Ilık bir sütten yükselen buğu gibi yumuşak ve hissettirmeden akıyor Gölgeler ve Suretler. Yakınlarımızla nasıl uzak düştüğümüzü, düşman kesildiğimizi Kıbrıs örneğinden yola çıkarak anlatıyor.
‘Bir aileydik. Nasıl koptuk, uzaklaştık? Şimdi birbirimize karşıyız. Herkes başkasının ışığında oturuyor. Nasıl bize verilen iyiliği kaybettik?’ Böyle diyordu Terence Mallick’in o muhteşem filmi The Thin Red Line’da. Esasen dünyanın öyküsünün özeti bu değil midir? Kardeş doğup birbirine düşman olan, zaaflarla mücehhez insanoğlunun hikâyesi…
Derviş Zaim ismi sadece bir sinemacının değil, aynı zamanda, şairin ifadesiyle, ‘gaibi kurcalayan bir çilingir’in ismidir. İlk filmi Tabutta Rövaşata’dan beri kamerayı sadece görüntünün üzerine odaklayan biri değil Zaim, aynı zamanda hakikatin üzerinde gezdiren ve bunu yaparken kendine has bir sinema dili oluşturmayı başarmış ender Türk yönetmenlerden biri… Zaten kendisi de öyle söylüyor: “Vicdan ve hakikat benim yaptığım birçok şeyi anlamak için hareket noktası sayılabilir…”
Ezcümle derdi olan bir sinemacıdır Derviş Zaim…
Tabutta Rövaşata’da tavus kuşunun kanatlarındaki rengarenk dünyanın esrarında yapar arayışını, Filler ve Çimen’de yağmur altında ebru yapan kızın hüznünde. Fason bir üretimin eseri değildir filmleri. Bu nedenle sair yönetmenlere göre az sayılabilecek sayıda filme imza atmıştır. Elbette başka nedenleri de vardır bunun; ekonomik, teknik vesaire…
Bu tarz yönetmenlerin genel olarak izleyicilere verdiklerinin dışında bir de kendi iç dünyalarında karşılığı olan ancak paylaşım konusunda ketum oldukları yönler vardır. Ancak dikkatli radarlar tespit eder bu ayrıntıları. Kieslowski’nin Üç Renk üçlemesi, peşinden sonradan bakınca net görünen Dekalog’u ancak yönetmen öte âleme geçtikten sonra tüm ayrıntılarıyla izleyenleri selamlamıştı.
Derviş Zaim, geleneksel sanatlardan yola çıkarak yaptığı sinemasal arayışların üçüncü ve son durağı olan Gölgeler ve Suretler ile vizyonda. Malum olduğu üzere yönetmen daha önce Cenneti Beklerken’de minyatür, Nokta’da hat sanatı etrafına kurmuştu hikâyesini. Şimdi ise gölge oyunu ile harmanlıyor anlatacaklarını.
Gölgeler ve Suretler en yakınımızdakilerle bile bazen nasıl uzağa düştüğümüzü, hatta düşman kesildiğimizi Kıbrıs örneğinden yola çıkarak anlatıyor. Çekilmesi için 14 yıl beklediği filminde Zaim, 1963’te Kıbrıs’ta başlayan olaylar sırasında bir Karagöz kuklacısı olan babasından ayrı düşen genç kızın geçirdiği dönüşüm ve olgunlaşma sürecini anlatıyor. Türk-Rum, Müslüman-Hıristiyan ilişkileri bağlamında sancılı bir dönemde Hacivat-Karagöz gösterileriyle nafakasını temin eden Salih, köyünü Rumların basması üzerine kızı Ruhsar’la birlikte yakınlardaki bir köyde yaşayan kardeşi Veli’nin yanına gider. Eski bir hesaptan dolayı, Veli’nin ağabeyiyle arası çok iyi değildir. Tuhaf bir insandır Veli. Platonik olarak âşık olduğu Rum kadının oğlunu kahve kumarında sürekli ‘tokatlar’. Öte yandan köyün delisinin de tek hamisidir. Ancak ağabeyinin bu ansız gelişi, kurulu düzenini sarsmaya başlar. Zira Rumlar, yaşadıkları köyün yakınına kadar gelmiş, yolları tutmuştur. Bahsini ettiğimiz Rumlar, Rum halkı değildir, bunun altını çizmek lazım. Durumu anlayan Karagözcü Salih, kızıyla beraber köyüne dönmek için yola çıkar lakin yoldaki çevirme sonrası kaybolur. Ruhsar, amcası Veli’den bir an önce babasını bulmasını ister. Öte yandan Rumlar çemberi daraltmakta, köydeki bir grup Türk de çareyi silahlanmada görmektedir. Nitekim gerilen halat kopar ve düne kadar yan yana yaşayan iki halk arasında çatışma patlar. O güzelim mekânlar yıkılıp yakılarak birer viraneye dönüşmeye başlar. Ve bunun sonucunda zorunlu göçler başlar. Ki, göç demek ihanet ve beklenmedik dostlukların yaşandığı ibretlik sahneler demektir. Bizim bugün ‘Kıbrıs Sorunu’ dediğimiz meselenin sonuçlanmasının fitili işte bu dönem ateşlenmiştir.
Hikâyenin fonunu ise Kıbrıs’ın Karpaz bölgesi ve Büyükkonuk köyünün olağanüstü güzellikteki doğası, köyleri, tepeleri ve deniz oluşturuyor.
Gölgeler ve Suretler öyküsünü anlatırken bazen öyle resimleri yakalıyor ki, seyirci perdede gördüğü güzelliğin etkisiyle filmin kendi gerçekliğinden bile kopuyor. Oysa film belki de Kıbrıs meselesi dediğimiz bitmeyen ve sürekli kanayan yaranın ilk açıldığı dönemi anlatıyor. Provoke etmeden, herhangi bir ajitatif ucuzluğa düşmeden.
Bütün filmlerin arasından Nokta şahsen fakir için apayrı anlamlar ifade eden bir filmdir. Gerek hikâyeyi anlatış biçimi, gerekse gündelik sıkıntıların içine yerleştirdiği kocaman bir hat âlemi ile Zaim kıymeti belki yıllar sonra anlaşılacak, üzerine tezler yazılacak bir çalışmaya imza atmıştı. Gölgeler ve Suretler bu anlamda Nokta’dan çok öne çıkamasa da, üçlemeyi tamamlaması ve özünde sakladığı sanatın diliyle düşmanlık/dostluk gibi insanlık tarihinin en eski kavramına yaklaşmayı başardığı için önemli bir film.
Gölge Oyunu, filmde salt Zaim’in diğer filmleriyle bir tür bağıntı kuran bir ‘aks’ değildir. Işık ile gölgenin düşman gibi görünen ilişkisi, birbirine yapışık duran iki toplumun ilişkisi hakkında da şahane bir ‘teşbih’ içerir.
Filmin en beğendiğim yönlerinden biri de, ezelden beri ‘hastası’ olduğum Kıbrıs Ağzı ile olması. Çoğunu pek tanıyıp bilmediğimiz isimlerin canlandırdığı karakterler muhteşem olmuş. Burada alınan oyunların ne kadarı oyuncunun, ne kadarı yönetmenin emeği ve motivasyonudur bilemiyorum ancak, Gölgeler ve Suretler ne eksik ne fazla diyebileceğimiz oyun gücüyle parmakla gösterilebilecek bir kaliteye sahip bir film olmuş. Ve ille de müzikleri ve ritmi. Ilık bir sütten yükselen buğu gibi yumuşak ve hissettirmeden akıyor Gölgeler ve Suretler. Her ne kadar onun gibi sert olmasa da Milcho Manchevski’nin o güzelim ‘Before The Rain - Yağmurdan Öncesi’ndeki lezzeti aldım Derviş Zaim’in filminden.
Ve bu tür filmleri izledikçe Türk sineması adına umudumuz katlanarak artıyor.
Gölgeler ve Suretler
Yönetmen: Derviş Zaim Oyuncular: Hazar Ergüçlü, Osman Alkaş, Popi Avraam, Settar Tanrıöğen, Buğra Gülsoy
Tür: Dram, Politik
Süre: 116 dakika
2010, Türkiye, KKTC















