28 Mayıs 2009 Perşembe

Masadaki vazo



Bilmem kaç kilometre hızla uzaklara iterken jetin motorları, elimde gazetelerin verdiği aşk mektupları, sevgiliye yazılmış konserve metinlerin tıkıştırıldığı 'Sevgililer Günü' yazıları.

Rüzgârın bir heykeltıraş sabrıyla yonttuğu bulutların üzerinde, aşka, sevgiye, sevgiliye dair sentetik cümleler okumak aşkın evrensel, hatta bulunduğumuz boyutu aşan boyuta yapılan bir haksızlık olduğunu fark ettim.

 'Aşkı neonlamak' diye geçirdim içimden. Işıltılı, göz kamaştırıcı ve hep yüksekte ulaşılmaz gibi duran bir tabeladan bahsediyor gibi yazılar. Sanki bir vazo var karşımızda ve aşk da bu vazoya bakış gibi.

 Oysa neredeyse hiçbirinde vazonun kendisi yok. Biri renginden söz ediyor, diğeri dokusundan, öteki kokusundan. Kimi bir filme benzetiyordu, kimi romana, kimi yapraklarından güneş ışıklarının sızdığı bir ormana ya da kavrulmuş yüreğin dillendirdiği bir şarkıya. Müziğin 'pîr'i Kazancı usta adaşı torununa sesleniyor en yakın duruşla 'Sevdimse seni safvet i vicdan ile sevdim.'

Sanki…

 Sanki sıcaklığı hâlâ çarmıhta hissedilen, ruhu yukarı çekilmiş bir peygamberin ardından bakarcasına saygılı ve başı öne eğik kelimelerin. Ama bir o kadar da kullanılmış yıpranmış anlamlar var sayfalarda. Koltuğundan arkaya doğru 'kaykılarak' oturup poz veren bir yazarın, aşkı et ile saçının arasına kıstırmasına üzüldüm. Kelimeler bazen saf rolü yapıp ortaya çıkıveriyorlar ve onları avlamamızı bekliyorlar. Bilinçli bir kurban olma ya da fedakârlık bu.

Oysa bizim öykülerimizin tamamı avcıyı yüceltiyor. Yaşarken de yazarken de tipik bir Firavunî haz alıyoruz aşktan. Yaşamayıp da yazanlar ile yaşayıp da yazamayanları ayırıyorum tabii… Adam ayakta durup okurlara bakarken, kütüphanesinde biriktirdiği milyarlarca kelimeye acıyorum ben. Yazık!..

Boşuna okuyor satırları, çiçekleri koklaması da boşuna. Vatan okyanusun diğer yanına düşerken, aşkın en çok hasret ile dillendirildiği ifadeler dokunmaya başlıyor insana.

 Ben 'Aşk tekildir' demiştim 'Leprom'da. Ece Ayhan 'İki kişiliktir' diyor şemsiyelere bile bakmadan. Ve aşkın eksperlerini de açıklıyor Siyah derililer. Bu kısa ve temasız yazıyı okusam bile anlam veremeyecek JFK Hava Limanı'ndaki gişe memuru zenci kız 'Happy Valentine' diye, Ece Ayhan'dan selam söylüyorum. Vazonun etrafında donuyor kelimeler. Aşkın türlü hallerini kelimelere giydirdikleri kostümler ile sergiliyorlar. İsmet Özel yapacağını yine yapıyor. işte Ve en umulmadık anda en zayıf yere indiriyor darbeyi 'Aşk gelince cümle eksiklikler biter.'

Ve kafamı iki gün kurcalayacak kesin ve keskin ifade; 'Aşkta her şey düzdür. Aşkla her şey düzelir. Düz değilse aşk değildir, düzgünleştirmiyorsa aşk değildir.'

Bütün bu buğulu kelimelerin tüketildiği ortamda kemanıyla poz veren elindeki yıpranmış kelimelerle ahkam kesiyor John Malkovich kılıklı adam. Aşka bu kadar da zulmedilmez pişmanlığıyla ilk paragrafın bitimine kadar tahammül edebiliyorum. Yazdığı mektubun alıcısına acıyorum. Gövdelerini kuşatan küf yeşili kabuklarıyla çıplak ayaklı ağaçlar utangaç ve telaşlı malikane kontesleri gibi kar taneleri yapışmasın diye eteklerine, dallarını sallıyorlar. Ve ben başının üstünde lodosun hırçınlaştırdığı, Marmara dalgalarının vurduğu Sultanahmet resmi bulunan anlatıcıyı dinliyorum. Resimdeki martılar pîr i faniler gibi minareleri tavaf ederken Sultanahmet'in taştan avlusunda, New York karları yağıyor sanki. Resimden odaya fırlayan martı, depremden beri ilk defa bu kadar hırçın. Rüzgâr nazlanan ağaçları rahatsız edercesine sallıyor.

Tekrar mektuplara dalıyorum.

En ilginci, bir kalp cerrahınınki. Hiçbir insanın tutmadığı, dokunmadığı yakın olmadığı kadar kalbe fiziksel yaklaşıp da bu kadar mı uzak kalabilecek kadar bahtsız olur insan. On yıllar boyunca kesip biçtiği, açıp onardığı bir organa, nasıl bu kadar yabancı olabilir?

Nasıl dehşete düşürmez ki insanı bu sözler; 'Yaşam; Tanrı ile insan arasında oynanan bir satranç oyunudur.'

Hayatı karşılıklı 'rest'leşme veya 'şah çekme'den ibaret sayan bir düşünce kalbi de kesse, beyni de ancak ve ancak kanatır!

 By pass'lı bir kalbin 'aşkı yaşıyorum' zannetmesi gibi bir şey bu. Sebep ve sonuçları var ama yaşayan ve hisseden kalp değil. Devre dışı bırakılmış, giriş ve çıkış sinir uçları birleştirilmiş duyguları ne kadar kalbe mal edebiliriz ki? Etsek bile masadaki vazo gibi durur işte. Uzaktan bakınca güzel gibi görünür o kadar. Renk müthiş, desen harika, estetik mükemmel..

Ama nihayetinde bir vazo işte…

 Parıltılı ama hissiz, ruhsuz ve içi oyuk…

 Aşk bu mudur peki?

(Şubat 2001'de kaleme alınan bir yazı)


Cehalet bir ilmek boyunlarımızda!

Klişe tesbitlerimizden en birincisidir; “Eskiden böyle değildi! Bu kadar ahlaksızlık, bu kadar cehalet, bu kadar suç yoktu…”

Belki kısmen doğru olsa bile tespitin babasını ıskalayan bir saptamadır bu. Esas sıkıntı toplumun ahlaki ve etik değerlerinin aşağı doğru inmesinde değil, kontrolsüz iletişim aparatlarının inanılmaz bir cehalet ve vurdumduymazlık ile bu meselelere dalışındadır sanırım. Eskiden de cinayetler işleniyordu şüphesiz, eskiden de ahlaksızlıklar –belki bugünkü kadar olmasa da- vardı. Geçmişle günümüz arasındaki tek fark iletişimin hızı ve mahremiyet tanımamasıdır. Bugün yetkin olan olmayan, meselenin bilincinde olan olmayan bir çok insan salt “izlenilirlik” kaygısı ile iletişimi adeta bir zehir gibi toplumun damarlarına zerk ediyorlar.

Memleketteki her olumsuz gelişmede sağa sola ‘eğitim şart’ mottosuyla bindirmek işin en kolay yanı. Bir sefer yüzde yüz gerçek değildir bu tespit. Yapılan ahlaksızlıklara, işlenen cinayetlere, hırsızlıklara, yozluklara, suçlara bakıldığında kahramanların tamamının eğitimsiz-cahil insanlardan oluştuğu söylemek gerçeği inkar etmek anlamına gelir. Bu durumda önümüze bir ‘gerçek cehalet’ kavramı çıkıyor ki, o bambaşka bir bahis konusudur sanıyorum: Kimdir gerçek cahil? Erdemi, ahlaki ve vicdani değerleri üst düzey olan bir köylü mü, yoksa elindeki diplamalara, toplum katmanındaki üst düzey yerine rağmen her türlü madrabazlığı, ahlaksızlığı, kimi zaman, cinayeti, rüşveti, irtikapı işlemekte beis görmeyen eğitimli insan mı? İşin bir de eğitim ile öğretim arasındaki fark kısmı var ki, bu bizi bambaşka bir noktaya götürür.



Müge Anlı –muhtemelen- lisans düzeyinde formasyon almış, senelerden beri medya sektörünün içinde, boşanmış olmasına rağmen anne olan, aile kavramını bilen, aile kurumunu içinde yaşamış bir kişi. Muhtemelen bahsini ettiğimiz tüm olumlu ve olumsuz değerlerin farkında. Dahası bunları öğretmen düzeyinde başkalarına öğretecek derecede bildiğinden eminim. Ama stüdyosuna aldığı birkaç insanı yakaladığını düşündüğü bir reyting damarından dolayı birer kobay faresi gibi her gün kafesin bir köşesine sıkıştırıp, onlardan mesleki rant elde etmeye kalkışması az bir ahlaki yozluk mudur?


Patrick Hamilton 1935 yılında bir oyun yazdı. Yaşanmış bir olaydan çıkarak yazdığı oyuna ‘Rope-İp’ ismini verdi. Oyun, bir arkadaşlarını öldürüp sandığa saklayan bir grup gencin, sandığı –mecburen- yemek masası olarak kullanmasını anlatıyordu. Daha sonra (1948) ünlü gerilim filmleri yönetmeni Alfred Hitchcock tarafından filme de alınan Rope, bir cinayete ortak olan insanların yaşadığı vicdanı savrulmaları ve suça ortaklığın getirdiği manevi ağırlığı şahane şekilde anlatıyordu. Kaderin garip cilvesine bakınız ki usta yönetmen bu filminde o güne kadar hiç yapılmayan bir şeyi yapmış, filmin tamamını tek planda, hiç kesmeden çekmişti.


Müge Anlı’nın bol miktarda ucuz kurgu efektleri ve müzik kullanarak yaklaşık 45 gün stüdyodan yaptığı şey Rope filminin ‘remake’i yani ‘tekrarçekimi’nden başka bir şey değil gibiydi. Fark şuydu; Hitchcock bir film yönetmeniydi, Anlı’nınki ise bir televizyon programı. Üstelik Hitchcock olayları anlatırken Anlı’nın yaptığı gibi ‘Author’ edasıyla kimsenin başına vurup, erdem ve ahlak zabiti kisvesine bürünmüyordu.


Sabahın karga kahvaltısı saatinde herhangi bir pedagojik kaygı duymaksızın, bırakınız çocukları, kocaman insanların bile (buna Anlı’nın kendisi de dahildir) gerçekliği algılayıp ayırt edemeyeceği bir formatta yozluk ve çürümüşmüşlüğü program adı altında izleyicinin üzerine boşatmak in az işlenen konular kadar çirkin, yakışıksız; tehlikeli ve suç (olması gerekiyor)dur.


Acı ki, olayı bir film öyküsü gibi özetlemek durumundayım; Dilber isimli bir anne Ümit isimli bir baba… Ve kayıp bir çocuk; ismi Muhammed… Baba umarsız ve saf (temiz değil) … Eşinin fuhuş yaptığını duyduğu halde inanmıyor. Anne cahil, baba cahil. Babaanne, dede, kayın birader, baldız, komşu, arkadaş… Hepsi aynı sefalet perdesinin kahramanları. Müge Hanım böylesi bir tabloda gardı düşmüş boksöre girişir gibi girişiyor. Oysa kayıp bur çocuk var, program formatı da bu olması lazım! Kayıp insanın bulunması için çaba lazım sözde! Ama özel hayata dair karpuzlar vuruluyor yere ve çekirdekleri ayıklanıyor günler ve günler boyu.
Sonradan öğreniliyor ki, çocuk ilk günden öldürülmüş ve cesedi bir tarlada çürüyor. Tıpkı ilk filminde sandığın içindeki ceset gibi. Stüdyodaki kendini en bilgili zanneden sunucu, avukat ve akademisyen dışında neredeyse herkes aslında kayıp filan olmadığını biliyor. Katil ve suç ortakları rol kesiyor, sunucu ve kanal reyting damıtıyor.



Bu nasıl bir pejmürde kurgudur!


Sorun eğitimsizlik değil kanaatimce, cehallettir farklı boyutlarıyla. Ve o cehalet ki bir ip gibi boyunlarımızda sıktıkça sıkıyor fondotane bandırılmış boyunlarımızı…


Yazık ki ne yazık!

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Sütünden tatlı mıdır anne bu hayat?


Bir kadını al onu yont yont anne olsun
Her kadın acıma anıtı bir anne olsun
Çocuklara açılan mavi kırmızı pencere anne
Sen bu şehrin sokaklarından geç sonsuz pencerelerle
Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun
Sezai Karakoç




Albümlere sığınıyor insan bazı zamanlarda... Ve albümlerde çocuklar annelerine, anneler kocalarına sığınmış, soğuktan sobaya sığınan titrek kediler gibi...


Yıllar önce... TRT’nin tek kanal olduğu dönemde... Askerler isimli bir belgesel dizi izlerken konuşuyordu bir ecnebi gazi. Söylediği şu cümleleri hiç unutmuyorum: ‘Bilmiyorum kaç kişi ellerimde can verdi? Kaç silah arkadaşımın künyesini elimle çıkardığımı unuttum. Ama şunu söyleyebilirim; can veren arkadaşlarımın hemen hepsi son nefeslerinde, ahh anneciğim ölüyorum nerdesin, dediler!’ Şairin; ‘Aşk, o bir masalmış, yalanmış meğer/ Seven bir kalp için sığınacak yer/ Yalnız o kucakmış, yalnız o dizmiş/ İnsanlar ne kadar merhametsizmiş!’


İskoçya’nın Dundee kentinde bulunan Ninewells Hastanesi’nde görevli bilim adamları, emzirmenin olumlu ve olumsuz yanlarını araştırmışlar... Araştırma kapsamında 11 ila 14 yaşlarında 159 çocuğu inceleyen bilim adamları, ilk haftalarda katı besinlerle beslenme ile ergenlik çağındaki kalp rahatsızlıklarının birbiriyle bağlantılı olduğunu ortaya çıkarmış. Bilim adamları, çocukların yüzde 20’sinin kan şekeri ve kolesterol değerlerinin normalden yüksek olduğunu hayretle görmüş. Kalp krizinin temel nedenlerinden biri olarak bilinen kan damarlarındaki belirgin değişikliklerin de çocukların yine yüzde 20’sinde tespit edildiğini belirten bilim adamları, damarlardaki değişikliğin emzirme süresiyle bağlantılı olduğunu söylüyor. Sadece katı besinlerin kalp krizi riskini artırmadığını belirten bilim adamları, ilk haftalarında süpermarketten alınan sütle beslenen kişilerde de yüksek kolesterol riskinin arttığını da raporlarına eklemiş.


Oksitosin isimli bir hormondan bahsediyor bilim. Diğer ismine ‘Sevgi Hormonu’ da deniyor ve bu hormon sadece annelerde bulunuyormuş. Hatta ünlü Stern Dergisi bu konuyu kapak yaparken, farelerle ilgili bir deneyi yayınlamıştı. Beynine oksitosin aşılanan dişi fareler, kısır oldukları halde, bu işlemden iki saat sonra annelik içgüdüsü gösteriyorlar. Dişi fareler hemen birer yuva yapıp başka farelerin yavrularını yalayarak sevmeye ve onları kollamaya başlıyor. İşin asıl ilginç yanı oksitosin aşılanan erkek farelerde bile annelik dürtüsünün ortaya çıkması. Doğum gibi fiziksel acısı son derece yüksek olan bir olayın bile oksitoksin sayesinde anlaşılmaz bir haz seansına dönüştüğünü gösteriyor araştırmalar. Ve hemen sonra anne sütü vasıtasıyla bebeğine geçiyor.


‘Önce anne doğurdu çocuğu acıya/ Sonra çocuk acıya anneyi ve ölümü kattı’ diyor şair.. ‘Her çocuk annesinin hayal gücüdür’ biraz... Nazım, Abidin’e sorduğunda mutluluğun resmine dair, ‘gül yanaklı bebesini emziren anneciğin melek yüzlü resmini’ parantezin dışına atmış. Görüldüğü gibi, şair gibi naif ruhlu olması gereken yapılar bile ıskalıyor anne ile sevgi arasındaki ilişkiyi.


Gazetelerde beyazlaşmış saçlarını okşadığı yavrusu için ağlayan pamuk saçlı annelerin resmi yok! Kaşığa sinen anne kokusunu anlamıyor herkes. Gece kolları gibi sararken annenin bedenimizi, uykunun bilmem kaçıncı bodrumunda çıkıveriyor anneler karşımıza. Ben gidiyorum oğul diyor tiz, ancak güçlü sesiyle. ‘Üstünü son defa örtmeye geldim.’


Anadolu annesi geliyor bugün hep aklıma. Batılı kadının düştüğü, ‘mükemmel annelik’ tuzağına düşmeden, bilinmez bir sevk–i ilahi ile saran bebeğini. Ve bugün Batı toplumunun her ne kadar tüketim köleliği için ürettiğine inandığımız günlerden bir gün olsa da, belki farkında olmasa bile annelerimiz günün kendilerine adanmış bir gün olduğunu, çocuk kokan ellerine koklayarak sarılmak gerek mutlaka. Çocuklarına babalık, çocuklarının babasına analık yapan bir ananın çocuğu olarak ben öyle yapmak istiyorum çünkü.

8 Mayıs 2009 Cuma

Evren teneşirde çıplak bir ceset!

Aslında nokta başlı başına bir felsefi metafordur. Başlangıç ve bitiş menzilidir nokta. Boşluğun tam zıddıdır da. Varlıktır yani. Hele ki yazı da… Harfe değer, kelimeye anlam katar. Yanlış yerde kullanıldığında Halık’ı (Yaratıcı), Halık (Berber) yapar misal olaraktan. Küçükken gittiğimiz klasik Kur’an derslerinde rahlenin öte yanındaki hoca söyletirdi; ‘Cim karnında bir nokta’ diye. Tuhaftır o günlere dair milyon tane hatıra şimdi unutulmuşken, yaptığı açıklama hala aklımdadır; “Cim kocaman bir dairenin ağzı açık kısmıdır ve nokta ondaki küçüklüğe rağmen beğenmişliği, bedbinliği ifade eder. Nokta Cim’in kocaman boşluğunda sadece bir noktadır ama merkezdir, dahası onu diğer harflerden ayıran (Ha, Hı) noktanın bulunduğu yerdir.” Çocuk aklımızı aşan bir ağırlıktaydı belki bu yükleme ama etkileyiciydi. Matematikte ise durum daha çetrefillidir. Hemen her tanımda vardır ama kendisinin matematiksel bir tanımı yoktur!

Derviş Zaim son filmi Nokta’da nicedir yürüdüğü arayış yolunda önemli bir yere ulaştığını görüyoruz. Yönetmen Tabutta Röveşata ile başlayan arayışında Filler ve Çimen ile alenileştirdiği gelenekselin –Çamur’daki tutmayan mayayı geçersek- derin sularında kulaç atmayı Cenneti Beklerken’de kendine has bir stilizasyon şablonuna oturtmuştu. Nokta’da ise epey mesafe aldığını gösteriyor herkese.

Üstelik başı sonu belli bir de öyküsü var filmin:

Ahmet, arkadaşı Selim'e aileden kalma paha biçilmez Kuran'ı satabilmesi için yardım etmeye karar verir ve onu mafyadan tanıdığı kişilerle tanıştırır. Ne var ki, karanlık adamlar Selim'i kaçırır ve babası Veli Hoca'ya, oğlunun hayatı karşılığından 13.yüzyıldan kalma Kuran'ı kendilerine vermeleri konusunda şantaja başlarlar. Her ne kadar Veli Hoca oğlunu kaçıran adamların isteklerini kabul etse, bu oğlunun canını kurtarmasına yetmeyecektir. Mafya Selim'i öldürmüştür. Bunun üzerine Ahmet, işe karışan eşkıyaların hepsini öldürür.

Ahmet, bir süre sonra Selim'in ailesini bulmaya ve onlara gerçeği söylemeye karar verir. Ne yazık ki Selim'in babası ölmüştür. Daha sonra amcası Hamdullah Hoca'yı bulur, ancak ona da gerçeği söylemeyi başaramaz. Onun yerine yaşlı adamın yardımcısı Mümin'e geçmişteki olayları anlatır. Mümin kendisine saldırınca Ahmet kaçar. Veli Hoca'nın evine gider ve Kuran'ı kızına bırakır.

Aradan zaman geçer ve Ahmet yeniden Veli Hoca'nın evine gider. Orada Hamdullah Hoca ve Mümin'in eline düşer. Amca ile Mümin, Ahmet'i sorgulamaya ve Kuran'ın eksik parçasının yerini öğrenmeye çalışırlar. Ahmet onlara Selim'in gömüldüğü yeri göstermeyi önerir. Bunun üzerine Hamdullah Hoca, çektiği acının yeterli olduğu düşünür ve Ahmet'i affeder. Ahmet, Selim'in gömülü olduğu yeri gösterdikten sonra uzaklaşmaya çalışır; ancak yorgunluğu buna engel olacaktır.
Gerek çekim tekniği, gerek kadraj tercihleri ile gittikçe ‘şahsına münhasır’ bir noktaya taşıyor kendini Zaim. O kadar çok katmanlı bir anlam deryasının içine salıyor ki bizi, bir yandan işin adli boyutu ve öykünün ilerlemesiyle meşgulken zihnimiz, diğer yandan bol miktarda imgelem ve metaforlar ile filmdeki entelektüel derinliği alabildiğince diplere yolluyor ve alınan hazzı katlıyor.


O kadar ki filmi izledikten sonra, yanımdaki ahbabım gülümseyerek, ‘bir yönetmen ancak bu kadar ismiyle bütünleşebilecek bir film çekebilir’ dedi. Görsel, biçimsel ve içerik olarak kendinden önceki filmleri de destekleyip, zaman zaman tamamlayıcı, hatta kapsayıcı boyutlara ulaşan nokta Derviş Zaim sinemasının peşine düştüğü anlam yolculuğunda zirveyi zorluyor.

Filmi izledikten sonra bir TV kanalında yine gelenekselden yola çıkarak ‘Gölge oyunu’ metaforu üzerine çalıştığını, hatta bu konudaki senaryosunu tamamladığını söyleyen Zaim, sanırım bu kez gölgeler üzerine ‘varlık-yokluk’ muvazeneleri gibi daha derin ve tehlikeli sulara kulaç atacak.

Takip etmek lazım bu anlamlı yürüyüşü…




- The most amazing home videos are here

2 Mayıs 2009 Cumartesi

Film ummanının hikayesi

Sinema meraklılarının, sinema üzerine yazanların ve sinema endüstrisinden birçok kişinin 'başucu web sitesi', internet devi IMDB'nin öyküsü. Bir film fanatiğinin hobisinin, uluslararası büyük bir işe uzanışı..

Biri size filmlerle ilgili bir soru sorduğunda cevabı bilmiyor ve de vahiy gelir umuduyla gevelemek istemiyorsanız söylenecek ilk şey, "IMDB'ye baktın mı?" Bu, "Bilgisayarı açıp kapatmayı denedin mi?" demeye benziyor. Verilecek en kolay, en ucuz cevap gibi görünmekle birlikte, çoğu kez, hatta IMDB (Internet Movie Database) söz konusu olduğunda neredeyse her seferinde işe yarıyor. IMDB'nin milyonlarca kullanıcısı ise, IMDB'siz günleri hatırlamak bile istemiyor. Beynini veritabanına dönüştürmüş, jenerik ezberleyen bir sinefil olmaksızın ıncık cıncık bilgilere ulaşabilmenin mertliği bozduğunu düşünüyorsanız bile, film bilgisi iddialaşmalarını hakça, üstelik de tez elden nihayete erdirebilecek 'kudrette' bir kaynağın varlığı rahatlatıcı. Kaldı ki, kişisel arşiv ve birikimi, otistik hafızası yahut her yıl yenilenen yabancı film rehberleriyle karşılanamayacak bir kılavuz IMDB. Hollywood odaklı, o ayrı.

Meraklısının ilk durağı

Türkiye'de internet yaygınlaşırken IMDB çoktan kurulmuştu ve net'e bağlanan sinema meraklılarının birbirine 'ihbar' ettiği ilk adres, www.imdb.com'du. İlk günler amaçsızca, konu özetlerinden yapım tarihlerine, 'x' temalı filmlerin listesine, eksiksiz filmografilerden 'kim kiminle kaç kere çalışmış'a ve akılda kalıcı repliklere kadar akla gelen veya gelmeyen onca dataya zort diye ulaşabilmenin şımarıklığıyla, avare gezintilerle geçti. Malûmatfuruşların tapınağı gezmekle bitecek gibi değildi. Yok yoktu, ne alırsan bedavaydı. Fakat anladığımız kadarıyla ne verirsen bedava değil. IMDB'ye, filmlerle ilgili eksik bilgileri girmeniz mümkün. Ki genellikle dünya sinemasındaki yeri kısıtlı olan ülkelerin filmleri hakkındaki bilgiler, bizzat o ülkenin vatandaşlarınca sağlanıyor. Ama fotoğrafa gelince iş değişiyor. Bunun birinci el tanıklarından biri ise, siteye Türk oyuncuların fotoğraflarını girmek isteyince para talebiyle karşılaşan, Radikal'in Internet yazarı Serdar Kuzuloğlu.

Ufak tefek çatlaklara rağmen, IMDB kullanıcılarının 'şu eksik, bu yanlış' diye söylendikleri enderdir. Çünkü IMDB'nin, herhangi bir konuya adanmış en kapsamlı site olması kuvvetle muhtemel. Sitede, örneğin herhangi bir janr hakkında derinlemesine fikir edinmek mümkün değil ama, arama usulünün pratikliğiyle, araştırmaya başlamak için çoğu kez iyi bir çıkış noktası; olmadı iyi bir 'destek ünitesi'. Fakat yine de kişisel bir süzgece veya ek kaynaklara sahip değilseniz, IMDB'de gezinmek, bilmediğiniz bir dilden sözlük aracılığıyla çeviri yapmaya benzeyebilir.

IMDB, (çoğu kez) güvenilir bir kaynak olarak, kişisel merakını gidermek isteyen sinemaseverlerle sınırlı kalmayan bir kullanıcı kitlesine sahip. Sinemacılar ve sinema yazarlarının 'başucu sitesi' konumunda. Hollywood'da yapımcılar, endüstriden biriyle görüşme yapacakları zaman, onun hakkındaki ilk bilgilere IMDB'den ulaşıyor. Kimi az tanınmış oyuncular da, kendi biyografilerini göndererek tanıtımlarına katkıda bulunuyor; siber sinema külliyatı büyümeye ve (biraz ürkütücü biçimde) rekabete gelmemeye devam ediyor.

Nasıl başladı, nasıl gelişti?

Site, kişisel bir manyaklığın neticesinde kurulmuş. İngiliz bilgisayar ve film fanatiği Col Needham, 1993'te sinema veritabanını internete taşımadan önce, filmlerin çetelesini kendisi için tutuyormuş. Needham, Jaws'u izledikten sonra denizden korkmaya başlamış, Star Wars'la kendinden geçmiş, Alien'la irkilmiş, Hitchcock hayranı, sıradan bir sinemasever. Ama o kadar da sıradan değil. Needham tipik bir cumartesi gününde arka arkaya 10 film, bir yılda da yaklaşık 11 bin kadar film izlermiş. Haliyle hangi filmi izleyip hangisini izlemediğini karıştırmaya başlamış. Böylece 23 yaşında, arkadaşlarının da hizmetine sunabileceği, video dükkânına giderken aynı filmi ikinci kere kiralamamak için yanında götüreceği kişisel bir veritabanı oluşturmuş. "Bu fena halde moronca bir şey ama sonunda hayırlı oldu," diyor.

Amazon'la ortaklık

Needham hobisini paylaşma ihtiyacı hissettiğinde, 1989'da, internet kavramı henüz çok yabancıydı. O zamanlar bir üniversitenin film tartışma grubuna katıldı. Üyelerin neredeyse tamamı, Amerikalı erkek kolej öğrencileriydi. Favori konularından biri de -tahmin edileceği üzere- çekici aktrisler ve hangi filmlerde oynadıklarıydı. Çok geçmeden, bu delikanlılar kişisel veritabanlarını tartışma grubuna bağışlamaya başladılar ve aktrislerin iz takibi aktörlerinkine, oradan yönetmenlere, senaristlere, görüntü yönetmenlerine, konu özetlerine sıçradı.
1993'te, türünün ilk örneği olan bu veritabanı, Cardiff Üniversitesi bilgisayar bölümünün yardımıyla Web'e taşındı. Web trafiği, Cardiff'in sunucu kapasitesini aştı ve Needham daha fazla üniversiteden destek istedi. '95'te, internet almış başını giderken, Needham Web sitesindeki trafiğin birkaç haftada bir ikiye katlandığını fark etti. O esnada gönüllü editörleri iş yükü altında ezilmekteydi.
"Çok zor bir kararla baş başa kalmıştık. Vazgeçip eğlenceli bir beş yıl geçirdiğimizi mi söyleyecektik, yoksa bundan bir iş mi çıkaracaktık?," diyor Needham. "Şunu da unutmamak lazım ki, o dönemde internetten ticari anlamda çok az yararlanılıyordu. internet kullanıcılarının genel tavrı reklamlar konusunda çok katıydı; İnterneti ele geçirmesini istemiyorlardı."

Ocak 1996'da, Needham imdb.com'u ticari bir web sitesi olarak açtı. Birkaç hafta sonra ilk reklam kampanyasını satmıştı. Reklamların devamı geldikçe, yeni sunucular satın alıyordu. IMDB'nin sinemayla ilgili ilk reklam kampanyası Independence Day için yapılmıştı ki, bu bir kilometretaşı oldu. Needham ve gönüllü editörleri işlerini bırakıp IMDB için tam zamanlı çalışmaya başladılar. Artık anonim bir şirketin maaşlı çalışanları olmuşlardı.

1998'de, ayda 18 milyondan fazla ziyaretçisiyle, IMDB dünyanın en büyük web sitelerinden biri haline gelmişti. Nihayetinde, Amazon.com'un kurucusu Jeff Bezos Needham'ı arayarak ortaklık teklif etti ve iki site, kullanıcılarını birbirine yönlendirmeye başladı. Tencere ve kapak, bir miktar tekel kokusu da yayabilecek şekilde, birbirini bulmuştu. IMDB'de bilgi, Amazon'da alışveriş hesabı...

Nasıl çalışıyorlar?

IMDB editörlerinin büyük kısmı Britanya ve Seattle'da. İsviçre, Almanya ve Ortadoğu'da da IMDB'ciler mevcut. Kimisi evinde çalışıyor. Hepi topu 100 kişiler. IMDB'nin yönetici editörü Keith Simanton, siteyi genişletmek konusunda çok gayretli olduklarını söylüyor. "Ama tabii nelerin eksik olduğunu da biliyoruz. Bu da bizi deli ediyor ve o bilgileri ele geçirmek için yırtınıyoruz." Hollywood'un içindeki casuslar ve güvenilir kullanıcıların da büyük katkısıyla. IMDB'yi IMDb yapan, gelen bilgileri sabır ve itinayla seçip ayırma süreci. En çetrefil işlerden biri de, yanlış ve yalan kategorisindeki bilgilerin ayıklanması. Bir de, neyin gerçek anlamda bir film olup olmadığı meselesi var. Sonuçta biri çıkıp "Anneannemin doğum gününü çektim 200 kişiye izlettik", Sibel Tunç ise "Türkiye'nin ilk parapsikolojik korku filmi İki Dünya Arasında'yı çektim ve üstüne gösterişli bir gala yaptım," da diyebilir. Bu konuda, filmin gösterime girmiş ya da bir festivalde gösterilmiş olması gibi kriterleri var.

Vefa ve adanmışlık


Biliyorum gündemimiz yoğun. Dünyanın her türlü hali ile ülkemizin her zamanki hali birleşince bir yazar için işlerin kesat olması mümkün değil. Dahası, okurunuz yılların verdiği alışkanlık ile bekler sizden gündeme dair görüşlerinizi.
Sözgelimi Genelkurmay Başkanı'nın toplantısına dair, dağ başında akreditasyona dair, Ergenekon günlüklerine dair, 'holding medyası'nın internet uzantısı ile Ergenekoncular arasındaki pek işaret edilmeyen işbirliğine dair fikirlerinizi merak eder...

Biz ki, güzelim 1 Mayıs'ı bile bir şiddet ve öfke gösterisine dönüştürmeyi 'özgürlük ve hak' zannederiz... Oysa bir yandan bahardır gelen, uyanmaktadır toprak ve insanlığın her türlü kötülüğüne inat bir uyanış vardır her yerde. Şimdi sizden bir şey yapmanızı rica etsem. Şöyle mesela; sırtüstü uzansanız bir yere ve hiç kımıldamasanız, sadece gözleriniz. Ne hareket, ne konuşma... Birkaç dakika değil üstelik, mesela bir saat filan yapsanız, yapmaya çalışsanız bunu. Neler olur biliyor musunuz? İlk birkaç dakika içinizde birtakım kıpırtılar başlar. Sonra karıncalanmalar, kaşınma hissi. Israrla devam ederseniz işkenceye dönüşmeye başlar. Ve birkaç saat sonra ruh dengeniz bozulma yoluna girmiştir bile.Yeşil sahaların efendi ve çalışkan oyuncusu Sedat Balkanlı tam 12 yıldır böylesi bir durumdaydı. Ve biliyor musunuz özellikle bu tür yatağa mahkûm hastalıklarda belki hastadan çok daha fazla onun bakımını yapan insanların hali perişan oluyor. Psikolojileri bozuluyor, bedensel rahatsızlıkları başlıyor, geceleri ile gündüzleri birbirine karışıyor, hayatları altüst oluyor. Zira bir yandan hastanın bakımını yaparken diğer yandan hayata tutunmak zorunda kalıyorlar. Hem gündelik geçimlerin tedarikiyle uğraşıp hem de hasta ile ilgilenip, onun moralini yüksek tutmak inanılmaz zor ve her faninin altından kalkabileceği bir yük değildir. Rahmetli babamdan biliyorum, 15 yıla yakın yatağa mahkum yaşadı ve onun bakımını yapan annemi çok kez odanın bir köşesinde sessiz sessiz ağlarken buldum.

Sedat Balkanlı vefat etti. Tam 12 sene süren bir mücadele, çile ve ızdırap. Eşi Şükran Balkanlı'yı bu yüzden inanılmaz büyük bir hayranlıkla takdir ve tebrik ediyorum. Normal bir insanın birkaç saat bile tahammül edemeyeceği bir sıkıntıyı 12 yıl göğüslemek herkesin harcı değil inanın bana. İşte mayıs ayındayız ve Anneler Günü'ne bir şey kalmadı. Çocuklarına annelik yapmak her kadının doğasında olan bir şey, ama kocasına, kardeşine annelik yapmak durumunda kalan anneler daha bir değerlidir benim gözümde. .

Öyle bir kadın düşünün ki, doktorlar "üzgünüz ama bu durumuyla en fazla iki yıl yaşar" dedikleri bir hastayı ilgisiyle 12 yıl yaşatabiliyor. Şüphesiz canı veren de alan da Yüce Yaratıcı'dır, amenna! Ancak sebepler dairesinde bakım, ilgi ve yakınlık da işte böyle neticelere sebep olabiliyor.

Rahmetli Sedat Balkanlı bu nedenle çok şanslıydı bence. Cenab-ı Allah onun temiz ruhuna, iyi kişiliğine ödül olarak, daha bu dünyadayken pırıl pırıl ve fedakâr çocuklar ve bir eş vermişti ona. Kolay değildir inanın, biz uzaktan takdir eder, her gördüğümüzde ve aklımıza geldiğinde gülümseyerek tebrik ederiz bu tür kahramanları. Ama acı içten içe yıkar bu durumlarda, kemirir, bitirir...

Anneler Günü'nü kutlayacak dünya çok yakında. Büyük büyük insanlar söylevler söyleyecek, nutuklar atacak, yazarlar kaleme sarılacak anneliğe dair. Kutsayıp, yücelteceğiz annelik kavramını. İşte yaşayan bir örnek Balkanlı ailesi... Afişlere konulacak, konuşmalara girecek, parmakla gösterilecek. Vefaya, adanmışlığa, sabra ve tevekküle dair. Sevgili Sedat'a Rabb'imden rahmet diliyor ve Şükran Balkanlı Hanımefendi'nin ellerini tüm erkekler adına minnettarlık ve şükranla öpüyorum

Pornografik bir şiddet gösterisi: Martyrs

Mizahçı Vedat Özdemiroğlu’nun ‘Türkçe Sözlü Hafif Komik’inde duymuştum sanırım. Laf belgesellerden açılmışken konuğu, ‘Çok vahşi, hayvanların birbirini parçaladığı belgeselleri izleyemiyorum’ dediğinde Özdemiroğlu, ‘O bize göre vahşet, hayvanlara göre doğalarında olan bir yaşamsal eylem’ türü bir cümle söylemişti. Belki yanlış olan insanların belgesel adına bu şiddete tanık olmasıdır bilemiyorum. ‘hayat hakkı’ dışında öldürme eylemi canlı olarak bir tek insanoğluna has bir sapma sanıyorum. Şiddet elbette bir takım nedensellikleri içerir ancak, nedensiz şiddeti de özellikle günümüz insanı artık her gün görebiliyor. Hatırlayalım 8 MM filmini. Kahramanımız pornografi sektöründeki ölüm kusan suçluyu yakaladığında ne demişti katil; “Söyleyeceğim hiçbir şey gece rahat uyumanı sağlamaz. Dayak yemedim, taciz edilmedim, annem fiske bile vurmadı, babam elini kaldırmadı… Ama ben böyleyim, hepsi bu kadar…”



Başını Hollywood sinemasının çektiği son dönem sinemasında şiddeti hiçbir perdeleme ya da estetize etme kaygısına düşmeden, yalın bir şekilde izleyiciye aktaran film furyası var. Cabin Fever’den Testere serisine, Hostel’den Teksas katliamı’na kadar bir dolu film Dario Argento filmlerine bile rahmet okutur hale geldi. Bu trend ne kadar sürer bilemiyorum ama oysa sanat keyif veren bir alan olmalı. Mide bulantısından çok haz vermeye, iğrendirmekten ziyade keyif almaya odaklanmalı.


Belki modern çağın insanlığı getirdiği bir noktadır tam bilemiyorum. Neredeyse her akşam bir haber bülteninde güvenlik kameralarından ekrana boca edilen ‘dakika dakika gerçek ölüm’ün doğal sonucu olarak da sinema şiddet ve ölümü bir adım yukarıya çekerek izleyicinin gündelik yaşamda şahit olamayacağı bir şok ile bir tepeyi elden bırakmak istemiyor olabilir.
Aslında bir Fransız-kanada ortak yapımı olan Pascal Laugier’in “Martyrs- İşkence Tarikatı” filmi tüm bu olan bitene karşı muazzam bir karşı duruşun filmi olabilecek bir açılışa sahip. Modern ve mutlu bir ailenin sabah kahvaltısı sekansı ile açılıyor. Derken kapı çalıp içeri giren genç bir kız tüm aileyi bizi meraka düşüren (nedenli olduğunu belli ederek) şiddet ile yok ediyor. Daha sonra olay yerine çağırdığı arkadaşı vasıtasıyla genç kızın geçmişinde korkunç bir yaşanmışlıktan dolayı duyduğu öfke ve intikam hissiyle bunları yaptığını anlıyoruz. Filmin senaristini bu da kesmiyor ve işin içine bir de şizofreni katıyor. Tam bunun üzerine gideceğimizi tahmin edecekken olmadık bir şekilde açılan dehlizler, zindanlar ve sistemli işkenceler ile yüz yüze kalıyoruz. Kanı kan, öfkeyi öfke, şiddeti şiddet ile bastırıyor film.
Gerçi bir noktadan sonra film yapımcıları da çıkışsızlığı görmüş olacak ki, işin içine aristokrasinin bireysel arınma boyutunu da eklemeye kalkışıyorlar. Ancak bu durum filmi tamamen zıvanadan çıkarıyor ve perdede bir sanat eserinden ziyade mezbaha görüntüsü kalıyor.

Dediğim gibi ilk başta farklı bir halet-i ruhiye ile izleyicinin dikkatini çekmeyi başaran Martyrs, ilk değişimi iki hemcinsin dayanışmayı aşan ilişkisine çevirmekle yapıyor. Ancak kısa süre sonra bu durum da değişiyor ve çocuk istismarı sayılabilecek Lucie’nin öyküsüne dönüşür gibi oluyor. ‘Oluyor’ diyorum zira yönetmen yine direksiyonu kırıp bu kez Hanekevari bir burjuva eleştirisine dönüştürüyor filmi. Ve izleyiciyi durduğu hiçbir yerde rahat bırakmayarak oradan oraya zıplatıp, kendini darmadağın ediyor İşkence Tarikatı.

Açıkçası bu tür filmlerin bir neden mi yoksa sonuç mu olduğunu tam çözemiyorum. Medyanın özellikle bugünlerde sıklıkla yaptığı ‘şiddetin pornografileştirilmesi’ çabasının bir uç örneği olan film aklıma hep ‘Münevver Karabulut Cinayeti’ni getirdi. Hani şu başı kesilerek, gitar çantasında çöplüğe atılan kız. Cinayetin işleniş şekli başlı başına bir vahşet iken, görsel medyanın bunu bir çeşit pornografileştirerek tiraj-rating elde etme çabası ile İşkence Tarikatı’nın ‘şiddet öyle değil böyle pronolaştırılır’ gösterisi gibi duruyor.
Nietzsche’ümit, kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır’ der. Elbette insanın hayatı algılayışıyla doğru orantılı bir tespittir bu ancak, film ilk çeyreğinden itibaren de yakalanan iyi damar üzerine gidilebileceğine dair ümidimizin işkenceye dönüştüğü bir formata bürünüyor film. Burjuvazinin tatminsizlik düzlemindeki kafa karışıklığıyla dikilmeye çalışılan bu yırtık, Yönetmen (elbette senaristle birlikte) filmi kurtarmak adına felsefeye sığındıkça işi daha da batırıyor ve Funny Games tadına dönüşebilecek bir filmi çamura bulayıp izleyiciyi evine uğurluyor. Yazık olmuş.

27 Nisan 2009 Pazartesi

Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları


Pazartesi Senndromu diyor buna modern hayatın tanı koyanları. Uyuşuk, kekremsi ve kasvetli. pencereden bakıyor dışarı insan ve söz sahibinin 'nereye gidiyorsunuz?' dediği gibi haykırası geliyor. Ve pencere camına konmuş bir ürkek kuş gibi duruyor yağmur damlası. Mahsun, yalnız ve üzgün. Akamayacak kadar şaşkın duruyor orada öylece.

Aklıma Nurullah Genç'in o meşhur şiiri geliyor nedense. Ne yazılırsa yazılsın hiçbir kelime o şiirdeki gibi -sanırım- yanyana gelerek muazzam bir anlam ve hikmet yumağı oluşturamaz.

En iyisi sözü satırların gerçek sahibine vermek bu noktada:

Yağmur

Varedenin adıyla insanlığa inen Nur
Bir gece yansıyınca kente Sibir Dağı'ndan
Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur
Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından
Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat
En müstesna doğuşa hamiledir kainat

Yıllardır boz bulanık suları yudumladım
Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Hasretin alev alev içime bir an düştü
Değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü
Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde
Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü

İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi'nin
Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla
Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin
Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla
Evlerin anasına dikilir yeşil bayrak
Yeryüzü avaredir, yapayalnız ve kurak

Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım
Heyûla, bir ağ gibi ördü rüyalarımı
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydim

Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü
Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü
Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü

Bir güzide mektuptur, çağlarin ötesinden
Ulaşır intizarın yaldızlı sabahına
Yayılır o en büyük mustu, pazartesinden
Beyazlık dokunmuştur gecenin siyahına
Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin
Sükutu yar, sevinci dualar kadar derin

Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım
Bir cezir yaşadım ki, yaşanmamış, mazide
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım

Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü
Yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü
Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin
En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü

Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan
Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar
Mutluluk nağmeleri işitirler Hira'dan
Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar
Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri
Paramparça, ateşler şahının hayalleri

Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım
O mücella çehreni izleseydim ebedi
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü
Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü
Katil sinekler deldi hicabın perdesini
İstiklal boşluğunda arılar nadan düştü
Dolaşan ben olsaydım Save'nin damarında
Tablosunu yapardım yıkılan her kulenin
Ebedi aşka giden esrarlı yollarında
Senden bir kıvılcımın, süreyya bir şulenin
Tarasaydım bengisu fışkıran kakülünü
On asırlık ocağın savururdum külünü

Bazen kendine aşık deli bir fırtınaydım
Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü
Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü
Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara
Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü

Badiye yaylasında koklasaydım izini
Kefenimi biçseydi Ebva'da esen rüzgar
Seninle yıkasaydım acılar dehlizini
Ne kaderi suçlamak kalırdı ne intihar
Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya
Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya

Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım
Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu
Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

Haritanın en beyaz noktasına kan düştü
Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü
Mahkumlar yargılıyor; hakimler mahkum şimdi
Hakların temeline sanki bir volkan düştü

Firakınla kavrulur çölde kum taneleri
Ahuların içinde sevdan akkor gibidir
Erdemin, bereketin doldurur haneleri
Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir
Şemsiyesi altında yürürsün bulutların
Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların

Devlerin esrarını aynalara sorsaydım
Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü
İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü
Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer
Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü

Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini
Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir
Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini
Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir
Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından
Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından

Madeni arzuların ardında seyre daldım
Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Şehirler kabus dolu; köylere duman düştü
Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü
Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali
Hazindir ki; dertleri aşmaya umman düştü

Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır
Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur
Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır
Sesini duymayanlar girdabında boğulur
Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenin
Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin

Saatlerin ardında hep kendimi aradim
Bir melal zincirine takıldı parmaklarım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü
Sensiz kıtalar boyu uzayan vatan düştü
Bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül
Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü

Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde
Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay
Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde
Sümeyra'yı arıyor her damlada bir saray
Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin
Mekanın fırçasında solmayan resim senin

Yağmur, birgün elimi ellerinde bulsaydım
Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım

Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü
Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü
İniltiler geliyor doğudan ve batıdan
Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü

Islaklığı sanadır ahımın, efganımın
İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler
Sendendir eskimeyen cevheri efkarımın
Nazarın ok misali karanlıkları deler
Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin
Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin

Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım
Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

Yağmur, ayrılığıma seninle derman düştü
Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü
Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün
Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü

Nefesinle yeniden çizilecek desenler
Çehreler yepyeni bir degişim geçirecek
Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler
Anneler çocuklara hep seni içirecek
Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin
Sana mü'mindir sema; sana muhtaçtır zemin

Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

Kardeşler arasında heyhat, su-i zan düştü
Zedelendi sağduyu; körleşen iz'an düştü
Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın
İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakiş da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

Nurullah Genç


24 Nisan 2009 Cuma

Berfo'ların vedası!

Kamran Usluer de vefat etti. Çoğumuz onu filmlerden hatırlamayız belki, ama sesine aşinadır ekserimiz.


Gelin filminin başarılı yardımcı oyuncusu, benim aklımda hep Eşkıya ile kaldı. Hani şu meşhur yüzleşme sahnesiyle!


Hatırlatayım...

Ömrünün en güzel günlerini mahpusta geçiren eşkıya Baran, bir kadın uğruna kendisini devlete ispiyonlayan Berfo'nun peşine düşüp şehre gelir. Berfo'ya ulaşırken hiç ummadığı anda karşısına yaşamının tek göz ağrısı Keje çıkar. Güzeller güzeli Keje, Berfo'nun kapatması olarak bir yalıda tutulmaktadır. Ve suskunluk yemini etmiştir. Ve o sahneyle karşı karşıya kalırız. Güneşin kahverengi parkeleri parlattığı loş bir odada karşısına çıkar Eşkıya'nın. Berfo yaşlanmıştır, hasta ve felçlidir. Tekerlekli sandalye ile salonun ortasına gelir. Tepesinde oksijen tüpü astımlı ciğerlerine nefes pompalar. 'Neden?' diye sorar Eşkıya. Ve Berfo rolüyle Kamran Usluer, usta oyuncu Şener Şen'i rolüyle ezer geçer: 'Neden mi? Söyle bakalım Baran! Ben Keje'yi o kadar sevdim ki, onun için en yakın arkadaşımı ispiyonlayıp mahpusa attım. Söyle bakalım sen bunu yapabilir misin? En yakın arkadaşını harcayabilecek kadar sevebildin mi Keje'yi?' Eşkıya felç olmuş gibi susar. Berfo hastalıklı eline aldığı bardakla suyu içmeye çalışırken seyirci tıkanır adeta.


Yavuz Turgul belki bilmeyerek sevginin patolojik duruma ulaştığında nasıl bir kötülük çiçeğine dönüşebileceğini vurmuştu tepemize. Ve rahmetli Kamran Usluer öyle muhteşem bir oyun çıkarmıştı ki, etkilenmemek mümkün değildi.

Başkasına yar edemeyecek kadar sevmek! Filmi izledikten sonra, 'İşte bu' demiştim kendi kendime: 'Kısacık Cumhuriyet tarihimizin en temel hastalığı bu!' Berfo ile bu ülkeyi seven, ölümüne sevdiğini iddia eden bazı hastalıklı zihniyeti nasıl da örtüştürmüştüm. Ayakları felçli, ciğeri ve ruhu hastalıklı zihniyet. Devleti de tıpkı Keje gibi kimseye yar etmeyecek kadar hastalıklı bir sevgiyle kucaklayan.


Berfo gibi hastalıklı sevgi değil midir, ülkenin bütün dışa açılımlarını tıkayan, attığı her adımı şüpheyle karşılayıp, kendi dışındakinin sevgisini şüpheyle, hatta hainlik olarak gören zihniyetinki? Berfo gibi ispiyonlayan, arkadan vuran, hançerleyen zihniyeti yıllardır görürüz de bir türlü Turgul gibi somuta indirgeyip gösteremeyiz kimseye.


Ve bu güzeller güzeli devlet, Keje gibi yıllardır kendi içine kapanık, suskunluk yemini etmiş, kendisini hastalıklı değil, normal aşkla seven insanlara uzak tutulmuyor mu? Baran gibilerle dolu değil mi hapishaneler, evler? Sevdiği için cezalandırılan, susturulan, horlanan, itilen kakılanların sayısı az mıdır?

Bugün Berfo gibi hastalıklı sevgileriyle yaşayanlar, rahat koltuklarında, hastalıklarından bile bihaber sürdürürken yaşamlarını, sevgili ülkem, Keje gibi nemli odasında suskun bir içe kapanıklık yaşamıyor mu sanki?


Kamran Usluer birçok sanatçıya has bir sessizlikle terk ederken dünya sahnesini geriye anı olarak canlandırdığı karakterleri bıraktı. Birçok ödül kazanmış, çok rolde oynamıştı. Ama ben onu hep Eşkıya'nın o muhteşem sahnesindeki rolüyle hatırlayacağım. Usta oyuncu Şener Şen'den rol çaldığı, sanatın etkisini zirveye tırmandırdığı, sevginin nasıl bir kötülük canavarına dönüşebileceğini haykırdığı sahneyle!


Usluer göçtü bu sahneden; ama gerçek yaşamdaki Berfo'lar hâlâ kendi tekerlekli sandalyelerinde ölümcül sevgileri adına kötülük kusmaya devam ediyorlar. Keje hâlâ kendi odasında suskunluk yemini etmiş yaşlı gözlerle âşıklarını gözlemekte.


'Bu ülke sadece benim, benim sevgim ona yeter'cilerin sayısı az değil. Ve ne yazık ki, bizim hastalıklılar Berfo gibi ömürlerinin sonuna yaklaştıklarının ve hastalıklarının farkında bile değiller. Çıkan gürültünün çoğu da bu yüzden zaten.


En önemlisi ise ne biliyor musunuz?


Devlet de Keje gibi değil ne yazık ki saçlarını okşayıp sakinleştiremiyorsun!

23 Nisan 2009 Perşembe

En nihayet düşüp can verdim gözündeki yeşil denize!

Aslında her şey yıpranıp eskiyebiliyor ve biz bu eskimeyi görerek, dokunarak filan anlayabiliyoruz. Eski bir resim bellidir, yıllanmış mobilyalar, tarihi evler, eski bir divit, yaprakları sararmış bir defter… Ama sesin eskilerden geldiğini yıllar öncesinden seslendiğini nasıl anlayacağız?

Sanırım kayıt şartları değil sadece bizi alıp geçmişe götüren, iç çektiren ve ‘nerede o’ dedikten sonra ardına bin bir türlü şey ekleten:
Aşklar, insanlar, evler, eşyalar, şarkılar vesaire…

Sahi nerede onlar?

Seyyan Hanım’ın Tangoları işe böylesi bir nostaljik meraka cevap oluyor. Tango gibi asri ve garbi bir türün bile bir şekilde Osmanlı’ya, İstanbul’a göre nasıl kesilip, biçildiğini, nasıl yerlileştirilerek kendi doku tipimize uygun ve harika bir şekle getirildiğini delili gibi karşımızda duruyor.

Osmanlı’nın son dönem en büyük hastalıklarından olan batılılaşma ve çağdaşlaşma değer ifade eden şeylerden çok şeklen ve yüzeysel olmuştur belki. Başını Mehmed Akif merhumun çektiği dönemin bazı aydınlarının da şiddetle muarız olmalarının nedeni de bu. İşe yararlı olan, faydalı olanın alınıp malayani olanın elin tersiyle itilmesi.

Musiki ve sanat konusunda maalesef cinayet düzeyinde yanlışlar yapıldığı Cumhuriyet’in ilk yıllarında enstrümanlardan tarzlara, icradan türlere kadar birçok şeyi devlet baba kendi üzerine aldı sanatı ve sanatçıyı deruhte etmeye kalkıştı.
Böyle bir şey elbette mümkün değildi, akan su elbette tekrar mecrasını bulacaktı ama bu ara dönemde kendine has tadıyla ara türler ve tarzlar türedi.
Türk tangosu bu nedenle batılılardan farklıdır. Türk müzikalleri bu nedenle batılı emsallerinden çok daha enteresandır.


Seyyan hanım’ın seslendirdiği parçaları dinleyerek bunu tespit etmek mümkün. Ve tabi tekrar özgürlük ortamına geçişle belki soyu tükendi, yeni örnekleri artık verilemez oldu ama Türk Tangosu biraz uzak, unutulmuş, eski, yıpranmış olarak orada duruyordu yine.

Sahibinin Sesi 7 no.'lu kataloğunda Seyyan Hanım'ın özgeçmişi şöyle veriliyor.
"Değerli mugannilerimizden , Bayan Seyyan 1913 senesinde İstanbul'da doğmuştur. Pek küçük çağında sesinin fevkalade güzelliği ve musikiye olan merakı dolayısıyla orta tahsilini bitirdikten sonra İstanbul Konservatuarı'na giderek Mösyö Talariko'dan ders almaya başlamıştır, az zamanda büyük bir kabiliyet gösteren Bayan Seyyan Türk Ocağı konserlerine iştirak etmiş ve büyük muvaffakiyetler kazanmıştır, (...) Sesinde billuri bir ahenk çağlar, dileyenleri zevkin yüksek ufuklarına çıkarır."

Konservatuar yıllarında Fransızca ve İtalyanca şarkılar okudu. Hocası Kaptanzade Ali Rıza Bey'in 1914-20 arasında yaptığı ilk Türk operet çalışmalarındaki müzikal anlayışı yansıtan Efem, Çoban Yıldızı, Akşam Garipliği, Zavallı Aşk gibi eserlerden oluşan konserler verdi. Kadıköy'de Opera Sineması'nda verilen bu konserlerde yaşı henüz 16 idi. Bu şarkıları Columbia firması adına plak yaptı. Bir kaç plakta kendisine Feyza Hanım eşlik etti. Sonradan Sahibinin Sesi firmasına geçti. 1932'de ilk sözlü Türk tangosu sayılan Mazi'yi plağa okuyarak açılan yeni, dönemin başyıldızı oldu. Çok kısa bir dönem, 1930-31 arası Moulin Rouge'da sahneye çıktı. Teğmen Sait Oskay'la evlendi. Plaklar yapmak için bulunduğu Sarıkamış'tan yılda bir iki kez İstanbul'a geliyor, Necip Aşkın Orkestrası eşliğinde stüdyoya giriyordu. Plaklarının sayışı elliye yakındır. Seyyan Hanım gerçekte: "Kim içerse Halis Düzü", "Daktilo", "Cici Berber", "Yaramaz", "Cemile", "Döktür" gibi rumbalar, fokstrotlar. "Ankara", "Demiryolu" gibi marşlar okumuşsa da asıl; ününü tango okuyucusu olarak yapmıştır. Plak şirketlerinin ticari amaçla okuttukları bu plaklar, ne dinleyicinin ne de kendisinin belleğinde yer etmiştir. Odeon firması içinde bir kaç plak yapıp piyasadan büsbütün çekilerek eşine ve ailesine yönelik bir yaşamı yeğlemiştir. Bu nedenle Seyyan Hanım, Lale-Nergis kardeşler, S.R. Bey, gibi taş plakların gizli bir yıldızı olarak kalmıştır. Ölümünden önce bir kaç radyo programına katılmış ve 1989, 16 Mayısında, İstanbul Maltepe'deki evinde vefat etmiştir.

Özel hayatına dair çok az malumat sahibiyiz. Fikirlerine dair de, işte kendi cümleleri:

"Ben aslında ilk değil ama ilklerdenim. Benden önce, Fikriye Hanım ve Afife Hanım vardı"."Kırmızı Değirmende" tanıştım Fikriye Hanım'la. Benden hem yaş hem cüssece büyüktü. Necip Andel şarkıları için sesi çok uygun değildi. O da mesela Muhlis Sabahattin Bey'in şarkılarından "Ayşe" gibi şarkıları söylüyordu.. Sabahattin Bey'de istedi şarkılarını söylememi ama kabul etmedim. O başka bir hayat tarzı gerektiriyordu.""Ben orada söylerken kimse dans etmezdi. Sadece konser dinlemeye gelmişler gibi dinlerlerdi. Annemle giderdik sonra onunla beraber dönerdik.""Oradan beni ayıran mekan değil, orada ki hayat tarzına ayak uyduramayışımdı."


Murat Belge’nin yaptığı söyleşinin öyküsü de şöyle:

Taş Plaklarda Kalan Hoş Bir Tango

Murat Belge
Bir zamanlar bu ülkede nasıl bir müzik varmış?Kim neleri söylemiş? Radyoevi arşivlerine girip çıkma fırsatınız yoksa, bir yerlerden hazır bant vb. Elde edemiyorsanız bu soruların cevaplarını öğrenmenin yolu, taş plak toplamaktır.(...) Bir taş plak alıcısı olarak dinlediğim değişik türlerdeki müzikler arasında tango türünde etkileyici ve dinledikçe unutulmazlaşan bir ses dikkatimi çekiyordu."Seyyan Hanım" dı bu sesin sahibi. Çok kişiye sordum kimdi ne zaman söylemişti diye. Hiç cevap alamadım,bir keresinde bir plak kabı üzerinde resmini gördüm o kadar. Ama sonunda bir rastlantı yardım etti. Seyyan Hanım'ın izini buldun. Beni kabul etme nezaketini gösterdi. Maltepe'deki evine çağırdı. (...)tanışınca niçin ardında bu kadar az iz bıraktığını anladım.

"Çok genç yaşta konservatuara girdim. Sesim alaturkaya gitmiyordu,tangoya müsaitti. Hocam da öyle teşvik etmişti. İtalyanca ve Fransızca söylüyordum. İlk söylediğimde beş yıllık öğrenci sanmışlar,oysa başlayalı iki ay olmuştu.(...)İlk konserim Kadıköy'se Opera Sineması'ndaydı.Kaptanzade Ali Rıza Bey'in bestelerini söylemiştim. Bundan sonra daha profesyonelce çalışmak için teklifler aldım. O zamanlar Dervişzade İbrahim Bey Beyoğlu'nda bir gece kulübü açmıştı. Adı Moulin Rouge. Orada söylemeye başladım.(...)Oldukça sakin bir yerdi. Safiye Ayla'da yanılmıyorsam ilk burada sahneye çıkmıştı. Biz söylerken dans edilmezdi. Baştan sona programdı.(...)Annemle gider programı bitirince çıkar giderdim. Öyle taşkınlığı olan bir yer değildi ama yine de bu hayat hoşuma gitmiyordu. İçki içen insanları eğlendirme işini hiç bir zaman benimseyemedim."

"Evlendiğiniz subay sizi buradayken mi tanımıştı?"
"Öyle oldu. Zaten bütün subaylar birliklerinden kaçıp oraya geliyorlardı. (...) Evlendikten sonra bazı plak şirketleriyle anlaştım. Columbia'ya, Odeon'a da plak yaptım ama asıl Sahibinin Sesi ile yılda on plaklık bir anlaşma yapmıştık. Yılın belli zamanında İstanbul'a geliyordum (o zamanlar kocam şark hizmetindeydi) plakları doldurup dönüyordum."

"Bir plaktan kaç adet çıkarırlardı piyasaya"
Orasını hiç bilmiyorum, ilgilenmedim. Kimisi plak başına 10 kuruş gibi yüzde alırdı. Ben bunlarla uğraşmazdım. Bana ayda 100 lira ödüyorlardı."

"Sizden önce veya sizin zamanınızda Batı müziğinin yıldızları kimlerdi?"
"Ben ilklerden sayılırım. Benden önce Fikriye Hanım'la Afife Hanım varmış. Fikriye Hanım'ı Moulin Rouge'da tanımıştım. Benden yaşlı ve çok iri yarıydı. Sesi pesti. Necip Celal'e gitmezdi sesi, daha çok Muhlis Sabahattin'den ya da operetlerden söylerdi. Ayşe opereti gibi. (...) Sabahattin Bey benden operetlerinde, sinemada oynamamı istemişti ama kabul etmemiştim. Çok değişik bir hayat tarzı gerektiriyordu böyle işler." (...)
Taş plaktan bildiğim o ses ve sonra sesin sahibi hakkında uzun süre bilgi edinemeyişim. Acaba tüllü şapkalarını yuvarlak şapka çantalarına koyup etollerine sarınıp, Orient Express'e bindi ve Paris'e gitti böylece Türkiye'den silindi mi, diye bir spekülasyona beni iterken, sahici Seyyan Hanım'dan, tahmin ettiğim tarihlerde bavullarını hazırlayıp Sarıkamış'a gittiğini öğreniyorum. Sahici Seyyan Hanım, sindirilmiş bir olgunlukla oturuyor, kocasıyla, çocuklarıyla geçen hayatının amaçlanmış; ve gerçekleştirilmiş sadeliğini anlatıyor.

Kalan Müzik tarafından piyasaya sürülen Seyyan Hanım’dan Tangolar sadece bir müzik albümü değil bir tarih vesikası da…

Albümde yer alan eserler şöyle:

1- Hayat (Gülerken Ağlatır)
2- Bir Martı Gibi 3- Aşk Kerpeteni
4- Mehtaplı Bir Gece 5- Çalıkuşu
6- Gönlüm Sensiz Olmaz
7- Aşk Mevsimi
8- İnci
9- Hasret
10- Çapkın
11- Yıldızların Altında
12- Şen Kuzu Gibi
13- Siyah Gözlere
14- Suna
15- Mazi
16- Özleyiş
17- Deli Gönül
18- Ne Tatlı Bir An
19- Gelmez Oldu Hiç Sesin
20- Hicran



Ve elbette Mazi…

Şüphesiz insanı sarsan, sersem yapan ve aynı parçayı defalarca dinlemesine neden olan Mazi’yi ayrıca vurgulamak lazım.

1931-32 yıllarında 78 devirli taş plağa bir tango kayıt edilmiş... Adı "MAZİ" 1920'li yılların başında onsekiz, ondokuzyaşlarında bir genç olan Necip Celal ANDEL bestelemiş bu tangoyu, ilk Türk tangosu olmuş bu. "... Mazi kalbimde bir yaradır..."


Seyyan Hanım bu tangoyu plağa kayıt ettiği zaman kim bilebilirdi ki on yıllar sonrasında bu kayıt ve başka plak kayıtları bütün tazeliği ve güzelliği ile yaşayacak. En önemlisi yaşanmış anıları, güzellikleri yıllar sonrasına taptaze taşıyacak. Bunu başka tangolar, günün modası olacak başka dans ritmindeki parçalar izleyecek.

Lirik soprano sesi, Seyyan Hanım'ı öteki solistlerden ayıran güzel ses rengi birden popüler yapıvermişti. Eşinin subay olması nedeniyle Anadolu'nun bir ucundan, doğudaki bir yöreden 1930'lu yılların olanakları ile kalkıp İstanbul'a geliyor, Yeşilköy'deki plak stüdyosunda parçaların kaydını yapıyor, onları seslendiriyor; tekrar Anadolu'nun doğusuna eşinin görev yerine, dönüyordu. Bu geliş gidişler, sanırım 1942'ye kadar sürdü. Seyyan Hanım'ın bu eserleri on yıl içinde oluşmuş.

Mazi’nin sözleri ise şöyle:
Ben de gönül çektim eskiden
Yandı hayatım bu sevgiden
Anladım ki bir aşka bedel
Gençliğimmiş elimden giden

Önünde ben geldim de dize
Yâr olmadı bu kimse bize
En nihayet düşüp can verdim
Gözündeki yeşil denize

Sarmadımsa da belden, geçmedim bu emelden
Bir hazin maceradır onu aldılar elden
Başkasına yâr oldu, eller bahtiyâr oldu
Gönlüm hep baştan başa viran bir diyâr oldu

Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin hatıradır

Ne göğsünde uyuttu beni
Ne bûseyle avuttu beni
Geçti ardından uzun yıllar
O kadın da unuttu beni

Sarmadımsa da belden, geçmedim bu emelden
Bir hazin maceradır onu aldılar elden
Başkasına yâr oldu, eller bahtiyâr oldu
Gönlüm hep baştan başa viran bir diyâr oldu..