29 Mart 2011 Salı

Kısadır Hayat!


Uzundur üzüntüler oysa... Bitimsiz gelir insana kalp sıkışmaları, yürek sıkıntıları. 


Ne ki kısadır hayat...

Hele öfkeler, kısa metrajlı olsalar bile sıklıklarıyla hayatı tırtıklarlar bir yerlerinden. Hayat her yanına haşeratlar ilişmiş bir aciz varlık gibi elindedir bunların. Bıkmadan, usanmadan ısırırlar hayatın bir yerlerini. Zaten kısa olan hayat, büsbütün kısalır ve fark edilmeyen bir film finali gibi gelir kapıya dayanır ölüm meleği. 

Oysa kısadır hayat, hırsların tersine. Bin yıllık bir birliktelik yaşayacakmışız gibi yapışırız kariyerimize. Kravatların sıktığı gırtlaklar boğar oysa hayatı! Öyle bir unutkanlık verir ki üstelik hırs ve beklentiler yolun sonuna kadar uyuşturur zihinlerimizi. 

Gevşetemeyiz gömleğimizin en üst düğmesini, pantolonumuzun paçasını kıvırıp, çıkarıp çorapları, serin bir ağaç gölgeliğinde salamayız bacaklarımızı buz gibi derelere. 

Kendi ufkuna bembeyaz bir yalan yerleştirir dünya hırsı ve geri kalan her şeyi uyuşuk bir siyah ile flulaştırır. Yanından gelip geçeriz her Allah'ın günü de fark edemeyiz ıskaladıklarımızı. 

Ne bileyim; elektrikler söndüğünde mesela... 'Hay aksi' der lanetler okur da, karanlığın sessiz huzurundan ürkercesine rahatsız oluruz. Oysa gecenin tadı bir başka olmasaydı, günün yarısı karanlık olur muydu? Var demek ki bir güzelliği gecenin. Var işte, ayın, yıldızların, gökyüzünün ve karanlıkta akışkan bir gümüş gibi usulca kıvrılan dere sularının. 

Kısadır hayat ve uzundur korkularımız. İrili ufaklı onlarcasını uç uca ekler, hayatın bir kısmını da onlara feda ederiz mesela... Kendi korkularımız yetmiyorcasına başkalarınınkini de üstleniriz hatta. Korku tedirginliği, tedirginlik dengesizliği getirir. Ve şirazesi kaçar hayatın. Ülke adına korkarız misal. Bir dolu heyula üretir, bir dolu korku figürüyle kuşatırız dört bir yanımızı. Ailemize, düşüncelerimize, sevdiklerimize dair korkular kurgular ve kendi ömrümüzün kısalığına, kendi hiçliğimize bakmadan, sanki her şeyi kontrol edebiliyormuşçasına, yenilgisi kesin olan bir yel değirmeni savaşı başlatırız kimi zaman. 

Oysa kısadır hayat ve bütün bunların üzerinde, hepsini kuşatan bir şeydir. Korkuyu, öfkeyi, üzüntüyü reddetmek değildir bu ha! Aksine reddediş de ıskalamaktır bir nevi, en büyük karavanalarından biridir insanoğlunun. Ancak her şey de değildir ve geçicidir. Problem bunu unutmamızdır. 

Kısadır hayat ve aslında doğumdan itibaren bir geç kalıştır da... Hiç saniye kadranını izlediniz mi bu düşünceyle? Nasıl da acelecidir, nasıl da bir panik vardır saniyede. Sırtlar zamanı ve dakikaya devreder, oradan saate, güne, haftaya, yıllara ve ömre. Saniye işçi karıncasıdır zamanın ve kraliçe mezar başında beklemektedir. Sırtladığı hayatları götürür ve oraya bırakır. 

Kısadır işte hayat; bizim yanılgılarımızın aksine. Bitmez zannederiz biz çok şeyi. Çocukluk bitmez, okul bitmez, iş hayatı bitmez, ne bileyim iktidarımız bitmez, partimiz bitmez, müdürlüğümüz bitmez, futbolculuğumuz bitmez, başkanlığımız bitmez falan filan. 

Nasıl bir hazır oluştur bu kendini kandırmışlığa bilemem ama, şaşırtmaz da bizi örneğin. 80 yaşına gelmiş politikacı 9 büyüklüğünde deprem yemiş gibi titreyen bacaklarına rağmen ülke geleceğine dair fikirler söyler misalen. Kendi geleceğini ıskalamanın daha büyük bir trajedisi olur mu, lütfen söyleyin! 

Kısadır işte! Çoğu zaman 'ne çabuk' sorusunu bile soramadan biz, son jeneriği bile akmadan hayatımızın biter film. 

Işıkları yanmaz ama çoğu zaman. Sinemadan farkı da budur aslında. Aksine daha büyük, daha ürkütücü bir karanlık kucaklar bizi nemli toprak tadında. Ve biz hayatın kısalığını fark edip, onun rağmına bir şeyler yapmış olma nispetimizde aydınlatılırız hayatın sonunda. 

Slobodan Miloseviç mesela... Dile gelebilse hani mezarda, 'ne kadar da kısaymış hayat' demez miydi, yeni tiran adaylarına! 

Kinlerimizin, öfkelerimizin, üzüntülerimizin, hırslarımızın tam tersine... 

Kısadır hayat!

23 Mart 2011 Çarşamba

22 Mart 2011 Salı

Dönemeç


Ben sana daha biz tanışmadan vurulmuştum Süreyya. Çiçekten habersiz kelebeğin öyküsü bizimkisi adeta. Eksiktir sevdasından uzak olan sevgili, eksiktir baharından habersiz kelebek. O kelebek ki kısacık ömrüne oranla binlerle yıla denk düşen koza içinde sabırla güçlendirmeyi bekler kanatlarını.

Saçlarım uzun değildi sancılarıma sürterek teskin edebilecek kadar. Yaşlarım gözümde değersiz birer sıklet gibi yer işgal ediyorlardı sadece. Ve bilmiyordum Süreyya, suya da, metale de, cama da değerini veren kemiyetinden ziyade keyfiyetiydi. Birer inciye dönüşüp, kalbin peşine ardı ardına sökün etmeyen yaşları kim ne yapsın?


Oysa seni tanımak kavramların anlamsızlığının farkına varmaktı. Mesafeler mesela. Sair zaman insanın ayağına birer pranga, omuzlarına kaldırılması zor bir külçe gibi yığılan mesafeler seni tanıdıktan sonra sivrisinek vızıltısına dönüşüverdi... 


Seni tanıdıktan sonra anladım, yakıcı nefesinin alnımda olduğu anlar ile sesimin karanlıkta kaybolduğu anlar arasında milim fark olmadığını. Gönüller sende olduktan sonra "eynessera minessüreyya!"


Hatırla;
Ben ellerim ceplerimde, yalancı mesutluklarla boş kaldırımlarda ıslık çalarak yürürken...


Hatırla;
Yalnızlık sulu sepken tüm insanlığın tepesine tepesine inerken...


Hatırla;
Seni gördüğü, bildiği halde koşup eteğine sığınmak yerine, üstüne karalar, çamurlar yağdırırken...


Ve hatırla;
Bütün bu farkında olmayanların acınası haline rağmen, sen o hayret verilecek şefkat ve rikkatinle tebessüm ederken...Dedim ya; ben sana daha biz tanışmadan vurulmuştum Süreyya...


Senden habersiz yaşamak şahsi fetretimdi ama orada, benim tam olarak bilmediğim bir kavşakta beni karşılayacağını biliyordum.


Belki biraz kırgın, belki de kızgın ve belki sitemliydim azıcık.Fakat yanlış anlama... Sevmek sitemle başlar diyor bir söz sultanı. Sitemim sana değil Süreyya, beni çepeçevre kuşatan tüm sistemeydi... Hissedilip bilinmeyen, tahmin edilip ulaşılamayan, yürüyüp varılamayan bir menzilin varlığına vurulup, varamayınca ona, doğal olarak öfkeleniyor insan bir süre sonra. Ya da şöyle anlatayım sana:


Bir bahar papatyasından açılan fal gibi, kopan her yaprakta olumsuzu olmadan hep seni aramak gibi bir şey bu. Yani tüm ihtimalleri yine sen olan, tüm yolların sana çıktığı bir papatya falı gibiydin. "Seviyor, sevmiyor değil yine seviyor..."


'Dönemeç' şiirindeki şair gibi mevsimin bayat, hayatın esnemekte olduğu bir anda ya da havanın ılık, caddenin kalabalık olduğu bir anda karşıma çıkman arasında hiç fark olmayacaktı benim için. Önemli olan o dönemece ulaşmak, önemli olan siluetin olmasa bile ayak seslerini duyabilmekti. İster geç bir bahar günü olsun, ister kışa yaklaşan bir sonbahar günü.


Sensizliğin en büyük ödülü ve cezası sessizlikti belki. Ruhumun uçurumlarında attığım isyan çığlıklarına inat sessiz bir rölanti ile bekliyordu gözlerim...


Ve o müthiş dönemeç, o unutulmaz kavşak, o baş döndüren viraj... 


Sonrası şiir elbet: "Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız..." 


Ben sana daha biz tanışmadan vurulmuştum Süreyya. Çiçekten habersiz kelebeğin öyküsü bizimkisi adeta. Eksiktir sevdasından uzak olan sevgili, eksiktir baharından habersiz kelebek...


O dönemeçten sonra hızlı bir tamamlanma hissi esir alıyor bedeni, o dönemeç sonrasında doluyor boşluklar ve o dönemeç sonrasında keşfediliyor zaten var olanlar...




Bakma benim böyle şahsileştirdiğime meseleyi, bilenler bilir ki binlerce yıllık bir masaldır bu anlattıklarım.

15 Mart 2011 Salı

Gölgeler ve Suretler: Yağmurdan önce!

Ilık bir sütten yükselen buğu gibi yumuşak ve hissettirmeden akıyor Gölgeler ve Suretler. Yakınlarımızla nasıl uzak düştüğümüzü, düşman kesildiğimizi Kıbrıs örneğinden yola çıkarak anlatıyor.


‘Bir aileydik. Nasıl koptuk, uzaklaştık? Şimdi birbirimize karşıyız. Herkes başkasının ışığında oturuyor. Nasıl bize verilen iyiliği kaybettik?’ Böyle diyordu Terence Mallick’in o muhteşem filmi The Thin Red Line’da. Esasen dünyanın öyküsünün özeti bu değil midir? Kardeş doğup birbirine düşman olan, zaaflarla mücehhez insanoğlunun hikâyesi…

Derviş Zaim ismi sadece bir sinemacının değil, aynı zamanda, şairin ifadesiyle, ‘gaibi kurcalayan bir çilingir’in ismidir. İlk filmi Tabutta Rövaşata’dan beri kamerayı sadece görüntünün üzerine odaklayan biri değil Zaim, aynı zamanda hakikatin üzerinde gezdiren ve bunu yaparken kendine has bir sinema dili oluşturmayı başarmış ender Türk yönetmenlerden biri… Zaten kendisi de öyle söylüyor: “Vicdan ve hakikat benim yaptığım birçok şeyi anlamak için hareket noktası sayılabilir…”

Ezcümle derdi olan bir sinemacıdır Derviş Zaim…

Tabutta Rövaşata’da tavus kuşunun kanatlarındaki rengarenk dünyanın esrarında yapar arayışını, Filler ve Çimen’de yağmur altında ebru yapan kızın hüznünde. Fason bir üretimin eseri değildir filmleri. Bu nedenle sair yönetmenlere göre az sayılabilecek sayıda filme imza atmıştır. Elbette başka nedenleri de vardır bunun; ekonomik, teknik vesaire…

Bu tarz yönetmenlerin genel olarak izleyicilere verdiklerinin dışında bir de kendi iç dünyalarında karşılığı olan ancak paylaşım konusunda ketum oldukları yönler vardır. Ancak dikkatli radarlar tespit eder bu ayrıntıları. Kieslowski’nin Üç Renk üçlemesi, peşinden sonradan bakınca net görünen Dekalog’u ancak yönetmen öte âleme geçtikten sonra tüm ayrıntılarıyla izleyenleri selamlamıştı.

Derviş Zaim, geleneksel sanatlardan yola çıkarak yaptığı sinemasal arayışların üçüncü ve son durağı olan Gölgeler ve Suretler ile vizyonda. Malum olduğu üzere yönetmen daha önce Cenneti Beklerken’de minyatür, Nokta’da hat sanatı etrafına kurmuştu hikâyesini. Şimdi ise gölge oyunu ile harmanlıyor anlatacaklarını.

Gölgeler ve Suretler en yakınımızdakilerle bile bazen nasıl uzağa düştüğümüzü, hatta düşman kesildiğimizi Kıbrıs örneğinden yola çıkarak anlatıyor. Çekilmesi için 14 yıl beklediği filminde Zaim, 1963’te Kıbrıs’ta başlayan olaylar sırasında bir Karagöz kuklacısı olan babasından ayrı düşen genç kızın geçirdiği dönüşüm ve olgunlaşma sürecini anlatıyor. Türk-Rum, Müslüman-Hıristiyan ilişkileri bağlamında sancılı bir dönemde Hacivat-Karagöz gösterileriyle nafakasını temin eden Salih, köyünü Rumların basması üzerine kızı Ruhsar’la birlikte yakınlardaki bir köyde yaşayan kardeşi Veli’nin yanına gider. Eski bir hesaptan dolayı, Veli’nin ağabeyiyle arası çok iyi değildir. Tuhaf bir insandır Veli. Platonik olarak âşık olduğu Rum kadının oğlunu kahve kumarında sürekli ‘tokatlar’. Öte yandan köyün delisinin de tek hamisidir. Ancak ağabeyinin bu ansız gelişi, kurulu düzenini sarsmaya başlar. Zira Rumlar, yaşadıkları köyün yakınına kadar gelmiş, yolları tutmuştur. Bahsini ettiğimiz Rumlar, Rum halkı değildir, bunun altını çizmek lazım. Durumu anlayan Karagözcü Salih, kızıyla beraber köyüne dönmek için yola çıkar lakin yoldaki çevirme sonrası kaybolur. Ruhsar, amcası Veli’den bir an önce babasını bulmasını ister. Öte yandan Rumlar çemberi daraltmakta, köydeki bir grup Türk de çareyi silahlanmada görmektedir. Nitekim gerilen halat kopar ve düne kadar yan yana yaşayan iki halk arasında çatışma patlar. O güzelim mekânlar yıkılıp yakılarak birer viraneye dönüşmeye başlar. Ve bunun sonucunda zorunlu göçler başlar. Ki, göç demek ihanet ve beklenmedik dostlukların yaşandığı ibretlik sahneler demektir. Bizim bugün ‘Kıbrıs Sorunu’ dediğimiz meselenin sonuçlanmasının fitili işte bu dönem ateşlenmiştir.


Hikâyenin fonunu ise Kıbrıs’ın Karpaz bölgesi ve Büyükkonuk köyünün olağanüstü güzellikteki doğası, köyleri, tepeleri ve deniz oluşturuyor.
Gölgeler ve Suretler öyküsünü anlatırken bazen öyle resimleri yakalıyor ki, seyirci perdede gördüğü güzelliğin etkisiyle filmin kendi gerçekliğinden bile kopuyor. Oysa film belki de Kıbrıs meselesi dediğimiz bitmeyen ve sürekli kanayan yaranın ilk açıldığı dönemi anlatıyor. Provoke etmeden, herhangi bir ajitatif ucuzluğa düşmeden.

Bütün filmlerin arasından Nokta şahsen fakir için apayrı anlamlar ifade eden bir filmdir. Gerek hikâyeyi anlatış biçimi, gerekse gündelik sıkıntıların içine yerleştirdiği kocaman bir hat âlemi ile Zaim kıymeti belki yıllar sonra anlaşılacak, üzerine tezler yazılacak bir çalışmaya imza atmıştı. Gölgeler ve Suretler bu anlamda Nokta’dan çok öne çıkamasa da, üçlemeyi tamamlaması ve özünde sakladığı sanatın diliyle düşmanlık/dostluk gibi insanlık tarihinin en eski kavramına yaklaşmayı başardığı için önemli bir film.

Gölge Oyunu, filmde salt Zaim’in diğer filmleriyle bir tür bağıntı kuran bir ‘aks’ değildir. Işık ile gölgenin düşman gibi görünen ilişkisi, birbirine yapışık duran iki toplumun ilişkisi hakkında da şahane bir ‘teşbih’ içerir.

Filmin en beğendiğim yönlerinden biri de, ezelden beri ‘hastası’ olduğum Kıbrıs Ağzı ile olması. Çoğunu pek tanıyıp bilmediğimiz isimlerin canlandırdığı karakterler muhteşem olmuş. Burada alınan oyunların ne kadarı oyuncunun, ne kadarı yönetmenin emeği ve motivasyonudur bilemiyorum ancak, Gölgeler ve Suretler ne eksik ne fazla diyebileceğimiz oyun gücüyle parmakla gösterilebilecek bir kaliteye sahip bir film olmuş. Ve ille de müzikleri ve ritmi. Ilık bir sütten yükselen buğu gibi yumuşak ve hissettirmeden akıyor Gölgeler ve Suretler. Her ne kadar onun gibi sert olmasa da Milcho Manchevski’nin o güzelim ‘Before The Rain - Yağmurdan Öncesi’ndeki lezzeti aldım Derviş Zaim’in filminden.

Ve bu tür filmleri izledikçe Türk sineması adına umudumuz katlanarak artıyor.




Gölgeler ve Suretler
Yönetmen: Derviş Zaim Oyuncular: Hazar Ergüçlü, Osman Alkaş, Popi Avraam, Settar Tanrıöğen, Buğra Gülsoy
Tür: Dram, Politik
Süre: 116 dakika
2010, Türkiye, KKTC

14 Mart 2011 Pazartesi

Pollyancho



Ne trajiktir palyaçonun makyajı!

Burnunda kan kırmızı bir riya,

dudakların ölüm sonrasından emanet.

Zorlama hiç palyaço,

komik değil tüm hallerin.

Kaldırmıyor içim seni görmeye,

Frapan maskeyle perdelenmiş hüzünlerin.

Gülse de yüzün,

Acıma hissim ayaklanıyor her seferinde
.
Ki ben en çok palyaço görmeye dayanamam. 


2 Mart 2011 Çarşamba

Generaller Niçin Sokağa Çıkamaz



Bir general her şeyi göze alıp
Biz ölümlüler gibi 
sokağa çıkarsa
Bastonunu kaçırır hemen
Sokağın küçük oğlanları
Damdan dama damdan dama
Ve rüzgarlı kahkahalarıyla 
küçük kızları sokağın
Şapkasını uçurur bulutlara

Bir general her şeyi göze alıp
Biz ölümlüler gibi 
sokağa çıkarsa
Bembeyaz barikatlarına takılır
generalin dikenleri madalyaları
Bulut kokan akasya ruhu kokan
Çivit ve cesaret kokan
sonsuz çamaşırların

Bir general her şeyi göze alıp
Biz ölümlüler gibi 
sokağa çıkarsa
Sokağın ortasında
büyük bir ayna
Bir yüzde sayın general
ötekinde mahalle bekçisi

Bütün bunlar
ve buna benzer nedenlerden ötürü
Generaller sokağa çıkamazlar
Sokağın üstündeki sahanlıktan
geçip gider
helikopterle teyyareler

Cahit Koytak

27 Şubat 2011 Pazar

Yapmayın!


(Önemli not: Bu yazı 2 Ocak 2011 günü kaleme alınıp gazeteye yayınlanmak için yollandı. Ancak bir saat sonra, 'Yanlış anlaşılır' saikiyle geri çekildi. Ne garip ve acı tevafuktur ki, Rahmetli Erbakan bir gün sonra, yani 3 Ocak'ta rahatsızlanıp hastaneye kaldırıldı. Gerisini biliyorsunuz zaten!) 


Biliyorum pek çok kişi kızacak böylesi bir yazı kaleme aldığım için. Aklımın ucundan bile geçmeyen suçlamalara muhatap olacağım, edilmedik hakaret, yemediğim küfür kalmayacak. Bazıları konuyu başka yerlere çekip, benim bu yazımdan yola çıkarak başka anlamlar üretecekler.

Lakin vicdanım elvermiyor dostlar. Her şahit oluşumda içim ‘cız’ ediyor…
Siyasi ya da başka şey aramayın lütfen birazdan yazacaklarımdan dolayı. Partili dostlarım da lütfen kızıp, köpürmeden önce samimiyetle bir kez daha düşünsünler ne olur!

Yazımızın konusu Prof. Necmettin Erbakan…

Şüphesiz Türk tarihinin en önemli figürlerinden biri. Büyük bir mücadele insanı… Saygıyı hak eden, pek çok kez haksız eleştirilere maruz kalmış bir isim…
Malum; olaylı kongreler neticesinde muhterem Erbakan tekrar partinin başına geçti. Kendi ifadesine göre, oyları da etkilemiş bu değişim..

Ki doğrudur, Saadet Partisi belki barajı geçebilecek duruma bile gelmiştir, inanın bilemiyorum…

Beni rahatsız eden, vicdanımı sızlatan şey sayın Erbakan’ın kişisel durumu. Etrafını saran insanların umarsız hoyratlıklarıyla sahneye çıkarılışı, konuşturulması ve siyasi ikbal adına –epey- acımasızca ortalık yere –adeta-atılması.

Bir insan olarak feci yaralıyor beni bu durum. Konuşma kürsüsüne asansörlerle çıkarılması, arkasına yastıklar konularak oturtulmaya çalışılması, üç kuruş etmez mevzular ile ilgili sorular sorularak bunaltılması vicdanen beni çok rahatsız ediyor.

Başta da söyledim; kesinlikle Türkiye’nin en önemli siyasi isimlerinden biri olduğuna samimi olarak inanıyorum. Lakin, bir takım TV ekranlarında kendine ‘Gazeteci’ denen zatların pişkin pişkin sırıtarak, adeta alay eder gibi soru sorması, ‘Bakın işte bunamış’ demeye getirmeleri ağırıma gidiyor.
Verdiği son mülakatta, ‘Zekamı ölçmeye makine dayanmaz’ diyor, ki doğrudur. ’28 Şubat’ta biz kazandık’ diyor ki, doğrudur. “Püf desek, hepsi bize geri döner” diyor, ki o da doğrudur!

Ama illa siyasi parti lideri olarak, her gün takım elbise, kravat takarak mı yapılmak zorunda bu iş. Bu cümleleri söylemek için illa parti başkanı olup, politika mı yapmak lazım?

Diyelim ki muhterem Hocam, yılların verdiği alışkanlıkla yerinde duramıyor, ülkenin durumu onu üzüyor ve elinden gelenleri yapmak için, geri plana çekilmeyi uygun görmüyor.

Ya partilileri?

Ya ailesi?

Ya doktorları?

84 yaşındaki bir insana yapılan bu muamele hiç mi içlerini acıtmıyor, vicdanlarını sızlatmıyor?


Merhum Ecevit’in siyasetteki son dönemini hatırlıyorum. Yaşlanmış, yıpranmış, yorgun bir siyaset adamı. Bırakınız adım atmayı, tek kelime edecek hali bile yok… Lakin siyasi şehvet rahmetli Ecevit’i o haliyle bile ortalık yere atıp atıp durdu. En son yapılan siyasi bir yürüyüşe zorla katarak belki de ölümüne neden oldu!

Bunu yapanlar Ecevit’in düşmanları ya da hasımları değildi. Bizzat partilileriydi, bizzat eşiydi belki.

Muhterem Erbakan’a da aynı şey yapılıyor neredeyse…

Ve ben bundan duyduğum rahatsızlığı ifade etmeyi zorunluluk olarak görüyorum.

Size sesleniyorum sevgili Erbakan ailesi… Çocukları, damatları, gelinleri, akrabaları… Lütfen buna izin vermeyin…

Sevgili Saadet Partililer… Nasıl görmezsiniz durumu, bu kadar mı gözümüzü siyaset bürüdü?

Yapmayın, Allah aşkına yapmayın!

23 Şubat 2011 Çarşamba

Oysa biz uykuya düşmandık beraberken



Yağmursuz bir sonbahar akşamıydı. Son vapuruydu adanın. Evsiz bir yavru kedinin saçak altına sığınması gibi sığınmıştık geminin arka kısmına. Karanlık sulara bakarak konuşmuştu.


- Nedense uyuyamıyorum son günlerde!

Aslında benden de benzer şeyler duymak ister gibiydi, uzayan sessizliği bir bakış kısaltır zannetti; ama olmadı tabii.

- Ya sen?

Dedi,


- Senin uykularından ne haber?

- Benim uykularımda cehennem kaynıyor... Benim sularım kirli kazan buharları!


Diyemedim ki bunu, kelimeler geldi ve ejder soluğu gibi belleğimi vurup geçti. Allah'tan insaflıydı, merhametliydi. Sesi daha da müşfikleşti ve ninni mırıldanır gibi konuyu değiştirerek devam etti:


- Denizden daha iyi bir doktor tanımam. Bütün yaralarımı itinayla açar, temizler ve kapatır. Geçen kış açılan yaralarım, kapanmak üzere gelecek yazı beklemek zorunda kalacaklar. Üstüne bir de bu sene eklenen yaraları düşünürsek, denizin işi zor olacağa benzer...


Kaşıyordu, kelimelerin sersemletici şokunu hissetmek ister gibi en hassasını seçip üzerime üzerime sıkıyordu nedense. Allah'tan sen yoktun o zaman günlüğüm ve Allah'tan ben bir kelimeyle sinirlerini kontrol edemeyen saralılar gibi katelepsiye girmiyordum. Sustum tabii. İnatla, sabırla sustum; ama susacak gibi değildi.


- Aklıma denizkestaneleri geldi. Kimin aklına gelir o çirkin, dikenli varlıkların dikenlerini döktüklerinde o kadar güzelleşebileceği: Küçüklü büyüklü rengarenk denizkestaneleri... Bana, görünüşe aldanmamayı, önyargılı olmamayı denizkestaneleri öğretti. Şimdi keşke deli gibi kar yağsaydı ve ben yağan kara gülümseyerek, soyunup içi sıcak suyla dolu bir havuza atlasaydım... Sıcak, asit kadar sıcak bir Kleopatra havuzuna.


İnadım inat... Suskunluk yemini etmiş Baptist rahibi gibiyim. Karanlık sulara gülümsüyorum. Hayatı karelere, çerçeveyi sulara hapsettim. Vapur ağır, cüsseli bir dev gibi titreyerek kımıldıyor. Kör bir satır gibi yararak ilerliyor karanlık suları.

- Ne acı, köpüklerin dansını gösterecek kadar bile göstermiyor kendisini ay. Hani bir de cömert derdik, esirgemez bizden yansımasını güneşin, ışık kendisinin değil ki?


Bu sefer o başka alemlerdeymiş ve rahatsız edilmek istemiyormuş gibi hiç istifini bozmadı.


- Alnımı balkon demirlerine dayadım gece boyu. Hatta bak inanmazsan, izi bile kaldı şu sıkıntı sivilcelerinin arasında. Bilmeyen, ütüyü alnıma değdirdim zannedecek. Soğuk parmaklıklar yaktı sanki.


Parmaklarım pıtırlı alında geziniyor. Benim gözümde kirli cam lekesi kalmamış Allah'tan. O balkonun soğuk demirlerine yaslamışken başını, benim zihnim camın puslu gerisinden sabahı gözetliyordu. Ve içimde sabahların ne kadar uzak olduğuna dair bir vird:

Uykuya düşmandık beraberken... Hem uzakta, hem beraber, hem uykusuz.

Böyleydi işte...


'Bİr Aşk'a Krallığım'dan...



18 Şubat 2011 Cuma

Hayal uzak, yumruk yakın



‘Kanun uzak, yumruk yakın.’ diyordu sıra dışı Terrorist (1995) filmindeki bir replik. Bu haydut deyişini hayatının felsefesi yapan çok çıkışsız insan vardır. Esasen boksör Micky ‘Irish’ Ward’ın öyküsü şahane bir tutunamayanlar hikayesidir. Ve dibe vurmuş hayatların, zemine sert şekilde çakılıp tekrar yükselmesinin…

Yönetmenliğini David O. Russell’in yaptığı ve Christian Bale, Mark Wahlberg, Amy Adams ile Melissa Leo’nun oynadığı Dövüşçü (The Fighter) böylesi bir gerçek yaşam hikayesinden yola çıkarak çekilen bir film.

Ana hatlarıyla filmin hikâyesi şöyle: Dicky Ecklund (Christian Bale), zamanın efsane boksörlerindendir. Ancak yeteneğini boşa harcamış, uyuşturucuya bulaşmış, hem spor hayatını hem de aile hayatını neredeyse bitirmiş ve gözden düşmüştür. Micky Ward (Mark Wahlberg), Dicky’nin daha yolun başında olan üvey kardeşidir. Tüm hayatını abisinin gölgesinde geçirmiştir.

Bir zamanlar “Lowell’in Gururu” olan Dicky, Sugar Ray Leonard ile olan maçı kaybettikten sonra zor zamanlar yaşamış ve teselliyi uyuşturucuda aramıştır. Bu arada küçük kardeşi Micky, ailenin boksörü olmuştur. Ancak ne kadar çalışırsa çalışsın ardı ardına dövüşler kaybetmektedir. Annesi, Micky’nin kariyerini yönetirken, üvey abisi de onun boks eğitimiyle ilgilenmeye çalışmaktadır. Son dövüşünde neredeyse canından olacak olan Micky, yeni kız arkadaşının tavsiyesine uyar ve ailesiyle bağlarını koparır. Böylece uyuşturucu bağımlısı üvey abisi olmadan kendi çalışmaya başlar. Dünya Şampiyonası’nda bir şans yakaladığında sorunlu ailesi yeniden hayatına girer. Ancak bu sefer gerçek anlamda bir aile olabilmeyi başarmaları gerekmektedir.


Dövüşçü, ilk bakışta bir tür boks filmi gibi görünse de ondan çok daha fazla şeyler içeriyor. Söz gelimi Amerikan tarzı hayata mühim ve can yakan çakışlarda bulunuyor. Bunu yaparken en büyük silahı, ele aldığı karakterler. Parçalanmış aileler, heva ve hevesinin tüm olumsuzluklarına rağmen ucube ailesini bir arada tutmaya çalışan anne var mesela. Sonra vaktiyle başarıya teğet geçmiş, tabiri caizse direkten dönüp uyuşturucu müptelası olmuş, kendi başarısızlıklarını kardeşinin başarılarıyla telafi etmeye çalışan bir bitik adam: Dicky Ecklund… Ki Christian Bale, bu roldeki şaşırtıcı olmayan başarısı ile parmak ısırtıyor. Batman’in o gürbüz, güçlü adamını en az 20 kilo vermiş, dişleri darmadağın bir ‘müptela’ rolünde, üstelik bu kadar başarılı bulmak çok ilginç.

‘Bir boks filminden çok daha fazla şey’ demiştik Dövüşçü için. Bu nedenle ünlü Rocky filmi ile karıştırmamak lazım. Hatta filmi izlerken, zihinlerimiz Rocky’ye atıfta bulunurken bile, bu tuzağa düşmemek lazım. Zira bir intikam teması değil karşımızdaki, bir tutunamayanlar öyküsü. Filmin neredeyse her hücresine sinen araya sıkışmışlık, çıkışsızlık gibi hisler, kahramanları daha da yakınlaştırıyor izleyiciye. Dövüşçü filminin sırrı sanırım basitliğinde. Düz bir anlatım ile derdini hiç kasmadan izleyiciye aktarmayı başarmış filmin yönetmeni. Bunu yaparken elindeki hikâyenin sadece sportif başarı hikâyesine de odaklanmamış. Bu tuzağa düşmemesi çok önemli. Zira bundan kaçtıkça insan öyküsü yakalamış bol bol.

Muazzam bir senaryo, muhteşem bir yönetim filan yok filmde. Ama oyunculuk var. Bu da The Fighter’ı ortalamanın üzerine çekmeye yetiyor. Christian Bale, Oscar heykelciğini kaparsa kimse şaşırmasın.





10 Ocak 2011 Pazartesi

Sevda


Süreyya... Böyle başlamak istemezdim satırlarıma... Sana her baktığımda gördüğüm parlaklığı, kalbime indirdiğin ilhamı anlatmak isterdim.



Şekilden şekle girip, renkten renge bürünüp, sadece bana değil, sana meftun olan herkese verdiğin o tarifsiz hissi, bencileyin betimlemekle başlardım seninle olan serencamımıza.


Ne ki Süreyya, buz keskinliğinde bir kış günü dokunuyorum satırlara. Bilirim soğuğu bilirsin sen, geceyi de... Hele soğuk geceler; senden sorulur eniyle ve boyuyla.


Biz; 'Atlantisin Çocukları' çok itilip kakıldık Süreyya, çok hırpalandık, horlandık. Başımızı kaldırmaktan çekinir, adımızı terennüm etmekten utanır olduk.


Oysa, en dar ufuklumuzun bile göklerini süsleyen panayır fişeklerini en iyi sen bilirsin Süreyya. Atlarımızın ayaklarının hiç kurumadığını da.


Ezilmek şüpheyi kamçıladı Süreyya; şüphe bir girdi mi dimağlara, iflah olmaz artık o ruhlar, bunu da çok iyi bilirsin. Şüphe gergin bir balıkçı ağı gibi gerildi ufuklarımıza ve yıllar yılı ne varsa avladı umut adına. O köhnemiş, püskü ağlardaki üveyik kanatları bunun delilidir.


Aslında biliyorum, gerek yok belki bu satırlara. Lisan-ı halimizden anlardın asırlar boyu halimizi. 'Bana bakın, bana bakanın yönü kaybolmaz' derdin her halinle.


Fakat, yanlış da anlama, 'horlandık' dedim, bozgun yedik, dağıldık, demedim asla.


Gerçi sana söylemek nafile ama bozgun tamtamları çaldığında bile tam anlamıyla yitirmedik umutlarımızı, bozup bozup tekrar kurgulamadık hayallerimizi. En başta neyse, şimdi de o. Köyümüzün meydanlarında çok topladılar bizi, ortalık yerlere saçarak mahremlerimizi. Arsız uçlarıyla mızrakladılar yarına ait çeyizlerimizi.


İçinde iblis damıtılan şarapları boca ettiler de üzerlerine, yakıp gittiler defalarca. Bunlar bizi üzdü anca. Toparlanmak zor olmaz, yüzü sana dönük olanda, zor değildir yeşertmek içimizdeki mefkureyi.


Ah Süreyya, şimdi böyle biz, dizleri kırık, boyunları bükük sana bakarken mahzunca, gözlerimizdeki kaybolmayan hakikatin ışığını hatırlatırsın eminim.
Gözlerimiz böyle işte, yüzlerimiz de... Asılmadı suratımız aldığımız en ölümcül yaralarda bile. Saçlarımız sonra, ağardı belki ama, umutsuzluk rüzgârı yalayıp, birer sonbahar yaprağı gibi titreterek kopartıp atamadı.


Boynumuz bükülür, dediğim gibi, ama rıza göstermek, teslim olmak adına değil. Dizlerimiz de bükülür, hatta kırılır ama titremez asla.


İçimizi de en iyi sen bilirsin, o yüzden hiçbir şey söylemeyeyim bu konuda. Uçkun ruhumuza ancak bir fren olabilir bedenlerimiz. Hani bıraksa bedenlerimiz ruhlarımızı özgür, seni bile aşar, arşa ulaşır bilirsin.


Ah Süreyya, şimdi böyle biz, raflarımızda gözyaşlarından şişelerimiz, masalarımızda kan rengi divitlerimiz, zafer sabahlarından dem vurur tüm parşömenlerimiz.


Hatırlarsın Süreyya, ne de önemsemezlerdi bizi. Ne kadar da küçük görürlerdi hayallerimizi. Küçümser ve aşağılarlardı ama biz duydukları korkudan anlardık ideallerimizi. Korkunun ruhu kemirdiğini biz onlardan gördük Süreyya.


Onların esrik ikindileri, keskin akşamları, yatsıyı bile bulamadı, bulamaz. Bizim şimdi hüzün sabahlarımız var. Ama dilini çözdük, hikmetini idrak ettik olanların. Sırf bu nedenle demiyoruz, 'bu niçin böyle' diye. -Şimdi yaptığım gibi- Sonunu göreceğimiz güzel şeylerin türkülerine dair bestelerle uğraşmak iyi geliyor bize.
Ellerimiz, ellerimiz Süreyya; beş benzemez bile boşa çıkarmaz ellerimizi. Avuç içlerimizdeki çizgi karartmaz ümitlerimizi.


Süreyya, biliyorum böyle başlamamalıydım sana, ama bil istedim; buradayız ve yitirmedik sevdalarımızı.