23 Şubat 2011 Çarşamba

Oysa biz uykuya düşmandık beraberken



Yağmursuz bir sonbahar akşamıydı. Son vapuruydu adanın. Evsiz bir yavru kedinin saçak altına sığınması gibi sığınmıştık geminin arka kısmına. Karanlık sulara bakarak konuşmuştu.


- Nedense uyuyamıyorum son günlerde!

Aslında benden de benzer şeyler duymak ister gibiydi, uzayan sessizliği bir bakış kısaltır zannetti; ama olmadı tabii.

- Ya sen?

Dedi,


- Senin uykularından ne haber?

- Benim uykularımda cehennem kaynıyor... Benim sularım kirli kazan buharları!


Diyemedim ki bunu, kelimeler geldi ve ejder soluğu gibi belleğimi vurup geçti. Allah'tan insaflıydı, merhametliydi. Sesi daha da müşfikleşti ve ninni mırıldanır gibi konuyu değiştirerek devam etti:


- Denizden daha iyi bir doktor tanımam. Bütün yaralarımı itinayla açar, temizler ve kapatır. Geçen kış açılan yaralarım, kapanmak üzere gelecek yazı beklemek zorunda kalacaklar. Üstüne bir de bu sene eklenen yaraları düşünürsek, denizin işi zor olacağa benzer...


Kaşıyordu, kelimelerin sersemletici şokunu hissetmek ister gibi en hassasını seçip üzerime üzerime sıkıyordu nedense. Allah'tan sen yoktun o zaman günlüğüm ve Allah'tan ben bir kelimeyle sinirlerini kontrol edemeyen saralılar gibi katelepsiye girmiyordum. Sustum tabii. İnatla, sabırla sustum; ama susacak gibi değildi.


- Aklıma denizkestaneleri geldi. Kimin aklına gelir o çirkin, dikenli varlıkların dikenlerini döktüklerinde o kadar güzelleşebileceği: Küçüklü büyüklü rengarenk denizkestaneleri... Bana, görünüşe aldanmamayı, önyargılı olmamayı denizkestaneleri öğretti. Şimdi keşke deli gibi kar yağsaydı ve ben yağan kara gülümseyerek, soyunup içi sıcak suyla dolu bir havuza atlasaydım... Sıcak, asit kadar sıcak bir Kleopatra havuzuna.


İnadım inat... Suskunluk yemini etmiş Baptist rahibi gibiyim. Karanlık sulara gülümsüyorum. Hayatı karelere, çerçeveyi sulara hapsettim. Vapur ağır, cüsseli bir dev gibi titreyerek kımıldıyor. Kör bir satır gibi yararak ilerliyor karanlık suları.

- Ne acı, köpüklerin dansını gösterecek kadar bile göstermiyor kendisini ay. Hani bir de cömert derdik, esirgemez bizden yansımasını güneşin, ışık kendisinin değil ki?


Bu sefer o başka alemlerdeymiş ve rahatsız edilmek istemiyormuş gibi hiç istifini bozmadı.


- Alnımı balkon demirlerine dayadım gece boyu. Hatta bak inanmazsan, izi bile kaldı şu sıkıntı sivilcelerinin arasında. Bilmeyen, ütüyü alnıma değdirdim zannedecek. Soğuk parmaklıklar yaktı sanki.


Parmaklarım pıtırlı alında geziniyor. Benim gözümde kirli cam lekesi kalmamış Allah'tan. O balkonun soğuk demirlerine yaslamışken başını, benim zihnim camın puslu gerisinden sabahı gözetliyordu. Ve içimde sabahların ne kadar uzak olduğuna dair bir vird:

Uykuya düşmandık beraberken... Hem uzakta, hem beraber, hem uykusuz.

Böyleydi işte...


'Bİr Aşk'a Krallığım'dan...



18 Şubat 2011 Cuma

Hayal uzak, yumruk yakın



‘Kanun uzak, yumruk yakın.’ diyordu sıra dışı Terrorist (1995) filmindeki bir replik. Bu haydut deyişini hayatının felsefesi yapan çok çıkışsız insan vardır. Esasen boksör Micky ‘Irish’ Ward’ın öyküsü şahane bir tutunamayanlar hikayesidir. Ve dibe vurmuş hayatların, zemine sert şekilde çakılıp tekrar yükselmesinin…

Yönetmenliğini David O. Russell’in yaptığı ve Christian Bale, Mark Wahlberg, Amy Adams ile Melissa Leo’nun oynadığı Dövüşçü (The Fighter) böylesi bir gerçek yaşam hikayesinden yola çıkarak çekilen bir film.

Ana hatlarıyla filmin hikâyesi şöyle: Dicky Ecklund (Christian Bale), zamanın efsane boksörlerindendir. Ancak yeteneğini boşa harcamış, uyuşturucuya bulaşmış, hem spor hayatını hem de aile hayatını neredeyse bitirmiş ve gözden düşmüştür. Micky Ward (Mark Wahlberg), Dicky’nin daha yolun başında olan üvey kardeşidir. Tüm hayatını abisinin gölgesinde geçirmiştir.

Bir zamanlar “Lowell’in Gururu” olan Dicky, Sugar Ray Leonard ile olan maçı kaybettikten sonra zor zamanlar yaşamış ve teselliyi uyuşturucuda aramıştır. Bu arada küçük kardeşi Micky, ailenin boksörü olmuştur. Ancak ne kadar çalışırsa çalışsın ardı ardına dövüşler kaybetmektedir. Annesi, Micky’nin kariyerini yönetirken, üvey abisi de onun boks eğitimiyle ilgilenmeye çalışmaktadır. Son dövüşünde neredeyse canından olacak olan Micky, yeni kız arkadaşının tavsiyesine uyar ve ailesiyle bağlarını koparır. Böylece uyuşturucu bağımlısı üvey abisi olmadan kendi çalışmaya başlar. Dünya Şampiyonası’nda bir şans yakaladığında sorunlu ailesi yeniden hayatına girer. Ancak bu sefer gerçek anlamda bir aile olabilmeyi başarmaları gerekmektedir.


Dövüşçü, ilk bakışta bir tür boks filmi gibi görünse de ondan çok daha fazla şeyler içeriyor. Söz gelimi Amerikan tarzı hayata mühim ve can yakan çakışlarda bulunuyor. Bunu yaparken en büyük silahı, ele aldığı karakterler. Parçalanmış aileler, heva ve hevesinin tüm olumsuzluklarına rağmen ucube ailesini bir arada tutmaya çalışan anne var mesela. Sonra vaktiyle başarıya teğet geçmiş, tabiri caizse direkten dönüp uyuşturucu müptelası olmuş, kendi başarısızlıklarını kardeşinin başarılarıyla telafi etmeye çalışan bir bitik adam: Dicky Ecklund… Ki Christian Bale, bu roldeki şaşırtıcı olmayan başarısı ile parmak ısırtıyor. Batman’in o gürbüz, güçlü adamını en az 20 kilo vermiş, dişleri darmadağın bir ‘müptela’ rolünde, üstelik bu kadar başarılı bulmak çok ilginç.

‘Bir boks filminden çok daha fazla şey’ demiştik Dövüşçü için. Bu nedenle ünlü Rocky filmi ile karıştırmamak lazım. Hatta filmi izlerken, zihinlerimiz Rocky’ye atıfta bulunurken bile, bu tuzağa düşmemek lazım. Zira bir intikam teması değil karşımızdaki, bir tutunamayanlar öyküsü. Filmin neredeyse her hücresine sinen araya sıkışmışlık, çıkışsızlık gibi hisler, kahramanları daha da yakınlaştırıyor izleyiciye. Dövüşçü filminin sırrı sanırım basitliğinde. Düz bir anlatım ile derdini hiç kasmadan izleyiciye aktarmayı başarmış filmin yönetmeni. Bunu yaparken elindeki hikâyenin sadece sportif başarı hikâyesine de odaklanmamış. Bu tuzağa düşmemesi çok önemli. Zira bundan kaçtıkça insan öyküsü yakalamış bol bol.

Muazzam bir senaryo, muhteşem bir yönetim filan yok filmde. Ama oyunculuk var. Bu da The Fighter’ı ortalamanın üzerine çekmeye yetiyor. Christian Bale, Oscar heykelciğini kaparsa kimse şaşırmasın.





10 Ocak 2011 Pazartesi

Sevda


Süreyya... Böyle başlamak istemezdim satırlarıma... Sana her baktığımda gördüğüm parlaklığı, kalbime indirdiğin ilhamı anlatmak isterdim.



Şekilden şekle girip, renkten renge bürünüp, sadece bana değil, sana meftun olan herkese verdiğin o tarifsiz hissi, bencileyin betimlemekle başlardım seninle olan serencamımıza.


Ne ki Süreyya, buz keskinliğinde bir kış günü dokunuyorum satırlara. Bilirim soğuğu bilirsin sen, geceyi de... Hele soğuk geceler; senden sorulur eniyle ve boyuyla.


Biz; 'Atlantisin Çocukları' çok itilip kakıldık Süreyya, çok hırpalandık, horlandık. Başımızı kaldırmaktan çekinir, adımızı terennüm etmekten utanır olduk.


Oysa, en dar ufuklumuzun bile göklerini süsleyen panayır fişeklerini en iyi sen bilirsin Süreyya. Atlarımızın ayaklarının hiç kurumadığını da.


Ezilmek şüpheyi kamçıladı Süreyya; şüphe bir girdi mi dimağlara, iflah olmaz artık o ruhlar, bunu da çok iyi bilirsin. Şüphe gergin bir balıkçı ağı gibi gerildi ufuklarımıza ve yıllar yılı ne varsa avladı umut adına. O köhnemiş, püskü ağlardaki üveyik kanatları bunun delilidir.


Aslında biliyorum, gerek yok belki bu satırlara. Lisan-ı halimizden anlardın asırlar boyu halimizi. 'Bana bakın, bana bakanın yönü kaybolmaz' derdin her halinle.


Fakat, yanlış da anlama, 'horlandık' dedim, bozgun yedik, dağıldık, demedim asla.


Gerçi sana söylemek nafile ama bozgun tamtamları çaldığında bile tam anlamıyla yitirmedik umutlarımızı, bozup bozup tekrar kurgulamadık hayallerimizi. En başta neyse, şimdi de o. Köyümüzün meydanlarında çok topladılar bizi, ortalık yerlere saçarak mahremlerimizi. Arsız uçlarıyla mızrakladılar yarına ait çeyizlerimizi.


İçinde iblis damıtılan şarapları boca ettiler de üzerlerine, yakıp gittiler defalarca. Bunlar bizi üzdü anca. Toparlanmak zor olmaz, yüzü sana dönük olanda, zor değildir yeşertmek içimizdeki mefkureyi.


Ah Süreyya, şimdi böyle biz, dizleri kırık, boyunları bükük sana bakarken mahzunca, gözlerimizdeki kaybolmayan hakikatin ışığını hatırlatırsın eminim.
Gözlerimiz böyle işte, yüzlerimiz de... Asılmadı suratımız aldığımız en ölümcül yaralarda bile. Saçlarımız sonra, ağardı belki ama, umutsuzluk rüzgârı yalayıp, birer sonbahar yaprağı gibi titreterek kopartıp atamadı.


Boynumuz bükülür, dediğim gibi, ama rıza göstermek, teslim olmak adına değil. Dizlerimiz de bükülür, hatta kırılır ama titremez asla.


İçimizi de en iyi sen bilirsin, o yüzden hiçbir şey söylemeyeyim bu konuda. Uçkun ruhumuza ancak bir fren olabilir bedenlerimiz. Hani bıraksa bedenlerimiz ruhlarımızı özgür, seni bile aşar, arşa ulaşır bilirsin.


Ah Süreyya, şimdi böyle biz, raflarımızda gözyaşlarından şişelerimiz, masalarımızda kan rengi divitlerimiz, zafer sabahlarından dem vurur tüm parşömenlerimiz.


Hatırlarsın Süreyya, ne de önemsemezlerdi bizi. Ne kadar da küçük görürlerdi hayallerimizi. Küçümser ve aşağılarlardı ama biz duydukları korkudan anlardık ideallerimizi. Korkunun ruhu kemirdiğini biz onlardan gördük Süreyya.


Onların esrik ikindileri, keskin akşamları, yatsıyı bile bulamadı, bulamaz. Bizim şimdi hüzün sabahlarımız var. Ama dilini çözdük, hikmetini idrak ettik olanların. Sırf bu nedenle demiyoruz, 'bu niçin böyle' diye. -Şimdi yaptığım gibi- Sonunu göreceğimiz güzel şeylerin türkülerine dair bestelerle uğraşmak iyi geliyor bize.
Ellerimiz, ellerimiz Süreyya; beş benzemez bile boşa çıkarmaz ellerimizi. Avuç içlerimizdeki çizgi karartmaz ümitlerimizi.


Süreyya, biliyorum böyle başlamamalıydım sana, ama bil istedim; buradayız ve yitirmedik sevdalarımızı. 

7 Ocak 2011 Cuma

Hür Adam(2) : İnancın tereddüde başkaldırısı!


“Said, dağbaşında va'z eden bir mürşit.” Diyor merhum Cemil Meriç: “Hor görülenler, her şeyini kaybedenler, mukaddesleri çiğnenenler ona koştu akın akın.”

Ne yazık ki, bu koşmayı hiçbir zaman çözemedi Türk entelijansıyası.  Bediüuzzaman’ın eşref Edip’e söylediği gibi; O’nu skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannettiler yıllar yılı. Ya da öyle göstermek istediler. Oysa, bütün müspet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul olmuş, bu hususta en derin meseleleri halletmiş münevver, mütefekkir ve alimdi.

Bu nedenle onunla ilgili yapılan her çalışma adeta nasırlara basılmış gibi çığlık çığlığa bıraktı paradigmanın iflah olmaz leşkerlerini…

Oysa sadece Meriç’i okuyabilseler fark edeceklerdi gerçeği: “Nass'ların yalçın duvarları arkasından geliyordu bu ses, tarihin içinden geliyordu. Kabuğuna çekilmiş yüz binlerce insanı uyandırdı. Bu hayalî insanlar o konuştukça gerçekleşti. Yani, Nurculardan önce kelâm var. O konuştukça, laikliğin kartondan setleri yıkıldı birer birer. Kentle köy, çağdaş uygarlık düzeyi(!) ile Anadolu, tereddütle inanç... Karşı karşıya geldi.”

Eskilerin “Bu kadar cehalet ancak tahsille olabilir” sözünü haklı çıkaran akademisyenler gördüm ekranda. Mehmet Tanrısever’in filmi Hür Adam’dan yola çıkarak Said Nursi aforizmasına odun taşımayı maharet saydıkça, komik duruma düşen bir düzine ‘Tahsilli’ insan gördük son haftalarda.

Misal bir bayan akademisyen, saçmaladıkça saçmaladı. Hızını alamadı, ‘kadınlara şeytan’ diyor dedi. Döndü ‘Milletvekili adayıydı’ diyerek kargalara bile salon komedisi seyrettirdi.

Esasen ülkemizin akademik manzarası hakkında çok önemli ipuçları barındıran tabloları ortaya çıkardı Hür Adam filmi. Güldük, acıdık, ‘yuh artık’ dedik izlerken bu zavallılıkları…

("Said Nursi, bir kavga adamı. Yalçın bir irade, taviz vermeyen bir mizaç. Tefekkürden çok iman. Said'in kavgası, Yogi ile Komiserin kavgası." diyor Merhum Meriç.)

Resmi ideolojiye bidayetinden beri karşı duran, dik duran ve bunu benzersiz bir sivil itaatsizlikle başaran, yaşarken ve ölümünden sonra bile baş edilemeyen bir mücadele adamını anlamalarını beklemek fazla safdillik olsa gerek.
Oysa şahane bir örnek de vardı bugünlerde. Bu zihniyete göre Koca Süleyman ancak tiyatro müsameresi gibi ve içi boşaltılmış oryantalist bir bakış açısıyla aktarılmalıydı sanat düzlemine. Muhteşem Yüzyıl’ı bu yüzden pek beğendiler, baş üzerinde taşıdılar.

Rahatsız oldukları şey Bediuzzaman Said Nursi’yi resmi ideolojinin  ontolojisiyle ele alınmamasıydı. Daha da büyük korkuları ise, artık bu sanat/sinema işlerini kendileri dışındaki insanların da becerebilmesiydi. Kim bilir, belki Hür Adam’dan sonra Muhteşem Süleyman’ı da çekmek filan isterdi Mehmet Tanrısever!
Oysa Hür Adam bir dibace belki, girizgah… Burnundan soluyanların, öfke kusanların, diş bileyenlerin daha serinkanlılıkla yaklaşması, anlamaya çalışması gereken bir ön temrin.

Bu nedenle her ne kadar nefret kussalar, kin akıtsalar da ekranlardan üzerimize mutluyum ben açıkçası. Konuşulması, tartışılması, gündem olması gereken bir değerin çok gecikmiş de olsa pratiğine vesile olması bile böylesi bir filmi çektiği için Tanrısever ve ekibine şükran borçlu olduğumuzun ispatı.

Hitame olarak sözü yine Meriç’e bırakalım: “Üstâd şimşek pırıltıları ile aydınlanan bu karanlık bölgelerde büyük bir güvenle dolaşıyor. Üslûb kesîf ve izahlar inandırıcı. Asırları kucaklayan bir tefekkürün çağdaş idrâke seslenişi, yaralanan bir idrâke, yabancılaşmış bir idrâke. İrfanımızın madde-i asliyesi olan bu fikirleri ne kadar anlayabiliyoruz? Heyhat; ne meselenin kendisine âşinâyız, ne mefhumlara.”

Hür Adam: Kul olmak hür olmaktır!


Önce hemen hemen bütün medyanın yanlış yazdığı bir bilgiyi tashih ederek başlayayım. Mehmet Tanrısever, Yücel Çakmaklı’nın teorisyenlik ve ilk pratiğini yaptığı Milli Sinema akımına ikinci sıçrayışını yaptıran bir yapımcıdır. Birçok gazetede yazdığı gibi Minyeli Abdullah filminin yönetmeni değil, yapımcısıdır. Sadece bu değil tabi, Çizme, Sürgün, Benim Zaferim gibi sinema filmlerinin de yapımcısıdır. Yönetmen olarak tek sinema filmine imza atmıştır; Sürgün. Hür Adam yönetmenlik kariyerinin ikinci eseridir.

Büyük insanları filme almak kolay iş değil. Bazen kariyeri riske atan bir cesaret ister. Çağrı filminin en büyük başarısı şudur bence: Son dinin peygamberini filme almak, üstelik bunu kahramanı göstermeden yapmanın zorluğunun yanı sıra, kırk bin fırkaya bölünmüş bir ümmetten neredeyse hiçbir itiraz almayan bir film olması. İşte Mustafa Akad’ı ve Çağrı’yı büyük yapan şey budur.

Bu nedenle Mehmet Tanrısever’i ilk başta cesaretinden dolayı kutlamak gerekir. Türk sosyal, siyasal ve manevi tarihinde önemli bir rolü bulunan bir şahsiyeti filme almak büyük cesarettir.

Açık söyleyeyim, bir kesim adına tam da umudu kestiğim anda ortaya çıktı Hür Adam filmi. Gerçi hepiniz konuya aşınasınız ama ben yine de filmin konusun anlatayım: Geçtiğimiz yüzyılın sonlarında Anadolu’nun küçük bir köyünde bir Kürt çocuğu dünyaya gelir: Mirza oğlu Said. Ateşîn zekası, cevvaliyeti ve ilme olan yatkınlığı ile kısa sürede ünü, bulunduğu bölgeyi çok çok aşar. Yönetmenin kamerası da Küçük Said’in annesiyle yaptığı ‘Ay tutulması’ diyalogu ile başlıyor. Ve bir yol hikayesine dönüşüyor adeta. Milli Mücadele yılları, 1. Dünya Savaşı, esaret, Rusya, Avrupa, İstanbul, Ankara ve tehlikeli bulunmasıyla başlayıp, on yıllarca süren sürgün ve hapis hayatı. Molla Said’in öyküsü bu…

Hür Adam, bundan yaklaşık 20 yıl önce filme alınmaya niyet edilmiş ancak ‘yetkinlik’ konusundaki hassasiyet neticesiyle ertelenmiş bir film. Şimdi karşımızdaki filmi izleyince anlıyoruz ki, Mehmet Tanrısever çok doğru bir tasarrufta bulunmuş. Zira Hür Adam, teknik, estetik ve anlatım olarak oldukça olgun bir sinema diline sahip. Filmin üzerinde koparılan fırtınanın ideolojik kaygılardan kaynaklandığını çok iyi biliyoruz. Böyle olması da çok normal bence.
Film tablolar halinde Bediuzzaman’ın hayatını biyografik olarak anlatırken, sıklıkla Flash Back/geri dönüşlere başvuruyor ve ayrıntılara giriyor. Meseleye muttali olanlar için yeni ya da farklı bir şey yok. Ama kitap sayfalarında okuduğumuz bir mücadele ve aksiyon insanının görsel kurgusu var karşımızda.

(Metin Çamurcu ve Mevlüt Koçak. Hür Adam başarısını biraz da bu iki usta sinemacının sürekli sette olmasına borçlu)


Her ne kadar Mustafa Kemal ile karşılaştıkları 1-2 dakikalık plan yüzünden bir bardak suda fırtına kopartılsa da, aynı zamanda sosyal ve epistemolojik bir dönem tasviri de var filmde. Yapılan zulümler, çekilen çileler, müheykel bir vecd, tevekkül ve yenilmez bir iradeye bir kez daha şahit oluyoruz.

Başroldeki Mürşit  Bağ müthiş bir tercih olmuş. Sadece fiziksel benzerlik değil, bakışıyla, jest ve mimikleriyle Bediuzzaman’ın ruhunu başarılı bir şekilde izleyiciye geçirmeyi başarıyor deneyimli oyuncu. ‘Oyun verme’de zaman zaman aksamalar olsa da, filmin sair oyuncuları da çoğu kez başarılı. Tanrısever hiçbir akademik alt yapısı olmamasına rağmen, fıtri bir sinemacı yeteneğine sahip olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Ancak kamera arkasındaki Metin Çamurcu ismini de burada zikretmek gerekiyor.

Neredeyse 70 yıllık bir zamana dilimini anlatmak çok zordur. Zaman sıçramaları, fiziksel ve ruhsal değişimleri, dönüşümleri izleyiciye aktarabilmek her sinemacının harcı değildir. Hür Adam bu zorluğun altından başarıyla kalkıyor.

Nakisaları, küçük hataları yok mu filmin? Elbette var! Ancak bunların hiç biri filmin genel kalitesini etkilemiyor.

Filmin 3 saate yakın süresi başlı başına bir handikap bence. Bu kadar uzun bir filmin, finaline yakın sahnelerdeki diyalogların belki biraz daha kısaltılması gerekirdi. Sonra, ani sahne ve zaman geçişleri yer yer ‘eklektik’ bir görüntü arz ediyor. Bu açıdan bakınca yoğun bir kolaj hissi yaşıyor insan. Ve dramatik bir öyküye sahip olmadan, biyografik bir hayatın peşine düşüş de klasik sinema izleyicisine biraz ağır gelebiliyor. Kahramanın ’15 gündür aç ve susuz bıraktılar’ derken sakal tıraşlı olması gibi birkaç hata olsa da, dediğim gibi bunlar çok önem arz etmiyor.

Bir tek şey için yandım açıkçası. Muhteşem final sahnesinden sonra keşke bir epilog konulsaydı. Aslında ilk baştaki ‘voice over’ buna imkan da tanıyordu. Hani ağacın üzerindeki o görkemli sahneden hemen sonra siyah kadrda, Üstad Bediuzzaman’ın ömrünün ne kadarının hapiste geçtiğini, kitaplarının nerelerde ne kadar satıldığı, kaç ülkede yayınlandığı filan yazılsaydı, zulmün ne kadar şedit olursa olsun ‘hak’ olanı engelleyemediğini daha çarpıcı görürdük.

 Hür Adam, yitirmeye başladığım umudumu tekrar yeşertti. İstanbul 2010 gibi muhteşem bir fiyasko sonrasında epey iyi geldi. 

3 Ocak 2011 Pazartesi

Hür Adam (1): Va Esefa!


Aslında sanatın konuşulması, tartışılması, protestosu, övülmesi güzel şeylerdir. Bir sanat eseri bu tür hareketliliği sağlıyorsa memnun olmak lazım. Lakin bunu yaparken, ‘koman, yaşatman, urun’ türü artık çağdışı kalan zihniyeti de bırakmak gerekir.

Mehmet Tanrısever’in yapımcılığını ve yönetmenliğini yaptığı Hür Adam filmi, henüz vizyon imkanı bulmadan tüm bunlara neden oldu.
Dediğim gibi bu iyi bir şey. Ne ki, tartışmayı yaparken bazı şeyleri de karıştırmamak lazım. Bu yazıda film hakkında estetik ya da teknik değerlendirme yapmayacağım şüphesiz. Zira filmi izlemedim. Ancak, tıpkı benim gibi izlemeden topa giren bir düşence ve bir eylemi de yazmak boynumun borcu oldu.

İlki, film hakkında yapılan suç duyurusu. Üstelik bunu yapanlar kendilerine ‘hukukçu’ diyen kesim. Ankara Barosu’ndan birileri, Hür Adam hakkında suç duyurusunda bulunup, filmin gösterime sokulmamasını ve yapımcılarını, yazarlarını, yönetmeninin cezalandırılmasını istemiş. Neler yok ki şikayet dilekçesinde: “Tehdit, hakaret, yargı kararını etkisiz kılmak, Atatürk’e ve manevi kişiliğine hakaret, basın yoluyla hakaret; halkı ve toplumu kin, nefret ve suç işlemeye teşvik; iftira, terör propagandası, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ortadan kaldırma amaçlı organize eylemler…”

Peki, bütün bunları nasıl yapmış gösterime girmemiş bir film. Yine dilekçeden okuyoruz: “Filmin internet sitesindeki fotoğraf, fragman ve yazılar incelendiğinde pek çok sahnede, “Atatürk’e yönelik gerçeğe aykırı iftira ve hakaretler içerdiği görülecektir.” Fragmandan bu kadar suç devşirilebiliyorsa, filmden herhalde direkman idamlık suç çıkarılır sanırım!

Şikayetçilerin ciddi anlamda kafa karışıklığı yaşadığı gerçeği de ayrı tabi. Filmi mi, yoksa filmin anlattığı kişiyi mi suçluyorlar sıklıkla karıştırılıyor. Hani bu metine bakıp, doğrudan, ‘bu zihniyet Bediüzzaman ve inanç düşmanı’ gibi bir yorum yapmakta da zorlanmaz insan. Ama ben öyle yapmayacağım şüphesiz…
Bir de eleştiri var film hakkında. Yazan kişi çok sevdiğim, uzun yıllar mesai paylaştığım bir insan. Zihnine, birikimine, bilgisine inanılmaz derecede saygı duyduğum ‘üstadım’ hatta: Mustafa Özcan.


Belki ki yazmadan önce epey tereddüt yaşamış olan Özcan, tıpkı Ankara Barosu hukukçuları gibi, fragman ve hakkında yazılanlardan yola çıkarak bir eleştiri getiriyor. Mealen diyor ki; “Bediüzzaman Said Nursi, bir aksiyon ve mücadele adamı değildi. Bir gönül adamıydı.” Hatta filme bir alternatif isim bile teklif ediyor: Kul Adam!

Ülkemizde sıklıkla yapılan bir hatayı tekrara düşüyor üstadım. Bir filmi içindekilerle değil, içinde olmayanlardan ötürü eleştiriyor. ‘Niye böyle değil?’ demeye getiriyor. Oysa önümüzde bir biyografi çalışması yok, belgesel de olmayan sinema filmi var. Ve senarist, yapımcı, yönetmen, kendi bakış açısıyla çeker bu filmi. Şüphesiz üstadım Özcan kamera arkasına geçse, bambaşka bir Bediüzzaman portresi ortaya çıkarırdı.

Tanrısever ve filmine yapılanlar bana Mel Gibson ve The Passion of The Christ filmine yapılanları hatırlattı. O da benzeri tepkilerle karşılaşmış, daha film çekim aşamasındayken eleştirilmiş, hatta aforoz edilmekle tehdit edilmişti. Bir peygamberin hayatının, aksiyon filmi formatında olamayacağını söyleyen çevreler pek de az değildi. Şöyle demişti Gibson eleştirilere karşı: “"Bence İsa'dan daha büyük bir kahraman öyküsü yoktur. Ve filmim tüm zamanların en büyük macera öyküsüdür. Düşünsenize, Tanrı bir insan şekline bürünüyor ve insanlar da Tanrı'yı öldürüyor. (Elbette Hıristiyan inancına göre -MNH)Artık bu da aksiyon değilse, hiçbir şey değildir!"

Elbette Bediüzzaman’ın eserleri, iç mücadelesi, murakabesi ayrıdır, derindir ve önemlidir. Ancak onun hayatının tamamına bakıp da, ‘bu hikayede macera yoktur, aksiyon yoktur’ demek insafsızlıktır. Daha genel bir değerlendirmeyi filmin vizyondan sonraya bırakalım.

Ayrıca; üniversitelerinde bitirme tezi olarak ‘porno’ filmlerin çekildiği bir ülkede, bundan rahatsızlık duymayıp, tek parti rejiminin kan kusturduğu bir inanç insanı hakkında ipe sapa gelmez iddialarla suç duyurusunda bulunan sevgili hukukçular! Öpüyorum gözlerinizden!

Deney : Circe’nin domuz ahırı!


Merhum Cemil Meriç güzeller güzeli kitabı Bu Ülke’de Circe’den bahseder. Homeros’dan alıntıdır aslında. Circe mitolojik bir afettir ve adada yaşar. Adaya çıkanları sarayına çeker ve dokunduğu an hayvana dönüştürür. Kimi domuz olur, kimi kurt, kimi eşek. Ulis avucuna sakladığı moli otu sayesinde kurtulur bu efsundan ve kılıcını çekip bu dilberi esir alır. Arkadaşlarının serbest bırakılmasını ister. Ama Circe, ‘bakalım onlar istiyorlar mı?’ diye karşı çıkar. Ahıra gidilir ve hiçbir hayvan insan olmak istemediğini söyler. Misal; kurt ‘ne münasebet’ der, ‘İnsanlar benden daha vahşi ve acımasız’ vs…

Stanford Üniversitesi’nin öğretim üyelerinden Philip G. Zimbardo, 70’li yılların ortalarına doğru bir deney yaptı. Kendi soy ismini verdiği deneyde, bir grup üniversite öğrencisini mahkumlar ve gardiyanlar olarak ikiye bölüp, izole edilmiş bir ortama koydu. Tipik bir hapishane simülasyonuydu bu. Deneyin amacı, öğrencilerin rollerine kendilerini ne kadar kaptıracaklarıydı. Deney toplam iki haftalık bir sürci kapsıyordu. Ancak daha üçüncü gün olaylar çıkmaya başladı. Gardiyanlar kendilerini oynadıkları role kaptırmış, mahkumlar da şiddet eğilimi göstermeye başlamıştı! İşin tuhafı, hepsi yüksek okul öğrencisi olan bu gençler bir oyun oynadıklarının bilincindeydiler. Derken olaylar çığırından çıktı ve daha bir hafta bile olmadan deney iptal edildi. Ancak buna rağmen son derece ilginç veriler elde edilmiş oldu.

Bu enteresan konu 2001 yılında Alman yönetmen Oliver Hirschbiegel tarafından başarılı bir şekilde filme alındı. Filmin senaristi Mario Giordano (Aynı isimli kitabı da var) işin içine ustaca bir gazeteci ve Nazi de sokmuştu filmde. 2002 yılında İstanbul Film Festivali’nde de en iyi film seçilen Deney- Das Experiment, bir düzineden fazla ödül sahibi oldu.

Çok defa belirttim, yineleyeyim: Amerikalılar altyazılı film izlemeyi sevmedikleri için, beğendikleri filmleri alıp tekrar çekiyorlar. Deney filmini de öyle yaptılar. Ancak çok önemli iki unsuru değiştirerek uyarladılar deneyi. Orjinalindeki Nazi gardiyanın yerini zenci gardiyan almış. Mahkum kılığında giren gazeteci ise, savaş karşıtı bir aktivist olmuş.

The Experiment ismiyle çekilen filmin yönetmeni Paul Scheuring, Prison Break gibi popüler bir hapishane dizisinin yönetmeni. Tekrar ele alınan öykü ise şöyle: Daha önce herhangi bir sabıkaları bulunmayan, işsiz güçsüz takımından olan 26 kişi, gizemli bir şirket için yapılacak olan bir deneye 14 bin dolar karşılığı katılmayı kabul ederler. Deneklerden bir kısmı gardiyon, diğerleri ise mahkum rolü oynayacaktır. En başta kurallar katıdır: Asla şiddet olmayacak ve kimseye zarar gelmeyecektir. Böyle bir durumda deney sona erecek ve kimse beş kuruş para alamayacaktır. Ancak bir yerde kapalı kalma hissi, deneklerin oynadığı rollere kendilerini kaptırmaya fena halde katkı sağlar ve başgardiyanın da gittikçe psikopatlaşmasıyla olaylar çığırından çıkar.

Marazi bir aktivisti oynayan Adrian Bordy ve kötü ruhlu gardiyanı canlandıran Forest Whitaker’in rolleriyle adeta döktürdüğü film, her ne kadar orijinali olan Das Experiment kadar olmasa da, yine de belli bir düzeyi yakalıyor. Evet, şüphesiz psikolojik ve sosyal olarak ilki kadar etkili değil belki ama filmin girişinde deneklere izlettirilen film parçacıkları ile başlayan gerilim, giderek tırmanıyor ve finalde durum kurtarılmaya çalışılıyor.


Başlarda sevdiği kadının parmaklarına bakıp, “Sen kimseye vuramazsın, bu eklemler çok temizler’ denilen bir adamın nasıl bir canavara dönüştüğünü izlemek enteresan oluyor. Ve filmin birkaç yerinde vurgu yapılan evrimin tarihsel yanılgısı da cabası. Kahramanımız bir yerde; “Evrimsel açıdan maymunlardan birazcık daha üstün olduğumuzu düşünmeyi seviyorum.” dese de ortada, “Ne kadar evrimleştiğimizi düşünmen önemli değil. İstediğin hayvanı seçip bir yere kilitle, eninde sonunda güçlü olan zayıf olanı yer”e, finale doğru ise, “Evrimsel açıdan maymunlardan üstün olduğumuzu düşünüyor musun hâlâ?’ya gelmesi, bizim kültür kodlarımız açısından çok bir kıymet-i harbiye taşımıyor. Taşımıyor, zira biz insanoğlunun iyi/kötü aralığının “alay-ı illiyin ile esfel-i safilin” kadar derin olduğunu çok iyi biliyoruz. Deneklerin ir süre sonra oynadıkları rolü içselleştirmeleri, her ne kadar Circe’nin domuz ahırındaki kahramanlarınki gibi olsa da, ‘sınayanın da sınandığı’ gerçeğini bilince resmin şeklinin değişeceğini bilmek çok farklı bir şey.

Film, biraz eklektik dursa da, doğu kültürünü bir tür –sapkın da olsa- arınma limanı olarak kullanmış. Gelin görün ki, Guantanamo’da, Ebu Gureyb’de yaşananlara bakıldıktan sonra, bir değil, bin Ganj’ da yıkanılsa da arınamaz modernite!

Son tahlilde ‘Güç yozlaştırır’ mesajı veren Deney, sadece oyunculukları için bile izlenmeyi hak ediyor. 

Karmete: Nayino

28 Aralık 2010 Salı

Siz ki kurtlar arasında kuzularsınız!


“Uzak dur o muhitten. Büyüyünce anlayacaksın ne demek istediğimi.” Böyle der kendi halindeki bir New Yorklu şoför olan Robert De Niro oğluna A Bronx Tale filminde... Esasen dönem dönem izlerdik Amerikan sokaklarının gerçek rengini bazı Hollywood yapımlarında. Seven’da örneğin. Gökyüzünün çok da Parliament mavisi olmadığını, fondan gelen köpek ve ambulans siren sesleriyle hatırlatıp dururdu bazı film kareleri bizlere.

Karakollara ‘Ahır’ dendiği The Shield serisi mesela. Bir hapishanede imal edilmiş paslı şiş kadar gerçekçi televizyon dizisi… Bir bölümünde kurban bir zenci kadın şöyle diyordu: "Bugün Amerika ta Irak'a gidip adalet, özgürlük yaymayı vaat ediyor. Uydular, modern silahlar, teknoloji bilmem ne. Ancak neden hâlâ her gün bahçemizde sarı polis şeritleri çekiliyor? Kaldırımlarımız uyuşturucu satıcıları, sokaklarımız tecavüzcüler ile dolu?"

Esasen her ülkenin, belki her şehrin böyle ‘kirli ve tekin olmayan’ bölgeleri, muhitleri vardır. Bronx mesela ya da Harlem… Ya da Brezilya filmi Cidade de Deus’da olduğu gibi Rio De Jenerio’nun bir mahallesi olabilir burası. Ülkemizde de var şüphesiz. Ancak ne yazarsak hemen alınıp, dava açmakla tehdit edenler olacağı için isim vermiyoruz!

Birçok sinemacı için iyi birer malzeme yatağıdır bu bölgeler. Her ne kadar kankası Matt Damon ile yıllar yılı ellerinde bir proje ile kapı aşındıran Ben Affleck için, ilk proje olmasa da, yönetmenliğini yaptığı ilk filmi ‘Gone Baby Gone’ ve nihayet bu hafta vizyona giren ikinci filmi (Bu kez kendisi başrolde de oynuyor) The Town-Hırsızlar Şehri, böylesi bereketli bir tarlanın mahsulü.
Hırsızlar şehri ilk etapta akıllara ünlü Heat filmini getirse de, derinlerde ayrıştığı ve irdelenmesi gereken bir çok özelliğe sahip. Lakin önce öykü: Boston’da her sene 300’ü aşkın banka soygunu gerçekleştiriliyor. Charlestown adında bir mahalle, Amerika’nın en çok banka ve silahlı araba soyguncularını yetiştirmiştir.

Onlardan biri de Doug MacCray (Ben Affleck), ama o hırsız arkadaşlarıyla aynı hamurdan değil. Onların aksine, Doug’ın başarılı olabilme şansı, babasının sabıkalı ayak izlerinden kurtulma şansı vardı. Onun yerine, sorunsuz bir şekilde istediklerini elde etmekle övünen acımasız banka soyguncularının lideri oldu. Doug’ın aile olarak sahip olduğu kişiler çetedeki arkadaşları, özellikle tehlikeli ve asabi olmasına rağmen, kardeş kadar yakın olan Jem (Jeremy Renner ki onu Unusuals’dan hatırlar fanatik izleyiciler).

Ancak her şey, çetenin son işinde, Jem’ın banka yöneticisini Claire Keesey’yi (Rebecca Hall) rehin almasıyla değişir. Onun Charlestown’da oturduğunu öğrendiklerinde, Jem gerilir ve neler gördüğünü kontrol etmek ister. Jem’in neler yapabileceğini bilen Doug, olayı kendi kontrolü altına almaya çalışır. Claire’i arayıp bulur. Ama Claire bu karşılaşmanın tesadüf olmadığını ve bu çekici yabancının, kendisini bir kaç gün önce rehin alan adamlardan biri olduğunu bilmez.

Claire ile ilişkisi tutkulu bir aşka dönüşünce, Doug artık bu hayattan ve kasabadan gitmek ister. Ama federal ajanlar ve onların başı olan Ajan Frawley (Jon Hamm) peşlerindedir. Ayrıca, Jem’in onun sadıklığını sorgulaması, çeteden çıkmanın kolay olmayacağını, hatta bu durumun Claire’i de tehlikeye sokabileceğini farktemesini sağlar. Bir zamanlar seçenekleri vardır ama artık tek bir seçeneği kalır: arkadaşına ihanet etmek ya da sevdiği kadını kaybetmek.

Önce Ben Affleck üzerine birkaç kelam edelim. Affleck, iyi bir oyuncu değil maalesef. İyi bir sinema adamı ve yönettiği ilk filmlere bakılırsa, çok sağlam bir yönetmenlik kumaşına da sahip. Dolayısıyla, insanın aklına ‘Keşke bu projede kendisi rol almasaydı’ düşüncesi gelip duruyor.

Hırsızlar Şehri’nin olay örgüsüne ve anlatım diline baktığımızda tipik ‘soygun’ film formatının neredeyse yüzde yüz uygulandığı bir proje çıkıyor karşımıza. Ancak Affleck’in özellikle Gone Baby Gone’da bizlere gösterdiği kendine has film dili bir adım ilerliyor. Şahsen filmi güzelleştiren unsurun Heat’vari sokak çatışma sahneleri değil, anlatımdaki bu farklılığın olduğunu düşünüyorum.

Daha önemli dertleri de var Hırsızlar Şehri’nin. Suçun ataerkilliği ve insanın kötülükle mücadelesi. Affleck, bir önceki filminde kahramanına şunları söyletmişti: Küçükken bir rahibe, dünyadaki bunca kötülükten kendimizi nasıl koruyup da, cennete gidebileceğimizi sormuştum. Bana, Tanrı'nın çocuklarına şöyle dediğini söyledi: Siz ki, kurtların arasındaki kuzularsınız. Yılan gibi akıllı güvercin gibi masum olun…

Hırsızlar Şehri, kurtların arasında, bir kader kuzusunun, yılan gibi akıllıyken, güvercin gibi masum kalma çabası da diyebiliriz.

Film güçlü oyunculukları, nefes kesen aksiyon sahneleriyle taçlandırıyor. Birçok sahnesinde Michael Mann’in ünlü filminin ayak seslerini duysak da, olumlu finaliyle sıyrılıyor Heat’ten…

Hani benzetmek ne kadar doğrudur bilemiyorum ama tarzı ve mesleki kariyer kaderiyle sanki birazcık Mahsun Kırmızıgül’ü andırıyor Affleck. Keşke oynamak yerine sadece film çekmeyi tercih etseler!

13 Aralık 2010 Pazartesi

Mahkum!



Ben bir dağ idim;
                               küsecek tavşanları olmayan.
Eteklerinde çakalların,
zirvesinde baykuşların cirit attığı...
                             Küssem 
kınamaz beni bağrımda yaşayanlar.
                            Ama yağma yok!
Hangi dağ yaşamış ki böyle bir konforu?