7 Nisan 2010 Çarşamba

YÜREĞİNE SOR: Olan hep yumurtaya olur!


Alev Alatlı’nın 1995 yılında yayınladığı romanı ‘Yaseminler tüter mi, hâlâ?’ yayımlandığı dönemde pek de moda olmayan bir konuya sahipti: Kıbrıslı Türk ve Rumlar arasındaki insani ilişkiler. Rum olarak doğup, Türk kocasına dört çocuk verdikten sonra, Eskihisar’dan Yunanistan’a göç etmiş bir Rum ile evlenen Eleni Naciye’nin hikayesiydi roman. Ve o yıllarda yazar “Türkler Yunan yanlısı, Yunanlılar da Türk yanlısı buldu, kimse beğenmedi” demişti. Esasen aşkları efsaneleştiren kavramların başında geliyordu düşmanlık. Zira dramatik aksiyonun en temel taşlarından biriydi bu çatışma. Usta yönetmen Yusuf Kurçenli’nin son filminin kaynağı bu kitap mıdır bilemem ama yönetmen senaryoyu 5 yılda yazdığını ifade ediyor. Ve filmin ilk ismi de “Sevdaya Durmak”mış. Neden değiştirmiş tam olarak bilemiyoruz.


Esasen bu filmin Nezih Ünen’in müthiş belgeseli Anadolu’nun Kayıp Şarkıları ile aynı hafta vizyona girmesi hoş bir tevafuk. Zira belgeselde gördüğümüz insanların yakın geçmişine dair sahici (şahsen çok onaylamasam da) insani perspektiften bakmayı deneyen namuslu bir film Yüreğine Sor.

Hikaye şöyle: “19. yüzyılın sonunda, Karadeniz’de yaşayan Esma ile Mustafa birbirini çok sevmektedir. Ne var ki; bu aşkın bir engeli vardır: Mustafa gizli bir Hıristiyan’dır. Esma da dahil herkes onu Müslüman sanmaktadır. Osmanlı idaresi, yasal düzenlemelerle Hıristiyan tebaayı Müslümanlarla eşit duruma getirdiğinde kilise gizli Hıristiyanların dinlerini açıklamasını ister. Bu, Mustafa için zor bir durumdur. Müslüman bir kızın Hıristiyan erkekle evlenmesi ne toplumsal, ne de yasal olarak mümkündür. Bu imkansız aşka bir başka engel ise Esma’yı tutkuyla seven bey oğlu Mehmet’tir. Ve esasen ‘Farklılıklarımız zenginliğimizdir’ deyişinin bazı alanlarda çok da işe yaramadığını anlarız. Film şöyle bir tespitte bulunuyor: “Aslında bir orta yol bulunur ama doğum, ölüm bir de nikah çatallaştırıyor işi!”


Yusuf Kurçenli şahsen çok sevdiğim ve takdir ettiğim, entelektüel namusunu yakından bildiğim bir sanatçı. Ve Yüreğine Sor birçok açıdan son derece başarılı bir film. Lakin bir nokta var ki, yönetmen ile ciddi şekilde çatallaşıyor yolumuz: Aşk gibi -hele ki efsaneleşmeye müsaitse- patolojik bir durum için ne ilahi ne de beşeri kural-kaidelerin hiçbiri geçerli olmaz pek. Eğer bu manada bir çatışmaya sokarsanız insanı her halükarda olan hep insana olur. Ve insan sadece kalpten müteşekkil bir organizma değildir. Bu nedenle bu tür bir öyküyü aktarırken sair gerçekçi parametreleri basit ya da önemsiz gibi göstermek birazcık haksızlık olacaktır.

Öte yandan atmosferi, kurgusu, oyunculukları ve gerçekçiliği ile başarılı bir film Yüreğine Sor.

5 Nisan 2010 Pazartesi

The Book Of Eli: Affet onları!

Filmi izleyince gerçeğin etrafında dolanıp bir türlü esas meseleye giremeyen bahtsızların türbülansını görüyor, çarmıha gerildiği söylenen peygamberin dediğini diyorsunuz: Affet onları tanrım, bilmiyorlar!

Sanırım 1980’li yılların ortalarıydı. Bir münazara ustası olan Ahmet Deedat, Amerika’da Jimmy Swagart isimli bir misyoner yetkili ile ‘İncil Allah kelamı mı?’ başlıklı tartışma yapıyordu. Yanlış aktarmış olmayayım, ya Louisiana Üniversitesi ya da Madison Square Garden’da yapılan tartışmanın başında basın mensuplarından biri Deedat’a şunu sordu: “Bahsini ettiğiniz konularda uzman değilim. Ancak rakibinizin önünde onlarca İncil dururken sizin kafanızdaki takkeden başka bir şeyiniz yok. Neden kendi kaynaklarınızı getirmediniz?” Merhum Deedat şu sarsıcı cevabı vermişti: “Muhatabımın kaç tane farklı İncil ile tartışmaya katılacağını ben bilemem, sadece bu durum bile bir tahrifatın göstergesidir aslında. Benim kutsal kitabım ise şurada (Eliyle kafasını gösteriyor), hafızım ben ve bu bana yeterli…”

Sinemanın kardeş yönetmenleri Albert ve Allen Hughes, From Hell - Cehennemden Gelen’den sonra yine enteresan bir film ile karşımızda: The Book Of Eli - Tanrının Kitabı… Enteresandır Hughes Brothers bir önceki filmlerinde de, Karındeşen Jack mitinden yola çıkarak masonik birtakım aklamalar, temize çıkarmalar girişiminde bulunmuşlardı. Tanrının Kitabı filminde tüm macera Hıristiyan dünyasının en tartışmalı İncil versiyonu olan King James Edisyonu etrafında dolanıyor. Yine enteresandır bir süre önce Evangelistler bu edisyonun dışındaki tüm İncillerin yakılması gerektiğini (Üstelik Cadılar Bayramı’nda) açıklamışlardı.

Meseleyi çok fazla dallandırıp budaklandırmadan filmin konusuna bakmak gerekirse Tanrının Kitabı Amerikan sinemasının son dönemde pek bir haz ettiği “anti-ütopik sıfırlama” döneminde geçen bir macera-mistik film. Daha önce Waterworld, Mad Max (özellikle serinin ikinci örneği) ve I am Legend filmlerine benzer bir atmosferde geçiyor. Beklenen büyük felaketlerden biri yaşanmış ve tüm dünya neredeyse sıfırlanmıştır. Medeniyetler yerin altına girmiş, geride kalanlar büyük bir yokluk yaşamakta ve yeryüzünün her yanında bir kanunsuzluk ve kuralsızlık hâkim olmaktadır. Kahramanımız Eli (D. Washington) gizemli bir seyyahtır. Her ne kadar acımasız bir savaşçı gibi görünse de, yakından bakıldığında çok önemli bir kutsal emanet taşıyan bir ermiştir. Kendine vazife olarak taşıdığı kitabı batıya götürmeyi seçmiştir. Bu uğurda yoluna çıkan eşkıyalar, meraklılar ve küçük tiranlar ile mücadele etmektedir. Yolunun düştüğü bir kasabada karşısına çıkan acımasız Carnegie (G. Oldman) ne pahasına olursa olsun kitabı ele geçirmek ister. Kitabın kötü niyetli insanların eline geçmemesi için mücadele eden Eli, görünürde mücadeleyi kaybeder gibi olsa da, hayatı pahasına da olsa amacına ulaşır.



İslam tasavvufuna ve Risale-i Nur’a aşina olanlar için bambaşka anlamlar ifade edecek bir çalışma olmuş Tanrının Kitabı. Yalnızlık, emr-i bil ma’ruf, erdem, hikmet gibi kavramların etrafında dolanan Batılı bir hikâye olan film, özellikle Küçük Sözler’de tasvir edilen atmosfere inanılmaz derecede yaklaşmış.

Ancak Doğu-Batı kültürel kodlar arasında fark o kadar bariz ve üzücü ki, insan bu tür temaların çok minik müdahalelerle nasıl zaman/mekân aşabilen eserlere dönüşebileceğini düşündükçe içi acıyor.

Dekorundan kostümüne, oyunculuğundan sinematografisine kadar neredeyse kusursuz olan film içerdiği temanın yer yer tosladığı sığlık duvarından dolayı iki seksen uzanıyor. Film yeryüzünde iyiliğin kaynağı olarak konumlandırdığı bir kitabın etrafında dönen bunca maceraya dikkat çekerken, yaşanmış olan kıyamette de aynı kitabın zaten var olduğu gerçeğini ıskalıyor. Öyle ya, madem insanlara mutluluk verecek bir medeniyeti tesis için böylesi bir kitap olmazsa olmaz şarttır o hâlde bunca felaket niye olmuştur? Gerçi kurnaz yönetmenlerimiz finalde Kral James versiyonunun raftaki yerini gösterirken yanına Kur’an-ı Kerim ve Aht-i Atik’i de koyuyor ama şüphesiz yeterli değil bu altın vuruş çabası. İnsan başka bir kültürden olup böylesi filmleri izlediğinde kendi ermişleri ile perdedeki başka kültürün ermişlerini karşılaştırıyor ister istemez. Ve akla hemen bu nedenle Ahmet Deedat geliyor şüphesiz. Heybesinde bir yük olarak taşıdığı kitabın maddi varlığı için verilen kavgadan yola çıkarak çekilen filmde işin içine ‘hafızlık’ kavramı girmiş olsa bambaşka bir öykü çıkardı şüphesiz. İlahi kudretin yolladığı metinleri her anlamda içselleştiren bedenleri yok ederek bile o metinleri yok etmek mümkün olmayacaktır. Buyrun buradan da Ashab-ı Suffa’ya bir yol gidiyor işte!

Öte yandan yapımcılarımız tıpkı bir önceki filmlerinde olduğu gibi, Hıristiyanlar için tek kutsal referans olarak dayattıkları Kral James edisyonu için de iyi niyet görmek mümkün değil. En önemlisi kahramanımız, kitabı elinden gittikten sonra aklında kalanları kaleme aldırırken yönetmenler aslında bugünkü İncillerin temel kaynağını da meşrulaştırma gayretine girişmiş oluyorlar. İncil dediğimiz kitap nihayetinde havarilerin anlatılarından oluşan metinler değil mi yani? Ha Matta, Luka, Yuhanna; ha Aziz Eli! The Book Of Eli gibi filmleri izledikçe İslam dünyasının sanat konusundaki geri kalmışlığına bir kez daha yanıyor insan. Böylesine çarpıcı bir konu dramatik aksiyonu da yerli yerine oturtularak Doğu kültürüne yaslanılarak anlatılabilse tüm dünyada ilgi çekecek birer başyapıt çıkarmak işten bile olmayabilir!

Yoksa gerçeğin etrafında dolanıp bir türlü esas meseleye giremeyen bahtsızların türbülansını görüyor ve çarmıha gerildiği söylenen peygamberin dediği gibi diyorsunuz:

Affet onları tanrım, bilmiyorlar!



The Book Of Eli (Tanrının Kitabı)

Yönetmen: Allen Hughes, Albert Hughes

Oyuncular: Denzel Washington, Gary Oldman, Mila Kunis, Michael Gambon, Ray Stevenson

Tür: Bilim Kurgu, Gizem, Aksiyon, Dram, Gerilim, Macera

Süre: 118 dakika

2010, ABD

4 Nisan 2010 Pazar

Bican Efendi’den Recep İvedik’e nasıl geriledik?


Recep İvedik serisi sinema ve izleyici profili olarak Yeşilçam için bir ilerilik değil, gerilik sayılabilir. Ki serinin üçüncü ve son örneği bunun apaçık kanıtı olarak vizyondaki yerini aldı. Üzgünüm, artık ‘bir daha tövbe’ diyorum.

Mizah sanatın her alanında olduğu gibi, sinemanın da bidayetinden beri varlığını sürdüren bir tür. Lumierre Kardeşler’in ilk gösterimini yaptığı ‘Bir trenin gara girişi’ meşhurdur ama dönemin seyircilerinin en çok ilgi gösterdiği, sektör tabiriyle; en çok gişe yapan filmleri ‘Sulanan bahçıvan’ isimli bir komedileridir.

Özellikle sessiz sinema döneminde izleyiciden en ölçülebilir reaksiyon göstergesi kahkaha idi. Chaplin, Lylod gibi yedinci sanatın ilk starları da bu türden çıkmıştı.

Keza Türk sinemasının ilk dönemi her ne kadar -neredeyse- hiçbir orijinallik içermese de, Chaplin karakterinden yola çıkılarak türetilen ‘Bican Efendi’ tiplemesi de yine bir mizah karakteriydi. Ki bu karakterin tutması neticesinde seriye dönüştü Bican Efendi.

Sinema tarihine sakin bir bakış atıldığında özellikle komedi tiplemeleriyle starlığa ulaşan karakterin bilinçli bir etüt sonucu oluşmadığını görüyoruz. Feridun Karakaya’nın canlandırdığı ‘Cilalı İbo’ tiplemesi bir Zeki Müren filmindeki yan karakterdi mesela. Yine Türk insanının yıllar yılı benimseyip onun için sinemaya koştuğu Turist Ömer de başlangıçta bağımsız bir karakter olarak kurgulanmadı. Ayhan Işık’ın başrolünü oynadığı ‘Helal Olsun Ali Abi’ filminde komik ve baskın bir yan karakterdi Turist Ömer.


Şüphesiz Türk sineması ve mizah kelimeleri yan yana geldiğinde listenin tepesine oturacak tek isim Kemal Sunal’dır. Yeşilçam’ın ‘Şaban’ı da sinemaya bilinçli bir mizah figürü olarak girmedi. Hatta oynadığı ilk oyun olan Deli İbrahim’de üstlendiği celladın yardımcısı rolünde repliği bile yoktu. Ama tiyatro izleyicisi bu genç komik adama o kadar güldü ki, usta yönetmen Ertem Eğilmez bunu görüp Sunal’ı Tatlı Dillim ve Yalancı Yarim filmlerinde bir çeşit test figürü olarak denedi.

Sonuç muhteşem çıkmıştı ve Salako tiplemesi Kemal Sunal’ı Türk halkının gönül tahtına yerleştirdi. Gerisi zaten çorap söküğü gibi gelmişti. Malum başta Şaban ismi olmak üzere, mesele ne olursa olsun perdede katıksız bir komik adam vardı ve izleyiciyi yerlere yatırmayı başarıyordu. O kadar ki, Türk sineması ağır melodramlarla coştuğu dönemde de, erotik film furyasında yerlere yattığı dönemde de, siyasal sorunlar ve kadın sorunları konulu filmlerde darmadağın olduğu dönemde de Kemal Sunal filmleri hep ilgi gördü, beğenildi.


Aslında Chaplin’in yerelleştirilmiş karşılığı Bican Efendi’de de, Cilalı İbo’da da, Turist Ömer’de de gizli gibi duran aşikâr bir nokta, Şaban’da da vardı: Katıksız bir anti kahraman... Donanımsız, birikimsiz, eğitimsiz, aptallık derecesinde saf ama bir o kadar da yenilmez ve hazırcevap.

Bana sorarsanız Kemal Sunal filmlerinin sayısız kez tekrar tekrar izlenmesinde de bu gerçek gizli. Şaban filmlerinde bir tür masal tadı var ve seyirci tıpkı büyük annesinden aynı masalı bıkmadan defalarca dinlemesi gibi usanmadan izliyor Kemal Sunal komedilerini. Ve elbette en safımızın bile ‘yuh artık bu kadar da olmaz’ dediği inanılmaz saflıklar!

Toplumun ortalama bir bireyine karşılık düşen karakterin en olmadık kızların kalbini çalması, en yenilmez zalimleri alt etmesi, başta Keloğlan olmak üzere neredeyse tüm masallarımızda yok mudur?



Açıkçası Cem Yılmaz’ın G.O.R.A ve A.R.O.G’undaki Arif Işık tiplemesi bu saydığım karakterlerin günümüze uyarlanmasından başka bir şey değildi. Özünde saf, biraz aptal, ancak mücadeleci ve sonunda kazanan halk kahramanı Arif! Açıkçası Cem Yılmaz geçmişin bu tütsülü formülünü iyi çözmüş ve zekice güncellemeler ile izleyicinin kalbini kazanmıştı.

Üzülerek ifade etmek isterim ki Şahan Gökbakar’ın Recep İvedik’i birçok açıdan bu örneklerden ayrılıyor. Birincisi Recep bilinçli oluşturulmuş bir televizyon karakteriydi. İkincisi ve en önemlisi İvedik asla Turist Ömer gibi bir tip değildi, Cilalı İbo ise hiç olamazdı. Çıkarcı, kaba saba, mizah anlayışı ‘hırt’ olan bir zontadan başka bir şey değildi Recep İvedik. Bu perspektiften bakıldığında Recep İvedik serisi sinema ve izleyici profili olarak Yeşilçam için bir ilerilik değil, gerilik sayılabilir. Ki serinin üçüncü ve son örneği bunun apaçık kanıtı olarak vizyondaki yerini aldı. Naiflikten habersiz, kaba saba, palas pandıras, birçok yönüyle cazip olmayıp, hatta itici sayılabilecek bu tiplemenin nasıl olur da bu kadar ilgi gördüğünü salt sinema parametreleriyle çözümlemek zannımca mümkün değil. Epey miktarda bilimsel katkıya ihtiyaç duyuyor insan.


Tüm bu çerçeveden bakıldığında her ne kadar Şahan Gökbakar’ın hedef kitle yaşını bilinçli olarak düşürdüğü belli olsa da, daha ilk baştan ‘defolu üretim’ bir karakter Recep İvedik. Yine çok gişe yapar mı bilmem ama, zaten sinematografik bir ederi olmayan seriye, ahlaki, etik ve insani olarak da denizin bittiğini gösteriyor Recep İvedik 3... Sevememiştim, sevemedim ve son örnekte ise ‘bir daha tövbe’ dediğim bir film oldu Recep İvedik. Üzgünüm…



Recep İvedik 3

Yönetmen: Togan Gökbakar

Oyuncular: Şahan Gökbakar, Zeynep Çamcı, Mehmet Yumurtacı, Sevim Yatlılar, Deniz Bozkurt, Oktay Dener

Tür: Komedi

Süre: 107 dakika

2010, Türkiye

23 Şubat 2010 Salı

Hava kararınca yetenekler parıldar!

Isırmak sanırım insanoğlunun ilk ve asli hislerinden biri. Dolayısıyla tarihin bilinen en geri noktasına gittiğimiz zaman efsane ile gerçek arasından yüzlerce ısırma öyküsü nakledilmiş günümüze. Misal Eski Yunanlılar, hatta Karadeniz kıyılarında yaşadığı söylenen İskitler, bölge yerlileri Neurianları sihirbaz olarak kabul ederlermiş. Basit bir sihirbazlık değil bu, korku içeren bir efsane ayrıca; zira bu olağanüstü büyücülerin her yıl birkaç gün için kurda dönüştüklerine inanırmış dönemin insanları. Keza tarihin babası olarak nitelendirilen M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış olan eski Yunanlı Herodot ise dilediklerinde kurda, dilediklerinde insana kolayca dönüşebilen bir insan türünden söz eder...


Her efsanede olduğu gibi, kurt adam efsanesinde de, sanatın gücü bu olguyu abartıp cilalayarak günümüze kadar getirmiş. Edebiyat ve sinema ise günümüz insanının farklı yönleriyle yaşadığı ‘Kurtlaşma’ hikâyesini hâlâ popüler bir ‘tür’ olarak kullanıyor. Son dönem popüler filmlerinden olan ‘Alacakaranlık’ Efsanesi de böyle bir şeydi. Gerçi kurtlaşan insanların sınıfsal kaygılar ile kategorize edilmesi gibi felsefi bir bakış da içermesi ayrı bir tartışma konusudur. Ancak özellikle Hollyywood kurt adam efsanesini unutmamıza asla izin vermez!



İşbu efsane bu kez Amerikan-İngiliz ortak yapımı ile karşımızda. Joe Jonston, -ki sinema âlemi her ne kadar Jurrasic Park’tan tanısa da Spielberg’in kankası ve görsel efektçidir kendisi- son derece sağlam bir kadro ve güçlü bir metin ile çıkıyor karşımıza. Metin iyi zira, bildik ve güncel onca zırvalama edisyonlara rağmen efsanenin özüne ve atmosferine sadık kalmaya çalışıyor senaristler. Yönetmen için aynı şeyi söylemek biraz zor, zira konuk eleman gibi duruyor filmde. Zaten bir sonraki projesi olan Captain America ile yine kendi kulvarına dönüyor efekt ustası. Hikâye şöyle:


Lanetli bir yazar olduğuna inanılan Lawrence Talbot, kardeşinin yok olmasından sonra ailesinin evine geri döner. Ayrı yaşadığı babasıyla tekrar bir araya gelir ve birlikte kardeşini aramaya başlarlar. Kendisini bekleyen korkutucu kaderin farkına varır. Talbot’nun çocukluğu annesi öldüğü gece bitmiş. Sakin, küçük Blackmoor köyünü terk ettikten sonra, yıllarca bu olayı unutmaya çalışmış. Ancak yıllar sonra kardeşinin nişanlısından (Gwen Conliffe) gelen kayıp haberi onu kaybolan kardeşini aramak için bu köye geri getirmiştir. Çok geçmeden köyde çok güçlü, hayvani bir yaratığın köylüleri vahşice öldürdüğünün haberini alır ve bundan şüphelenen İskoçya bölge müfettişi Aberline bu olayı araştırmak için köye gelir. Daha fazla detay yazmayayım zira zaten bilinen bir konu.

Bu tür ‘Düşsel Yaratıklar’ macerası her daim tutan hikâyelerdir. Başta da ifade ettiğim gibi, insanlığın köken hislerine dair uçları vardır zira. Öte yandan tarihin değişik dönemlerinde neredeyse her kültürde bir tür ‘ısırma mit’i hep olmuştur. Vergilius’dan Petronius’a kadar -ki kendisi Neron döneminde sarayın eğlence müdürüydü- birçok yazar konuyu ele almıştır. Tarihsel olarak yakın zamana geldikçe ‘kurt’ kavramı ile ‘adam’lık kavramının çok farklı konseptlerde bir araya geldiğini görüyoruz. Örneğin 16. yy.da kurt adam efsaneleri tarım toplumunun başına bela iken, 19. yy.da kahramanımız şehirlere iniyor. Tam da bu noktada ayrıksı bir film olan, Christophe Gans’ın ‘Le pacte des loups - Kurt kardeşliği’ filmine selam çakalım. Öyle ki, İkinci Dünya Savaşı’nın kurt adamlar arasındaki bir ihtilaf sonucunda, yargısız infaz yapılan üç kurt adamdan dolayı çıktığını yazacak kadar uçuk kalemler ortaya çıkmıştır. Ne ki kendi kültürümüzde de bu yaratığa benzer imajiner cisimlerin varlığından bahsedilir. Misal, Artvin dolaylarında vaktiyle yaşadığına inanılan Uylak’tan bahsedilir. Elbette Batılı türdeşlerinden farklı bir düşsel yaratıktır Uylak. Daha ziyade gece sokağa çıkanların karşısına çıkar, taciz eder, aşağılar ve saldırır!

The Wolfman - Kurt Adam film olarak efsanenin tüm ayaklarını layıkıyla izleyiciye yansıtıyor. Hatta daha fazlasını, işin içine proleter-burjuva çatışması bile giriyor zaman zaman. Ancak yönetmenin aşırı stilize tarzı zaman zaman başka filmlere de sızıyor. Kimi sahnelerde meşhur King Kong filmini hatırlıyoruz bu yüzden. Her ne kadar türün başka ve daha sağlam örnekleri varsa da, Batı dünyasının bu ürkütücü yaratığını izlemek için iyi bir fırsat The Wolfman. Ne de olsa kültür kültürün kurdu oluyor dostlar!


22 Ocak 2010 Cuma

Bir Uğur Yücel çuvallaması


Bireysel intikam hissi insanoğlunun sahip olduğu en tuhaf hislerden belki birincisidir. En hümanist insan bile kendine ya da birinci derecede akrabalarına zarar verildiği zaman, aklı, vicdanı, tahsili filan bir kenara bırakıp ‘mutlak adalet’ duygusuna kapılıyor ve katıksız bir ‘kısasa kısas’çı oluveriyor. Başıma geldiği için biliyorum, dandik bir araba teybi için elime geçirdiğim hırsızı az daha öldürüyordum geçmişte! Ne seküler ne de dini kanunlar gelmişti aklıma…
Sinema doğal olarak bu hissi temasına yerleştirdiği yüzlerce film çekti. Ki bunlardan bazıları birer başyapıt olarak film tarihindeki yerlerini almışlardır. Hemen bir çırpıda sayabileceğim birkaç tanesi; John Schlesinger’in ‘Göze Göz’ü(Sally Field’in muhteşem oyununu hatırlayalım), Neil Jordan’ın ‘İçindeki Yabancı’ (Jodie Foster’ın oyunuyla hatırlarız), James Wan’ın ‘Ölüm Emri’ni (Kevin Bacon’un döktürdüğü film), ille de Michael Winner’in yönettiği ve Charles Bronson’u unutulmaz oyuncular arasına katan serinin ilki olan ‘Öldürme Arzusu’.
Gerek oyunculuğu gerekse sinemaya bakış açısıyla kalburüstü sinemacılarımızdan olan Uğur Yücel iste bu evrensel hissi son filminin konusu yapmış. Ejder Kapanı ana tema olarak bireysel intikam hissiyle yola çıkıp katıksız bir seri katile dönüşen marazi bir insanı ve çevresinde gelişen olayları anlatıyor. Anlatıyor anlatmasına da açıkçası çok daha yüksek bir sinema ve estetik değer bekleyen benim gibiler için –maalesef- sonuç tam bir hayal kırıklığı.
Anlatacağım, ancak önce genel olarak özetine bir göz atalım: Güneydoğu’da askerliğini yapan Er Ensar (Nejat İşler) acımasız bir ölüm makinesidir. Askerdeyken 12 yaşındaki kız kardeşine bir sübyancı tecavüz etmiştir. Kızın akıl hastanesinde kendini astığını askerden döndüğü ilk gün sarsıntıyla öğrenir Ensar. Ardından şehirde cinayetler işlenmeye başlar. Soruşturmayı cinayet masasından iki usta dedektif Abbas - (Uğur Yücel), “Akrep”Celal (Kenan İmirzalıoğlu) ve stajyer polis memuresi Ezo (Berrak Tüzünataç) üstlenir. Emekliliğinde önce son görevini üstlenen Abbas’ın tek hayali uzun yıllardır sevgilisi olan ve bir pavyonda şarkıcılık yapan Cavidan’ı (Ceyda Düvenci) da alıp gitmektir uzaklara…
Hikaye kağıt üzerinde böyle… Ancak gelin görün ki filmin ilk sıkıntısı da burada başlıyor, Ejder Kapanı’nın ilk ve en temel sorunu anlatımdaki sıçramalar ile kopuk kopuk bir görüntü vermesi. Yönetmen her ne kadar finalde gereksiz geridönüşler ile meseleyi toparlamaya kalkışsa da filmin aksaklığını gidermiyor bu durum.
Hikayenin dağınıklığı, zorlamaları ve dramatik dengelemenin neredeyse hiç gözetilmemesi filmin bir diğer sorunu. Sözgelimi senaristimiz Çerkez komiserin sevgilisini uzun süre öykünün merkezinde tutmasına rağmen finalde onu unuttuğu gibi, Onur Ünlü’nün Polis’in akla getiren trük ve replikler ile filmin özgünlüğünü zedeliyor.
Ejder Kapanı’nın mekan tasarımlarında da bir dengesizlik göze çarpıyor. Şüphesiz İstanbul’un izbelerine kardı çevirmek etkileyici lakin karakterlerin sosyal statüleri ile ne kadar uyumlu tartışılır. Elbette kimileri ‘Aynı Se7en filmindeki gibi’ diye övgü de dizebilir ama bir filmin başka filme atıfta bulunması iyi bir şey değil nihayetinde.
Yücel ‘Yazı Tura’da dengeli olarak kullandığı hareketli kamera Ejder Kapanı’nda kontrolden büsbütün çıkmış. Neredeyse baştan sonar steadycam ile çekilmiş izlenimi veren filme bir de Jerry Bruckheimer tv serialleri tarzı görsel ve işitsel efekt eklenince ortaya bir polisiye televizyon dizi bölümü çıkmış ne yazık ki!
Konu ve etki olarak Criminal Minds ya da CSI serisinin herhangi bir bölümünden farksız olan Ejder Kapanı yer yer yakaladığı derinliği –ne acı ki- hızlı kurguya kurban edivermiş. Karakter tasarımlarında da ciddi sorun var kanaatimce. Yücel’in sadece Çerkez Amir karakterine yüklenip diğer karakterleri üstün körü geçmesi sıradan bir zaaf değil. Mantık hataları ve gereksiz dolgulara hiç değinmeyelim isterseniz. İnsan üzülüyor zira. Yoksa bir adliye/polis muhabirini aylarca kendi evine hapsedeceksiniz ve kimse arayıp sormayacak! Bir sinema filminden çok Amerikan polisiye film epizodu gibi olan filmde, Ejder fare doğurmuş ne yazık ki!

7 Ocak 2010 Perşembe

Şahan'a Bulaşma!


Bir süredir Amerika'da yaşayan sevgili meslektaşım ve dostum Mehmet Şahan öyle bir kliple karşıma çıktı ki, hem bir takım hislerimde nasıl haklı çıktığım için sevindim hem de inanılmaz şaşırdım. Hollyywood dolaylarında çektiği ilahi klibiyle hem müthiş incelikli bir estetik anlayışına hem de ateş gibi bir mizah zekasına sahip olduğunu dost düşmana gösterdi Şahan.

and Oscar goes....

Şahsen Oscar jurisinde olsam bir çok alanda ödülü Mehmet Şahan'ın Affet Beni Allahım isimli filmine verirdim. Nasıl verilmez ki, bir sefer oyunculuk on numara. Eşkiya filmindeki Uğur Yücel ile Heat filmindeki Al Pacino karışımı tiplemesi, çizgili pijama, yalın ayak günahlardan kaçarken paraya kıydığı prodüksiyon(en az üç kız saydım!), her mekanın önünde giydiği ayrı ayrı kostümler, üstü açık Mecedes, her ne kadar fonda geçse de Hummer Limuzin'i film için hiç bir fedakarlıktan çekinilmediğinin göstergesi.

Boş bir film değil...

Üstelik asla ve kat'a boş bir film değil Affet Beni Allahım... Klasik 'tövbe' çerikli filmlerden çok farkıl, varlık içindeki bir kahramanın hayatıyla başlıyoruz kilibe. Beverly Hill'de gezen çerçeve, Hollywood'un parıltılı dünyasında hızlı bir tur attıktan sonra, kent merkezlerinden şurdan buradan geçip en sonunda evsiz (Ecnebicesi Homeless) Amerikalalıran görüntüleriyle sona doğru yol alıyor. Başlarda ninja kid gibi karete kataları çizen sanatçımız, giderek ezikleşiyor ve rabbisinin karşısında mahçup bir halde diz çöküyor misalen.

Üstelik...

Üstlik metodolojisi de süper... Önce Havra, ardından Kilise ve nihayet Camii... Bir tür 'La Uhubbul Afilin' (İnşallah yanlış yazmamışımdır...) Camide sebat kılıp, dizini kırıyor ve affet yarabbim diye hitama erdiriyor bu muhteşem filmi...


Şahsen çok istifade edip, defaatle izlediğim filmde, hassaten kahramanımızın 3:59'daki samimi yakarışına dikkat çekmek isterm.


Emeği geçenlerin ellerine sağlık.


İşte o film:


20 Aralık 2009 Pazar

Neşeli hüzün, ithal umutlar!



Sanırım bir filmin güzel olması sadece filmin içerdiği kaliteyle ilgili değil. Filmin zamanlaması, onu ortaya çıkaranların kişisel menkıbelerindeki yeriyle de ilgili bir şey. Misal; Cem Yılmaz Hokkabaz’ı sinema kariyerinin başında çekmiş olsa çok daha farklı bir noktada olurdu filmi. Keza Mahsun Kırmızıgül, Beyaz Melek ve Güneşi Gördüm’ü kariyerinin son döneminde çekmiş olsaydı, bu filmlerin pek bir kıymet-i harbiyesi olmazdı. Bu iki filmi önemli ve güzel kılan şey kendisinden bu kadar kaliteli bir ürün beklemediğimiz bir arabesk sanatçısının başka alandaki yeteneğinin daha ilk filminde büyük bir cümbüş ile patlamasıydı.
Yılmaz Erdoğan –beğenelim/beğenmeyelim- bu ülkenin en önemli mizahçılarından biri. Televizyon dizilerinin yanı sıra kendisinin yazıp/oynayıp/yönettiği üç filmi (Vizontele’ler ve Organize İşler) belli bir klişeye dayanan ve Yılmaz Erdoğan’dan beklenilen türden örneklerdi. Bu nedenle Doğu kökenli sanatçının yeni filmi önemliydi; ya sair filmleri gibi televizyondan deneyip tutturduğu bir formülü tekrar sinemaya uyarlayacak ya da gerçek bir sinemacı olduğunu kanıtlayacak türden sağlam bir dramatik yapı ve oyunculuk ile karşımıza çıkacaktı.
Neşeli Hayat –memnuniyetle ifade ederim ki- ikinci kısma girecek türden bir film. Ancak büsbütün de kusursuz değil.
Elbette filmin çok önemli artıları ve sevindirici yönü olmakla beraber aksayan, olmamış yönleri de mevcut.
Neşeli Hayat sıradan bir orta sınıf insanı olan Rıza Şenyurt’un son derece hayatına götürüyor bizi. Rıza Şenyurt, birçok işte tutunamamış, çocuk derdiyle yanıp tutuşan karısı ve başına bela iki kayın biraderinin arasına sıkışıp kalmış bir kenar mahalle insanıdır. Son olarak yaptığı ve batırdığı işe mahalle ahalisini de kattığı için hem dostlarıyla arası açılmış hem de onları uğrattığı zarardan dolayı mahkemelere düşmüş umutsuz bir orta sınıftır.
Mahkeme için gerekli olan avukat parasını bile bulamazken karşısına çıkan Yılbaşı arifesi Noel Baba promosyon kampanyasında, Noel Baba kıyafeti girerek bir oyuncak dükkanında kampanya aktörü olmayı kabul eder. Cuma namazlarına giden, son derece sakin, başta karısı olmak üzere çevresindeki herkese sakin şekilde yaklaşıp, en karamsar anda bile umudunu yitirmek istemeyen bir karakter olan Şenyurt, esasen Noel baba’nın ne anlama geldiğini bile tam olarak bilmemektedir.
Lakin yaptığı şeyin çok da kötü bir şey olmadığını dinlediği hutbe ile idrak edebilecek derecede de zekaya sahiptir kendisi. Yakasından bir türlü düşmeyen küçük kayınbiraderi, hukuki olarak ensesine binen mahalle komşularıyla verdiği mücadelede hep bir çıkış yolu arar durur. Nihayetinde kader ona umutlu bir çıkış gösterirse de, yeni dertler ile hayatının devam edeceğine inancı tamdır.
Neşeli Hayat’, sıradan hayatlarını sınıf atlama kaygılarıyla günlerini geçirirken her çırpınışta biraz daha batan karakterlerin filmi olmuş. Açıkçası bu tema insana ilk aşamada hemen Frank Capra’nın ‘It’s a Wonderful Life’ filmini hatırlatıyor. Zamanlama dilimi ve karakterler açısından tesedadüfü aşan bir benzerlik içeren iki film (Capra’nınki yaklaşık 55 yıl önce çekilmişti) birçok açıdan yerelleşmiş gibi görünse de temel kavramlar açısından epey sıkıntı yaşıyor.
Evet Erdoğan tıpkı Capra’nın kahramanları gibi umutlarını asla yitirmeyenlerin öyküsünü, ‘hüzünbaz’ bir dille anlatırken televizyonda yayınlanan BKM Mutfak skeçleri tadında çelişkiler üzerine kuruyor. Yokluk içinde bocalayan bir adamın villa hayalinden, bir bebeğe sahip olmanın bu dünya için yeterince ‘şey’ olduğuna inanan insanına kadar geniş bir umut ve beklenti spektrumu var filmde.
Umut, beklenti, yılmama gibi kavramlara –ne yazık ki- yüzde yüz yerli bir bakış açısıyla yaklaşamıyor Yılmaz Erdoğan. Kader’in, kaza’nın, Hikmet’in ve en sıradan ifadeyle ‘Vardır bu iş içinde bir hayır’ın künhüne vakıf bir sinemacı gibi davranamıyor ne yazık ki. Olayların görünüşüne takılıp kalıyor ve bir süre sonra yılbaşı havai fişeği gibi boşlukta dağılıp eriyor yerellik. Oysa etrafında dolandığı tema muazzam bir iş çıkarması için çok müsait.
Film müziği, atmosferi ve çelişkileri ile bize ait ve yerel üstelik. Ve iki oyuncu Yılmaz Erdoğan/Büşra Pekin bu yerel dokuyu zirveye çıkaran motif olarak baştan sona ilerliyor. Ancak aynı şeyi sanatı BKM Mutfak’ın haftalık şovu olarak gören genç kadro için söylemek pek mümkün değil. Ersin Korkut’un abartılı oyunu, diğer genç sanatçıların yer yer karikatüre varan tiplemeleri film boyunca inandırıcılığı tırtıklayıp duruyor.
En çok da finaliyle kaçırılan fırsata üzülüyor insan. (Merak etmeyin söyleyip tadınızı kaçırmayacağım) Ama mutlu finale müthiş bir Anadolu insanı vuruşu yapma imkanı varken, nedense arabesk bir yaklaşım ile tamamlıyor diyeceğini Neşeli Hayat.
Bütün bunları alt alta topladığımızda artık siz karar verin filmin iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu. Sanırım biraz da bizim bakış açımızla ilgili bir durum bu. Filme karamsar filtreyle yaklaştığımızda hayli iyi bir tablo ortaya çıkarken, tozpembe bir iyimserlikle baktığımızda ortaya çok da yüceltilmeyecek bir manzara çıkıyor. İşte böyle bir film Neşeli Hayat!

12 Aralık 2009 Cumartesi

Saw yeter!





Duymayan kaldı mı bilmem ama insanın bazen içinde bulunduğu durumun farkında olmadan ne tür bir uçurumun kenarına milim milim gittiğini anlatan meşhur bir örnek vardır. Hani şu kurbağalarla ilgili olanı. Derler ki, kaynar suya atılan kurbağa tek hamlede kendini kazanın dışına fırlatabilir. Ama soğuk suya konulan kurbağa alttaki ateş vasıtasıyla su yavaş yavaş ısıtılırsa, farkına varmaz ve su kaynadığı anda, o da haşlanmış olur.


Suyun yavaş yavaş kaynaması! Enteresan tabii…


1970’li yılların başında Yeşilçam sineması en parlak dönemini yaşarken ‘avantür’ denen filmler moda olmaya başladı. Ve bir süre sonra İtalyanlardan kaptığımız ‘erotik avantür’ü keşfetti Türk sineması. Önceleri açık saçık konuşma, birkaç bayan bacağı düzeyinde olan bu tür, gittikçe cinselliğin dozunu arttırdı. Erotizm önce soft, ardından hard pornoya dönüştü. Öyle ki yılda 130 tane seks filmi çekilen bir sektöre dönüştü Yeşilçam ve 1978’de artık tam porno filmler sinema salonlarında gösterilir hale geldi.


Kurbağa deneyi gibi…


Hollywood sinemasında şiddet ve vahşet de benzeri bir tarzda yükseldi. Korku kavramı öyle bir hale geldi ki, şimdilerde iğrençliğin dozu arttıkça artıyor ve yapımcılar bunu türün gereği olarak yaptıklarını sanıyor. A. S. Porter’dan Hitchcock’a, ondan Peckinpah’a uzanın gerilim, korku ve şiddet patikasında öyle bir otobana gelindi ki, Hollywood sineması bir yılda en az 200 tane kanın seylaplar halinde aktığı, insan parçalarının havada uçuştuğu vahşet filmlerini sinema diye çekip izleyiciye yutturmaya kalkışıyor.


Üstelik her film bir önceki örneğinden daha da iğrençleşerek yapıyor bunu.


Saw -Testere serisinin ilk filmi normal bir insanın zor seyredebileceği düzeyde şiddet ve vahşet barındırıyordu. Ancak atmosfer ve tarz olarak farklı bir film olan serinin ilk örneği tüm bu kötü özelliklerine rağmen, içerdiği zeka ile beraber belli bir ilgi gördü.


Ne var ki, yapımcılar her yeni filmde, bir öncekinin iğrençlik dozunu artırmayı marifet saydılar ve Testere filminin har örneği, bir öncekinden daha iğrenç ve kötü oldu.


Sanırım lafı serinin son örneği Testere 6 – Saw 6’ya getireceğimi anladınız artık. Bir kere bir filmin bu kadar devamının çekilmesi saçmalığın daniskası. Hani neredeyse araba modeli ya da elektronik alet sürüm kodu gibi. Bu gidişle (kendileri her ne kadar 9 filmle tamamlanacak diyorsa da) Saw 312 filan da çekilir! Ve iş öyle bir saçma boyuta ulaştı ki, konu, diyalog, replik filan önemsenmiyor artık. Foşur foşur akan kanın miktarı ve kesilen beden parçalarının adedi önem kazanıyor. Seyirci severek izliyorsa, ‘bakalım bu sefer hangi yaratıcı aletle, insanların neresini kesecekler’ şeklinde sapıkça bir merakla izliyordur. Açıkçası bu da bir film yazısından ziyade ruh doktorlarının alanına giriyor.


Bu kadar aforizmadan sonra hala konusunu merak edenler için yazayım:
Serinin altıncı filminde Jigsaw'ın (bu da kim demeyin uzun hikaye) öğrencisi Amanda bizleri korkutacak yeni oyunlarla karşımıza çıkacak. Testere'ni oyunlarına tabi tutulanları yine ölümcül sınavlar bekliyor olacak. Rus ruletinden esinlenerek hazırlanan 6 kişilik bir döner düzenek içerisine hapseden Jigsaw bu kez tutsak aldığı kişilerden kendilerini feda ederek arkadaşlarını kurtarmasını isteyecek...


Biraz önce de vurguladığım gibi mevzu öyle bir hale geldi ki artık konu filan hikaye… Mühim olan kan ve vahşetin dozajının boyutu. Eh Allah var, yeryüzünde hiçbir sinemacı bu konuda Hollywood yapımcılarının eline su dökemez. Netice itibariyle, bir tür dizi film gibi, ‘sezon finali’ sayın Testere 6’yı.

4 Eylül 2009 Cuma

Maymunlaşma mı, acının getirdiği kırılma mı?




Önce şunu vurgulamam lazım; Evrim hikayesine prim veren biri değilim. Nedeni “insanın maymundan gelmesi” ile de ilgisi yok. Bu konuda okuduğum, bildiğim dini ve beşeri bililerin böyle bir şeyin mümkün olmadığını göstermesidir. Ve salt “teori”den oluşan bir görüşü adeta bir “din” gibi kullananların olduğunu bilmem, meseleyi ideolojik platforma taşıdığını düşünüyorum. Yoksa, şahsi inancıma göre insanı ve evreni yoktan var eden yaratıcı maymunu da insana çevirir, şempanzeyi de, kurbağayı da!



Ne ki modernizmin şöyle bir marifeti olduğunu da itiraf etmem lazım. Belki insan maymundan gelmedi ama maymuna dönüşebilen insan sayısı hiç de azımsanacak miktarda değil.
Televizyonlar örneğin…



Son derece sakin, aklı başında, efendi uslu insanların bu televizyon denen tuhaf dönüştürücü marifetiyle, şebekleştiğini gün aşırı görmüyor muyuz?



Sabahları yayınlanan kadın programları, akşamları boy gösteren spor programları, siyaset tartışmaları filan. Hepsinde aynı dönüşümü, “tersine evrim”i görmek mümkün.


Maymunlaşan insan süreci…



Biliyorum, mesela nazik ve alınabilecek insan sayısı hiç de az değil. Ama bu durum tespiti yapmamızı engellememeli.



Bir süre önce korkunç bir cinayet işlendi biliyorsunuz. Gelmiş geçmiş en medyatik cinayetlerden biriydi bu. Birincisi olay medyanın kendini ait hissettiği bölgelerde yaşandı, Etiler filan. Bu mahallerde bir olay meydana geliyorsa Türk medyası hassas davranır, zira kendi çocukları da oralarda dolanıyor. Zengin sokaklar, alış-veriş merkezleri filan. Dolayısıyla Münevver karabulut Cinayeti diğer cinayetlerden ilk olarak bu açıdan farklıydı. İkincisi zanlının ailesi zengindi ve başı daha önce de bir dolu şeyden dolayı belaya girmişti.




Dediğim gibi mesela hassas ve üzücü. Zira işin içinde hayatı bitirilen genç bir kız, ortada olmayan bir zanlı ve hala soruşturması süren bir cinayet var. Başta olayın taraflarının son derece dikkatli olması lazım. Ki salt bu durumlardan dolayı Münevver’in ailesini takip ederken hep rahatsız oldum.



Elbette anlıyorum, olay kolay kaldırılabilecek bir durum değil. Evladınız hunharca katlediliyor ve katil zanlısının ismi belli olmasına rağmen ailesinin varlığı yüzünden yakalanamadığı iddia ediliyor. Herkesin zoruna gider. Lakin “acılı baba” titriyle gün aşırı medyaya çıkıp konuşmanın gidişatı da belliydi.



6 koca ay sevgili okur. 180 gün… İnsan profesör olsa anlatacağı şey biter, tükenir. Münevver’in babasının düştüğü bu üzücü durum da böyle bir şey. Söylemek istediği şeyin her birini en az bir milyon kez söyledi. Acısıyla baş edebilmek ve yasını tutmak için içine yönelip susması lazımdı. Bu, kesinlikle ‘olayın üstü örtülsün, herkes peşini bıraksın’ demek değil, onu da söyleyeyim. Birileri baba Karabulut’a ‘sürekli konuşursan olay çabuk çözülür’ diye bir şey mi dikte etti, onu da bilmiyorum. Ama bir insanın aylar boyunca medyayı istediği şekilde kullandığını düşünmesi, aslında kullanılanın kendisi olduğunu farketmeden meselenin içine dalması, “esas konuyu” işte böyle arka plana itiyor ve önümüze “baba Karabulut” figürü çıkarıyor.


Artık o vahşi cinayet, kaçak zanlı, bilmem ne hep ikinci planda kalmıştır. Şimdilerde medyanın elinde “acaba bugün manşetlik ne yapacak?” şeklinde her türlü sürprize açık bir medyatik malzeme vardır. Ve ne yazık ki, mesele “kızının katilinin peşinde olan” baba profilinden çıkıp tiraj-reyting hammaddesine dönüşmüştür.



Önceki gün yaptığı şeyleri okudunuz, izlediniz hepiniz. Eminim ortaya çıkan bu tabloyu sağlıklı olarak görmüyor bile Süreyya Bey. ‘Her geçen gün medyatik dozu daha da artan bir şekilde haber malzemesi olmazsa unutulacak’ gibi bir bilinçaltı da oluşmuş olabilir.



Son olarak acısını tüm yüreğimle paylaştığım acılı babaya şunu söylemek isterim; sevgili Süreyya Bey, lütfen bir süre susun, sakin olmaya çalışın. Biliyorum acınız büyük ve ateş ciğerinizi kavuruyor. Ancak inanın bana kızınızın üzücü kaderinden daha ibretlik bir finale doğru gidiyorsunuz gibi geliyor. Kendinize de, ülkeye de bunu yapmayın. Masum kızınızın kemiklerini sızlatacak bir sonu kendi elinizle hazırlamayın.




Yeni bir Semra Kaynanaya ihtiyacımız yok!




Lütfen…

2 Eylül 2009 Çarşamba

Kim demiş babaanneler laptop kullanamaz diye!

Teknolojinin yaşlı kuşak ile arası sürekli limonidir. Zira teknoloji gelecek jenerasyon demektir, yaşlı kuşak ise malum. Hele ki babaanneler... Ama bazen teknolojii öyle bir kullanırlar ki, sadece biz değil onu ict edenler bile küçük dilini yutabilir. Bir seyredin hele: