20 Mart 2012 Salı

Ağlasam nihavend acem aşiran




Ali Ata Bak

Yarışmanın farklı filmlerinden biri: Ali Ata Bak! 
Şimdilik sadece fragmanıyla idarece edeceksiniz. 


http://www.kristalklaket.com/

Günaydın umut: Süt

Benim de jüri üyelerinden biri olduğum Kristal Klaket Kısa Film yarışmasına katılan filmlerden biri.


Diğer filmler ve yarışmayla ilgili bilgi için: http://www.kristalklaket.com/

Ölüm bize ne yakın!



Pht: Hüseyin Nikzad Amoli




"Bugün ölmek için güzel bir gün." 
Flatliners (1990)


"Bugün öldürmek için mükemmel bir gün." 
Yeui-eomneun geotdeul (2006)


"Bugün, Spartalı ölmeyecek." 
300 (2006)


“Eğer bugün ölürsem ne yaparsın?”
I Killed My Mother (2009)


"Çığlık ata ata öleceksin." 
Long Kiss Goodnight


"Ölü insanlar görüyorum." 
The Sixth Sense (1999)


"Ölüm hepimizin kapısını çalacak. Bir daha kafamı bozarsan, senin kapını erken çalar." 
Spartacus (2010)


"Uyursanız ölürsünüz"
Nefes (2009)

19 Mart 2012 Pazartesi

Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden

Dini bilgisine çok güvendiğim, manevi yönü çok güçlü bir büyüğüm ile 21. Asrı konuşurken, hiç de alakası yokken hatta, şöyle deyiverdi: “Bu asırda bir çok şey yaşanabilir; olumlu ya da olumsuz. Ama kanaatimce kıyamet bu asırda kopacak sanki!” Bir anda tüylerimi diken diken etmeye yetmişti bu cümle. Şüphesiz hakikati ve gelece Allah bilir. Nihayetinde bir tahminden başka bir şey değildi bu ama öylesi ciddi bir ağızdan birebir duymak ürpertmişti beni.

Yıkıldı Büyük Babil isimli kitabımda, Medeniyetlerin Otistizmi’ni anlatırken bir yerde şöyle bir cümle kurmuşum: “Ölüm Doğu’ya yerden; deprem, trafik kazası, gayri nizami gerilla harbi gibi şekillerde gelirken, Batı’ya gökten; uçaklardan, yağmur sonrası sellerden, tayfunlardan ve hortumlardan geliyor sanki.”

Esasen doğu için, umudun kaynağı olan yön, batı için felaket ve ölümün kaynağı olunca, paranoya ve sair ruhsal sıkıntıların da çıkış noktasını teşkil ediyor. Yine aynı kitabımda başka bir şey daha var, uzatmadan alıntılıyorum: Doğuda, ölümü, hüznü ve acıyı yönetmeyi tercih ederken, batıda, yaşamı yönetmeye ilave olarak, hayatı yaşanır kılmanın en vazgeçilmez gerekliliği olarak acımasız ve mutlak bir intikamı yüceltme seyri görüyoruz. Ve yapılan terör eylemi sonrasında gelen o zor anlaşılır ‘savaş’ (American’s Holly War diyor buna kendileri) gündelik yayınlarda kullanılan onlarca sembollerden ikisine dikkatinizi çekmek istiyorum: Gökdelen ve mağara! Gökdelen gelmişliği ve gücü sembolize ederken, mağarada içe kapanıklık ve tevazu var. Ancak her ikisi de bir seçim. Her gün milyonların ekran başında izlediği bağrına uçaktan yapılmış bir hançer saplanan gökdelenin intikamı, ıssız mağaralara yağdırılan bombalar oluyor. Trevanian’ın 1976 yılında kaleme aldığı ve katıksız bir anti-Amerikan içeriğiyle, sarsıcı üslubuyla okuyanı inanmayacak kadar hayrete düşüren Şibumi’de gökdelen ile mağarayı değil ama mağaracı ile dağcıyı karşılaştırıyor. Yükseklerdeki korkular ile mağaradaki korkuları alt alta yapıp yargıyı da veriyor: “Mağaracı acaba dağcıdan daha mı çılgındır?” Yanıtını da hiç beklemeden yapıştırıveriyor: “Evet, öyledir.”



Bu uzun alıntıyı elbette ki bu haftaki filmimize giriş olsun diye yaptım. Beyazperdeye yansıtılan başarılı felaket filmlerinin çoğu batı kaynaklı olduğu için, apokaliptik olsun olmasın, neredeyse tüm anti-ütopya eserlerinde benzer bir çıkış noktası görürüz. İşte bu haftaki filmimizin de konusu bu; yaklaşan (ya da öyle sanılan) bir fırtına ve bu olası felaketin etkilediği yaşamlar. Take Shelter – Sığınak isimli film bildik felaket yapımlarından biraz farklı.

Hikayemiz şu: Bir inşaat şirketinde işçi olarak çalışan Curtis, ev hanımı karısı ve özürlü kızıyla normal bir hayat sürmektedir. Başlarda rutin bir Amerikan hayat akışı gibi görünen manzara, Curtis’in gördüğü rüyalar ile ufaktan değişmeye başlar. Curtis’in rüyaları gittikçe kabusa dönüşür ve hayatını etkiler, o kadar ki, zamanla huzuru bozulmakla kalmaz, işinden ve arkadaşlarından olma noktasına gelir. Tüm bunlara neden olan his ise, çok büyük bir fırtınanın yaklaştığını hissetmesidir. Curtis, başka kimsenin göremediği bir takım belirtilere şahit olur ve ailesini koruyabilmek için bir sığınak yapmaya girişir.
Ona göre neredeyse kıyamet büyüklüğünde bir felaket kapıdadır ve insanlar bunun farkında bile değildir. Elbette doğal olarak, psikolojisi bozulmuş, deli damgası yer ve dışlanır. Gel gör ki, yaşanacaklar hem bu küçük Amerikan ailesini test eder hem de kahramanımızın bir ruh hastası mı yoksa gerçeği hissedebilen biri olduğunu mu öğrenmeye doğru ilerleriz.



Filmin yönetmeni ve yazarı Jeff Nichols, ‘Kaygı, insanın kaybedecek bir şeyleri olmasından doğar.’ Diyor ki çok haklı. Ancak bu kaygıların kaynağı konusunda senaryoda bir takım delikler mevcut. İrsî, sosyal, psikolojik gibi bir takım alt sebepler usturupluca ele alınmış, evet ama yetmiyor ne yazık ki.

Yönetmen filmine inancı da çok silik bir şekilde yerleştirmeyi tercih etmiş. Belki de Hıristiyanlığın bu konuda söyleyecek fazla bir şeyi olmadığını düşünüyordur bilemiyorum, zira felaket önsezisi taşıyan kahramanımıza ‘Niye kiliseye gelmedin eleman’ yaklaşımı beylik olmuş.

Filmin genel akışına bayıldım açıkçası. Hep söylediğim gibi, bir saatin zembereğini kurar gibi, milim milim gerilime götüren yöntem başarmaya mahkumdur. Sığınak’ta da böyle oluyor. Buna iki başrol oyuncusunun ustalığı ve yönetmenin aceleci olmayan tarzı eklenince gerçekten çizgi üstü bir film çıkmış ortaya.

Görüntülerin berraklığı, müziğin abartısız kullanımı ve ille de çağdaş görsel efektlere prim verilmemesi takdire şayan ve Sığınak’ın en olumlu özellikleri. Hele hele, kahramanımızın, “Pekâlâ, dinleyin! Yaklaşan bir fırtına var. Gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen! Hiçbiriniz de ona hazırlıklı değilsiniz!” tiradıyla zembereği aniden boşaltması hakikaten son dönemde pek sık karşılaşmayacağımız türden.


Terör, tabiatı tahrip etmenin getirdiği doğal afetler, insan oğlunun bil umum kötülüğünün neticesi olarak onlarla felaketin ihtimal dahilinde olduğu günümüzde, bu tür karamsar paranoyaların olması çok tabii. Hemen her Hollywood yapımında hissettiğimiz o büyük noksanlık ve suçluluk hissi kalıyor bu tür başarılı ama eksik filmleri görünce. İnsanı yerinden zıplatmayan, bunun yerine usul usul gerilimi zihne zerkeden bir film Sığınak. Son dönemde izlediğim en iyi gerilim diyebilirim hatta.

Bu vesile ile, Dr. Muammer Cengil’in 2003’de Din Bilimleri Akademik Araştırma dergisinde yayınlanan ‘Depresyonu önlemede dini inancın koruyucu rolü’ başlıklı enfes yazısını tavsiye ediyorum. 

16 Mart 2012 Cuma

Bir aşk insanı: Ulaş Özdemir

Açma yaramı



Tartışmasız, yaşayan en önemli müzik adamlarından biri olan Ulaş Özdemir, ne yazık ki ülke içinde pek (kıymeti) bilinmeyen bir değer. Oysa uluslararası müzik dünyası onun kıymetini çoktan anlamış durumda. 

10 Mart 2012 Cumartesi

Bana korkular yaşatan kadın




Eski evler, özellikle ahşap yapılar korku ve hafakan için ideal mekanlardır. Merhum Necip Fazıl bu durumu birçok şiirinde şahane ifade eder. Yüksek tavanlar, gıcırdayan kapılar ve parkeler, elde taşınan gaz lambaları vs… her biri başlı başına bir korku öğesidir esasen. Şöyle der mesela Üstad:

“Bir oda yerde bir mum, perdeler indirilmiş;
Yerde çıplak bir gömlek, korkusundan dirilmiş.
Sütbeyaz duvarlarda, çivilerin gölgesi;
Artık ne bir çıtırtı, ne de bir ayak sesi...”

Açıkçası sinema ses ve görüntüyü, efektle birleştirerek bu korku unsurlarını zirveye taşır. Bu nedenle korku filmlerinin vazgeçilmezlerinden biri de tekinsiz mekanlardır.



Yazar Susan  Hill The Woman In Black -  Siyahlı Kadın isimli kitabını 1982 yılında ilk yayınlandığında şüphesiz bir filme kaynaklık edeceğini tahmin etmiyordu. Kitap, bir korku filmi için mükemmel malzemeler içeriyordu oysa. Nitekim önce tiyatroya uyarlandı, peşinden 1989’de TV için filmi de çekildi..
Konu aslında hiç de yabancı değil:

Genç avukat Arthur Kipps (Hary potter’dan tanıdığımız Daniel Radcliffe) 3 yaşındaki oğlu ve dadısıyla yaşayan bir avukattır. Bir müşterisinin vefatı üzerine, küçük bir taşra kasabasına gitmek durumunda kalır. Burada bulunan bir malikanenin ölen sahibiyle ilgili işlemleri yerine getirecektir. Ancak bu tuhaf kasabanın geçmişinde vebal ve huzursuz ruhlar vardır. Genç avukatın ürpertici ve garip malikaneye varmasıyla, kasabanın geçmişindeki karanlık sırlarını keşfetmeye başlayacaktır. Siyahlara bürünmüş, esrarengiz bir kadının görüntüsünün belirmesiyle de içinde hissettiği ürperti an be an artacaktır. Kahramanımız bir yandan olayı çözmeye çalışırken, diğer yandan kendi geçmişiyle yüzleşir. 




X-Men:First Class’tan hatırladığımız senarist Jane Goldman, bu dönem romanını 21. Yüzyıl seyircisine uygun bir dille beyaz perdeye uyarken yönetmen koltuğunda 2008 yapımı Eden Lake filminin yönetmeni James Watkins var.
Siyahlı Kadın klasik korku-gerilim sinemasına yeni bir şeyler katabilmekten ziyade, kendisine kaynaklık eden romanı daha güncel yorumlamaya yoğunlaşmış bir film. Yönetmen Watkins bu nedenle özellikle mekan tasarımları konusunda işçiliğe hayli yüklenmiş. Oyunculukların belli bir çizginin altına düşmediği, ancak parıltı da göstermediği filmde yönetmen, klasik gerilim filmi klişelerinden özellikle kaçmak gibi bir derdi yok, hatta tersine denenmiş, başarı elde etmiş tümü numaraları uyguluyor filminde.

Nedir bu türün klasik mekan-argümanları: şatolar, büyük malikaneler, gizli bodrumlar, tavan araları, mahrem zindanlar, mezarlıklar, sisli bahçeler gibi mimari unsurlar ve elbette bunları tamamlayan, gece, yağmur, gölge, perde vs… Siyahlı Kadın’da bunların tamamı mevcut neredeyse. Buna ilave olarak yine türün vazgeçilmez klişesi;  mekanda yaşayan tarih, ruhlar, meş’um alametler ve ıstırap çeken karakterler…

Bu tür konak, şato filmlerinde ister istemez birkaç doz ‘burjuvazi’ eleştirisi de oluyor. Siyahlı Kadın de bundan nasibine düşeni alıyor şüphesiz. Özellikle Viktoryen tarzı hayatın sahip olduğu her şeyin, (eşya bağlamında)belirli bir süre sonra nasıl birer korku öğesine dönüştüğünü korku dolu ‘pad’ler eşliğinde izlerken, yönetmenin görsel ve işitsel efektle arasına ciddi bir mesafe koymaya çabaladığını da hissediyoruz. Şok efekt ya da plastik makyaj yerine, doğal seslere daha da abanarak izleyiciyi tedirgin etmeyi amaçlayan James Watkins zaman zaman bunu başarıyor da. 




Yirminci yüzyılın başında geçen hikayenin dönemine uygun gotik ve karanlık görsel tasarımı, oluşturmayı hedeflediği halet-i ruhiyeye çok uyumlu. Devasa malikanenin ürkütücü eşyalar ve sair dekor malzemeleri ile bezeli sanat yönetimi, sinemanın en etkileyici perili evleri arasında bir yerlere yerleştiriyor Siyahlı Kadın’ı.

Açıkçası nevzuhur kanın gövdeyi götürdüğü vahşet filmlerinin neredeyse korku türünün yerine yerleştirilmeye çalışıldığı günümüzde, açıkçası bu tür filmler hem naif kalıyor hem de mebzul miktarda romantizm içeriyor. Dolayısıyla kanın oluk oluk aktığı, iç organların yerlerden toplandığı korku/vahşet filmlerine aşinaysanız Siyahlı Kadın sizin için pek bir anlam ifade etmeyecektir.
Aslında şair meseleyi tam olarak izah etmiş vaktiyle, film tam da böyle bir şey:

“Şu karşı evin boş odalarında,
Duvarlara sinmiş bir hayâlet var.
Elinde mum, gece ortalarında,
Bucak bucak gezer, birini arar.
Sonra işitilir sert bir hıçkırık,
Basar odaları belirsiz cinler.
Karanlık avluda döner bir çıkrık;
Sanırsın, kundakta bir çocuk inler.”

Vasatın sığ sularında yüzüyor gibi görünen, ancak biraz merhametli (hadi zorlayıcı diyelim) bakış açısıyla değerlendirildiğinde, belli bir derinliği olan film Siyahlı Kadın.

6 Mart 2012 Salı

Hele bir sor niye yaptım?


Sinema enteresan bir sanat. ‘Timeline’ dediğimiz tarih hattındaki hareketi sabit ve ‘stabil’ değil. Şöyle açayım: Sinema doğası gereği insanlık tarihine, hatta daha öncesine kadar uzanabildiği gibi, yakın/uzak geleceğe de çevirebiliyor vizörünü. Ve elbette günümüzde de derinleşip gündelik medyanın, sanatın ıskaladığı katmanlara inebiliyor. İşte bu yüzden çok etkili bir sanat dalı. Yaşanmış geçmişi çarpıtabiliyor, eline aldığı boya ile tarihin rengine dokunuşlarda bulunuyor yahut geleceği bilinçaltımıza istediği gibi kurgulatabiliyor.

Pek hazzettiğim bir şey değildir ‘son dönemde’ girişi. Sinemayla seyirci olarak ilişki kuran bir mantık, önüne sunulana razı olacağı için sıklıkla şöyle bir cümle kurabilir: ‘Son dönemde Hollywood sineması şöyle yaptı böyle yaptı.’ Mesela, ‘dinî konulara el attı’ ya da ‘tarihî filmler çekmeye başladı’ türünden çıkarımlara pek yüz vermemek lazım. Zira bu yaklaşım mantığı Amerikan sinemasını tanımamak anlamına gelir. Hollywood, Yeşilçam gibi değildir. Kolay kolay furyaya kapılmaz. Yani biri tarihî film çekince, diğeri de körü körüne atlamaz, tersine bir durum söz konusudur.


Bu bağlamda Clint Eastwood’un son filmi J. Edgar’ı Amerikan film sektörünün tarihe olan merakı ya da çıkışsızlığının sonucu ortaya çıkmış bir film olarak değerlendirmek doğru değil. Büyük resme değil, ağaca odaklanmak gerekiyor, yani Eastwood’un filmografi tercihine.






Kamerayla olan ilişkisinde nicedir bir efsunlu durum vardı yaşlı Hollywood yıldızının. Öyle böyle değil, düpedüz bir bilge edasıyla nasihat veriyordu perdeden. Üstelik şaşırtıcı şekilde başarıyordu da bunu. Hatta pek çok sinema aşinası bu deneyimli ismin koca mesleki ömrünü heba etmiş olduğu noktasına bile gelmişti.


Eastwood’un perdeyi kullanma tercihleri onu –neredeyse- bir derviş noktasına götürüyordu ki, son filmiyle yaptığı şeyin çok da farkında olmadığı izlenimi uyandırdı bende. Deneyimli bir sinemacının kendi zihninde oluşturduğu şablon ve kurallar silsilesini istisnasız her olaya ve kahramana uygulaması eşyanın tabiatına aykırı olacaktı elbette.


Bu nedenle J. Edgar, usta sinemacının kendi tarzının –biçimsel anlamda– dışına çıktığı bir film gibi görülse de, esasen türün kurallarına riayet ettiğinin de bir göstergesi.


Öykü şöyle: J. Edgar Hoover, yaşadığı dönemde Amerika’nın en güçlü adamıydı. Federal Soruşturma Bürosu’nun başı olarak geçirdiği neredeyse 50 yıl boyunca ülkesini korumak için hiçbir şeyin önüne çıkmasına izin vermedi. 8 başkan ve 3 savaş gören Hoover, görünen ya da görünmeyip kendini hissettirdiği için devlet yönetimini paranoyaklaştıran tehlikelere karşı savaş açarken, vatandaşlarının güvenliği için kuralları esnetmekten çekinmedi. Her ‘devlet adamı’ gibi ‘yaptıysam milletim için yaptım’ şemsiyesine sığınan bu tuhaf adam, hayatı boyunca bir şeyin eksikliğini hep hissetti: Takdir edilmenin...






Hoover, sırlara büyük değer atfeden ve bu bilgiyi ulusun önde gelen liderleri üzerinde otorite sağlamak için kullanmaktan korkmayan biriydi. Bilginin güç olduğunu ve korkunun fırsat oluşturduğunu anladığından, ikisini de kullanarak benzeri görülmemiş bir nüfuza sahip oldu.


Başkasının sırlarına bu kadar meraklı bir insan, kendi sırları hakkında aşırı katılıkta ketumdu. Bu nedenle, Amerikan halkının hayatını bu kadar etkileyen bir insan hakkında sahip olduğumuz bilgi çok sınırlıdır. Bildiğimiz tek şey, annesi ile olan ilişkisi. O kadar düşkünler ki birbirlerine, Edgar, annesinin ölümünden sonra onun eşyalarını kuşanarak, nasihat almaya devam etmek istiyor! Esasen zaten problemli bir ruh yapısına sahip olan J. Edgar, annesinin ölümüyle tespihin (pardon haçın) ipini koparıyor ve darmadağın oluyor.


Eastwood olaylara bizzat Hoover’ın gözünden bakarak seyirciyi, ömrünü adadığı kendine has adalet anlayışı uğruna doğruyu sonuna kadar savunan ve gerçeği kolayca çarpıtabilen, gücün karanlık tarafının cazibesine kapılan bir adamın yaşamını algılamaya ve ona hak vermeye zorluyor.


Clint Eastwood’un filmlerinin ortak bir özelliği vardır; hiçbirinde büyük bir ayrıksılık ya da şaşırtıcı kontra vuruşlar ile puan alınmak istenmez. Tersine son derece bildik yöntem yerli yerinde kullanılır. Nedir peki yaşlılık dönemindeki filmlerinin sırrı?


İnsana inebilmesidir kanaatimce. İnsana ne kadar yaklaşabiliyorsa, o kadar da insani olan kavramların kıyısında geziniyor. Vicdanı, merhameti, sadakati, ihaneti son derece gerçekçi bir yakınlıkla geçirebiliyor izleyiciye. J. Edgar’da Eastwood tarzının dışına çıkıyor çıkmasına da bir yere gittiği yok, türün kurallarına riayette kusur etmiyor. Film doğası gereği biraz ağır akarken, dönemin ruhuna aykırı hiçbir şey içermemeye azami dikkat gösteriyor.




J. Edgar’ın en ciddi meselesi ‘yaşlanma makyajı’. Hem Leonardo Di Caprio’da berbat duruyor hem de daha gözü, gözbebeğini, bakışı yaşlandıran maske bulunamadığı için izleyici ikna olmuyor bir türlü.


Ezcümle; ‘düşman öteki olmayabilir’ kavramının etrafında geziniyor film. Nihayetinde ‘Hele bir sor niye yaptım?’ türünden bir anlayış gösterse de yönetmen, elbette büsbütün bir ‘temize çıkarma’ filmi değil, sair türdeşleri gibi. Yani yönetmen paçalarını sıyırıp dere kenarında kirli çamaşırları çitilemiyor ama ‘anlamaya çalışalım’ derken bile yeterince taraf olunuyor demek ki?