosu kullanılıyordu. Bufaalosundan, yılanına, çakalından, köpeğine kadar bilcümle vahşi yaratık futbolcular ile bütünleşik gösterilerek eşleşmiş algı oluşturulmaya çabalanıyordu.
12 Nisan tarihli maç gösteriyor ki, millete izleyici olarak sadece küfür etme katsayısını artırmak başka hiçbir rasyonel katkısı olmayan bu propaganda yöntemi, keskin sirke misali küpünü delmiş ve düne kadar can ciğer kuzu sarması dost-ahbat olan Semih ile Arda gibi iki mülayım futbolcu prototipinden bile birer canavarlık kumaş çıkarılmıştır!
Ancak hep vurguladığımız gibi, bundanki suçun tamamı bu futbolcularda değildir asla. Belki futbolcular bu işin kurbanıdır, bile denebilir.
Şimdi başa dönüp Pavlov’un meşhur deneyi ile meseliy bütünleştirmeden önce son bir filme daha göz atalım. Senaryosunu Luc Besson’un yazdığı bir Louis Leterrier filmi olan “Danny The Dog” filmini izlediniz mi bilmiyorum ama vurdulu kırdılı filmlerin hit oyuncusu Jet Li’nin belki de en felsefi ve sert olan bu sinema ürünü, yaşadığımız olayların dip koçanı hakkında çok ciddi veriler taşıyor. Ülkemizde ‘Kır Zincirlerini’ adıyla gösterilen filmde 30 yaşına kadar, kendisini annesinden çok küçük yaşta almış Bart adlı adamın ofisinin altındaki küçük bir depoda yaşayan Danny’in hikayesi anlatılır.
Bir öldürme makinesi olarak eğtilen Danny’nin tüm hayatı yaşadığı bu yeraltındaki odadır. Ve ne zaman ihtiyaç duysa Bart'a onun öğrettiği şekilde hizmet etmektedir. Hayatını para satarak kazanan bir tefeci olan Bart, borç verdiği insanlar geri ödemekte zorluk çektiklerinde ya da geciktiklerinde Danny'yi devreye sokar.
Nike - AMANSIZ OL - Click here for more amazing videos
Onu bir köpek gibi yetiştirmiştir ve her fırsatta silahı olarak kullanmaktadır. Ta ki Bart bir gün kin tutan müşterilerinden biri tarafından tuzağa düşürülene dek. Danny, bu olaydan sonra kendisini sahiplenen sanatçı Sam ve üvey kızı Victoria'nın yanında sevginin ne olduğunu öğrenirken, Bart'ın öldüğüne inanmaktadır. Fakat Bart ölmemiştir; 'köpeğini' geri almak için döndüğünde Danny'nin eski ve yeni hayatı birbirine girer.
Yaşadığımız olayları doğru olarak okuduğumuzda gerek seyirci olarak bizlerin, gerek futbolcuların, gerek medyanın bir şekilde şartlı refletksler ile hareket eden deney kobayı gibi olduğumuzu düşünüyorum. Futbolun sinsi bir virüs gibi damarlarımıza girip beyin ve ruhumuzun en ücra köşelerine sirayet etmesinden sonra, refleks olarak midemiz safra, ağzımız salya salgılıyor, dişlerimiz sivriliyor, pençelerimiz keskinleşiyor, hırlamaya ve en yakınımız olanı bile ısırmaya başlıyoruz.
Bir meşin topun bir topluma yaptıklarına bakılırsa bu korkunç bir tablo açıkçası…
Ve ürkütüyo insanı!
"Just do it"meyin abiler, itmeyin!
Soğuk demirlerin en soğuğu!
Clinton-Monica Skandalı’nın zirve yaptığı günlerde, en enteresan yorumlardan biri şu an ismini hatırlamadığım bir NYT yazarından gelmişti. Yazar, -şahsen bana göre- asla küçümsenmemesi gereken bu olayı başka ve daha kötü nedenlerle küçümser bir tavıra giriyor ve şöyle diyordu: “Rica ederim, Oval Ofis’te savaş kararları alınıp, insanların ölümlerine yol açan gizli işler çevrileceğine bırakınız, aşk yaşansın, şehvet yaşansın…”
Dediğim gibi, gayrı meşruluğu hafifletmek değil amacım, lakin yazarın tuttuğu noktalardan biriin doğru olduğuna inanmıştım o gün…
Yazının konusuyla çok ilgili değil ama Necmettin Erbakan’ın cezasının tamamlanmasından sonra tekrar siyasete döndüğünü öğrendik bugünlerde.
Rahmetli Ecevit’in son demlerinde de yazmıştım; ne büyük bir tirajedidir bir insan için bu durum! Ömrünü siysetin, sert, katı ve soğuk ortamlarında tüketeceksin ve tıpkı atların ayakta ölmesi gibi ölüme dahi siyasi kostümlerinle gideceksin.

Bana göre çok hazindi bu tablo…
Allah selamet versin Süleyman Demirel’i de nerede görsem aynı hisse kapılırım…
Yaşı bilmem kaç olmuş, hala kravat, hala takım elbise, hala asık bir yüz ifadesi, hala siyaset, hala memleketi kurtarma histerisi…
Sayın Hoca’da da farklı bir durum yok. Neredeyse iki büklüm olmuş bir sırt, perişan bir yorgunluk hali ama hala memleketin kurtarılmaya ihtiyacını olduğunu ima etmeler filan…

‘Yahu bırakınız biraz da başkaları memleketi kurtarsın’ diye geçiriyor insan içinden. Siz sırtınızın kamburunu bir ağaca yaslayınız, paçalarınızı kıvırıp ayaklarınızı serin bir suya daldırınız, sarkık gıdılarınızı sıkmaktan morartan gömleğinizin en üst düğmelerini açınız, kravatınızı çıkarıp ceket cebinize tıkınız, gömleğinizin eteğini pantolonunuzdan çıkarıp dışarı sarkıtınız…
Siyasetin büyüsü müdür yoksa laneti midir bilemem ama, ideolojisi, görüşü ne olursa olsun, siyaset düzleminin hangi cenahında olursa olsun, politika yapma hırsı hep aynı oluyor sanırım. Siyasi hırs ve beklenti baz alındığında, sayın Erbakan ile Sayın Demirel’in milim farkı kalmıyor. Rahmetli Ecevit ile rahmetli Türkeş’in de bir farkı olmadığ gibi.

Nietzsche, devleti tarif ederken enteresan ve ürkütücü bir cümle kullanır: “Soğuk demirlerin en soğuğuna devlet denir.”
Bu tarif bağlamında baktığımızda biz türklerin devletin hasına sahip olduğunu düşünmemiz abartı olmayacaktır.
Ama bir de başkaları var tabi…
1999 yılında Danimarka’ya gitmiştim. Yanımda benimle beraber gezen oralı bir dostum, biraz ileride; yolda bisiketiyle giden bir adamı gösterdi, “Başbakanımız” dedi. Şaka yapıyor sanmıştım. Gerçekten de öyleymiş, başbakan bisiklet ile işe gidiyormuş!
Monica Skandalı sonrasında, görev süresini tamamlayan Bill Clinton’un Beyaz Saray’dan ayrılırken bir klip çektiğini biliyor muydunuz? Bildiğiniz film klibi. Üstelik mizah dozu epey yüksek. Clinton o filminde Beyaz Saray’da çamaşır yıkıyor ve bisiklekte koridorlarda geziyordu!
Recep Tayyip Erdoğan da benzeri hislerle bir ata binmeyi denemiş, düşme sonrasında yapılan insafsız eleştiriler ile şimdi o tür bir şeye tevessül dahi etmiyor. Yani kimse bisiklete binmeyecek bunu biliyoruz!
Hadi diyelim siyasi liderler kontrol edemez bir şekilde hayatlarını bu soğuk demirlerin en soğuna fena halde bağlıyor ve kolay kolay kopamıyorlar. Peki bunu dengeleyecek unsurlar yok mu?
Bakalım…
Kal Penn ismini duydunuz mu hiç?
Kendisi bir artist, oyuncu yani. Öyle ahım şahım filmleri yok. Hindistan kökenli, iyi eğitimli ve daha çok Amerikan dizilerinde oynayan bir oyuncu. En son House M.D. dizisinde Dr. Lawrence Kutner rolüyle izliyorduk onu…
Popüler dizinin 5. Sezonunda 20. Bölüme gelinmişti ki, ani bir şekilde Dr. Kutner intihar etti! İzleyiciye ilk başta anlamsız ve şaşırtıcı gelen bu gelişmenin ardında çok enteresan bir gerçek yatıyordu. Kal Penn, yeni başkan Obama’ya yardım etmek üzere Beyaz Saray’a transfer olmuştu. Başkan Obama, kadrosunu kurarken sadece siyasetçilerden, diplomatlardan yardım almamıştı. NBA liginde ter döken basketçilerden oyunculara kadar son derece zengin bir kadro kurmuştu. Kal Penn’in bu transferini anlayışla karşılayan House M.D. ekibi, yaratıcı zekasını mükemmel kullanmış ve önemli bir karakterin ani ayrılışını müthiş bir intihar mı-cinayet mi? Düğümü ile reytinge çevirmeyi başarmıştı!
Yanlış anlaşılmasın, devlet erkanının zaman zaman sanatçıları, bilim adamlarını davet edip onlarla vakit geçirmeleri elbette küçümsenecek bir şey değil. Ama bulundukları mekana, her gün soludukları ortama sürekli katkı sağlayacak sanatçı ve renkli simaları dahil etmeleri, ilk başta çizdiğim o koyu, katı, soğuk ve bunaltıcı tabloyu en azından yumuşatacaktır.
Biliyorum; Ne Demirel, ne Erbakan, ne Erdoğan, ne Gül, ne Bahçeli, ne de Baykal bu saatten sonra şort ya da çizgili pijama giyip, mesire yerde tek kale maç yapacak durumda değil.
Ama küçük bir fırça darbesi yeter o kasvetli ortamlarını renklendirmeye…
Dediğim gibi, gayrı meşruluğu hafifletmek değil amacım, lakin yazarın tuttuğu noktalardan biriin doğru olduğuna inanmıştım o gün…
Yazının konusuyla çok ilgili değil ama Necmettin Erbakan’ın cezasının tamamlanmasından sonra tekrar siyasete döndüğünü öğrendik bugünlerde.
Rahmetli Ecevit’in son demlerinde de yazmıştım; ne büyük bir tirajedidir bir insan için bu durum! Ömrünü siysetin, sert, katı ve soğuk ortamlarında tüketeceksin ve tıpkı atların ayakta ölmesi gibi ölüme dahi siyasi kostümlerinle gideceksin.

Bana göre çok hazindi bu tablo…
Allah selamet versin Süleyman Demirel’i de nerede görsem aynı hisse kapılırım…
Yaşı bilmem kaç olmuş, hala kravat, hala takım elbise, hala asık bir yüz ifadesi, hala siyaset, hala memleketi kurtarma histerisi…
Sayın Hoca’da da farklı bir durum yok. Neredeyse iki büklüm olmuş bir sırt, perişan bir yorgunluk hali ama hala memleketin kurtarılmaya ihtiyacını olduğunu ima etmeler filan…

‘Yahu bırakınız biraz da başkaları memleketi kurtarsın’ diye geçiriyor insan içinden. Siz sırtınızın kamburunu bir ağaca yaslayınız, paçalarınızı kıvırıp ayaklarınızı serin bir suya daldırınız, sarkık gıdılarınızı sıkmaktan morartan gömleğinizin en üst düğmelerini açınız, kravatınızı çıkarıp ceket cebinize tıkınız, gömleğinizin eteğini pantolonunuzdan çıkarıp dışarı sarkıtınız…
Siyasetin büyüsü müdür yoksa laneti midir bilemem ama, ideolojisi, görüşü ne olursa olsun, siyaset düzleminin hangi cenahında olursa olsun, politika yapma hırsı hep aynı oluyor sanırım. Siyasi hırs ve beklenti baz alındığında, sayın Erbakan ile Sayın Demirel’in milim farkı kalmıyor. Rahmetli Ecevit ile rahmetli Türkeş’in de bir farkı olmadığ gibi.

Nietzsche, devleti tarif ederken enteresan ve ürkütücü bir cümle kullanır: “Soğuk demirlerin en soğuğuna devlet denir.”
Bu tarif bağlamında baktığımızda biz türklerin devletin hasına sahip olduğunu düşünmemiz abartı olmayacaktır.
Ama bir de başkaları var tabi…
1999 yılında Danimarka’ya gitmiştim. Yanımda benimle beraber gezen oralı bir dostum, biraz ileride; yolda bisiketiyle giden bir adamı gösterdi, “Başbakanımız” dedi. Şaka yapıyor sanmıştım. Gerçekten de öyleymiş, başbakan bisiklet ile işe gidiyormuş!
Monica Skandalı sonrasında, görev süresini tamamlayan Bill Clinton’un Beyaz Saray’dan ayrılırken bir klip çektiğini biliyor muydunuz? Bildiğiniz film klibi. Üstelik mizah dozu epey yüksek. Clinton o filminde Beyaz Saray’da çamaşır yıkıyor ve bisiklekte koridorlarda geziyordu!
Recep Tayyip Erdoğan da benzeri hislerle bir ata binmeyi denemiş, düşme sonrasında yapılan insafsız eleştiriler ile şimdi o tür bir şeye tevessül dahi etmiyor. Yani kimse bisiklete binmeyecek bunu biliyoruz!Hadi diyelim siyasi liderler kontrol edemez bir şekilde hayatlarını bu soğuk demirlerin en soğuna fena halde bağlıyor ve kolay kolay kopamıyorlar. Peki bunu dengeleyecek unsurlar yok mu?
Bakalım…Kal Penn ismini duydunuz mu hiç?
Kendisi bir artist, oyuncu yani. Öyle ahım şahım filmleri yok. Hindistan kökenli, iyi eğitimli ve daha çok Amerikan dizilerinde oynayan bir oyuncu. En son House M.D. dizisinde Dr. Lawrence Kutner rolüyle izliyorduk onu…
Popüler dizinin 5. Sezonunda 20. Bölüme gelinmişti ki, ani bir şekilde Dr. Kutner intihar etti! İzleyiciye ilk başta anlamsız ve şaşırtıcı gelen bu gelişmenin ardında çok enteresan bir gerçek yatıyordu. Kal Penn, yeni başkan Obama’ya yardım etmek üzere Beyaz Saray’a transfer olmuştu. Başkan Obama, kadrosunu kurarken sadece siyasetçilerden, diplomatlardan yardım almamıştı. NBA liginde ter döken basketçilerden oyunculara kadar son derece zengin bir kadro kurmuştu. Kal Penn’in bu transferini anlayışla karşılayan House M.D. ekibi, yaratıcı zekasını mükemmel kullanmış ve önemli bir karakterin ani ayrılışını müthiş bir intihar mı-cinayet mi? Düğümü ile reytinge çevirmeyi başarmıştı!
Yanlış anlaşılmasın, devlet erkanının zaman zaman sanatçıları, bilim adamlarını davet edip onlarla vakit geçirmeleri elbette küçümsenecek bir şey değil. Ama bulundukları mekana, her gün soludukları ortama sürekli katkı sağlayacak sanatçı ve renkli simaları dahil etmeleri, ilk başta çizdiğim o koyu, katı, soğuk ve bunaltıcı tabloyu en azından yumuşatacaktır.
Biliyorum; Ne Demirel, ne Erbakan, ne Erdoğan, ne Gül, ne Bahçeli, ne de Baykal bu saatten sonra şort ya da çizgili pijama giyip, mesire yerde tek kale maç yapacak durumda değil.
Ama küçük bir fırça darbesi yeter o kasvetli ortamlarını renklendirmeye…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






