8 Ekim 2010 Cuma

Portakalı soydum, katliama doydum!




Beni yakından takip eden okurlarım bilirler. Epey zamandır Antalya Altın Portakal Film Festivali ile gönül ilişkimi bitirmiş durumdayım. Kişisel bir kopuş değil bu üstelik. Festival yönetiminin bazı medya organlarına öz, bazılarına üvey evlat muamelesi yaptığı gün bitirdim bu hastalıklı ilişkiyi. Ki belediye Ak Partiliydi o dönem. Bir dolu ‘Demir perde’ ülkesine has tuhaf yetkilinin organize ettiği ‘Ahbap/yaren’ şenliğine dönüştürülmüştü.

Hala da öyle ne yazık ki…

İstanbul’dan şöyle görünür Antalya Festivali… Bir grup şanslı sinemacı (ya da yakınları) doluştukları uçakla Antalya’ya inerler. Dönemin popüler oyuncuları/isimleri geçit yaparak halkı selamlar ve ondan sonrası tatildir.
Lobide takılmaca, havuza dalmaca, barda kafa çekmece filan. Fena da değildir hani… Yeşilçam emekçileri hiç olmazsa belediye ve sponsor kesesinden adam gibi tatil yaparlar bir hafta. Medya ve elit kesimi hiç söylemiyorum zaten. Birbirimize bakacak yüzümüz kalsın en azından…

Yıllarca takip ettim Antalya Film Festivali’ni… Neredeyse bütün partilerin idaresindeyken gitmişimdir ayrı ayrı… Bilirim festivale katılımı. İçeride yerli sinemanın sorunlarına dair tartışmalar boş salona yapılırken, aynı esnada barda kafa çekip, garson kız kesen büyük sinemacıları da bilirim.
Zaten üç beş izleyicinin izlediği açık hava sinemasında, yağmur yağarken kala kala rahmetli Bülent Oran ile ikimizin kaldığını hatırlatırım. Sonra salon işletmecisinin gelip, ikimizi de nazikçe kovmasını mesela.

Garip bir şey. Festivalde yönetimler değişse de değişen bir şey olmuyor nedense. Zihniyet aynı, mantık aynı, uygulamalar aynı neredeyse. Görünürde sinema ile ilgili bir organizasyon gibi duruyor bu yakışıklı festival. Ama içi bambaşka bir ‘geç dönem tatili piyangosu’ durumu.

Her neyse. Derdim bu değil zaten. Nicedir yazmam bu festivali. Ciddiye de almam. Ancak bu sene CHP’li belediye çok ilginç bir şey yaptı…

Emir Kusturica’yı bilirsiniz. Her yerde Boşnak olduğunu söyleyen yönetmen (ki neredeyse 20 yıl önce Bogomillik çerçevesinde, Kusturica’nın Boşnak ya da Müslüman olmadığını yazmıştım) bütün dünyanın lanetlediği Sırp Katliamlarını küçümseyerek, ‘Ne olmuş abartmayalım yani’ türünden zırvalar dile getirmişti. Kadınları tecavüze uğrayıp, çocukları dilim dilim doğranırken. Erkekleri kamplarda çürütülüp, toplu olarak katledilirken, ‘cıstak cıstak’lar içinde ‘Yeraltı’ filmini yaptığında kan beynime sıçramıştı ilk kez. Bir yönetmen böyle olamazdı, bir sanatçı bu kadar ruhsuz ve vurdumduymaz olamazdı asla!

2005 yılında ise Karadağ'da vaftiz olup Sırp-Ortodoks'luğa geçti. Nemanja adını aldı. Boşnak kökenine bu ihaneti, Boşnak'ların 250 yıl önce can korkusuyla İslamiyet'e geçtiği ve zaten bütün Boşnak'ların eskiden Sırp ve Ortodoks olduğu şeklinde savundu.

Ki olabilir, kendini ne hissediyorsa odur insan…

İşte CHP’li Antalya Belediyesi ‘bira’ şenliğinden sonra bu yönetmeni juri üyesi olarak ülkemize davet etti…

Bira festivali yapıp, lingo lingo şişeler havasında şenlikler ile vur patlasın çal oynasın yapmayı da, bir nebze eleştirebilirsiniz. Ancak nihayetinde ‘hayat tarzı’dır deyip saygı duymak zorundasınız.

Ve fakat…

Mesele insanlık suçu ise… Mesele katliama hoşgörü ise.. Hele ki mesele Bosna gibi Türklerin aşırı hassas olduğu bir konu ise, Nemanja Kusturica’yı (Emir) ismiyle çağıramazsınız. Çağırıyorsanız, bu ülkenin hassasiyetleriyle derdiniz var demektir. İnsanlık ile sorununuz var demektir. Hele hele oturup ‘Çağırdık çünkü sanat her şeyden üstündür’ şeklinde saçmalıklar yayınlarsanız, alerjinizi tüyle makyajlamaya kalkmış olursunuz.

Bütün dünya Sırpları kınarken, Sırp savaş suçluları mahkemede yargılanırken, Boşnak kadınların, yetimlerin göz yaşı hala toplu katliamların yapıldığı toprakları nemlendirirken…

Kimse kusura bakmasın, derisi bu kadar kalın, alerjisi bu kadar kocaman, göz dönmüşlüğü bu kadar olamaz. Olmamalı…

Yeri gelmişken Bal filminin yönetmeni Semih Kaplanoğlu başta olmak üzere, tüm hassas sanatçıları tebrik ettiğimi söylemeliyim. Gözümde bir kez daha büyüdü Bal filmi ekibi. Nemanja Kusturica’nın jüri üyesi olduğu bir yarışmada alınacak ödülden ancak utanç duyulur bence.

Hazır CHP Kızılcahamam’da kampa girmişken ‘bu konuyu da bir görüşsünler’ derim. Milletin hislerinin aksine, duygularının inadına, rencide edici faaliyetler hala CHP’nin kurumsal icraatları ise tebrik ederiz elbette.

Bira Festivali biraz erkene denk geldi. Altın portakal’dan sonra olsaydı, kadehleri hep beraber Sırpların şahsında tüm faşizm için kaldırırdık! Son söz olarak bir nazire yapalım şaire:

Ey sanat, habis ruhları faşiste dönüştüren!

Aynalar zindan!


-Daha ne kadar ıskalayacağız hayatı Olric?
-Oklarımız bitene kadar Efendim!
(Tutunamayanlar'dan)

Sivil sivil sivil!


Hani Kenan Paşa demişti ya, ‘Dengeli olsun diye bir sağdan asıyorduk, bir soldan’ diye. Sanki gizli bir el, cinayetleri bu denge üzerinden yürütüyordu. Sabah solcu vurulursa, akşama mutlaka bir sağcı katlediliyordu. Gece yarısı duvara yazı yazarken kurşunlanan gencecik solcu çocuğun intikamı sabah başka bir gencin kanı ile yıkanıyordu…

Ve biz, yaşı henüz tutmaya yeni yeni başlayanlar, aklı bu tür işlere yeni basanlar korku ve merakla izliyorduk tüm bu olup biteni. Hele 79 kışı… Doğuda kışın sabah hiç olmaz sanki sert kışlarda. Öğlene doğru açılır gibi olur. Havada geniş yakan taşkömürü kokusu ve kurumu, sabahın altısında yola düşerdi sabah öğrencileri. Öğlencilerin geri dönüş saatleri fena. Hava 4’te kararır neredeyse. Saat 6’da zifiri karanlık ve derinlerden gelen polis sirenleri, silah sesleri, köpek havlamaları…

Servis geleneği filan yok o zamanlar. Pardon… Var, var ama bizim gibiler için değil.

Sınıfta bir Mustafa var. Tankçı bir binbaşının oğlu. Samimiyiz samimi olmasına. O da bizim gibi insan işte. Bizim şivemiz ona komik, onun konuşması bize puding gibi geliyor. Her akşam okul çıkışı, bir iki-üç arkadaş sokularak birbirimize, aceleci adımlarla eve doğru yol alırken, okulun kapısına büyük haki renk askeri otobüsler yanaşıyor. Asker çocuklarını alıp, lojmanlara götürüyor…
Şimdi konuşuluyor la, askerlik, süre, lojman hizmeti filan…

Hatırladığım ilk askerlerden biri, soğuk bir kış gecesi, otobüsün içine avanak avanak bakarken, göz işaretiyle ‘atla’ diyen esmer onbaşı mesela.
Yoksa kolay değil askeri bir tesise girmek, askeri araca binmek. Hatırlayın daha ne kadar oldu Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun kazası esnasında üst rütbeli subayın gazeteciyi helikoptere almaması…

Kuyruklar olurdu mesela. Erkek çocuklar erkenden gidip kuyrukta yer tutarlardı aileleri adına. Et kuyrukla, gaz kuyrukla, tüp kuyrukla…

Mustafa kuyruk nedir bilmezdi mesela. Her sorduğumda ‘kantinden alıyoruz biz’ derdi. Kantin… Askeri kantin… Hastanenin dik yokuşundan inince, sağda Karakoyun deresi üzerinde kurulu garnizonun hemen kenarında. Et de var, süt de, peynir de… Hem de neredeyse toptan fiyatına… karaborsa işlemez kantine!
O kış akşamı Mustafa utanarak ayrıldı bizden ve askeri servis aracına bindi. Biz bakarken arkasından, onbaşı şoför ‘atlayın’ işareti yaptı. Tereddüt bile etmedik, atladık arkadaşla ve Mustafa’nın yanına iliştik. Mustafa çok mutlu olmuştu. Biz ise uzay gemisine binmiş AROG’lu yerliler! Bugün düşündüğümde ‘köhne’ bile sayılabilecek o otobüs, bize uzay üssü gibi gelmişti. Çok geçmedi mutluluğumuzun üzerinden. Arka beşli koltukta oturan silahlı jandarma çavuş gelip, herkesi teker teker inceledi. Yanımızdan tam savuşup gitmişti ki, hemen önümüzdeki kız ve oğlan aynı anda dönüp işaret parmaklarını bize uzattılar, Öyle böyle değil, basbayağı kızıl kıyamet kopartarak bağırıyorlardı:
Sivil, sivil sivil!!!

Çavuş döndü ve yanımıza geldi. Durumu anlayan onbaşı otobüsü durdurdu. Hiç konuşmadan yerimizden kalktık biz. Mustafa kahrolmuştu ama önümüzdeki subay çocukları çok mutluydu. Zemheri gibi bir soğuk yüzümüze çarpıyordu ama esas içimiz kıymık olmuştu. Nerede indiğimizi bile çözemedik uzun süre…

Buz gibi ayaz iliklerimize kadar geçmiş, dizlerimize kadar ıslanarak bir saatten fazla yürüyerek eve ulaşmıştık. İki genç öldürülmüştü o akşam Urfa’da. İki çocuk ise ağır yaralanmıştı askeri servisin içinde.

Şimdi ne zaman askerlikle ilgili tartışmalara denk gelsem, o iki subay çocuğunun çığlıkları kulağımda:

Sivil, sivil, sivil!!!

7 Ekim 2010 Perşembe

Bilinmeyen...

 

Bilmiyor hiç kimse.. 

Şairi de, yazarı da, entelektüeli de cancağızım. 

Uzaktan sevmek değildir aşkların en güzeli filan. 

Aşk bile değildir uzaktan olanı. 

Sevilmez öyle uzaktan uzaktan. 

Yanılır ancak için için. 

Kor gibi...


6 Ekim 2010 Çarşamba

Külüstürdü bisikletim



Kaçıncı eldi bilmiyorum. Kaça aldığımızı da. Benim, abimin bayramlıkları, harçlıkları ve babamın desteğiyle alınmıştı. Hani Ferrari olsa ancak o kadar dikkat ederdik bakımına ama, ömrünü tamamlamış bir aletti. Dökülüyordu resmen. Birimizin elinde kalacağı, ve diğerinin elinde kalanın gırtlağına sarılacağını biliyorduk. Biliyorduk bilmesine ama yine de bisiklete binmek özgürleşmek demekti bizim için. 

Bugün bisiklete binen şehirli çocuklara bakıyorum da, ne o öyle? Kasklar, dizlikler, sürekli iki eli arka seleye yapışmış ebeveynler filan. Hala birer zafer nişanesi gibi taşırım dizlerimde bisiklet yaralanmalarından kalan izleri. Yaranın biri kabuk bağlayıp iyileşmeden diğeri açılırdı bisiklete binerken. Öyle özel 'Take a trip' alanları filan da yoktu benim zamanımda. Bisiklet bile yoktu ya, dediğim gibi kim bilir kaçıncı elin vazgeçip elden çıkardığı zaman geçti bizim elimize. 

Bir nefeslik kalmışsa canı, onu da biz alacaktık kesin... 

Zincir atar, eller yağlı ama ne gam! 

Lastik patlar, yama hazır, yok öyle kolay kurtuluş elimizden. Direksiyon görevi gören boynuz eğimli metalin tutma sapları haşat olduğu için su hortumu geçirmiştik. Hakkını yemeyeyim müthiş kavranıyordu, hiç kaymıyordu. 

Rüzgar sonra... Saçları anne şefkatiyle okşuyordu ilk başta. Sonra serseri aşıkların çılgın kaçamakları gibi; tokatlarcasına şakakları. Üstüne bir de iki eli iki yana açarak gitmek vardı. Bir de yokuş aşağı... Şimdi yazarken bile elim ayağım titredi. Ne cesaret, ne biçim bir susamaymış özgürlüğe!

Hiç unutmam 56 Chevrolet'i vardı bir arkadaşımın babasının. Gerçi o da ihtiyardı ama afilliydi, yakışıklıydı hala. Üstü açıktı üstelik. Kalır mıyım altında, yapıştırdım lafımı yeri denk geldiğinde; benim bisikletimin de üstü açık....

Mavi değildi benim bisikletim, külüstürdü ama üzerine bindiğimde beni masal ülkelerine götürecek kadar özgür ve bıçkın bir araçtı...

1 Ekim 2010 Cuma

The Good Heart: Hayat bir Hindistan cevizidir!


Modernizmin tarihi biraz da yalnızlaşma tarihidir. Mimari yapıdan sosyal alanlara kadar her şey insanın yalnızlığa doğru yol aldığının delilleri ile dolu. Evleri dilim dilim odalara bölüyoruz misal. Herkesin bir odası olsun istiyoruz yalnız kalacak. Ve hayatı o kadar çok gereksizliklerle tıka basa dolduruyoruz ki, kalabalıklar içinde bile yapayalnız kalıveriyoruz. Toplu taşıma araçlarına bir bakın isterseniz, kitle halinde yol alan onlarca yalnız insana şahit olacaksınız!

İzlanda kökenli Fransız yönetmen Dogu Kari’nin son filmi ‘İyi Yürek – The Good Heart’ bu büyük, modern kazana daldırıyor kepçesini ve yalnızlaşan insanoğluna dair iki şahane örneği önümüze servis yapıyor. Filmin orta yerinde şöyle bir şey söyletiyor kahramanlarına: “Hayat bir Hindistan cevizidir! Dışı sert. Doğru alet edevatın yoksa ya da nasıl kıracağını bilmiyorsan işe yaramaz bir şeymiş gibi görünebilir. Ancak nasıl kıracağını bilirsen, içindeki tatlı sıvıya ulaşabilirsin. Ancak esas olay hindistancevizini kendine saklaman değil, önce nasıl açacağını öğrenip sonra da Hindistan cevizi olmayan biriyle paylaşmalısın. Böylelikle mutluluğun ne olduğu daha iyi anlayabilirsin.”

Dogu Kari, çok yönlü bir yönetmen. Filmlerinde kostüm tasarımından, mekan tasarımına, müzik temasından, makyaja kadar bir çok şeyi kendisi üstleniyor. Ancak en önemli özelliği hayatı algılayış ritmi ve perspektifi. Filmlerine hakim olan ‘kapalı mekan’ havası onun ‘Sit-com’ merakından kaynaklanıyor. Öte yandan sanat filmi derinliği ve dinginliği de var. Parisli yönetmen iki türün kendince önemli özelliklerini mezcettiğini düşünüyor.

İyi Yürek’in konusuna gelince: Hayata doğru ve hayattan doğru diyebileceğimiz iki insanı çakıştırıyor yönetmen. Bunlardan biri genç Lucas. Ki bu rolü futbolcu Lionel Messi’ye acayip derecede benzeyen Paul Dano oynuyor. Lucas hayattan bıkmış, ölmek isteyen bir sokak adamı. Ancak içinde inanılmaz bir merhamet ve iyilik hissi var. Ne ki zaman zaman karamsarlık ağır basıyor ve intihar ediyor Lucas. Bileği kesik şekilde hastanede gözünü açtığında şu soruyu soruyor: ‘Öldüm mü?’

Diğer kahramanımız Jacques ise tam bir mendebur ihtiyar. Diksiyonu, jest ve mimikleri ile Brian Cox öyle bir usta oyunculuk gösteriyor ki, insan hayranlıkla izliyor. Bu huysuz ihtiyar, köhne bir bar işletiyor ve köpeği ile beraber yaşıyor. Bilumum kötü alışkanlığa sahip; berbat beslenme, sigara, alkol… Ve Geçirdiği beşinci kalp krizi neticesinde Lucas’ın yanındaki yatağa savuruyor onu kader. O kadar huysuz ki, hastane kadrosu bile Jacques’e ‘Ölmedin gitti’ diyebiliyor. Bu enteresan tesadüf/tevafuk iki yalnız kahramanın kaderini birleştiriyor. Lucas, asabi ihtiyarın yanında işe başlıyor ve onunla yaşıyor. Hayat, paylaşınca bir an için yoluna bile giriyor gibi görünüyor. Ne var ki, aynı hayat ne yazık ki düz bir çizgiden oluşmuyor. Bir gün barın kapısından ıslak, gözleri yaşlı ve sarhoş bir hostes kız giriyor: April. Bu hüzünlü kadın, Jacques ve Lucas’ın arasına giriyor adeta. Kurulan tüm dostluklar, yapılan iyilikler birden bire tehlikeli sulara doğru yüzüyor. Ve şaşırtıcı bir final ile yönetmen, bizi tekrar yalnızlığın rıhtımında kendi başımıza bırakıyor.

İyi Yürek her şeyden önce çok sağlam bir yazılı metne sırtını dayıyor. En küçük bir israfın olmadığı diyaloglar ve gereksiz, abartılı Holywood klişeleri yok filmde. Sonra ritim ve atmosfer… Son derece sahici ve gerçekliğe uygun. Filmin en güçlü yönü ise oyunculukları. Usta oyuncu Cox’a genç oyuncular layıkıyla eşlik ediyorlar. The Good Heart-İyi Yürek belki hayata dair çok fazla çözümleme sunmuyor, belki yönetmenin böyle bir kaygısı da yok ama, en azından yalnızlığa dair gerçeğe şahitlik eden bir kamera var. Her ne kadar ağır akıyor gibi dursa da dramatik aksiyonu son derece sağlam bir film İyi Yürek. Her ne kadar finalde bize tersten tokat atsa da… Film boyunca gizliden gizliye gıdıkladığı içimizdeki Polyannayı bir anda yüz üstü bırakıveriyor yönetmen. 


The Good Heart - Bande-Annonce / Trailer [VO]
Yükleyen Lyricis. - TV dizilerini ve programlarını online izleyin.

16 Eylül 2010 Perşembe

Susarak anlatmak


Diyecektim ki; 
Bakma böyle sessiz göründüğümüze. 
İçimize akar nehirlerimiz bizim.
Ne yükseklerden dökülürüz bin bir vaveylalarla da,
şelalelerimizin altında halı gibi serili huzur göllerimiz sakinleştirir bizi.
Sustum!


Diyecektim ki;
Bakma öyle durgun göründüğümüze.
Ya büyük bir seferden gelmiş, soluklanıyoruzdur,
Ya da yeni bir yolculuk fısıldanmıştır kulağımıza...
Prangalara vursalar bile bizi, gidemesek de yerimizde zıplarız biz!
Sustum!


Diyecektim ki;
Bakma öyle ürkek göründüğümüze...
Yüreklerimiz yiğit yuvasıdır bizim.
Kaf dağının arkasındaki yedi başlı ejderhayı alt etmek için gözümüzü kırpmadan fırlarız ileri.
Ne ki bunun dedikodusunu yapan hafif meşreplerden değiliz biz!
Sustum!


Diyecektim ki;
Bakma böyle renksiz göründüğümüze...
Dalgacı Mahmut bizden öğrendi gökyüzünü boyamayı...
Denizi yırtıp, içine koyu mavi mürekkep damlatmayı da ona biz öğrettik.
Gökkuşağının tüm renkleri göğüs ceplerimizde daima hazırdır.
Hayatımız da, ölümümüz de...
Dünümüz de, bugünümüz de, yarınımız da renkli Türkçe ve sinemaskoptur bizim.
Sustum!


Diyecektim ki:
Bakma öyle tatsız tuzsuz göründüğümüze...
Bin bir çeşit tadı vardır sevdalarımızın.
Ne ki dünyanın acılarına baktıkça kaçar ağzımızın tadı bizim.
Bir misyonumuz da budur esasen;
bir yandan yoğururken geleceği bir oyun hamuru gibi,
bir yandan ferahfeza lezzetler akıtırız inceden.
Sustum!


Diyecektim ki:
Bakma öyle sevgisiz göründüğümüze...
Sentetik sevgi gösterilerinden hazzetmeyiz biz.
Ve boşa harcayacak bir gram sevgimiz de yoktur.
Hedefi vuramayan oku atıp, bununla caka da satmayız.
Cömertizdir üstelik!
Büyük-küçük, uzak-yakın demeden istenmeden uzattığımız ilk şeyimiz sevgidir bizim.
Sustum!


Diyecektim ki;
Bakma öyle zevksiz göründüğümüze...
Sadelik bize geçmişimizden miras.
Başta hayallerimiz ve rüyalarımız olmak üzere,
işlerimiz, ibadetlerimiz, sıradan meşgalelerimiz bile haz vericidir.
Haz alırız maddi ve manevi olan her şeyden...
Bir adımız da zevktir bizim...
Sustum!


Diyecektim ki;
Bakma öyle hissiz göründüğümüze...
Gözyaşlarımız azığımızdır bizim.
Çin'de Maçin'de bir kuşkanadı incinse yankısı yüreğimizden gelir.
Haksızlığa öfkelenir, düşene en çok biz üzülürüz.
Yol gitmekten başka şey bilmez ayaklarımız, hele tekmelemeyi asla öğrenemedik bugüne kadar.
En çok avuç içlerimiz nasırlaşmıştır, el uzatmaktan bizim!
Sustum!


Diyecektim ki;
Bakma öyle yüzsüz göründüğümüze...
İdeallerimiz uğruna kalınlaştırdık yüzümüzün derisini biz.
İş bu nedenle;
bin kere kovsan da kapından bizi, yine geri döneriz.
Ufkumuz nefsimiz adına çizili değil ki, alıngan olsun ruhumuz...
Kimsenin ateşle terbiye edilmesine razı gelemeyiz biz.
Sustum! 

Diyecektim ki;
Bakma öyle tepkisiz göründüğümüze.
Yaralarımıza üflerken öğrendik ıslık çalmayı.
Ve karanlıkta öğrendik küçücük pencereden adını sayıklamayı.
Sahipsiziz, garibiz, yetimiz, biliriz.
Kucaklarken tüm dünyayı, ihanetin ateşten kucağına atılırken bile şikayet etmeyiz.
Zira biliriz; yapan da O’dur, susturan da O’dur, saracak olan da…
Sustum!

13 Eylül 2010 Pazartesi

Muhibe Anne...


Türkan Saylan toprağa karışmış bir kişi. Arkasından konuşmak elbette bize yakışmaz. Ancak ülkemizdeki belli bir grubun Saylan’dan azize çıkarmaya çalıştığını da biliyoruz. Malum, son olarak onun ismini taşıyan bir TV dizisi çekiyorlar.

Özellikle internet ortamında hiç de küçümsenmeyecek bir grup da bu durumdan rahatsız… Hatta bu diziye karşı kampanyalar filan düzenliyor…

Ki ben karşıyım bu tür kampanyalara… Başkasının sözünü kesmesindense, kendi söyleyecek sözü olmalı insanın bence…

Zira ben biliyorum ki, isimsiz binlerce, milyonlarca Türkan Saylan’dan daha azize ve daha kutsal kadın var bu ülkede. Ancak gelin görün ki, aldıkları terbiye ve edepleri gereği hep mütevazı ve mahcuplar…

Muhibe Anne de bunlardan sadece biri.

Çok ilginç bir kişiliktir Muhibe anne!

1933 doğumlu, yani tamı tamına 77 yaşında. Oğlunun işinden dolayı yaklaşık 10 yıldır Amerika’da yaşıyor. Benim de orada bulunduğum sırada evine konuk olmak, menkıbelerini dinlemek, yemeklerini yemek, dualarını almak nasip oldu çok şükür. Tek kelime İngilizce bilmez Muhibe Anne. Ama her hafta sokaktaki Amerikalı komşularıyla çayda bir araya gelir, artık hangi dili konuşursa, anlaşır onlarla. Arkadaşım diyor ki, ‘beni çok şaşırtıyor, komşularımız hakkında en sağlıklı bilgileri o veriyor. Filancanın kocası savcı imiş, falancanın oğlu okula başlıyor bu sene’ gibi…

Bir gün evde ondan başka kimse yokken kapı zili çalmış. Açmış Mevhibe Anne. İki tane Yehova Şahidi. Adamlar bilmiyorlar tabi başlamışlar İngilizce bir şeyler anlatmaya. Muhibe Anne de başlamış Kelime-i Şahadet getirmeye. Adamlar tam 20 dakika konuşmuşlar, Muhibe Anne de 20 dakika ‘Eşhedüannaaaa’ diye devam etmiş. Sonunda herifler pes edip çekip gitmiş. Diyor ki Muhibe Anne; “5 dakika daha dursalardı Allah’ın izniyle Müslüman olacaklardı!’

Diyeceksiniz ki, iyi güzel de, referandum ile Muhibe Teyze’nin ne alakası var?

Anlatayım…

Referandum öncesi Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, ‘İmkan olsa ölüleri bile mezardan kaldırmak lazım’ lafını duyunca duramamış. Oğluna, ‘Beni ülkeme götüreceksin’ diye tutturmuş. Virginia nere, Türkiye nere!!!

Kolay mı gelmek?

Ama Nuh diyor peygamber demiyormuş Muhibe Anne.. Sonunda arkadaşım dayanamamış ve bir haftalık iş izni alarak annesini alıp Türkiye’ye gelmiş.

Macera bitmiyor tabi. Havaalanında oy kullandırtmamışlar ona. ‘Kaydın burada değil, Ankara’da demişler… Seçimden bir gün önce İstanbul’da kalıp seçim günü Ankara’ya gitme niyetindeymiş. Ne acı ki, akşam abdest alırken banyoda ayağı kaymış ve kolu kırılmış 77 yaşındaki annemizin. Acı içinde kıvranmış, kolu alçıya alınmış. Doktor mutlak istirahat demiş ama kim dinler ki?

Seçim sabahı binmiş arabaya, gitmiş Ankara’ya ve oyunu kullanmış… ben bu satırları yazarken gülümsüyordu yüzü eminim… 77 yaşın verdiği huzur ve tevekkül ile üzerine düşen vazifeyi yapmanın rahatlığıyla acılarını çoktan unutmuş durumda…

Şimdi ekranlara bakıyorum, yenilgi şaşkınlığı ile ‘neden böyle oldu’nun cevabını arıyor bazı partiler. Her seçimde milletten yedikleri tokat ile sersemleyen siyasiler için çok önemli ve hikmetli bir gerçekliktir Muhibe Anne’nin hikayesi…

Akledenler için çok da ibretler vardır tabii…

6 Eylül 2010 Pazartesi

BARAN: Viranelerde defineler vardır!



Öyle der şeyhi Şakir’e: “Hârabat ehline hor bakma Şakir; viranelerde defineler vardır…” En esaslı destanlar bu nedenle çıkmaz görkemli mekânlardan. Büyük hikâyeler perişan mezbeleliklerden başlar yükselmeye. Büyük aşklar da öyle. Bana bir tane saray aşkı gösteremezsiniz ki destansı ve erdemli olsun. Sarayda entrika vardır, ihanet, sadakatsizlik ve intikam vardır. Erdem tütsülü bir buğu gibi gezinir harabe koridorlarında. Sadakat seslendirilmeyen kadim bir melodidir. Yokluk, yoksulluk besler duyguları. Varlık zehirli bir gıdadır, enfüsi bir yanılsamadır. Hani memleketimizde genelde oylarıyla gündeme gelir ya çobanlar. Çobanın aşkı her daim üstündür burjuva ve sentetik kristal aşklardan.

Bilenler bilir beni. Öyle çok sert bir Doğu/Batı zıtlaşmasına inanmam. Ancak aradaki farkın bayağı derin olduğunu da bilirim. Stendal’ın Aşka Dair’inde tasvir ettiği Batı tipi aşklar ile Doğu sevdalarının farkını gerek masallarda, gerek kitaplarda, gerekse -çok az da olsa- filmlerde görmek mümkündür. Aşkı aşağılaya aşağılaya -onlar yücelttiklerini zannediyorlar ne talihsizlik!- ‘köpeklik’ düzeyine indiren (Bilmeyenler şaşıracaktır. Elbette ‘Aşk Köpekliktir’ furyasına gönderme yapıyorum) Batı hayranı Doğu modeli de var ama bizim bu haftaki konumuzun dışında.

Bu haftaki önerimiz, aşk üzerine çekilmiş en muazzam filmlerden biri olan Mecid Mecidi’nin Baran’ı… Öyle bir aşk ki mezbeleliğin içinden fışkıran bir pürüzsüz gül yaprağı sanki. Ego, bedbinlik, hodgamlık batağında çırpınırken etrafa sıçrattıklarıyla övünen Batı tipi aşkın tam karşısında dimdik ve asil bir şekilde duran Doğulu bir aşk hikâyesi Baran.

Önce hikâyeyle ilgili bir özet geçeyim: Baran, Tahran’da bir inşaatta kaçak olarak çalışan babasının iş kazasında ayağının kırılması üzerine onun yerini almaya karar veren genç bir Afgan kızının, erkek kılığına girerek inşaatta çalışmaya başlaması ve kız olduğunu fark eden aynı inşaattaki bir Azeri gencin ona âşık olmasının hikâyesini anlatıyor. Bu hikâye fonunda savaşın, göçmenliğin, kimsesizliğin, iyiliğin, kötülüğün, paranoyanın ve daha birçok kavramın etrafında gezdirip duruyor bizi yönetmen Mecidi. Film dünyanın birçok ülke festivalinde sayısız ödül aldı.

Belki çok kısa olarak yönetmenden de bahsetmek lazım: Mecid Mecidi sinemaya 1978’deki İran Devrimi sonrasında oyunculukla adım atar. Öncesinde tiyatro ve dramatik sanatlar alanlarında oyunculuk ve yönetmenlik eğitimi görmüş, daha çok çocuk yönetmenliği konusunda uzmanlaşmıştır. Fakat devrimle birlikte sinemanın etki alanını hesaba katarak bir grup arkadaşıyla sinema yapmaya karar verir ve tiyatrodan uzaklaşır. Bu birlikteliğin önemini her röportajında dile getiren Mecidi’nin devrimin rüzgârıyla sinemaya idealist bir anlam yüklediği gözlenir. Özgün bir dil kurmak için gerekli kaynaklara sahip olduğunun bilinciyle yola çıkan Mecidi, yetkinlik arayışını sinemanın her alanında görev alarak devam ettirir. Muhsin Mahmelbaf’ın Boykot (Baykot, 1985) filmi dâhil olmak üzere beş-altı filmde oyunculuk yapan Mecidi, nihayet Baduk (1992) adlı kısa filmle yönetmenliğe ilk adımını atar. Sonra birbirinden muhteşem filmler gelir: Baba, Cennetin Rengi, Cennetin Çocukları ve Baran…

Anlattığı hikayelerin tamamında üzeri ıslak bir tülle kaplı sevda, yokluk, hüzün ve emek hâkimdir. Mecid Mecidi küreselleşmenin ülke sinemalarını fena etkilediği ve genelde hâkim rengin Hollywood olduğu dönemlerde bile anlatım dili ve atmosferinden asla vazgeçmediği gibi, dudak ısırtıcı bir özgünlük yakalamayı başarıyor filmlerinde. Tıpkı bizim Semih Kaplanoğlu gibi.

Tekrar filmimize dönecek olursak Baran, Doğu’nun artık içselleştirdiği hayatın sert yanına çevrilmiş bir masal projeksiyonu ile minik minik hayatlar ve her biri delip geçici sahneler üzerinden âdeta yağ gibi akan muazzam bir aşk öyküsü. Deminden beri söylemeye çalıştığım şey; yeryüzünde sadece bizim ‘Doğu’ dediğimiz coğrafyaya nasip olan rikkatli ve mızrabı derinlere vuran bir dil var filmde. Öyle bir dil ki perişan bir sefaletin tam ortasından üzerinde toz zerreciği dahi bulunmayan pırıl pırıl bir aşkı anlatabiliyor. Hayatın kendisi balçıktan, duvarlar çökük, evler harabe, kapılar köhne, elbiseler perişan… Ama aşk pırıl pırıl ve neredeyse -sinema adına- ulaşılmaz. Ve sanmayın ki yönetmen bunu Shakespeare metinlerindeki gibi ağdalı tiradlar ile başarıyor.

Hayır!

Ve hatta tam tersi… Belki aşka dair tek cümle bile çıkmıyor aşığın ağzından. Maşuk ise zaten başka şeyler derdinde. Onun derdi kendine yeter! Bir film düşünün ki tepeden tırnağa aşk olan bir hikâyede kahramanlar bütün şunları kimi taşarak kimi sızarak ayan beyan söylüyorlar. Ama erkek olan aşka dair tek kelime etmeden, kadın olansa değil kelime etmek sesini bile işittirmeden yapıyor bunu. Öyle incelikli anlatımı var ki. Mesela âşık, sevdiği kızın tokasında gördüğü saç teline bile dokunamıyor! İşte Baran bu nedenle benzersiz bir yapım.

BARAKA: Ruhanî bir şah eser!



‘Göğe bakmazlar mı, nasıl yükseltilmiştir?
Dağa bakmazlar mı nasıl dikilmişlerdir?
Yeryüzüne bakmazlar mı nasıl döşenmiştir?
O hâlde, öğüt ver.
Sen ancak öğüt verirsin!’
GAŞİYE -18/21



Ben saymadım ama eminim bu konunun ehilleri biliyorlardır; kutsal kitabımızda neredeyse ayetlerin toplamının üçte biri ‘Niçin düşünmüyorsunuz, niye akletmiyorsunuz, niçin tefekkür etmiyorsunuz?’ şeklinde bitiyordur. Bu perspektiften baktığımızda bu kâinat kitabını okumak, ona bakmak, onu fark etmek ve ondan ders çıkarmak insanoğlunun belki de hayata geliş gayesidir.






Sinema keşfiyle beraber hayatı taklit etmeye başlamıştır. Henüz kurgu ve drama keşfedilmemişken tabiatı taklit ve nihayetinde belgesel film türü yaşadığımız dünyayı kamera objektifi kadranıyla kadrajlayarak önümüze sundu. Bu inanılmaz bir şeydi… O güne kadar sürekli gördüğümüz ancak boyutunu, güzelliğini, ayrıntılarını bilmediğimiz şeyler belgesel sinema sayesinde hikmet masamıza serildi.






Sonra teknolojinin gelişmesiyle belgesel sinema bu ibret ve hikmet levhalarını daha da yukarılara taşıdı. Kuşlar belgeseli ile gökyüzüne, Microcosmos ile yer altına gittik beyazperde aracılığıyla. Mars’taki çalışmaları izleyip hayrete düştük, geçmiş medeniyet canlandırmalı belgesellerle tarihi tekrar keşfettik.






Fakire sorarsanız; beni en çok etkileyen belgesel film adı için, kesinlikle Baraka derim.






Özgün ve essiz bir eser olan Baraka, ABD’nin sıra dışı yönetmeni Ron Fricke, Amerikalı son dönem filozoflardan Joseph Chemple’in “The Power of Myth / Mitin Gücü” adlı eserinden aldığı ilhamla çekmiş.






Doğal olarak kitaptaki gibi insanoğlunun tabiat ve kâinatla olan ilişkisini ‘insanlık pedagojisiyle’ sorgulayan ‘Baraka’, görsellik ve müziğiyle kitabı çok aşıp, unutulmaz bir rahmani vird olarak sinema tarihindeki yerini alıyor. Yönetmen Fricke, yaşam biçimlerindeki renkliliği, değişimi ve insanın bunlara etkisini irdeliyor. Yeryüzünün efendisinin, hizmetine verilen nimetlere nasıl ihanet ettiğini anlatıyor Baraka. Bir iç dünya tecrübesinin masalsı görsellik alanına yansıması olan filmde yönetmen, ustalıkla buluşturduğu resim ve sesler aracılığı ile kişisel bir tecrübeyi, her izleyene ilham verecek ve dünya çapında etki yapacak, çok anlamlı bir şahesere dönüştürüyor.






Medeniyet tarihi, insanlığın suç galerisi…






Bu film için, kameraman-yönetmen Ron Fricke, büyük formatlı 70 mm kamerayı 20 yıl aradan sonra yeniden kullanmış. Dönen yıldız kümelerini yakalamak için, hareket kontrollü imgeleri çekme kabiliyeti olan özel bir kamera da tasarlanan bu filmin montajı için de özel bir bilgisayar yapılmış.






Filmde hiç diyalog yok. Sadece birkaç yerde mekânlara ait bilgilendirici alt yazı var. Esasen görüntüler o kadar muhteşem ki herhangi bir diyaloğa ihtiyaç da yok. İzleyici kendi bilgi birikimi nispetinde yapılan kurgudan haz alıyor ve verilmek istenen mesajı damıtıyor.






Genel kurgu açısından bakıldığında Baraka, bir çeşit insanlık tarihi… Hayvanlardan (maymun ile başlıyor) başlayıp, yerli insanlara, ilkel kabilelere, oradan şehirlere, kalabalıklara, savaşa ve yok edişe yöneliyor. Final sekansında ise ellerini boşluğa açmış bir derviş misali kurumuş ağaç ve dallarını görüyoruz. Baraka, bir yönüyle insanoğluna haddini bildiren de bir film. Dünyanın enfes manzaralarını ve ‘kulların’ yıkıcılığını gördükçe maddeten ve manen nasıl ‘ufak’ olduğumuzu idrak ediyoruz. Dünyanın evrende minik bir nokta, insanın da dünyada nasıl minicik olduğunu, karınca yuvası misali büyük metropollerin baş döndürücü hızda akmasından kavrıyoruz.






Her görüntü bir kelimenin anahtarına dönüşüyor. Her anahtar bir kapıyı açıyor ve zihnimiz o kapıdan içeri sızarak hikmet levhaları toplamaya başlıyor. Yabancı olmadığımız bir ritim ile bir idrak koleksiyonu yapıyoruz.

Öğüt ver sen ancak ögüt verirsin!


‘Baraka’ malum; Arapça kökenli bir kelime. Her ne kadar yaygın anlamı ‘bereket’ olsa da, kelimenin içerdiği ‘kutsama’, ‘soluk’ ya da ‘yaşamın özü’ seklindeki mistik anlamların her biri, dünyayı üç kez dolaşmak suretiyle 24 ülkede çekilen ve yapımı 5 yıl süren bu güçlü ve sıra dışı filmde çarpıcı bir kompozisyonla yansıyor.

Filmin yapımcısı Mark Magidson ise birçok şeyin farkında olduğunu bize şu cümlelerle bildiriyor:

“Anlatı veya altyazı olmamasını tercih ettim çünkü bu filmi ve filmin hissiyatını bambaşka bir yere koyardı. Bu nerede olduğunuzla veya neden orada olduğunuzla değil, orada ne olduğuyla ilgili. Bu aslında bir resim yapmak gibi, başta bir kavram var, sonra gidip data topluyorsunuz, çekiyorsunuz bütün bu yerlere gidip, sonra hepsini geri getirip bakıyorsunuz ve sonra da kavramla uyuşanlarla bir yapı oluşturuyorsunuz. Birincisi, yapmak istediğiniz bir fikirle başlamak ve bu fikir de insanlığın sonsuzlukla ilişkisi üzerineydi.”




Baraka’nın müziklerini yapan New Age müziğinin önde gelen ismi Michael Stearns, yerel müzikleri özgün bir akustik kompozisyonla dokuyarak, görsel zenginliği tamamlayan bir ses şöleni ortaya koyuyor.



Hasılı Ron Fricke’in muhteşem filmi Baraka, sinema perdesinden bize şöyle haykırıyor: Kendinden biraz ürk insanoğlu, sen busun işte!


Fragman