27 Haziran 2012 Çarşamba
24 Haziran 2012 Pazar
Sert Rüzgarlar: Kalan sağlar hüzündür!
Merhum Cemil Meriç, ünlü Stendhal'ın Aşka Dair'ini anlatırken bir yerde şöyle der; "Stendhal’e göre ask, ancak İtalya’da yaşanabilir. Aşkın vatanı İtalya. Fransız soğuk, yapmacıklı ve hissiz. Stendhal aşkı ıstırabın prizmasından seyretmiş. Derinlere inebilmesi bundan."
"Istırabın prizması..." Bu kadar muhteşem bir pozisyon tanımı olabilir ancak. Sadece aşkı değil, hayatı bütünüyle ıstırabın prizmasından seyredebiliyorsanız, en sıradan olaylar bile bir anda katmanlaşır ve bambaşka buudlara götürür sizi. Nitekim yine merhum, " Balzac da gururundan yaralıydı, Baudelaire de." der bir yerde. Istırab varsa, gururdan neşet etmesi yüksek ihtimaldir ve yara alınması da kaçınılmazdır.
Meseleyi 'sinema' özelinde ele aldığımızda aşkın vatanı dönemlere göre değişken olabiliyor. Endüstriyel sinemanın nadiren de olsa verdiği örnekleri bir kenara bırakırsak, Fransız sineması Stendhal'i tekzip edebilecek kadar bol 'aşk ve ısdırab' filmleriyle doludur. Her ne kadar Stendhal 18 YY Fransa'sını tanımlarken küçümseyici ifadeler kullansa da, (Misal: gölgeler bile gül rengi. Nezaket, zarafet, kibarlık. Hırçınlık yok, fırtına yok, öfke yasak. Yapılacak her şey önceden bilinir. Soğuk ve cici bir minyatür.) film örnekleri pek öyle değildir. Gerçi bahsi geçen örneklerin başka sorunları vardır ama bugünkü yazımızın konusu değildir bu.
Bir Fransız filmi olan "Des vents contraires - Sert Rüzgarlar" bir tür 'aşk ve kaçış' filmi. Kısaca 'kaçış' meselesine de değinelim ki, mevzu yerli yerine otursun. Leslie D.Weatherford'un güzel bir sözü vardır. Şöyle der; "Bir güçlükle karşılaştığınızda kendinize bir kaçış yolu değil, bir çıkış yolu arayın." Çıkışı kaçışta görmek, meseleleri çözmüyor ne yazık ki. Filmimizin kahramanı olan Paul de, hayatının kırılma noktası olan, eşinin kaybolduğu ana kadar sorumluluktan kaçarak kurtulmayı tercih etmiş bir yazardır. Eşinin kaybolmasıyla oluşan boşluk, onu yaşadığı küçük kasabaya geri savurur. Çocuklarıyla beraber doğduğu yere gelen Paul, yaşam alanı daraldıkça kendiyle yüzleşmek zorunda kalır.
Sert Rüzgarlar, en az ana kahramanları kadar, başarılı ve kısa ama derinlemesine ele alınmış yan karakterleri ile de göz dolduran bir film. Sürekli olarak yedeklerinde altına pislik süpürülecek bir paspasları olan, karnı tok, keyfi yerinde batılı insan profilinin kendi gerçeğiyle abartısız şekilde hesaplaşmaya girişini anlatan film, vicdan, sorumsuzluk, boş vermişlik, suçluluk hissi gibi hassas kavramlara da ölçülü dokunuşlarda bulunuyor.
Filmin yönetmeni Jalil Lespert, Sert Rüzgarlar her ne kadar sırtını Oliver Adam'ın çok satan bir romanına yaslasa da, küçük bir aileden, sıradan bir kahramandan genel anlamda bir 'insaniyet' meselesine doğru seğirtmeyi başarıyor.
Tüm manzara bu kadar olumlu ve kusursuz değil tabii ki.
Bir filmin giriş sekansı birçok açıdan önemlidir. Bu sahneleri en önemli kılan unsur ise, izleyeceğimiz filme dair atmosfer oluşturması ve film dili hakkında bizi ikna etmesidir. Eğer bir film, giriş sahneleriyle bunu başaramıyorsa, film boyunca izleyici tedirgin ve zor ikna olur. Sert Rüzgarlar'ın da böylesi bir sorunu var. Baştaki tartışma sahnelerinin üzerinde yükseldiği klişeler, film boyunca başka bazı trüklerin inandırıcılığını zedeleyecek kadar başarısız.
Öte yandan, Türk izleyicisinin her dönem mesafeli durduğu Fransız tarzı filmleri, damak tadı bağlamında biraz daha bize yaklaştırmayı da başarıyor film. Durağan ve konuşmasız, anlamsız ya da kerameti kendinden menkul anlatımların yerine, daha anlaşılabilir bir dil ve ritim tercih edilmiş.
Şahsi anlamda en büyük şaşkınlığı ise Audrey Tautou'nun canlandırdığı karakterle yaşadım. Filmdeki kaybolma sadece hikaye gereği değil, bizatihi de yaşanıyor ve filmdeki varlığıyla yokluğu çok fazla bir anlam ifade etmiyor.
Filmin ana karakteri erkek olunca, şüphesiz eril bir empatiye zorlanıyoruz, lakin pişmanlık ile sorumluluk arasına sıkışıp kalmış bir adamın, bırakıp gitmek ile kalıp savaşmak arasındaki salınımı bana etkileyici geldi. Her ne kadar kendi kültürel kod ve his dünyamıza uzak dursa da...
Filmin ana karakteri erkek olunca, şüphesiz eril bir empatiye zorlanıyoruz, lakin pişmanlık ile sorumluluk arasına sıkışıp kalmış bir adamın, bırakıp gitmek ile kalıp savaşmak arasındaki salınımı bana etkileyici geldi. Her ne kadar kendi kültürel kod ve his dünyamıza uzak dursa da...
Ez cümle, yabancısı olduğumuz bir kültürün, insanlar arası ilişki zorluklarından ziyade, insanın modern dünyanın aparatlarıyla kur(a)madığı dengeyi anlatırken, ıskalanan insani değerleri çok fazla bağırıp çağırmadan perdeye yansıtan, mütevazı bir film. Çok mühim olmayan ama hemen unutulacak cinsten de değil.
19 Haziran 2012 Salı
Revan
Sensiz her şeyimiz olsa da hiçiz.
Islak bir bulut görürüz, gökyüzüne sığınmış.
Ahir zaman acizleriyiz, tutuktur hülyalarımız.
Acemisiyiz bu sevdanın, ondandır gözyaşlarımız.
Hasret dedik, öpüp başımıza koyduk sensizliği.
Bir dua olup düştün dudaklarımızdan sağanak sağanak.
Derdimiz büyüktür lakin biz usulca ağlarız.
Gözü açık sanırız kendimizi.
Gidiyoruz gözü açık.
Kanmaz sanırdık her şeye.
Kanıyoruz bak!
18 Haziran 2012 Pazartesi
Asla yalnız çürümeyeceksin!
Futbolu, 'Bir topun peşinde 22 delinin koştuğu olay' olarak tanımlar bu sporu sevmeyenler. Özellikle sektörün ekonomik boyutunun inanılmaz rakamlara ulaşmasıyla, bu tanıma milyonlarca seyirci, milyarlarca dolar ve yüzlerce yan sektörü de eklemek gerekiyor sanırım. "Futbol ve fanatizm" üzerine -galiba- yazılmamış şey kalmamıştır. Özellikle ülkemizde yaşadığımız son bir yıl, endüstriyel modernizmin bu spor dalını nasıl bir inanca dönüştürdüğünü ve adeta iman mertebesine çıkarılmaya çalışıldığını ve -maalesef- bunun başarıldığının göstergesi oldu. Sair zamanlarda son derece normal, âkîl görünen bir takım eşhasın, mevzu futbola geldiğinde nasıl dolunay görmüş kurt adama döndüğünü hayretler içinde müşahede ettik. Bu açıdan bakıldığında futbol günümüzde artık bir tür putperestliğe dönüştü ne yazık ki!
Abarttığımı düşünenler, sözlükleri açıp 'putperestlik' maddesine baksınlar bir zahmet. Şöyle diyor: "Genel anlamda bir nesne, görüntü veya fikre tapım içeren bir dini uygulama, anlayış veya inanç." Fanatizmin her alanında olduğu gibi, futbolda da, bu hastalığa duçar olanların ilk yaptığı şey, şiddetli reddediştir. İstisnaların dışında, bir kişi görmedim ki, fanatik olduğunu kabul etsin. Ve ne yazık ki, bu endüstri o kadar güçlendi ve kurumsal bir yapıya kavuştu ki, artık yeni nesiller için kundaktan başlıyor bu melanet. Gidin büyük kulüplerin forma, şort sattığı mağazalara bakın neler var neler. Takım renginde emzikler mi istersiniz, yoksa bebek bezleri mi? çocuk nevresim takımlarından, patiklere kadar inmiş durumda taraftar fetişizmi.
İşin can alıcı kısmı ise, bir tehlike olarak görülmemesi bu hastalığın. Gerçekten de çok masum olarak başlıyor. Eğer sağlıklı bir gelişme (artık sosyal katman farkı da kalmadı. En üst tabakadan fanatiklerin girdikleri halet-i ruhiye en tehlikeli olmaya başladı) göstermezse; yani olayı bir spor sevgisi, takım taraftarlığı sınırında tutamazsanız, bir süre sonra pagan canavarları piyasaya sürmüş oluyorsunuz kendi ellerinizle.
Bu konuda yapılmış çok çarpıcı filmler var. Bunlardan biri, 2008 İngiltere yapımı olan Cass... Şöyle bir replikle açılıyor Cass: "Sizin bin yılda göreceğinizden daha fazla şiddetle karşılaştım. Bu yüzden daima isteyerek kavga etmeyi düşündüm. Vuruldum, bıçaklandım. Kendimden geçtim. Fakat bütün intikam duygularımı bastırdım. Bunların hepsi o ana kadar oyununun bir parçasıydı." En az bu film kadar iyi olan diğer bir İngiliz yapımı Green Street Hooligans ise, fanatizmin ulaştığı boyutları göstermesi açısından çok çarpıcıydı. Dünyanın en iyi üniversitesinde bile okusanız, bu maraza yakalandığınız an, canavara dönüşüyorsunuz.
Yönetmenliğini Ellen Perry'nin yaptığı 'Will' (ülkemizde Babam İçin adıyla gösteriliyor) fanatizme giden yola döşenen taşları göstermesi açısından çok mühim bence. Her ne kadar kadın yönetmene has bir naiflik içerse de, film, futbol fanatiği bir çocuğun takımı için neleri göze alabileceğini anlatıyor.
Hikaye şu: 11 yaşındaki Will Brennan, ünlü İngiliz Kulübü Liverpool’un büyük hayranıdır. Will’in futbol bilgisi ve aşkı, okuldaki arkadaşlarının hepsinden fazladır. Annesini birkaç yıl önce kaybeden Will’in hayatı, bir süredir kayıp olan, problemli babası Gareth’in bir anda ortaya çıkmasıyla değişir. Üstelik babasının elinde, İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda oynanacak Liverpool –A.C. Milan, Şampiyonlar Ligi Final maçına iki bilet vardır! Tekrar düş kırıklığına uğramak istemeyen Will, önceleri babasına tedbirli yaklaşır fakat Gareth bir daha gitmemek üzere geldiğini söyleyerek oğlunun güvenini tazeler. Hayat onlar için yeniden başlamıştır. Ancak ikili Türkiye yolculuğuna çıkmadan önce Will’in babası aniden ölür ve Will yatılı okulda kalır. Maç biletleri ise müdirenin odasındaki kasada kilitli kalmıştır.
Bedeli ne olursa olsun, yolculuğu yapmaya karar veren Will, babasının anısı yaşatmak ve çok sevdiği Liverpool FC’nin yanında olmak için biletleri kasadan alarak kendi başına yola koyulur. Will yolculuk sırasında, kendi ülkesindeki iç savaş sırasında yaşadığı trajik bir olay sonucu futbol oynamayı bırakan Alek adındaki Boşnak eski bir futbolcuyla tanışınca ikili beraberce yola devam ederler. Bir yandan kendi öykülerinin ayrıntılarını, diğer yandan geçtikleri beldelerin gündelik hayatlarını izleriz.
Babam İçin, yazım ekibinin bilincine yaslanan naif bir senaryoya sahip. Bu naiflik çoğu zaman, olaylara ve geçilen mekana üstün körü bakıyormuş hissi veriyor. Bir de tabii yönetmenin vermek isteyip de başaramadığı ayrıntılar var. Misal Bosna'daki çocuğun topun peşine mayınlı arsaya girişi gibi.
Film, başı ve sonuyla olumsuz hiç bir mesaj içermese de, 'tutku' denen kavramın yanlış kanalize edilmesine dair tek bir eleştiri dahi getirmiyor. Belki de en büyük eksiği bu. Bir şeye tutkuyla bağlanmanın sathi çeperinde gezinip duruyor. Oyunculuklar (Doğal olarak aşina olduğumuz bazı Türk oyuncular da var) hiç fena değil. Açıkçası Türkiye'yi, bırakınız yabancı diğer sinemacıları, bir çok Türk sinemacıdan daha doğal ve gerçekçi vermiş. Hele bir ezan sahnesi var ki, hem filmin mental yaklaşımını hem de bizdeki meslektaşlarını sarsması açısından ayrıntılı ele almak gerekiyor. Kahramanlarımız misafir olarak kaldıkları evde ezan sesi duyunca, çocuk 'Bu nedir' diye soruyor, arkadaşı 'İbadete çağırıyor' diye önce son derece şahane bir cevap veriyor ama sonradan, yazının başından beri bahsettiğimiz o tehlikeli alana giriveriyor: "Kramponların bağcıklarını bağlayıp sahaya yönelmenin vaktidir, diyor." Hatırlarsınız, stadyumlara mabed, ayaklara kutsallık atfeden jargonu.
Yine hatırlayacaksınızdır, Yılmaz Erdoğan kısa süre önce Türk sinemasında ezan sesinin hiç duyulmamasıyla ilgili bir çift laf etmişti de, ülkeden kovulmadığı kalmıştı. Elin İngiliz yönetmeni bile film çektiği ülkenin gerçekliği konusunda bizimkilerden çok daha hassas.
Toparlayacak olursak, Will - Babam İçin, nafile bir sevda uğruna, küçücük bir çocuğun, yer yer destanlaştırılmaya çalışılan öyküsünü anlatıyor. Bize ise, sadece anlatılana değil, öncesine ve sonrasına da bakmak kalıyor.
Babalar gününü kutlarım anne
Dün Babalar Günü’ydü… Birçok baba gibi, benim de –zerre kadar önem vermediğim halde- başta evlatlarım olmak üzere, bu günümü kutlayanlar oldu. Ben de babamı bir kez daha hatırladım. Ki her hatırlayışımda yetimliğim aklıma gelir, üzülürüm. Öyle yazmıştım vaktiyle; ‘Baba ölünce yetim kalır çocuk, yaşı kaç olursa olsun!’
Sonra beni şaşırtan bir şey oldu ve annem aradı. Yüzünü görmüyordum ama eminim yine mütebessimdi. ‘Hep sen mi arayacaksın, bu kez de ben arayıp babalar gününü kutlayayım’ dedi. Hastaydı ve bir gün önce arayıp Miraç’ını tebrik etmiştim.
Anamla yaptığım telefon konuşmaları enteresandır. Başlarken hoştur, arada yaklaşık yüz elli kere, ‘kapat sana çok yazmasın’ der ve ben kapatamam. Hele hele veda faslı… O kadar yoğun ve seri dua yağmuruna tutar ki, kapatabilene aşk olsun. Neredeyse toplam konuşma süresi kadar sürdüğü olur bu faslın.
Şüphesiz herkesin anası özeldir, benzersizdir, kıyas kabul etmeyecek kadar değerlidir. Benim için de annem öyledir. Öyle bir kadındır ki, kendi kocasına önce hanımlık, sonra annelik yapmıştır. 10 yıldan fazla bir süre, felçli kocasına adeta çocuk gibi bakmış. Yemeğini eliyle yedirmiş, altını temizlemiş, yıkamış, bakımını yapmıştır. Ve ardından babalık vazifesine geçmiştir. Hasta olan babamın yerine baba olmuştur. Bir kadın düşünün ki, kocasına annelik, çocuklarına babalığı da yapabiliyor, analık vazifesine ek olarak.
Her ona gittiğimde önce saçlarını göstermesini isterim. Tuhaftır ama utanır, sıkılır. Uyurken bile gizler saçlarını. Ve şaka yollu zorlamayla açtırdığımda başını, saçları dökülür yüreğime. Bembeyaz, pamuk şekeri gibi gelir bana. Her telinde ızdırap, sıkıntı ve hüzün vardır sanki.
Telefonda babalar günümü kutlarken, gözlerim doldu ve ‘ben de senin babalar gününü kutlarım’ dedim insiyaki olarak. Klasik cevabını yapıştırdı, ‘her sene bu zamanı gör!’ Öyle derler bizim oralarda. El öpene, bayram, kandil kutlayana; ‘El öpenlerin çok olsun, her sene bu zamanları gör..’
Babalara sevgi konusunda hep haksızlık yapıldığına inananlardanım.
Annemize sevgimizi ifade etmekte asla cimri davranmayız. Ama sıra babaya gelince, pintiliğimizi önleyemeyiz nedense. İş bu nedenle, babaların özellikle kaybedilmesinden sonra, bıraktığı boşluk gelip oturur hep içime. Babasızlık inanılmaz zordur. Bilirim…
Analık zaten zor, bir de babasız kalan çocuklara babalık yapan analığın baba rolünü de üstlenmesinin zorluğunu anlatmak hem zor hem epey uzunu sürer galiba. Elbette babalarımızın kıymetini bilmek lazım ve gidişiyle hayatımızdan çok önemli şeyleri alıp götüren babaları, hep rahmetle yâd etmek gerek. Ama baba gibi olan anaları daha fazla öpmek, sarmak, takdir ve teşekkürlerle koklamak lazım.
Bayramlarda, seyranlarda, anneler gününde ya da fırsatı bulunan her anda tebrik edip, avuçlarını yanaklarımıza değdirmek, parmaklarını gözkapaklarımızda gezdirmek lazım. Ve babalar gününde, baba gibi olan anaları bir daha hatırlamak, bir daha şükran ile ellerine sarılmak lazım.
Bir de şöyle yazmışım vaktiyle, aklıma geldi şimdi: Sütünden tatlı mıdır anne bu hayat!
17 Haziran 2012 Pazar
Mahşer Günü: Bomba içimizde
Amerikalıların terör ile ilgili paranoyaları nicedir zıvanadan çıkmış durumda. bir çok aklı başında gibi görünen düşünce kuruluşu dahi, bırakınız Amerika'yı, dünyanın sonunun bir terör saldırısı sonucunda geleceğine ciddi anlamda inanıyor, bu yönde analizler yayınlıyor.
Elbette terör belasını küçümsemiyorum. Ama sistemlerin çarpıklığının, ruh hastalarının menfaatleriyle kesiştiği bir noktada ikamet eden bu belanın bir tür silaha dönüştürülüp, insanları korkuyla yönetmede kullanıldığına inanıyorum.
Samuel Beckett ünlü oyunu Godot'yu Beklerken'i batılı insanın tükenmek bilmeyen bir sabırla, geleni (gelip gelmeyeceği de belli değil) beklerken yaşadıkları varoluş sorgulamasını anlatır. İnsan adına büyük bir bahtsızlığın durumu vardır oyunda. Esasen bu bekleme kalıbı, klasik Hıristiyan algısına da terstir ama konumuz bu değil.
Sinema, çok sayıda örnekle, bir yerde, bir şeyler bekleyen insanların hikayelerini ele almıştır. Dahası, kapana kısılmışlık ve çıkışsızlık psikolojisi insanı nasıl canavara dönüştürdüğünü işleyen çok şahane filmler vardır.
Popüler sinemanın ışık veren yönetmenleri arasında sayılan Xavier Gens, ki kendisi azımsanmayacak ölçüde başarılı video klip çekmiştir, Hitman'dan sonra enteresan bir hikaye ile çıkıyor karşımıza:
Amerika'da korkulan olmuş ve büyük bir patlama neticesinde insanlar sığınaklara girmiştir. dışarıda neler olup bittiğini bilmeden, kapalı bir mekanda yaşamaya başlarlar. bir taraftan dışarıda olanları çözmeye çalışırken, diğer yandan kendi içlerinde çekişme başlar. Kıstırılmışlık hissi gün geçtikçe insanların içindeki canavarı da dışarı çıkarmaya başlar.
Evet, The Divide - Mahşer Günü isimli filmin konusu kabaca böyle. Eminim bir çok baka filmi hemen hatırlatmıştır size. Bu tür felaket sonrası dönemi anlatan filmlerin ister istemez oturduğu bir felsefi derinlik olur. Ancak Gens, filminde böylesi bir yönü neredeyse hiç umursamıyor. Hele hele 28 Days Later gibi bir başyapıtın yanına bile yaklaşamıyor ne yazık ki.
Mahşer Günü, hemen başında olmasa da, giriş (saldırı) sahnesinden sonra, insan psikolojisi üzerinden yürüyeceğimizi, tacizi, şiddeti zirvede göreceğimizi ve en nihayetinde insanların nasıl hayvanlaşabileceğini hissettiriyor. Öyle de ilerliyor gibi. Ancak...
Evet bir de işin 'ancak' kısmı var. Çünkü Mahşer Günü, çok beylik bir hikayeye neredeyse hiç bir şey katmadan ilerliyor ve ne yazık ki öyle de bitiriyor. Buna ilaveten Sam Peckinpah'ı hatırlatan şiddet sahneleri ve 'Arap, dinci terör' gibi genel Amerikan modern korku klişelerini kullanmayı tercih ediyor.
Aslında bir çok olumlu şeyi ıskalıyor Mahşer Günü. Mesela; baştaki etkileyici patlama sahnesi sonrasında, manzara ile ilgili zihinlerdeki resmi finalde tamamlamayı, aradaki çıkışlarda abuk/sabuk eksik/gedik görüntülerle geçiştirmeyi tercih ederek yapıyor ilk ıskasını. Sonra; sığınağı önceden hazırlayan toplumun alt katmanındaki temsilci ile, burjuvazi arasındaki çatışmayı o kadar bayağılaştırarak veriyor ki, nefis bir sınıf çatışması ıskalanmış oluyor. Bir diğer büyük ıska ise, kısa süre önce ülkemizde de izleme şansı bulduğumuz ve bu köşede değerlendirmeye çalıştığımız Take Shelter-Sığınak isimli güzelim filmin açtığı alana girmemesi. Yani, kıyamet paranoyasının insanoğlunu düşüreceği durumu umursamaması. Ve son ıska; ünlü Rus şair ve denemeci Osip Mandelstam'ın 227'inci şiiri şöyle biter: "Ben kurt değilim, kanım kurt kanı değil. Ancak bir benzerim öldürebilir beni!"Mahşer Günü, nükleer, ekolojik, biyolojik, kozmolojik ya da ne olursa olsun, bir felaketin insanlığa verebileceği zararın, insanın insana vereceğinin yanında pek anlam ifade etmeyeceğinin de altını çizemiyor.
Oyunculukların vasatı aşamadığı, Hollywood klişelerinin dibinin göründüğü filmde, şiddetin yüzeysel sularında kulaç atmamızı istiyor Kanadalı yönetmen. Başardığı en önemli şey, insanın açık toplumdan izolasyonu ile nasıl bir dönüşüme uğrayabileceğinin ip uçları. Maalesef bunu da, en bilinen ve en kolay yöntemle vermeyi tercih ediyor film.
Şüphesiz belli bir düşünce, emek ve çalışmanın ürünü ama bu kadar dikkatsiz ve kaba saba bir dil, böylesi bir senaryoya asla uymuyor.
Son tahlilde; "post-apokaliptik" görünümünde olan, lakin özünde insana dair 'kötülük' merkezli çıkışlar yapmaya çalışan 'olmamış' bir film Mahşer Günü. Çok daha iyilerini izlemiştik.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














