4 Kasım 2011 Cuma

Bir nasihat insanı; Allah’ın Sadık Kulu



Ünlü Rus sinemacı Andrei Tarkovsky, ‘Sinema bir fetih değil, nasihat aracıdır’ diyor. Ve Efendimiz (SAV), ‘Din nasihattır’ buyuruyor.

Geçtiğimiz gün, sinemayı ‘iyi’ denebilecek derecede bilen ve bu işle profesyonel olarak uğraşan birkaç arkadaşla, dünya sinemasının en seçkin ve beğenilen örneklerinden olan bir filmi izliyorduk. Gerçekten de muhteşemdi görüntüler, ne ki kumandayı elime alıp bir yerde durdurdum filmi ve şu soruyu sordum: ‘Dostlar, bu görüntüleri şüphesiz her birimiz kendi kalibrasyon ve birikimlerimize göre algılıyoruz, hiçbir metin ile desteklenmeyen bu ucu açık sahneler muhakkak ki etkileyici, ancak bundan daha iyisi olamaz mıydı?’
Şaşkınlık içinde bakıp, itiraz edenler de oldu ve amansız bir ‘görüntü mü, söz mü’ tartışması başlattık. Nihayetinde bir noktaya vardık, birazdan oraya geleceğim.

Ancak batı sinemasının bilinçaltımıza yerleştirdiği çok mühim bir tuzak var ve maalesef ben de yıllar boyu bu tuzağın içinde kıvranıp duranlardanım. O da şu; batıya göre iyi bir sinema filmi, söze ne kadar az yer verirse o kadar iyi sayılıyor, bir film görselliğe ne kadar sırtını yaslıyorsa o kadar başarılı görülüyor ya da gösteriliyor. Ve bizler de, bunu kıstas olarak benimseyip, iyi film eşittir suskun film gibi çok bahtsız bir sonuca ulaşıyoruz.

Oysa öyle midir?

Aslolan kelamdır!

Öyle olmamalı elbette. Bunun için en büyük delil ise, bizzat Cenab-ı Hakk’ın sözleri ve kutsal kitabıdır. Girişte belirttiğimiz gibi şüphesiz ki, din bir nasihatten ibaret ise, bu nasihati sadece görüntünün sığ sularına hapsetmek en azından cimrilik ve nasipsizlik olur. Oysa yine biraz önce bahsini etiğim tartışmada vardığımız nokta gibi, görüntü eğer lafza yardım ediyorsa anlamlıdır. Resim kelamı destekliyorsa yücelir. Yoksa, en hafif ifadesiyle, malayani kalır.

Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim bunun sayısız delilleriyle doludur. Bu düzlemden bakıldığında mübarek Kur’an eşsiz bir sinopsis yatağıdır. Sayısız elbise çıkarılabilecek, -neredeyse- hiç kullanılmamış atlas kumaştır. Yazık ki, günümüz Müslüman sineması da, bu kolay düşülen tuzağa düşmüş ve batının bizim bilinç kodlarımızın arasına özenle yerleştirdiği ‘sus-pus’ sinemayı yüceltmiştir. Asla küçümsemiyorum ama Nuri Bilge Ceylan filmleri bunun için güzel örnektir. Ama ulaşılacak son nokta değildir, olmamalıdır. Hal böyleyken, iyi bir sinematografi peşinde kafa yormak yerine Nuri Bilge Ceylan’ı ne kadar benzersen o kadar başarılısın, bilinçaltına takılmak ne acı bir durumdur!

Kur’ân ve onun tefsiri olan Risâle-i Nur varlıklara “mana-i harfi” ile bakmaktadır. Oysa Batı Medeniyeti varlıklara ‘mana-i ismi’ ile bakar. Doğrusu, bu hiç de küçümsenmeyecek bir makas farkıdır. Can yakıcı olan ise, bu farkı bilmesi gerekenlerin, yani cevhere yakın duranların yönlerini başka tarafa çevirmeleri olsa gerek.



Risale-i Nur ve Sinema

Risale-i Nurlar’ı pek çok başlık altında analiz etmek mümkün. Şüphesiz meselenin uzmanları bunu yaptılar ve bundan sonra da yapacaklar. Ancak bu eserlerin müellifi ve sinema arasında bidayetinden beri çok sıkı bir ilişki mevcuttur. Bediüzzaman Hazretleri hayatının belirli bir döneminde sinemayı yakından takip etmiş ve kaleme aldığı eserlerinde, drama tekniğini, bugün incelediğimizde, bizi hayrete düşürecek derecede ustaca kullanmıştır.
Flash Back denilen geçmişe yolculuklar yapmıştır mesela. Keza Flash Forward denilen geleceğe yolculuklara da rastlanır Risaleler’de.

Tüm bunların dışında, Risale-i Nur’un kendine has bir öyküleme ve betimleme tarzı vardır. En derin imanî hakikatleri öyküleyerek, okurların rahat algılayıp, unutamayacağı bir etkiye çevirir Bediüzzaman. Namaz’ı anlatırken de, ömrün kısalığını, insanoğlunun imtihan edilişini aktarırken de, hikayeleme yaparak anlatır bize. Bol bol benzetmeler kullanır, gece ile gündüzü, siyah-beyaz iki fare şeklinde tasvir eder mesela. İki fare; kuyuya düşen bir insanın tutunduğu dalı kemiren… Eceli ‘Cesim bir arslan’ olarak tasvir eder örneğin…

Örnekleri çoğaltmak mümkün….

Bir de, sinematografik yapısı vardır Risaleler’in… Bu, şüphesiz müellifinin sinemayla olan yakınlığından gelir. Efendimiz dönemine ait bir tasviri yaparken de, Kur’an’ı Kerim’den bir mucizeyi aktarırken de epik bir dil kullanır Said Nursi Hazretleri.

Bakınız daha önce de aktardığım şu cümleler nasıl bir flash forwarddır: “İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı Rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nida ediyorum: El-amân el-amân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden hâlas eyle!

İşte kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyî'ciler beni bırakıp gittiler. Senin afv ü Rahmetini intizar ediyorum... Ve bilmüşahede gördüm ki: Senden başka melce' ve mence' yok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşi şeklinden ve o mekânın darlığından bütün kuvvetimle nida edip diyorum: El-amân, el-amân! Yâ Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân!” (17. Lema / 12. Nota)

Bediüzzaman ve Risale’nin sinematografisi

Şüphesiz sinema alanında yetkin olmadan, böylesi derinlikli metinleri, hak ettiği görsellikle desteklemeden ve metinleri en uygun yere yerleştirmeden Risale-i Nur’a sinematografik olarak yaklaşmak risklidir de. Riskli, zira müellifinin tarzı ve derinliği, drama tekniğinin beylik ve güncel klişelerinde eriyip gidebilir. Kabil etmek lazım ki, bu ciddi bir haksızlık olacaktır.

Zannımca meselenin sırrı şuradadır: Risale’i Nur’dan bir bölümü ya da müellifinin hayatını filme alırken, Efendimiz’in (SAV) yukarıda bahsettiğimiz muhteşem cümlesi ve Tarkovsky’nin bakış açısını önceleyerek yapıldığında mesele daha kolaylaşacaktır. Beyan ve kelama dayalı olmayan bir sinema, asla ama asla bahsini ettiğimiz kahramanı ve kitaplarını tam olarak anlatmak için yeterli gelmeyecektir.

Yüzyıldan fazla bir geçmişi olan sinema, gerek teknik, gerekse estetik açıdan bunları yapabilecek duruma çoktan gelmiştir. O kadar ki, artık film çekmek için oyuncuya bile ihtiyaç duyulmayabiliyor. 2001 yapımı Final Fantasy bu anlamda tam olarak bir kırılma ve nirengi noktasıdır. Film Motion Capture denilen teknik ile perdede gerçek manada oyuncu görmediğimiz bir filmdir. Ama bildik çizgi- anime filmlerden olmadığı gibi, görselliği, efektleri ve müziği ile sıkı bir macera filmidir de…

Ünlü Avatar'ın büyük kısmı da MOCAP teknolojisiyle çekldi. 

Motion Capture nedir?

Bu durumda bahsini ettiğimiz teknikten biraz söz etmek doğru olacaktır. Motion Capture yani MOCAP, Bilinenin aksine; manüel olarak hazırlanan animasyondan çok daha gerçekçi ve doğru olan hareketleri sağlayan bir sistem.
Sistem şöyle çalışıyor: Oyunculara giydirilen GYPSY 5 ile vücut eklemleri üzerine yerleştirilen 37 adet sensor sayesinde karakterlerin yaptığı bütün hareketler kablosuz olarak bilgisayara kaydediliyor. Ardından kaydedilen bu veriler temizlenip, bilgisayarda ayrıntılarıyla işlenerek animasyoncuların kullanabileceği Autodesk Maya ve 3D Max gibi program formatlarına dönüştürülüyor. Daha sonra filmin tamamen gerçek zamanlı MOCAP çekimleri, oyuncu ile daha önceden tasarlanmış olan 3 boyutlu animasyon karakteri etkileşime geçerek tamamlanıyor. Çekimler istenilen her mekânda ve her ışık koşulunda gerçekleştirilebiliyor.

Ve Allah’ın sadık kulu: Barla

İşte daha önce Hollywood’un gişe rekorları kıran Yüzüklerin Efendisi, Kutup Ekspresi ve Neşeli Ayaklar, Avatar gibi filmlerde kullanılan bu teknikle hazırlanan ve Türkiye’de yapılmış ilk uzun metraj 3D animasyon film olma özelliğine sahip Allah'ın Sadık Kulu: “Barla” yukarıda anlatmaya çalıştığımız birçok özelliği içinde barındırıyor.

3,5 yıllık titiz çalışmasının ürünü olan’’ Allah'ın Sadık Kulu: Barla’’ Ser Film tarafından hazırlanmış.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin sıkıntı, çile ve mücadele dolu hayatının en çarpıcı dönemlerinden biri olan ‘Barla Hayatı’nı animasyon türüyle beyazperdeye aktaran Allah’ın Sadık Kulu: Barla, Anadolu’nun ücra bir köşesine tecrit edilmeye çalışılan bir alimin iman hakikatlerine dayanarak, sonradan tüm dünyayı saran bir ‘muhabbet ve adanmışlık’ hikayesini ele alıyor. Film, her ne kadar animasyon tarzında olsa da, gerek kahramanı, gerekse anlatım tekniği ile küçük-büyük herkesin ilgisini çekecek türden.

Yapımcılığını Fatih Gök’ün, yönetmenliğini Esin Orhan’ın yaptığı film, Bediüzzaman Said Nursi ve talebeleri, tamamen orijinal fotoğraflarından faydalanılarak üç boyutlu olarak modellendirilmiş.

Isparta’nın Barla beldesinde 1927-1934 yılları arasında yaşanmış hikayelerden yola çıkan filmin senaryosunu ise Rıdvan Kızıltepe, Zeynep Kayadelen ve Ali Sacit yazmış.

Filmin Orijinal Kopya master hazırlıkları ise Almanya ARRİ stüdyolarında gerçekleştirilmiş.

Müzikleri Budapeşte Senfoni Orkestrası tarafından seslendirilen Allah'ın Sadık Kulu: Barla, yurt çapında 255 kopyayla 303 salonda vizyona girdi.

Birçok açıdan ilkleri barındıran film, adeta görsel bir ‘ders – sohbet’ niteliğinde. İzleyici sadece asrın en büyük alimlerinden birinin serencamını izlemiyor, aynı zamanda bir Kur’an tefsirinin yazılış öyküsünü, bu tefsirden okunulan pasajlar eşliğinde takip ediyor.

Umarız bu titiz çalışma, görülen eksiklikleri giderilerek devam eder ve görsel-estetik olarak daha da yukarılara çıkılarak bir klasiğe dönüştürülür. 


Bir gün şehre bir âlim gelir!

Ser Film yaklaşık 4 yıl önce Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin hayatını animasyon olarak birkaç bölüm şeklinde filme almaya karar vermiş. Henüz işin başında çıtayı epey yukarı koymuş yapımcılar. Türkiye'de yapılmış ilk uzun metraj 3D animasyon filmine başlamışlar. Ve sonuçta ortaya "Allah'ın Sadık Kulu: Barla" çıkmış.


Yaşamak ile inanmak bileşik kaplar gibidir. O nedenle, insanın inandığı gibi yaşamaması durumunda, yaşadığı gibi inanmaya başlayacağını söyler atalarımız.


Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, hayatı inancı gibi olan bir alimdi. Hangi şart altında olursa olsun, ne kadar baskı, zulüm, işkence görürse görsün, asla ama asla zerre kadar taviz vermedi inandıklarından. Çok horlandı, kovuldu, tecrit edildi, hapse atıldı, zulüm gördü...


Bana 'Bediüzzaman ile ilgili bir film çekiyoruz, adı ne olsun?' diye sorsalar, bir saniye bile çekinmeden 'Mağlup edilemeyen' teklifinde bulunurum. Said Nursi, mağlup edilmez bir yapıya sahipti. Gördüğü işkenceler, yaşadığı sıkıntılar, yokluklar, baskılar; bırakınız yenilmesini, moraline en ufak bir fiske dahi vuramadı. Düşünün bir; size en baştan düşman bir mahkeme karşısına geçmişsiniz. Sadece ve sadece kitap yazdığınız ve kitaplarınız okunduğu için suçlanıyorsunuz. Yıllarca hapis cezası alma tehlikesiyle karşı karşıyasınız ve hakim savunmanızı dinlemiyor bile! Nihayetinde yüzünüze bilmem ne kadar yıl hapis, şu kadar yıl sürgün cezası okunuyor. Son sözünüz size sorulduğunda, "Demek ki daha çok okumak lazım Risaleleri" diyorsunuz ve ekliyorsunuz: "Demek ki hapishanede de bu kitaplara ihtiyaç var..." Nasıl yeneceksiniz bu muhteşem bakış açısını?


Bediüzzaman'ın mağlup edil(e)meyen yönü kadar, bir başka yönü daha var çok güçlü. O da dönüştürücü özelliği. Nereye giderse gitsin, bir süre sonra dönüştürmeye başlıyor büyük alim. Yattığı hapishane kısa sürede Medrese-yi Yusufiyye'ye dönüşüyor, sürgün gönderildiği belde bir süre sonra cennetasa bir baharı yaşamaya başlıyor, iman hakikatinin çiçekleri neşv ü nema buluyor. İş bu nedenle asrın en önde gelen dönüştürücüsüdür Bediüzzaman Hazretleri.


Ne ki, kendi kültürümüzün, inancımızın bu önemli şahsiyetlerini sinemaya yeterince aktaramamışız bugüne kadar. Geçmişin Yeşilçam'ı, günümüzün Türk sineması elbette önemli filmler çıkarmış ara ara, ama iş kendi kültürümüze, kendi manevi dinamiklerimize geldiğinde, sınıfta kalmışız maalesef. Belki, sinema ve sinemacılarımız, yaşadığı gibi inandığı için olmamış bahsettiğim şeyler.


Önceki yıl Mevlânâ yılıydı, doğru düzgün Mevlânâ filmi çekebildik mi? Mehmet Akif yılı misal içinde bulunduğumuz sene, birkaç iyi niyetli vasat belgeselin dışında var mı şöyle uluslararası boyutta Akif filmimiz. Sadece biyografik eserlerden bahsetmiyoruz şüphesiz; bu önemli değerlerimizin hayatları, eserleri, etkileri, hayatlarındaki küçücük bir kesitten yola çıkılarak bize dair bir hikâyeyi anlatmaktan bahsediyoruz.


Ser Film bundan yaklaşık 4 yıl önce Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin hayatını animasyon olarak birkaç bölüm şeklinde filme almaya karar vermiş. Henüz işin başında çıtayı epey yukarı koymuşlar, Hollywood'un gişe rekorları kıran Yüzüklerin Efendisi, Kutup Ekspresi ve Neşeli Ayaklar, Avatar gibi filmlerde kullanılan "motion capture - MOCAP" tekniğiyle, Türkiye'de yapılmış ilk uzun metraj 3D animasyon filmine başlamış yapımcılar.


Ve sonuçta ortaya, Üstad Hazretleri'nin Barla'daki hayatını ve Risaleleri yazmaya başlama hikâyesini anlatan Allah'ın Sadık Kulu: Barla çıkmış.


Sinemayı yakından bilenler hemen anlayacaktır Motion Capture tekniği çok zahmetli ve pahalı bir tekniktir. Ülkemizde kısa metrajlı birtakım çalışmalar yapıldı daha önce. Ancak ilk kez bu kadar uzun süreli (yaklaşık 110 dakikalık bir film) bir profesyonel çalışma yapılıyor bu teknikle.





Film, Bediüzzaman'ın Barla'ya sürgün olarak yollanması, buradaki tecridi ve takibat altında olmasını anlatıyor. Yerel halk ile ilişkisini, çevresindeki insanları etkilemesi, manevi dünyasındaki büyük çile ve insanların ebedi hayatı için duyduğu ızdıraplar, bununla beraber Risaleleri kaleme almasını animasyon türüyle izleyiciye aktarıyor. Bunu yaparken, sinemanın görselliğinden taviz vermediği gibi, Risale-i Nur'un o çok farklı tarzını ve muhtevasını da dramanın el verdiği ölçüde seyirciye geçirmeye çalışıyor.
Kabul etmek lazım ki, bu tür önemli şahısların, adeta ezberlenmiş hayat hikâyelerini sinemaya aktarmak çok zordur. İlki, ekonomik şartlardan taviz verdikçe görsel ve estetik kalite aşağılara doğru iniyor ve bir süre sonra muhteva yara almaya başlıyor. İkincisi, dünyanın en çok okunan külliyatından yapacağınız metin tercihleri her daim eleştiriye açık olacaktır. Öyle hassas ve zorlu bir tercih yapmak durumundasınız ki, bir tek cümle dahi kullanıldığı yerde sırıtmamalı, filmin dışına atıf yapmamalıdır.


Mehmet Tanrısever'in yönetmenliğini yaptığı Hür Adam filmini hatırlayalım. Film bütün samimiyet ve fedakarlıklarına rağmen birtakım eleştiriler almaktan kurtulamamıştı.
Allah'ın Sadık Kulu: Barla, sadece anlattığı kahraman ve replikleriyle değil, tercih ettiği film türü olan animasyon ile de profesyonel olmak zorundaydı. Nitekim Ser Film, bu yüzden bu alana epey yatırım yapmış gibi görünüyor.


Yapımcılığını Fatih Gök'ün, yönetmenliğini Esin Orhan'ın yaptığı film, Bediüzzaman Said Nursi ve talebeleri, tamamen orijinal fotoğraflarından faydalanılarak üç boyutlu olarak modellendirilmiş. Şüphesiz çok zorlu bir süreç bu.


Isparta'nın Barla beldesinde 1927-1934 yılları arasında yaşanmış hikâyelerden yola çıkan filmin senaryosunu ise Rıdvan Kızıltepe, Zeynep Kayadelen ve Ali Sacit yazmış. Filmin orijinal kopya master hazırlıkları ise Almanya ARRİ stüdyolarında gerçekleştirilmiş...


Ve müziği... Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Allah'ın Sadık Kulu: Barla filmi için olumlu-olumsuz birçok şey söylenebilir. Lakin müziği... Çok farklı, bambaşka... Müzikleri Budapeşte Senfoni Orkestrası tarafından seslendirilen film, görselliği taçlandıran bir tınıya sahip.


Elbette, eleştirilecek birçok yön bulunacaktır bu tür filmlerde ve elbette, böylesi bir çalışmanın ilk örneğinin kusursuz olması mümkün değil. Ancak, asrın beyin yapıcısının hayatını ve felsefesini animasyon türünden görmek, çok farklı ve etkileyici bir durum. Özellikle genç kuşak için çok farklı bir deneyim olduğunu düşünüyorum.


Tavsiyem; bu bayram tatilinizde bir gününüzü Allah'ın Sadık Kulu'na ayırmanız. Ve bizzat perdede görmeniz lazım, asrın mağlup edilemeyen dönüştürücüsünü...




Allah'ın Sadık Kulu: Barla
Yönetmen: Esin Orhan
Türü: ANİMASYON

24 Ekim 2011 Pazartesi

Naoko, ne güzel insansın sen!



Adı Naoko, 27 yaşında bir Japon. Türkçe de bilmiyor, ülkemizi de pek tanımıyor. Ama başka bir şeyimize yabancı değil; acımıza!


Yakın geçmişte büyük bir depremle sallanan Japonya'da yaşıyor Naoko ve depremin, acılarının, verdiği hasarın canlı şahidi. 


Oturmuş ve dua eden adam figürü yapmış geleneksel sanatıyla. Üzerine de mesaj yazmış. Görünce içimden geçti şu cümle: Ne güzel insansın sen Naoko!



Devlet!


Evet, doğru…

Büyüktün, çok büyük hem de. Gerektiğinden kat be kat büyük.

Hatta hantal belki.

Ama serttin, soğuktun, merhametsizdin.

Sana kim ”Baba” ismini taktı bilmiyorum. Kemal Tahir’in Devlet Ana’sını biliyorum bir tek.

Açıkça söyleyeyim şarkının dediği gibi ‘adını andıkça titrerim hala’ idi durumum.
Korkardım ve inceden kıl olur, sevmez, hatta nefret ederdim.

Bürokrasi demektin zira, üretimsizlik, hantallık, yavanlık demektin benim için.


Mesafeli bir ilişkimiz oldu hep bundan dolayı.

Haksız da sayılmazdım, sayılmazdık doğrusu.

Çok acı çektirdin, çok zulmettin, çok can yaktın.

Cüssen ne kadar iri idiyse de, hislerin o kadar minnacıktı. Merhametin, anlayışın, iz’anın pek yoktu.

Sen bir deyiş üretmiştin, ‘Her şeyi devletten beklemeyin’ diye, ben hiçbir şeyi senden beklememeye evriltmiştim onu.

Eskiden, Allah selamet versin, Demirel ile özdeşleştirirdim hep seni. Çok konuşup hiçbir şey anlatmayan, laf kalabalığı ile hiçbir yaraya merhem olmayan, yıllar yıllar geçse de değişmeyen.

Hiç kızmaca yok; kollarından bile korkardık geçmişte. Hatta ‘sarmasın bizi kolların’ isterdik, bilirdik ki, öyle bir sarardın ki, kemiklerimizi kırardın! Sevmeyi hiç bilmezdin açıkçası.

Etimizi keser, ‘kestiğim parmak acımaz’ dedirtirdin. İşkence yapar, hak hukuk arayışımızı on yıllara yayardın. Bu kalınlık ve sertliğe rağmen çok zeki de değildin maalesef. Bir takım kurnazın oyuncağı da oluyordun çoğu zaman. Sırtından geçinen parazit sayısı hiç de az değildi. Seni dolandırmayı meslek edinmiş bir zümre vardı hatta.

Ama niye yalan söyleyeyim, son birkaç yıldır ufaktan değiştirmeye başladın bu fikri sanırım.

Eskiden “Devlet” denilince; çok sert, iri yapılı ve hantal bir siluetin belirirdi zihnimde, şimdi kimi zaman acıyarak bakıyor ve bazen hoyrat davrandığımızı düşünüyorum sana.

Kendime itiraf etmekte zorlanıyorum ama adın geçtikçe sinirlerim ayaklanmıyor artık.

Galiba bunda senin kendi, bizim de kendi sınırlarımızı ve haddimizi bilmeye başlamamızın da etkisi var.

Ve en çok da, yeni bakış açısının, kanunların, yönetmeliklerin ve dahi sisteme dair birçok şeyin artık sana değil vatandaşa yakın durmasının onu korumaya almasının da ciddi bir payı var.

Ve hatta kimi zaman ‘her şeyi milletten bekleme’ bile diyesim geliyor bazen sana.

Yaşanan şu son deprem sonrasında aramızdaki mesafeler tamamen kalkmış gibi hissediyorum. Bir afet yaşandı mı eskiden kendi haline bırakırdın milleti. Hatta kendi haline bile değil, destekten ziyade köstek olduğun için yaşanan acıların çoğaldığını biliyorum. Afetin katlandığını.

Önceki gece yüz yıllık (belki daha fazla) bir algıyı tamamen bitirdin sanırım. Yine acı vardı, gözyaşı vardı, çaresizlik vardı. Ama sen elindeki tüm imkanlar ile oradaydın. Çabalıyordun, çırpınıyordun. Köstek değil destek oluyordun yapılan kurtarma çalışmalarına. Bu nedenle enkaz başına bilmem kaç tane kurtarma ekibi düşüyordu.

Eskiden böyle olsan, belki bu kadar çürük yapılmayacaktı o binalar, en ufak bir titremede yerle yeksan olmayacaktı beton mezarlar. Sanki bunu biliyormuşçasına bilgece bir suskunlukla, biz sivillerin afra tafralarına aldırmadan işini yapıyordun afet bölgesinde. Kurtarmaları organize ediyor, yardımları düzenliyor, iletişimi doğru düzgün sağlamaya çalışıyordun.
Farkındayım, elbette birden bire badem gözlü yapmıyorum seni, tamamen değiştin de, diyemem. Bunun biraz da bize yani millete bağlı olduğunun da farkındayım doğrusu.

Ama…

Hani nasıl derler ya ‘ben de sana karşı boş değilim’ artık…

Yanı sanırım, yani galiba…

Ya hamiyyetsiz olaydım! ya da...


Cesetlerin üzerinde yaşayanlar, çaylarını yudumlarken gözlerini kısıp, dudaklarını büküyorlar. Ölü çok. Yaralı daha çok, depremzedeler ise rakamlara sığmayacak gibi neredeyse.

Kavurucu bir yaz sıcağında sarsıldılar. Yaşamları 45 saniyelik bir 'kırılma' ile tam ortasından ikiye bölündü. Acının miladı oldu 17 ağustos. Yıkımın, gözyaşının miladı. Tevekkül insan yüreğini çok çabuk fethediyor. Binlerce şehit verdik. Ama yaşamın nabzı durmuyor, aynı ritimle atıyordu. Enkaz yerleri mahşer yerleri olmuştu. Gecikmeler, organizasyon bozuklukları, çaresizliklerden sonra 'geliyorum' demişti yağmur. Depremi önceden bilmek imkansızdı; ama soğuk hava kütlesinin bu bölgeye doğru yola çıktığını günlerce bas bas bağırdı meteoroloji uzmanları. Bile bile lades dedi rahmet. Sulu sepken indi yaralı gönüllere. Acılar, mağduriyetler büyüdü. Enkaza ulaşamayanlar, yağmurun ortasına ittiler afetzedeleri. Adapazarlılar daha ölülerini çıkaramadan enkazdan, yağmura teslim oldular.



Yaşamın kendisi gibi katmanlardan oluşuyor çadırkent manzaraları. Kimisi çamurun, balçığın tam göbeğinde. Depremden sonra sel ile tehdit ediliyor yaşamları. Merkezde, Japonların kurduğu sağlık ocağının hemen arkasında, bin küsur çadırın kurulu olduğu bir 'balçıkkent' duruyor. İnsanlar gece yarısı, yağmurun şiddetinden terk etmişler bölgeyi. Kimisi çok daha şanslı. 'Çok yıldızlı' otel gibi duruyor gök tepelerinde. Tertipli, nizamlı. Ahçıları var, yemekleri düzgün çıkıyor, güvenlikleri var. Şaşırtıyor bizi bu manzara. Başımızı çevirip baktığımızda kocaman, 'Sedat Peker Çadır Kampı' yazısını görüyoruz. Ahçıları bile İstanbul'dan gelmiş. Sabah erken saatte megafon eşliğinde çadırkent ahalisi mıntıka temizliğine başlıyor. Tam bir birlik-beraberlik bilinci tezahürü. Gıda yardım kamyonu geldiğinde halk iki dakikada el birliği ile yükü indirip istif ediyor. Kullanılacaklar mutfağa, diğerleri depoya. İstanbul'dan giden 'Sedat abiyi seven gençler' gönüllü olarak çalışıyorlar. Her şey düzenli, intizamlı.


Yağma yağmur!


'Herkes bu kadar şanslı değil.' diyor adamın biri, 'Kaynaşlı'ya gidin.' Gidiyoruz. Yağmur inadına inadına yağıyor afetzedelerin yüzüne. İmtihanın şiddeti, yağmurun şiddeti ile iş birliği yapıyor. Yaşlı bir kadın duruyor yolun ortasında. Aslında durmuyor, yürüyor, ya da yürümeye çabalıyor. Kısacık boyu, yaşlı bedenini çekemiyor. Yağmura inat koltuğunun altına sıkıştırmış iki paket makarnayı. 'Nereye teyze?' diye bağırıyorum. 'Beşinci mahalle, ikinci çadır' diye cevap veriyor. Beş çadır sayıyorum. Aynı hizadan ikinci çadırı gözüme kestiriyorum. Arada hendek var. Yağmur yumuşak toprağı tamamen balçık yapmış. 'Tek başına mı yaşayacaksın bu çadırda?' diye soruyorum: 'Evet. Annem ile babam depremde öldü.' diyor. Yağmur birden tokat etkisi yapmaya başlıyor bende. Makarnayı nede pişirecek, gece sabahı nasıl bekleyecek bilemiyorum. Yüreğim yana yana diğer taraflara yöneliyoruz. Bir başka aile görüyoruz sonra. Gencecik bir kadın baş örtüsüyle beliriyor çadırın aralığından. Yağan yağmura inat kocasına seslenmeye çalışıyor. Genç adam, çadırın etrafında minik bir bent kurmaya çabalıyor. Kadının doğumuna 4 gün kaldığını öğreniyoruz. 'Bu kadar imkansızlığın içinde, nasıl olacak doğum?' diye soramıyoruz bile!


Resmi plakalı kamyonlar mucur taşıyorlar. Felaket gelmeden önlem almamakta üstümüze yok. Yağmur bölgeyi perişan etmeden taşınsa, yerlere serilse bu mucurlar, bu perişanlık yaşanmayacak belki. Çocuklar koşuyorlar yardım kamyonlarının peşinden. Ayakkabı soruyor herkes. Bebelere bez, mama istiyorlar. Kadınlar çadırlarda çaresiz, erkekler enkazların yanında, hırsızlara, namussuzlara karşı pusuda. 'İki dakika ayrıldım televizyonumu çaldılar.' dedi 30'unda bir genç. 'Ah bir yakalarsam!'


Ya hamiyyetsiz olaydım!


Akif merhumun 'Seyfi Baba' şiiri aklıma geliyor: 'Boşanan yağmur iliklerde, çamur ta belde/ Gecenin sütre-i yeldasını çekmiş, üryan/ Sokulup bir saçağın altına güya uyuyan/ Hanüman yoksulu binlerce sefilan-ı beşer'


Yağmur yorulmak bilmiyor. Kızılay'cılar çadırlarına çekiliyorlar. Bu sağanakta çalışmak imkansız. Ya yaşamak? Dize kadar balçık içerisinde çadırlarına su taşıyor çocuklar, yiyecek taşıyor. Sakarya sessiz. Sakarya kimsesiz! Şehir stadına sahra hastanesi kurulmuş. Çadırlardan oluşan bir poliklinik hizmet veriyor. Mısır yardım ekibinden doktorlar, sağlık görevlileri var. Fırınlarını bile getirmiş adamlar. Sağlık Bakanı'mızın, 'Damak tadı' uyarısını mı duydular acaba? Çekik gözlü bir Japon doktor, sakallı bir dedenin ciğerlerini dinliyor. Dudakları morarmış minikler, süt paketlerini dizmişler bir portakal kasasının üstüne, satarak para kazanmaya çalışıyorlar. İHH yetkilisi elinde megafon yurt dışına ücretsiz telefon açmak isteyenleri davet ediyor çadırlarına.


Yağmur boşanıyor enkazların üstüne. Ceset kokusunu, beton kokusunu, tozu dumanı bastırıyor toprağa doğru. Bir hafta önce kükreyen toprak sessizce sinesine çekiyor yağmur sularını. Radyolar saat başı ölü sayısını anonsluyor. Hiç kimse inanmıyor rakamlara. Cesetlerin üzerinde yaşayanlar, çaylarını yudumlarken gözlerini kısıp, dudaklarını büküyorlar. Ölü çok. Yaralı daha çok, depremzedeler ise rakamlara sığmayacak gibi neredeyse. Çamurlu ayakkabılarımıza, iliklerimize kadar işleyen yağmura, sırılsıklam gömleklerimize, perişan psikolojimize bakıyorum. Galiba hepimizi vurdu bu deprem.


(26 Ağustos 1999'da yayınlandı)

23 Ekim 2011 Pazar

Havale!

Tek cümle ediyorum; Allah hak ettiğiniz şekilde muamele etsin size!
Önce insanlığınızı çıkarın enkazın altından sizler. 

Vicdan sızlar!

Bu genç kızın hemen yanında ağlıyordu pembe eşofmanlı kız. 

Hakikat bazen gündemi alt üst edebiliyor. Eğer dünkü deprem ve sonrasındakiler yaşanmasaydı, siz bugün bu köşede ‘Kaddafi’nin son günü’ başlıklı bir yazı okuyacaktınız.

Kendini bir devrimci olarak gören diktatörün ibretli ölümü ve akabinde yaşanılan manzarayı tahlil etme imkanı yakalayacaktık.

Öğlenden sonra 2 civarı sarsıldı yer. Bu kez Van’ın üzerine kurulduğu topraklar titremişti sıtmalı bir hasta gibi.

Biz bambaşka gündemleri konuşurken, apayrı meselelere eğilmişken gösterdi kendini afetin yüzü.

İletişimin gelişmesi bu tür afetleri akıl almaz bir hızla ulaştırıyor en ücra köşelere bile. Nitekim enkaz başında ağlayan pembe eşofmanlı Kürt kızını çok geçmeden geçti ajanslar. Büyük bir travma yaşıyordu. Annesi ya da ablası kendini yerden yere vururken o şaşkın bir şekilde ağlıyordu sadece.

Depremin yerle bir ettiği binaların enkazlarında ki dışarı sarkık perdeler yakıyor benim canımı. Balkonlarda kurutulmaya bırakılmış bembeyaz çamaşırların bulandığı toz duman insanı çok fena yapıyor bu görüntülerde.

Ve tabi enkaz başında ağlayan çocuklar…

Ne ki, olayın üzerinden vakit geçtikçe insanlığın bambaşka bir afete yakalandığını gördük üzüntüyle. Aslında Kaddafi’nin cenaze görüntülerinde şahit olduğumuz o içler acısı acımasızlıktan çok farklı değildi söylemeye çalıştığım şey.

Önce küçük bir hatırlatma yapmama izin verin lütfen.

Her sene belli dönemlerde anket yapar istatistik şirketleri. En beylik anketimiz ise, ‘Sizce Türkiye’nin en büyük sorunu nedir?’ şeklinde olandır.

Bilirsiniz işte, on yıllardır yapılır bu.

İik sıradakiler yer değiştirse de, genel klasman değişmez pek. Kimi dönem işsizlik olur, kimi dönem terör, kimi dönem yolsuzluk vs…

Bizde olduğu gibi tüm dünya için de yapılır bu.

Azlık çıkar kimi zaman, savaşlar çıkar, küresel ısınma vs. çıkar…

Oysa yapılan hiçbir istatistiğin pek bahsetmediği, bahsetse bile bizim öyle kolay kolay dile getirmeyeceğimiz sorunlarımız var.

Sadece bize ait değil elbette, tüm dünyanın benzer sorunları var kanaatimce.
Utanmazlık mesela modern insanın en önemli sorunlarından biridir. Sonra ahlaksızlık, vicdansızlık…

Umursamazlık da en az bunlar kadar başımıza bela bir hastalık.

Van’da yaşanan deprem sonrasında bazılarından öylesine tuhaf, vicdansız ve ahlaksız tepkiler geldi ki, inanın nutkum tutuldu.

Şöyle diyebilen namussuzlar çıktı mesela; Devletin yapamadığını Allah yaptı ve Van’ı yerle bir etti!

Durun, hemen sinirlenmeyin lütfen.

Ruskin’e atfedilen bir söz vardır, der ki, ‘Pek çok din vardır ama ahlak tektir.’
Ahlaksızlık ise çeşit çeşit ne yazık ki!

Bu felakete ‘İlahi adalet’ diyen vicdansızlar çıktı ne yazık ki! Deprem ile terör arasında bağlantı kurup, şehit ailelerinin ettiği bedduaların bu depremi oluşturduğunu sağa sola mesaj olarak atan beyinsizler vardı.

Daha da süflileşen çirkef ruhlar vardı hatta. Hükümetin afet bölgesine asla yandım göndermemesini ‘Kürdo’lara yardım edilmemesini, yapılan yardımların teröre gideceğini söyleyebilecek kadar insanlıktan çıkanları gördüm dün.

Bu vicdansızlara, ‘şayet Allah nokta atışı yapsaydı, ilk başta sizin kafanıza inerdi binalar’ diyerek susturmak da mümkündü ama mesele bir toplumun bozulmasıydı bence. Anketlere girmeyen sorunlarımız çıkıyordu bu tür durumlarda. İstatistiklerde yer almayan hastalıklarımız.

Ve belki de bütün afetler bu bozulmanın neticesinde yağıyordu üzerimize.

 ‘Vicdanına esir ol’ der Aristo, vakta ki, kin ve nefret yerine vicdanlarımızın esir oluruz, o zaman mutlu bir toplum, huzurlu bir dünyadan bahsedebiliriz.

Vicdan sızlardı elbette ama bunu nereden bilecekti ki vicdansızlar!

Allah bütün afetlerden korusun hepimizi. 

Altın tabanca



"Veni-Vidi-Vici": "Geldim-Gördüm-Yendim".

Sarışın, geçkince, muktedir kadının, cep telefonuna gelen videoya bakarak salıverdiği "Waww" nidasından sonra kahkahayla sarf ettiği Roma'nın zafer cümlesi, tarihte ikinci kez bu kadar anlamlı. "Yarattım. İşim bitince kaldırıp attım. Çıkarlarıma ters düştüğü anda da işini bitirdim".

Muammer Kaddafi. Sağken, kendisini bir kaşık suda boğabileceklere bile ölüm tarzını düşündürttü. Bir darbeyle geldi, halkının elinde devrilerek gitti. Batı'nın eseriydi büyük olasılıkla. Ne zaman ki oyuna başkaldırdı, o zaman halkıyla baş başa kaldı. O halk ki milletleşme sürecine geç girmiş, arkasında bir devlet geleneği bulunmayan, çoğu aşiretler, kabileler, sülaleler halinde yaşayan yerel güçlerden ibaretti. Kırk iki yıllık iktidarı boyunca böyle bir kitleyi bir arada tutmanın aşiretleri birbirine yaklaştırmak kadar onlara çölün gururunu okşayan bir lider olarak görünmekle mümkün olduğunu bilecek denli çölün diline vâkıftı. Bu halkın, gururunun okşanmasına ihtiyacı vardı. O gurur da en fazla liderlerinin kimliğinden beslenebilirdi. Kaddafi, Batı'yla yolları ayırdıktan sonra tutunabileceği tek şey olan halkına böyle tutundu. Kendisinden bir imaj çıkardı. O imajı bir yandan beslerken bir yandan da onun esiri oldu.

Altın tabanca. Kralların kralı. Albay. Çöllerin kaplanı. Ebedi genç. Ebedi yakışıklı.

Bütün bunlara "şiddetle" ihtiyacı vardı. Hem kendi megalomanisini ve narsisizmini tatmin etmek için, başka türlü ayakta duramazdı çünkü bütün benzerleri gibi, hem de elinin altındaki malzemeyi bir arada tutabilmek için.

Delilik ile dehanın birbirine çok yakın merkezleri üzerinden daireler çizerken kaçınılmaz olarak yekdiğerinin alanını taradı. Tek başına Batı'ya kafa tutan, güçlü, cesur, eksantrik, paranoyak, çılgın, zalim, müstebit, acımasız. Hepsi oydu. Batı karşıtı bir söylemi fütursuzca dillendirirken Arap birliği hayalini kurdu. Libya'daki İngiltere ve ABD üslerini kapattı. Petrol kuyularını millileştirdi. Avrupa'nın göbeğine meşhur çadırını kurdu, İtalyan başbakanının yanına göğsünde İtalyanlar'ın idam ettiği Ömer Muhtar'ın resmiyle çıktı, eli öpüldü vesaire vesaire. Bütün bunların okşadığı çöl gururu kırk iki yıllık diktatörün iç cazibelerini oluşturdu.

Fakat tehlikeli bir terazinin gidip gelen kefeleri arasında bir yandan o gururu okşarken şiddetle sıktığı şeyi fazlasıyla da acıttı. Meşrulaştırdığı, gerekçelerini kurduğu, mantığına kendisinin de inandığı bir silsilede bütün diktatörlerle aynı hataları yaptı. Muhaliflere karşı acımasızlık, işkence ve mahkemesiz infazlar, sürgünler, servet biriktirme, saltanat sultası, aile hegemonyası vesaire vesaire.

Ve bir şeyi gözden kaçırdı. Zaman değişmişti ve imajı artık halkına yetmiyordu. Libya halkı özgürlük istiyordu. Her şey bir anda değişti. Bu değişimin sonuçlarını ilk anda kavramaktan uzaktı. Yolun sonunun nereye varacağını tahmin edebildiğinde ise sonuçlarına razıydı çoktan. Dudak uçurtan servetine ve gidecek yerlerin varlığına rağmen, "Ülkemden kaçmayacağım" dedi. Kaçmadı. Son kalesi doğduğu yerdi, son anına değin onu destekleyen bir kitleyle oraya sığındı. Orada da öldü.

Bu altın tabancanın sonunun gelmesi kaçınılmazdı. Batı öyle istediği için. Öyle olmasa bile koca tarih, zıddı yönde bir ima bile taşımadığı için. Ama keşke böyle olmasaydı.

Şimdi, ölümüne dair malum görüntüler internette pervasızca ve sansürsüzce servis edilirken televizyonların iyi niyetlileri resmin odağında debelenen bedeni hafif bir buz tabakası ile çerçeveye almakla yetiniyor. Bu resimlerde onu buzlayan karenin dışında kalan net bir yüz var. Kefiyesine bürünmüş Müslüman bir Arap. Toplumsal histerinin insanı insanlıktan çıkardığı yerde duruyor. Ve Tekbir getiriyor. Zulme başkaldıran mücahidin haklı mücadelesinde kasılan onurlu yüzüyle, savaşmanın yolunu yöntemini şaşırmış çapulcunun şiddetin şehvetinde hazlanan yüzü arasında incecik bir sınır çizgisi vardır.

Batı'nın seve seve kullanacağı bir resim bu.

Keşke olmasaydı, keşke "Allahuekber" nidaları arasında olmasaydı.


Nazan Bekiroğlu

Firavun'un düşüşü


Düşüşüne "yükseklik" adını veriyor, kulesine "inkâr". Gözünü kararttı, her şeyi yapabilir. Firavun emretti, göklerin yollarını arayacak.


Hâmân, tuğlalar pişirtiyor ateş çukurlarında. "Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap. Belki o yollara ulaşabilirim. Göklerin yollarına..." (Mü'min, 36-37) 


Allah'ı okla vuracağı, yüksek bir kule istiyor vezirinden Firavun. Düşmanını alt edeceği göksel bir mevzi. Hâman, kızgın tuğlaları yüklüyor kölelerin sırtına. Yedi yıl sönmüyor ateş çukurları. Yedi yıl bir siper kazansın diye Firavun, taşlanıyor bulutlar. Yedi yıl binlerce kölenin ömrünü yiyip bitiriyor, her kaşıkta kan.


Firavun kendini yiyip bitiriyor, her yayda titriyor oku. "...Musa'nın İlâhı'nı görürüm. Doğrusu ben onun yalancı olduğuna inanıyorum..." (Mü'min, 37)


Düşeceği yere doğru yükselmeye başlıyor Firavun. Her gün ödünç bir basamak armağan ediyor ona tarih. Her gün ödünç taçlar takıyor başına. Ruhunda suratsız çakallar dolaşırken, ödünç kahkahalar iliştiriyor dudaklarına. 


Firavun olmak kolay değil, herkes için en doğru kararı verebilmek. "Ey ileri gelenler, ben sizin için benden başka bir İlâh bilmiyorum..." (Kasas, 38) Ya siz, biliyor musunuz! Sırtınızdaki taşlardan şikâyet niye, Musa çelmediyse aklınızı. İşte hep beraber yaklaşıyoruz göğe. Gök bize yaklaşıyor ne güzel! Beraber göreceğiz Musa'nın İlâhı'nı.


Şehrin tek katlı evlerinin arasında bir ur gibi büyüyor kule. Firavun sağlıklı, merdiven çıkmakta zorluk çekmiyor. Yedi yıl sonra, kalbi küt küt atarak tırmanıyor kızıl basamakları. Geri mi dönse! Hayır, mademki yıkılmadı kule, davet var gökten. İnanmasa da Musa'nın İlâhı'na. 


Zirveden haykırmalı: Musa yalan söylüyor! 


Firavun yoruldu, şerbetler taşınsın soluk alırken. Ayakları yağmur sularıyla yıkansın. Hava ne güzel yükseklerde, Firavun yeniden tırmanırken basamakları, mırıldandı, hava ne güzel! Hâmân ödülü hak ettin. Kule ne güzel yırtıyor göğü. Kalbimin atışıyla kaçıyor kuşlar. Kaç basamak kaldı tepeye?
"Böylece yaptığı iş Firavun'a güzel gösterildi..." (Mü'min, 37) 


Zirveye ulaştığında bir göğe baktı bir yere. İlâhtı işte! 


Gözleri kararmadı -yükseklik korkusu yok o çağlarda- kararttı gözlerini fakat: 


Yayımı getirin! Firavun yay mı istedi, bütün ağaçlar sökülsün! Toplansın tahtaya dil veren ustalar! Yay yapsınlar bir kaplan gibi çevik ve bir ok, daha keskini olmasın. 


Dünyanın en cüretkâr avcısı: Firavun, Musa'nın İlâhı'nı vuracak. Yay geriliyor, kaplan esnetiyor benekli ayağını. Ok titriyor, gözleri fırlayacak kovuklarından. Acı su kürelere dönüyor şakaklarında mumyanın.


Allah'a nişan aldı. İnanmadığı Allah'a. Firavun'un oku fırladı yaydan. Arkasındaydı mevzilenmek için tırmandığı dağ. Arkasında bütün bir belde ve Hâman. 


Fakat önünde olanlara bak! 


Ok geri döndü mavi kalkanından göğün. O da ne, kana bulanmış ucu kıpkızıl! 


Sevinçten çığlıklar attı Firavun: Musa'nın İlâhı'nı öldürdüm! Bir uğultu yükseldi basamaklardan. Hani yalandı! Ok buradaysa nerede İlâh! Olsa olsa ödünç bir kızıllıktır okun ucundaki kan. Saatler yol alıyor göğün patikalarında. Zemberek geriyor çelik kolları. Yakındır her ödüncün geri alınacağı an. Yakındır, Allah'ın tuzağına düşecek Tâğut. Ödünç basamaklar söküldü ayağından. Ödünç tacı yuvarlandı, çın çın ötüyor dağ. Ödünç kahkahalar çürüttü dudağını.


Düşüşüne "yükseklik" adını veriyor, kulesine "inkâr". "Kandil" koyuyor karanlığın adını. Meşaleler yaklaşırken eteklerine dağın. Sökülmüş dişleriyle sırıtıyor sahtekâr. Öykü uzun, sonunu bilmeyenler yanılabilir. Gökten üç bomba düşer zalimlerin başına. Masal değil, yay kırılır, nişan alan semaya düşer. Gök yıkılır, sis gibi sarıverir şehitlerin ruhu dağları. Göz gözü görmez, kalp gözünün hükümranlığı. Diriltir Konstantinapol'ü fetheden askeri. 


Sandukalar açılır ağır ağır türbede. Kışın güneş açar, kar yağar yazın. Ağaçlar ve yıldızlar kılıç kuşanır. Allah'ın fedaileriyle oyun oynanmaz. Kim derse yalandır, İlâh ölmez, yalandır okun ucundaki kan. Kule'yi yaptırırken nereden bilecekti? Yükseldiğini düşeceği yere. "...Firavun'un düzeni elbette boşa gidecekti..." (Mü'min, 37)


Ali Ural

Kötülük bir virüs mü?



Jose Saramago’nun aynı adlı romanından uyarlanan, ünlü Brezilyalı yönetmen Fernando Meirelles’in (City of God) imzasını taşıyan 2008 yapımı ‘Körlük/Blindness’ filminde, medeniyetin sonu nereden çıktığı belirsiz bir salgınla geliyordu. İnsanların teker teker kör olduğu (karanlığa değil, beyazlığa gömülen bir körlüktü bu) dünyada ne devlet, ne ahlak ne de otorite kalıyor, tam bir kaos hüküm sürüyordu. Meirelles’in “Medeniyetin kırılganlığını göstermek istedim” cümlesiyle açıkladığı roman ve romanın oldukça iyi bir uyarlaması olan film, salgın filmleri açısından alt metni en sağlam olanlarından biriydi.

Salgın insanlık tarihi kadar eski bir bela. İnsanoğlu belki savaşlardan çok daha fazla kaybı büyük salgınlarda vermiştir. Sıtma, Cüzzam, Veba, Çiçek, Frengi, Kıtlık, Verem, AIDS, Ebola ve son birkaç yıldan beri her sonbahar ödümüzü kopartan grip türleri… Bir açıdan bakıldığında sonun başlangıcının da sanki böylesi bir salgınla olabileceği akla yakın bir ihtimal gibi geliyor.

Şüphesiz en doğrusunu Allah bilir!


Finale doğru şirazesinden çıkmasa, çekilmiş en derinlikli felaket filmi olacakmış Körlük...

İnsanoğlu gelişip, medeniyet bağlamında ilerleme kaydettikçe ne yazık ki, bu tür büyük afetlerin bizzat başlatıcısı, yayıcısı ve mucidi olmuş. Duymuşsunuzdur, dünyada son dönemde ortaya çıkan tüm bu tür salgınların kökeninde bir komplo teorisi yer alıyor.

Mesele bu kadar dehşet verici ve enteresan olacak da sinema buna kayıtsız kalacak! Mümkün değil elbette…
Nitekim sinema tarihi bu anlamda birçok başarılı filmle dolu. Bir tanesini hemen girişte size aktardım. Körlük’ün en önemli farkı, bu tür salgınları bir tür ‘kötülük’ olarak görüp, dünyanın trajik sonuna dair bir şeyler söylemesiydi.

Bu tür filmlere dair kişisel bir liste yapmak gerekirse, şahsen çocukluk dönemimden kalma bir film olan 1976 yapımı The Cassandra Crossing’le aşlamak isterim. Belki sinema değeri açısından çok fazla anlam ifade etmiyordu ama sıra dışı konusu ve ünlü oyuncuları (S. Loren, R. Harris, M. Sheen) ile hafızımda silinmez izler bırakmıştır.



Sinema tarihinin en etkileyici 'mikrop' filmi İngilizlerden gelmişti!

Elbette böylesi bir listede 28 Days Later’in ürpertici bir yeri olacaktır. Eminim bir çok okuyucu hatırlayacaktır o dehşetli filmi. Hemen diğerlerini sıralayayım; Outbreak, 12 Monkeys, Children of Men, I am Legend vs.
Steven Soderbergh’in yönettiği Salgın-Contagion bu tür film sıralamasında epey yukarıları zorlayan bir film. Salgın sadece sağlam oyuncu kadrosundan almıyor gücünü, yönetmenin farklı sinematografisi ve filmin hiç de küçümsenmeyecek olan alt metinleri önemli kılıyor filmi

Hikaye şu: Uluslararası bir yolcu, havaalanının barında kredi kartını garsona vermeden önce çerez kasesine uzanır. Bir iş toplantısı tokalaşmalarla başlar. Kalabalık bir otobüste bir adam öksürür... Bir temas. Bir an. Ölümcül bir virüs bulaşmıştır. Beth Emhoff (G. Paltrow), Hong Kong'daki bir iş gezisinden Minneapolis'e döndüğünde uzun yolculuğun kendisini sarstığını düşünür. İki gün sonra, Acil Servis'te ölür ve doktorlar şok ve matem içindeki kocasına (M. Damon) bunun nedeni hakkında en ufak bir fikirleri olmadığını söylerler. Çok geçmeden, başkaları da aynı gizemli semptomları göstermeye başlar: Yoğun öksürük ve ateş, ardından gelen nöbet, beyin kanaması... Minneapolis, Chicago, Londra, Paris, Tokyo ve Hong Kong derken, vakaların sayısı hızla artar: Bir vaka önce dört, sonra on altı, ardından yüzler ve binler olur. Ortalama bir günde gerçekleşen sayısız insan etkileşimiyle güçlenen salgın tüm ülkelere yayılır. Küresel bir salgın patlak verir.

Salgın, bu tür felaket filmlerin tüm klişelerini güncelleyerek içine alan bir senaryoya sahip. İnternet, aktivistlik vs.

En önemli unsuru ise, bir yandan tür klişelerini uygularken diğer yandan önemli klişelere tersinden vurması. Örneğin türdeki ‘kötülük’ kavramını sadece virüs bağlamında ele almayan, mutlak iyileri abartmayan, kurbanlara çok yaklaşıp işi dram kalıplarına hapsetmeyen bir film yapmış Soderbergh. Hatta dünyayı kurtarmaya ‘eril’ olarak bile bakmaması enteresan bence.

Salgın aynı zamanda iyi bir gerilim sineması örneği de. Açıkçası görünmeyen virüsün varlığını seyirciye hissettirmekte epey başarılı. Ve her gün televizyonlarda, sadece tematik, resmi reklamlarda karşımıza çıkan uyarıları bir hikayenin içine şahane yerleştirerek meselenin dehşetine dikkat çekmeyi başarıyor.

Soderbergh, bu türden filmlerde alışık olduğumuz şekilde, afetten kahraman çıkarma çabasına sahip değil Salgın’da. Hatta tersini; gerçeklik adına kahramanlarına mesafeli yaklaştığını söylemek mümkün. Tadınızı kaçırmamak adına fazla bahsetmeyeceğim etkileyici finaliyle kurmaca ile belgesel arasında bir yerde durarak da bitiriyor söyleyeceğini.

Eğer bu tür filmleri izleyip paranoyak olmamak gibi bir haslete sahipseniz, kaçırılmayacak bir film Salgın.