28 Eylül 2012 Cuma

Çanakkale Çocukları: Hush, big boy don't say a word!*


Sinema ‘buluş’ demek. Orijinal bir fikriniz, buluşunuz olur ve bunu bu sanatın kuralları çerçevesinde geliştirir, süsler, seyircinin beğenisine sunarsınız. Bu ilk adım çok önemlidir, zira işin ‘sanat’ kısmı esasen buraradır. Gerisi büyük oranda ‘zanaat’a girer. Kabul etmek lazım ki, Sinan Çetin önemli bir buluş insanı. Ne var ki, son zamanlarda bu yeteneğini ciddi anlamda ‘ticari’ alana kaydırmış durumda ve bunun semeresini de alıyor.

“Yapmayın siz kardeşsiniz” ana fikri tragedya yazarlarından beri (ki Habil-Kabil’e kadar gider) tutan bir ‘buluş’tur. Birbiriyle alakasız gibi görünen pek çok hikâye, roman, tiyatro ve sinema eserinin ana fikrinde bunu görmek mümkündür.   Esasen iki yol vardır bu tür drama işlerinde: Ya hikâyeden yola çıkıp bir kalıba oturtursunuz ya da kalıptan yola çıkar hikâyeyi geliştirirsiniz. Sinan Çetin’in son filmi Çanakkale Çocukları, bir buluşu gerçek bir savaşa oturtmayı deneyip, pek uymayınca gerçeküstü güzergâha sapan, ne yazık ki bunda da pek parlak netice alamayan bir çalışma. Üstelik bunu yaparken bir tüccar acımasızlığı ve hoyratlığı var ki, bu durum filmin önüne geçiyor. Dolayısıyla filmi, sinema düzleminde tahlil etmeden önce bu meselelere eğilmek gerekiyor. Önemli zira!

Hepsinden önce hikâyeyi aktarayım ki, neyin üzerine konuştuğumuz anlaşılsın: 1. Dünya Savaşı'nın alevlendiği yıllarda, İttihat ve Terakki'nin önde gelen adamlarından olan Kasım Bey ile evli olan Avustralya asıllı İngiliz vatandaşı Kathrine, bu evlilikten de Osman ve James isimli iki erkek çocuk dünyaya getirmiştir. Babaları Kasım Bey, Osman’ı madenleri tanımaya, James’i ise eğitim için İngiltere’ye yollamıştır. Fakat Kathrine çocuklarından ayrıldıktan sonra rahat uyku uyuyamaz ve karabasanlar görmeye başlar. Özellikle iki kardeşin karşılıklı savaştığını ve birbirini öldürdüğünü görür. Ve sonunda gördüğü rüyaların etkisiyle cepheye gidip, çocuklarını bulmak için harekete geçer. Film, iki siper arasında bir annenin ‘düşman kardeşler’i bulup, ölmelerine engel olma çabasını anlatmaktadır.



Başta da vurguladığım gibi, ‘yapmayın kardeşsiniz’ teması iyi bir şablondur ve yerinde kullanıldığında güzel sonuçlar verir. Lakin…

İsterseniz, işe bir de gerçek üzerinden okuma yaparak bakalım.

Çanakkale Savaşı malum; 1. Cihan harbi esnasında Gelibolu Yarımadası'nda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir. Bu savaşın maliyeti ve kayıplarıyla ilgili rakamlar çok değişiklik arz etse de, sadece bu muharebede 100 bine yakın şehidimiz olduğunu yazıyor kitaplar. Çanakkale’yi milyon tane farklı hikâye ve perspektif ile ele alabilirsiniz ve sinema yeteneğinize göre de başarılı olur. Ancak, üzülerek belirteyim ki, bu gerçek savaş bir tek yukarıda anlatılan kalıba uymaz. Uymaz, çünkü savaşın nedeni, özü ile en ufak bir ilgisi yoktur bu durumun. Hele bir de bazı kavramlar hakkında kafanız epey karışık ya da yanlış bilgiler ile mücehhez ise ortaya Çanakkale Çocukları gibi bir şey çıkar.

Filmi izledikçe, Sinan Çetin’in pek çok kavramı ya yanlış bildiğini ya da bilerek yanlış anlattığını görmek üzücü. Üzücü; zira hayat, ölüm, iman, keramet, mucize, savaş, katliam, terör gibi kavramlar, sizin zihninizde bir şeylere tekabül edebilirken, bunu gerçek bir olaya uygularsanız hem gerçeğin yüzünü gözünü dağıtırsınız, hem de kendi zihninizdeki algıları hakikatin gölgesine gizleyemediğiniz için, komik durumlara düşersiniz. İşin, niyet sorgulaması kısmında değilim ben. Orası ayrı, yani, tüm bunların, bir menfaat için mi yoksa cidden öyle olduğuna inanıldığı için mi yapıldığını bilemeyiz.

Çanakkale Çocukları'nda bol bol ayak sesi duyuyoruz;
Mallick, Angelopoulos, Von Trier, Spielberg vs. 

Şunu biliyoruz ama: Biri çıkıp ‘Çanakkale nedir?’ diye sorsa, Çanakkale Çocukları filmini gösterip ‘İşte bu değildir’ demek mümkün. Zira Çetin, Çanakkale Savaşı üzerinden günceli okuma ve mesaj verme gayretine girişiyor. Dil, kültür, inanç, hayat ve ölüm gibi kavramlar hakkında bir fikri elbette olacaktır. Ve ülkenin bugün yaşadığı sıkıntıların bu fikir ışığında çok basit çözüm önerileri de. Kimse bir şey diyemez ama bunu ifade etmek için bir film çekmek, hele de fikrinizi ‘gerçek bir savaş’a yedirerek vermeye kalkışmak, bazen facia düzeyinde sonuçlara gebe olabiliyor.

Daha da müşahhaslaştırayım; söylediğim bu konuyu alıp günümüz terör sıkıntısına uyarlayabilirsiniz ve çok daha iyi netice alabilirsiniz. Misal; Tanovic’in ‘No Man’s Land’ filminde olduğu gibi tek siperde iki düşmanı bir araya getirir ve ‘aslında yok birbirinizden farkınız, o halde bu kavga niye?’ sorusunu sorabilirsiniz. Ama bu ‘buluş’u kalkıp tarihi gerçekliğe, bir milletin varlık mücadelesi verdiği ‘istiklal’ savaşına yedirmeye kalkarsanız, hem tarihe, hem hakikate, hem de sinemanın ruhuna haksızlık etmiş olursunuz. Emperyalizmin çamurlu çizmelerinin izi, yakın tarihimizin yüzünde tüm çirkefliğiyle dururken, işi basitleştirme, önemsizleştirme çabasına girerseniz, merhum Akif çıkar karşınıza ve ‘Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan/ Ey sıkılmazsan, ağlamazsan bari gülmekten utan!” deyiverir. Yıllardan beri Türkiye’nin tüm enerjisini ve barışını adeta bir sülük gibi emen terör ve beraber yaşamak konusunda söyleyecekleriniz olabilir, lakin bunu 'Çanakkale' yerine ‘Sinan’ın Çocukları’ adı altında yapmanız, en azından vicdani bir hassasiyet olmalıdır.

Çetin’in Çanakkale Çocukları filmi, bu gözle okunduğunda epey insafsız ve -maalesef- iz’ansız bir çalışma. Bir milletin ölüm/kalım mücadelesini ‘Biri size, hayattan daha büyük bir amaçtan bahsediyorsa ona gülümseyin’ cümlesiyle okumaya kalkışırsanız, sızlattığınız şey sadece binler, onbinlerin kemikleri değil, yaşayan vicdanlar da olur. Ve şöyle de bir çelişkiye düşersiniz; bir yandan ‘uğruna ölecek hiçbir ey yoktur, evlatlarımızdan başka!” derken diğer yandan 'Hani hayattan büyük amaç yoktu?' sorusu karşınızda durur.

Filmin en kalabalık sahnelerinden biri. 

 Filmin, vermeye çalıştığı mesajın problemli olmasından bahsetmiyorum. Ölümü ve kutsalı değersizleştirme gibi bir çabayı da anlayabilirim. Ama bunun Çanakkale üzerinden yapılmaya çabalanması acıtıyor insanı. En çok bilinen cümlesi, 'Ben size ölmeyi emrediyorum' olan bir savaşı bu mantıkla okumaya kalkarsanız, milleti kendinize acı acı güldürürsünüz.

Üstelik kocaman bir çelişki de perde ebadında karşımızda duruyor; Anne sevgisini kutsal ve eşsiz yapan şey nedir ki? Kimdir hayatı veren; anne mi?

Filmin böyle milyon tane sıkıntılı mesajı ve repliği var. Kimi zaman klişenin en dibini bulan, kimi zaman didaktizmin zirvelerine tırmanan bir yapıda yalpalayıp gidiyoruz sahneler boyunca.

Kaldı ki, Çanakkale Çocukları ‘'estetik' olarak da sorunlu, epey sorunlu hem de.

Bir kere ‘basit’ bir film. Basitlikten kastım ucuzluk ya da bayağılık değil (Kaldı ki filmin bütçesi ile ilgili söylenenlere bakınca bu konuda da bir yanlışlığın olduğunu düşünüyor insan) ‘lineer’ oluşu. Senaryodaki açıklar, her ne kadar filmin çok uzun süreden beri tasarlandığı söylense de, metnin çala-kalem yazıldığını gösteriyor. En baştan başlayıp, dozu giderek artan bir hamaset, finale doğru bizi ‘büyük nutuk’ ya da ‘seküler vaaz’a taşıyor.

Filmi basitleştiren en önemli unsur mekan. Magazin medyasında bu filmle ilgili ‘Sinan Çetin’in evinin bahçesinde çektiği film’ türünden haberler çıkınca pek inanmamıştım. Lakin doğruymuş. Filmin oyuncusu Oktay Kaynarca, galada ‘Gelip baktığımızda Sinan’ın evinin Çanakkale’den farkının olmadığını gördük’ demesi enteresandı. İçimden, ‘iyi ki Mekke’ye benzemiyor buralar, yoksa Çağrı’yı da çekerdi’ gibi bir düşünce gelip geçti. Çanakkale dediğimiz şey, 'karşılıklı kazılmış iki mevzi, ortada bir çukur ve iki bayrak' değil, olmasa gerek. Bu basitliği yakın planlar ve kameranın arkasını yere bastırarak atlatabileceğini düşünmek şaşırtıcı.

Oktay Kaynarca, savaşmaktan yorgun düşmüş subaydan çok, mahalle bitirimi edasında oynar gibi. 

Aksesuar mesela... Toplam 7 tüfek, bir çift koltuk değneği, bir dürbün ve paslı kasatura ile tarihi film çekmeye kalkışmak da büyük cesaret. Mekan ve aksesuar açısından Çanakkale’nin Çocukları, bana son dönemde tartıştığımız ‘Müslümanların Masumiyeti’ filmini hatırlattı. İçerik olarak elbette kıyaslamıyorum ama prodüksiyon ve ticari kaygı olarak neredeyse aynı… Otomobil üzerinde durmayacağım, otomobil sahnelerindeki ‘greenbox’ların bu basitliği tırmandırdığını düşünüyorum. 5 milyon dolar bu filmin neresine harcandı bilemiyorum lakin en azından ‘sinek’ meselesi daha gerçekçi çözülebilirdi sanırım. Film boyunca uçan ama tek kare dışında konmuş görmediğimiz, muhteşem ses çıkaran ‘uçuşan siyah noktalar’ bir süre sonra yabancılaşma efekti gibi duruyor.

Anlatımda da bir kararsızlık mevcut. Gerçi yönetmen gala öncesinde bu konuda uyarı yaptı. Gelin görün ki, her seansa bir tane açıklayıcı insan koyup, seyirciye bunun izahı gerekiyor sanırım. Film, açılış sahnesinde ‘gerçeküstü’ bir dili tercih ettiğini gösteriyor. İlerleyen sahnelerde bu dil, gerçek ile o kadar ‘çorba’ hale geliyor ki, seyirciler arasında ‘Sır Kapısı – Çanakkale’ tespitleri yapacak kadar işin ucu kaçıyor. Yönetmen Çetin, her ne kadar ‘3 saatti, kısalttım’ dese de, bence filmi uzatmak için epey çaba harcanmış. Gereksiz plan tekrarları, -inceden- anlatımı güçlendirmek adına yapıldığı hissi vermeyi amaçlasa da, askerin çukura atıldığı sahnede, tabiri caizse tekrarın dibi yakılıyor.

Hikayeyi ‘anlatıcı’ ile aktarmak güzel bir tercih, ancak Çanakkale Çocukları bunda da pek kararsız. Mallick’in ‘İnce Kırmızı Hat’tına öykünmek güzel de, ‘perfore’deki kararsızlık rahatsız edici boyutta. Öyküyü anlatan anlatana… Daha fenası şu; Sinan Çetin Çanakkale ile ilgili bir film çekmek isteyince, gidip oraları görmüş mü bilmiyorum, lakin Çanakkale Çocukları filmi (içerikten bağımsız olarak söylüyorum), bahsi geçen savaşın bir ‘lise müsameresi’ hüviyetinde. Yer yer, geldiği nokta Çanakkale’den ziyade ‘Tosun Paşa’ tadında; Tellioğulları ile Seferoğulları ‘Yeşil Vadi’ için kapışıyorlar sanki!

Yönetmen, savaşa olabildiğince yüklenip, değersizleştirirken, Anzak cephesine karşı klişe duruşunu bozmuyor. 
Kaynarca’nın da söylediği gibi -ki birçok Çetin filminde bu tat mevcuttur ve bu kadar rahatsız edici değildir- Çanakkale Çocukları, bir Sinan çetin Masalı. Finaldeki ‘ninni’ de bu hissi epey güçlendiriyor. Ne ki masal anlatmanın da bir ‘kuralsızlık’ olduğunu söylemek insafsızlık olsa gerek! Finaldeki ninni yerine ‘benim minik cücelerim’i koysaymış da olurmuş!

Ve klişeler. Her ne kadar yönetmen başta bahsini ettiğim, bence bu çağın hastalığı olan ‘değersizleştirme/önemsizleştirme’ye duçar olmuşsa da, mebzul miktarda ‘beyaz adam’ kaygı ve bakış açısı doluşturuyor. Cephelere göz atarken, muhtemelen, elinde olmadan tercih yapıyor mesela. Anzak siperi daha itici gösteriliyor bize ki, bu filmin temel bakışıyla çelişen bir durum. Hele hele ‘Anne James Anzak olmuş’ ya da hain (!) Anzak keskin nişancısı için söylenen, ‘Kaçın, çünkü onun çocuğu yok, sizi vurur’ replikleriyle zirveye ulaşıyor.
Film kadrosu hatıra fotoğrafı çektirirken. 

Çetin’in çok beğendiğim filmi ‘Komser Şekspir’deki en zayıf taraf; oyunculuklardı. Açıkçası Sinan Çetin’in oyuncu yönetimini çok önemsemeyen biri olduğunu düşünürdüm. Bu filmde öyle değil gibi. Her ne kadar oyuncuların çoğu replik okuma konusunda özgür bırakılmış hissi verilse de, Haluk Bilginer, karton gibi duran karakterini oyun gücüyle epey yukarı çekiyor. Keza, Yavuz Bingöl’e o kadar uzun ‘perfore’ okutmak iyi bir tercih değil. Keşke sadece kendi diyaloglarını okuyup, şarkı söyleseymiş, dedirtiyor. Kathy ve çocukların oyunları hakkında bir şey söyleyip daha fazla üzmek istemem açıkçası. Oktay Kaynarca ise, sanki biraz önce geldiği dizideki rolünden çıkmadan, kumandan kostümünü ‘kabadayı’ karakterinin üzerine geçirmiş gibi duruyor.

Belki çok fazla hissedilmiyor gibi ama Çanakkale Çocukları ‘izlenme tahammülü’nü tamamen müziğinden alıyor gibi geldi bana. Zaman zaman batı klasiğine (Verdi miydi?) de müracaat eden müzik, filmin tıkandığı noktalarda girip, Çanakkale Çocukları'nı sırtlıyor.

Daha önce çekilmiş filmlerden bolca esinlemeler de taşıyan film, dip koçanı ele vermek gibi bir kaygıyı da taşımıyor açıkçası. Çetin, kah Terence Mallick olmaya soyunuyor, kah Lars Von Trier, kah Steven Spielberg...

Nispeten eğlenceli bir film Çanakkale Çocukları… Mevzu eğlence kaldırır mı, derseniz, o kısmını bilemiyorum.

Son bir not; ‘Ölüm kötü, hayat güzel’ fikri üzerine bu kadar sıkıntıya girmeye ve para harcamaya gerek var mıydı, emin değilim. Hani Çetin’in son görüşlerini okuduktan sonra, ‘Parayı, terör meselesinin çözümü için bölgeye yollasa daha hayırlı olabilirmiş’ diyenler de çıkacaktır…

*Sus, kocaoğlan tek kelime bile etme!




Filmin finalindeki İngiliz ninnisinin orjinali....



Sesleniş



‘Nene’ dedim, ‘dedem seni sevdiğini hiç söyledi mi?’


Durdu ve şöyle dedi, 
                                     "beni hep 'çiçeğim' diye çağırırdı oğul!"


27 Eylül 2012 Perşembe

Çiçek




‘Nene’ dedim, ‘dedem sana hiç çiçek aldı mı?’

Durdu ve şöyle dedi, 
                                 ‘bana aldığı fistanların hepsi çiçekliydi oğul!’


26 Eylül 2012 Çarşamba

25 Eylül 2012 Salı

Sucu çocuk

Yıl 1995... Özal sonrası estirilen serbest girişimcilik zirveyi yakalamış durumda. Bankalar altın çağını yaşıyor. Hoş bir süre sonra hepsi bu milletin kucağında patladı ama ekonomideki hareketliliğin son dönemlerinde reklama yapılan yatırım inanılmaz boyutlara ulaşmışken çıktı karşımıza sucu çocuk. Garanti Bankası'nın reklamıydı ve film diliyle diğer banka reklamlarından farklı bir yere oturdu. Sıcak ve samimiydi. Gerçi bugün tekrar izlendiğinde, anlatım ve resimleri için çok fazla övücü ifade kullanmak zor ama, sanırım Serdar Erener işiydi. Ali Tara'nın (Ali Taran ile karıştırılır genelde) en önemli işlerinden biriydi. Hatırlatayım; Tara, Tokai 'Zenci' (1992), Yapı Kredi 'Pardon' (1993), Yapı Kredi 'Asker' (1994), Derby 'Ali Desidero' (1994), Garanti 'Başka Bir Arzunuz' (1996) ve BP Super V 'Kamyoncu' (1998) gibi işlerin arkasındaki isimdi.

Gerçi Yapı Kredi ile başlayan 'film gibi' uzun ve hikayeli reklam modası hala revaçtaydı ama Sucu Çocuk'un özellikle duygusal dili ve müziği farklıydı. Ve elbette müziğin arkasındaki deha isim Melih Kibar'dı...

İşte bu reklam o reklam....


Bu da reklam müziğinin uzun versiyonu...


23 Eylül 2012 Pazar

Güz-elleme...




Güz; ‘El’di.
Sıla oldu eylülle.
Düzeldi.
Yalan yok;
Güzeldi…


Nefes, ses olur hüzne döner!



Sevgili dostum Deniz Mistepe sayesinde keşfettim. İbrahim Maalouf yaşayan en önemli müzisyenlerden. Aslında yabancı biri değil, ünlü Amin Maalouf’un yeğeni. Müzisyen bir anne babanın (baba Nesim de trampetçi, annesi Nada piyanist) oğlu ve küçük yaştan itibaren müzikle içli dışlı bir sanatçı. Kullandığı enstrüman babasının icadı olan 4 pistonlu trompet. Dedesini ise şiirseverler bilirler; şair ve müzikolog Rüşdi Maalouf.

Lübnan’daki iç savaştan Fransa’ya kaçan bir ailenin evladı ve henüz 7 yaşında başlıyor trompet çalmaya. Babasından klasik, modern, barok; bütün tarzları öğrendikten sonra idrak etmenin akabinde kendi yorumlarını (Arap stili) ekliyor ve müziğinde hissedilir bir ‘Çöl hüznü’ hakim oluyor. Müzik kariyeri ise 17 yaşında başlıyor.


Mühim sanatçılarla, büyük konserlerde beraber çalıyor. Değişik festivallerde onlarca ödül alıyor İbrahim.

17 yaşında ilk bestesini yapan sanatçı, her fırsatta şunu söylüyor; ‘kendi kültürümden besleniyorum, eserlerimdeki etki de buradan geliyor.’

İlk albümünü 2007, ikincisini 2009’da çıkarıyor. Üçüncüsü ise 2011. Kasım 2012’de çıkaracağı albümün ismini de kendisi müjdeliyor; Rüzgar!

Müziğiyle katkıda bulunduğu albüm sayısının ise haddi hesabı yok.
Bir de müjde; sanatçı önümüzdeki Ekim ayının 9’unda Akbank Caz Festivali çerçevesinde İstanbul’da olacak. 

22 Eylül 2012 Cumartesi

Mağduriyet ya da ikiyüzlülük; işte bütün mesele!


Bu seneki Altın Portakal Festivali'nin jüri toplantısı ve basın!
Aslında sadece bu manzara yeterli bile şey söylüyor bize...



Direkt konuya gireceğim.

Malum, İsmail Güneş’in Ateşin Düştüğü Yer filmi, çekimi, gösterim aşaması ve sonrasındaki festival maceralarıyla epey tartışmalı bir film oldu. Bendeniz de, değişik zamanlarda bu filmi ele alan üç yazı yazdım. Bunlardan sonuncusu 5 Eylül’deydi ve şöyle bitiyordu:

“Ateşin Düştüğü Yer, vizyondan kalktı. Sevindirici haber ise dünyanın öbür ucundan; Kanada'dan geldi. Film Montreal Film Festivali'ne davet almıştı ve elemeleri geçip finale kalmıştı. İşin ehilleri bilirler, Montreal, bizdeki 'eş-dost festivalde görsün, tatil yapsın, sonra ödülleri aramızda paylaşırız' türünden 'cıvık' bir organizasyon değil. Aksine prestijli ve ciddidir.

Nitekim bu yılki festival jüri başkanı da ünlü İtalyan/İngiliz oyuncu Greta Scacchi'ydi ve yarışma önceki gün sonuçlandı. Netice; Ateşin Düştüğü Yer 'büyük ödül' olan En İyi Film ödülünü aldı. Dahası dünya sinema yazarlarının ortak kuruluşu FIPRESCI ödülü de yine aynı filme verildi.

Hasılı, bizim ideolojik zihinlerimizin görmezden gelip, burun kıvırdığı, dağıtımcıların göstermediği, yapımcıların para vermediği, belediyelerin kulak tıkadığı film hepimize bir kapak yolladı dünyanın öbür ucundan...” Merak edenler yazıyı buradan okuyabilir.

Açıkçası son dönemlerde medyayı, özellikle de sinema sektörünü fazla takip edemediğim için bu konuda ‘kim, neler yazmış’ yakından bakma imkanım da olmadı. Derken geçen Cuma öğlenden sonra beni Star gazetesinden aradılar ve SİYAD Başkanı Tunca Arslan’ın hakkımda (Sadece benimle ilgili de değil, benimle beraber İhsan Kabil ve Yusuf Kaplan da çekilmiş ipe) sert bir yazı kaleme aldığını ve kendilerinin de bu konuyla ilgili haber yapmak istediklerini söylediler. Ayaküstü bir şeyler söyledim elbette ve muhabir arkadaş da tüm iyi niyetiyle bu haberi yayınladı sonra.

İyi de, şöyle bir sıkıntı vardı: Ateşin düştüğü Yer ile ilgili yazıda Tunca Arslan ya da SİYAD ile ilgili en ufak bir göndermede, imada bulunmamıştım ki?

Yeri gelmişken ifade etmek isterim, bu tür dernek ve meslek birliklerinin faydasına inanmakla birlikte, belirli bir zaman sonra ‘Ahbap yaren komandit’e dönüştüğünü çok iyi bildiğim için ne umursarım ne de onları kendime hedef seçip, mücadeleye filan girişirim. Dolayısıyla kurdukları sistemin konforunu bozmayı, tekerlerine çomak sokmayı da bu meslekte çeyrek asır geçirmiş biri olarak asla düşünmedim. Hala da düşünmem. Bundan dolayıdır ki, zaman zaman ortalık karışır, birileri onları suçlar ve içlerinden birileri de çıkıp hamamın namusunu kurtarmak ister, diğer veryansın eder filan; bu toplara girmem SİYAD ile ilgili.

Galiba zorlarına giden tablo bu; hoşlarına gitmeyen, hazzetmedikleri isimlerin ödüllendirilmesi... 

O halde sıkıntı neydi?

Hani Antalya Film Festivali kurumsal olarak ya da bir jüri üyesi bireysel olarak tepki gösterse, karşı çıksa, açıklama yapsa, yanlışımı söylese, (haksızsam) seve seve özür diler, düzeltir, utanırım.

Öyle de bir şey yoktu.

Tunca Arslan’ı bu kadar kendinden geçiren, alışılmadık şekilde ‘seyreltilmiş’ (neredeyse laubalilik boyutuna varan)bir üslupla, tüm nezaket ve etik değerleri hiçe sayarcasına yazmaya iten şey neydi?

Bakın şu cümleler SİYAD Başkanı’nın kaleminden:

“Bre yalancı pehlivanlar!” diye seslenmek ve ardından sormak zorundayım: Sizin gazeteciliğiniz, köşe yazarlığınız bundan mı ibaret? Kalbinizdeki hakikat aşkı bu kadar mı sönük? Bu kadar mı önyargılısınız? Kuşku diye bir şeyi tamamen mi unuttunuz? Dedikodulara kulak vererek ve dedikodu yaparak, “Kırk zinadan daha büyük günah” işlediğinizin farkında değil misiniz? Allah’tan da mı korkmuyorsunuz? Mağdur rolü oynamaktan bıkmadınız mı?”

‘Yalancı pehlivanlık, kırk zinadan büyük günah, Allah’tan korkmamak’ vs…

Dehşet, dehşet…

Bizi kendi terminolojimizle vuracak ya haşmetmeap!

Bir dernek başkanına, hele de kısmen de olsa uzaktan tanıdığım ve ‘olgun’ olduğuna inandığım birine yakışan bir üslup muydu bu?

Arslan’ın benimle ilgili yazdığını duyduktan sonra arama motorlarında yazıyı ararken üç ilginç şeye rastladım.

Ateşin Düştüğü Yer; ideolojik kindarlık ve vurdumduymazlık arasında harcanan bir film. 

İlki şuydu; Tunca Arslan’ın bu yazısından sonra, ya bilinçli ve koordineli şekilde görev verilmiş ya da ona yaranmak niyetiyle topa giren bazıları da bana saydırmıştı. Kimi kendi dar ‘network’ünde, kimi sosyal medyada. Hatta haddini aşıp, ‘Bunlar Altın Koza jürisini baskı altına almak için yapıyorlar’ gibi müptezelce çıkarsamalar yapan densizler bile gördüm. İsimleri önemli değil.

Benimle alakalı yazıyı ararken enteresan bir şeye daha denk geldim. Arslan’ı eleştiren biri şöyle diyordu: ‘Sıkı polemikçi’ ve sonrasında başka bir yazarla yaşadığı polemiği değerlendiriyordu.

Üçüncüsünü birazdan söyleyeceğim.

Açıkçası ne bunları biliyordum ne de Arslan’ın 'sıkı' yönlerini takdir edecek kadar yakından tanıyordum onu.

Bilenler bilir; tarz olarak öyle çok fazla derinlemesine hesap kitap yapan, kelimenin sivri kısmı nereye denk gelir, kimi kanatır, diye önceden kurgulayan bir yazar olmadım hiçbir zaman. Hele de günlük ve haftalık yazılarda genelde ‘gelişine’ vuran bir şekli hep tercih ettim. Dolayısıyla elbette kendimi savunmaya bile hacet görmeyebilirdim ama başta Arslan olmak üzere, SİYAD inanlılarını da meselenin benim açımdan nasıl göründüğü konusunda bilgilendirmem gerektiğini düşündüm.

Arslan ve hempalarının yaptığı gibi meseleyi mahalle kavgasına çevirmek niyetinde zaten olmadım. Dolayısıyla ‘Koşun la koşun, mahallemizde bir abimizi dövüyorlar’ vülgarizasyonu oluşturmanın anlamı da yoktu.

Oturup Arslan’a üslubunu yadırgadığımı ve özür dilemesi gerektiğini belirten bir mail yazdım. Sağ olsun son derece medeni bir şekilde cevap verdi ve gereğini bir sonraki yazıda yapacağını söyledi. Açıkçası bunu söylerken kullandığı ‘mütereddit’ dil ile ilgili herhangi bir paranoyaya girmeye ihtiyaç da duymadım.

Yönetmen İsmail Güneş, Montreal'de ödül alanlar ile birlikte. 

Tunca Arslan, bana yolladığı mailde, ek olarak; beni tekrar ikna etmeyi ve meseleyi yanlış bildiğimi anlatmayı denemişti. Ben de zorunlu olarak meseleyi kendi açımdan değerlendiren bir cevap daha yazdım. Ve meseleyi kapadık.

Arslan’ın aynı internet sitesinde yayınlanan konuyla ilgili ikinci yazısı (21 Eylül) bende tam bir hayal kırıklığına neden oldu.

Bırakınız özrü filan, SİYAD Başkanı ‘ağır abi’ tavırlarına devam ettiği gibi, hala aynı düşüncede olduğunu ‘buyurgan’ bir eda ile söylüyor, şöyle bir dudak kenarından ‘hadi ağabeylik bizde kalsın’ tribiyle gıdımızı da okşuyordu. Anlaşılan bu üslup onda epey oturmuş ve üzerine yapışmıştı ve bugüne kadar kimse de onu bu ‘üstenci’ tarzı dolayısıyla eleştirmemişti. Kaldı ki, tercih ettiğim yöntem ile ilgili sektörü ve muhataplarımı bilen bir dostumla yaptığım istişarede beni uyarmıştı: ‘Sen bunları bilmiyorsun, iyi niyetleri yoktur, bak göreceksin, mesajlarını da ideolojik hınçlarına azık edecekler.’

Dinlememiştim.

Açıkçası bu son yazı, muhatap olduğum zihniyetin hakkaniyet ve insaniyet kumaşı hakkında ciddi bir kanaat oluşturdu bende. Bu kesimde olan ve ahlakına, dürüstlüğüne, insanlığına kefil olabileceğim epey dostum varken ve ben meseleyi bir ‘meydan muharebesi’ boyutuna çekmemek adına çabalarken hala tuhaf bir ‘okkadar’ bakış açısıyla muhatap olmak zorunda değildim. 

Tunca Arslan’ın edeb ve etik sınırları pervasızca zorlayarak, ne ahlaksızlığımızı, ne vicdansızlığımızı bıraktığı yazısı sonrasında, hak ettikleri şekilde tepki gösterseydim, mesela; yazıyı yayınlayan organa aynı pervasız üslup ve jakoben tarzda açıklama yollayıp, ‘bunu yayınlayın, yoksa görüşürüz’ şeklinde bir tavır alsaydım, belki bir kısım tantanacı için ‘oh şenlik var gelin’ havası oluşabilirdi ama dediğim gibi, benim hazzettiğim bir şekil değil bu.

Başka bir şey daha yapabilirdim.

Bazı başlıklarda okurlarının gözünün içine baka baka ve bile bile doğruyu söylememeyi (hiç kusura bakmasın yine kendimi tutuyorum yoksa kelimenin tam karşılığı ‘ikiyüzlülük’tür) kendine yakıştırabilen birine, cevabı açık medya kanallarıyla da verebilirdim. Başta kendi köşem olmak üzere, hangi yayın organıyla bu konuda konuşmak istediğimi söylesem sanırım reddedilmezdim.

Tunca Arslan'ın sevenlerine seslendiği, başkasına saydırırken edeb ve insaf ölçülerini kaçırdığı ilk yazısı. 

Ama niyetim bağcıyla dalaşmak değildi benim. Karşısındakini yalancılıkla ya da yanlış enforme edilmekle suçlayan insanın, “doğrulara sahip olma” konusunda emin olması gerekirdi.

Ki bunu yazdığım mailde kendisine izah ettim.

Şimdi bir bakalım ben ne yazmışım, hakikat ne ve Arslan’ı rahatsız eden şey ne?

Aslında Tunca Arslan, şu kaygıyla yazıları yazdığını belirtiyor: “Özellikle Altın portakal Festivali’ni itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar!”

Bir sefer, kafadan benim muhatabım olmayacak paranoidçe bir suçlamadır bu!

Burada kalkıp ‘bu festival çok mu itibarlı, itibarsızlaştırarak ne elde edilecek, kimdir bu hain itibarsızlaştırma çetesi’ gibi sorular sormayacağım. Ama madem yeri geldi ve meseleyi derinlemesine ele alıyoruz. Söyleyeyim; Antalya'daki festivalin Türk sinemasına 'akıllı turist' tatili dışında, zerre katkısı olduğunu düşünmüyorum.

Beş yıldızlı otelde, aşağıda, sinemayla ilgili kafa patlatan insanlar boş salonlara konuşurken, 10 basamak inmek yerine, yukarıda, lobide bedava içkisini yudumlayıp “baba n’aber?” muhabbeti çevrilen bir yapıdan bahsediyoruz.

Açıkçası Antalya Altın portakal Film Festivali’ni çok önemseyen, ‘Türk sinemasına eşsiz katkılarda bulunmuş köklü bir kurumsal yapı’ olarak gören biri hiçbir zaman olmadım. ‘Popülizmin dibi’ olma konusunda çoğu kez bayrağı hiçbir festivale bırakmayan Antalya, böyle diye eleştirilir mi?

Asla!

Tunca Arslan’ın benle ilgili yazdığı yazıyı ararken denk geldiğim ve şaşırdığım üçüncü şey ise şu oldu: Arslan bu seneki Altın Portakal’da jüri üyesiydi!

Şimdi ben kalkıp, ‘Bir jüri üyesi prim yapmak adına bizlere iftira atıyor’ diye ortalığı inletsem, hakkaniyetli bir şey mi yapmış olurum?

"Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur!" Onca izah, derdini anlatma çabasından sonra yine aynı yerde olduğunun kanıtı ikinci yazısı. 

Arslan’ın yanıldığı bir nokta daha vardı. Belki bu sene kendisi de jüri diye çok hassas ve alıngan olabilir ama Altın Portakal jürisi her dönem tartışıldı.

Eğer Tunca Arslan gibilerin gözlüğüyle bakacak olursanız, eskiden beri ‘itibarsızlaştırma' ekipleri hep vardı ki, bunun içinde Zeki Demirkubuz’dan Yavuz Özkan’a, Fikret Hakan’dan Serap Aksoy’a kadar herkes girebilirdi! Neredeyse her sene yaşanıyordu bu tartışmalar.

Kişisel olarak bu organizasyonun ciddiyetten uzak ve ‘eş dost bir araya gelsin’ festivali olduğuna inancım nicedir var. Ki sanırım 15 yıldan beri festival sezonunda o yöreden geçmeyi bile aklıma getirmem, neme lazım.

Bunun siyasetle, düşünceyle, politik duruşla da ilgisi yok açıkçası. Son derece basit: Ağırlamasından ödül dağıtımına, davetli seçiminden jüri tayinine kadar tamamen ‘kayırma ve ilişki’ üzerine kurulu bir organizasyon olduğunu düşünüyorum Altın portakal’ın. Haksızlık ediyor da olabilirim ama bu benim kişisel görüşüm. Ne ki bu fikriyatım, benim bu festivale düşmanca yaklaşımımı gerektirmiyor, hele hele itibarsızlaştırmaya çabaladığımı hiç göstermez. Tek bir satır yazı bile yazmadım yıllardan beri. Hem de elime ne şahane fırsatlar geçmesine, milyon tane akıl almaz saçmalıklara imza atmalarına rağmen!

İtibarsızlaştırılıyormuş!

Allah aşkına, Cannes’dan mı bahsediyoruz nedir bu yaygara?

'Festival itibarsızlaştırılıyor' paniğiyle otur, tanımadığın insanların kişiliklerine saldır, infaz et!

Ne âlâ!

Festivalin itibarını böyle mi kurtaracaksınız?

Bu seneki Altın Portakal Jürisi... Tunca Arslan da orada. Yorum yapmak istemem. 

Bu yazının girişinde bahsini etiğim ‘Montreal’den gelen kapak’ makalesi elbette ki bir tepki yazısıydı ve bırakınız Tunca Arslan’ın ileri sürdüğü gibi ‘mağdur edebiyatı’ yapmak, tam tersi kendim başta olmak üzere sektörü ve muhafazakar kitleyi eleştiren bir duruşu vardı.

O yazının neden Arslan’ın zoruna gittiğin hala anlayabilmiş değilim ama rahatsız olabilecek en son kurum ve kuruluş Altın Portakal Festivali olabilirdi. SİYAD’ı zaten saymıyorum. Zira yazı baştan sona, bakanlıktan, belediyelerden, sermayeden ve seyircilerden bahsedip hepsini eleştiriyordu. 11 paragraflık bir yazının, bir paragrafı çarpıtılarak alınıyor ve sonunda ‘bunlar böyle azizim, hep ağlarlar’ geyiğine getiriliyordu iş!

Asla ama asla benim yazımın muhatabı olamayacak bir yaklaşım ve çıkarsama yapılmıştı. Belki metazorik olarak 'iki yüzlüsünüz' şeklinde algılanabilirdi.

Hele hele böylesi bir yazıdan; ‘Allah’tan korkmazlar, kırk zinadan büyük suç işliyorsunuz’ diye karşı saldırıya geçecek sonuçlar çıkarmak için sadece vicdanın kararması yeterli değildi, aynı zamanda idrak kilitlenmesi de gerekiyordu. Beni esas şok eden kısım ise, kendisine yazdığım mailde gerçeği izah ettiğim halde Arslan’ın doğruları söylememeye devam etmesiydi: Arslan, Ateşin düştüğü Yer’in jüri tarafından neredeyse (‘sadece bir iki kişi nezaketen izlemiş’ diye yazdı) hiç izlenmediğini, dolayısıyla elenmesinin normal olduğunu yani değerlendirmeye bile tabi tutulmadığını yazmıştı. Oysa ben 9 kişilik jüriden 7’sinin filmi Şafak Film Stüdyoları’nda izlediğini biliyordum ve bunu Arslan’a da yazdım.

Öyle ya, eğer siz bir yapımcının size film DVD’si vermek yerine (Bir sinema filmine DVD’sini izleyerek karar vermek de ayrı bir garabet ve tartışma konusudur) ‘gelip burada seyredin’ demesi zorunuza gidiyorsa, filmi değerlendirmeye bile almazsınız. Amatör bir kısa filme bile hiçbir vicdan sahibi sinema otoritesi, kaç üzerinden olursa olsun, ‘Sıfır’ puan vermez!

Kaldı ki, biz neler neler biliyoruz bu festival ve film gösterimleri, izlemeleri hakkında. ‘Filmin tek bobinini yolla, bakalım, sonra devamını yollarsın’ diye teklif alan sinemacılar var emin olun.

‘Şunların açıklarını arayayım” niyetiyle eline aldığı yazdığı seri yazıdan belli olan Tunca Arslan, Salih Diriklik’in Fleşbek kitabını doğru dürüst okusa, Antalya Film Festivali’nin cemaziyülevveliyle ilgili fikir edinebilecek epey malzeme bulabilirdi.

Misal; 1992 yılında yaşananlar... Fikret Hakan’dan Serap Aksoy’a, Yavuz Özkan’dan bizzat jüri üyesi Burçak Evren’e kadar pek çok kişinin haklı itirazlarını okuma imkanı olabilirdi.

Festivalin en çok ilgi gören iki toplantısı; açılış basın toplantısı ve ödül gecesi. İlkinde güzel rezervasyon, iyi imkanlar, akredite olma; ikincisinde malum, ödül beklentisi. Aralarda kimse olmasa da olur hani! 

Mesela; Milli Sinema’nın sembol ismi Yücel Çakmaklı 29 Ekim 1992 tarihli Türkiye Gazetesi'nde sonuçlar hakkındaki görüşlerini şöyle özetlediğini bilecekti: " Ortada büyük bir skandal var. Ödüllerin hangi sebepten dolayı verildiği de açıklanmadı. Antalya Film Festivali, porno film festivali haline döndü. Bu hem Antalyalılar, hem de Türkiye için yüzkarasıdır."

Mesela Hakkı Yalçın’ın 8 Kasım 1992 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde konu ile ilgili olarak şunları yazdığını görebilirdi: " Sinemayı enteller batırdı ya, şimdi de kendilerince kurtarmaya çalışıyorlar. Ödüller, yeni seks ilaheleri yaratmak için teşvik oluyor. Göz boyamayı amaçlarken, yine eski bubi tuzaklarını kuruyorlar izleyiciye…"

Ya da Burçak Evren’in ‘Jüri nesnel davranmadı’ diye basın toplantısı yaptığını bilirdi.

Her neyse…

Üstelik bunlara hiç gerek yoktu. Çok basit bir çözümü vardı meselenin: Jüri tutanakları. Bunları açıklayıp Ateşin Düştüğü Yer’in notunu ya da ‘film bitmediği için elenmiştir’ yazısını göstererek şom(!) ağızlıları susturmak mümkünken, trip atmanın ne alemi vardı?

Ve üzücü bir haber daha vereyim; bu sene de benzer saçmalıklar yaşansın, hiç umurumda olmaz festivalin itibarı vesaire. Kişilik haklarıma saldırıyı filan da umursamam, bildiğim doğruları tekrar yazarım.

Bu ve birkaç konu üzerinde yaptığımız medenice tartışma devam ederken, işi cephe savaşına çevirme kalkan müptezelleri ciddiye almam. Densizliğe varabilecek kadar cıvıkça üsluplarla kendi cephesine mühimmat taşımaya çalışan (zer)zevata tek şey diyebilirim; başka kapıya!

Konumuzla pek ilgili olmasa da, bir fıkra ile bitireyim: Hoca Nasreddin, eşeğinin üzerinde epey ağır bir yük ile yokuş tırmanmaktadır. Zorlanan zavallı hayvan bir noktadan sonra yürümeyi bırakınca, Hoca sopasıyla eşeğin başına okkalı bir darbe vurur. Zavallı hayvan ağırlığın ve darbenin etkisiyle güçlü bir gaz çıkarınca Hoca şöyle der: Allah Allah, ben nereye vuruyorum, ses nereden geliyor?!!

Araf: Acı neymiş göreceksin!




Sinema bir ‘durum’ meselesi olduğu kadar ‘his’ meselesidir de. İş bu nedenle bidayetinden beri hep ‘Gerçeklik’ ile ‘Hakikat’ arasında mebzul miktarda farklılıklar olduğunu söyleyemeye çabalayıp durdum. Az biraz açmayı deneyeyim; bir şey ‘gerçek değil’ diye illa ki ‘yalan’ olmak durumunda değildir. Lakin ‘hakiki olan’ yalan olamaz! Biraz çetrefilli mevzular farkındayım.

En kadim sorulardan biridir: Hangisidir Cehennem; içinde bulunduğum cenderede her gün daha da sıkışarak kalmak mı? Yoksa her kaçışı bir kurtuluş olarak görüp gitmek mi? Ya ikisinin arasında kalanlar?

Meseleyi sadece basit algı düzleminde değerlendirmemek lazım. Kendine gitmek, kendinden gitmek, gurbete gitmek, sılaya gitmek, sevgiliye gitmek, sevgiliden gitmek, ölümden gitmek, ölüme gitmek vs vs… Her ne kadar bahsini edeceğimiz filmin çok fazla muhatabı olmasa da bu cümleler mevzu derin ve can yakıcı esasen.


Yeşim Ustaoğlu iyi bir sinemacı. Usta bir hikaye anlatıcısı. İz’den beri takip ederim kendisini ve her filmiyle bir daha takdir ettirir, biraz daha yaklaştırır.

Zaman gazetesinin okurları bilirler; gazete son dönemde ‘Dijital Zaman’ diye bir uygulama başlattı. İtiraf edeyim; ilk kez kullandığımda şok oldum. Bildiğimiz kağıt gazetenin üzerine tutuğumuz cep telefonu kamerasında kısa süre sonra bir film akmaya başlıyor. Kamerayı üzerine tuttuğumuz haber canlanıyor adeta. Karşımızda iki boyutlu olarak duran haber, bir anda derinleşiyor, bambaşka boyutlara alıp götürüyor bizi. Ses giriyor, müzik giriyor; kısacası insan giriyor kağıttan dijital ekrana. İşte Ustaoğlu kamerayı böyle kullanabilen yönetmenlerden.

Bu hafta gösterime giren filmi Araf, filmografisinde zirve değil belki ama yönetmenin sinema standartlarının asla altına inmiyor. Beylik bir ifade kullanacak olursak; Yeşim Ustaoğlu’nun Araf’ında Zeki Demirkubuz’un gerçekçiliği ve Nuri Bilge Ceylan’ın görselliği var.

Elbette bu, ‘Dört başı mamur film’ demek değil.


Öykü kısaca şöyle: Bir otoyol tesisi görüyoruz; hani şu her şeyin geçici olarak yaşandığı, ‘çay ve ihtiyaç molası’ verildiği mekanlardan biri. Ve iki istasyon işçisi: Zehra ve Olgun. Bir platonik aşk bu ikiliyi ilgi alanımıza sokarken, meseleye üçüncü de katılıyor; kamyon şoförü Mahur. Kamyoncunun katılımıyla sadece ‘sevdiğim başka sevenim başka’ durumuna dönüşmüyor mesele, aynı zamanda kaçışların ve bedellerin abartısız tablosunu görüyoruz.

Bir üçüncü sayfa hikayesini derinleştirmeyi amaçlıyor yönetmen. Başlangıçta bir benzin pompası kokusu kadar gerçek ve net olan hikaye gittikçe iki boyuta düşüyor. Her ne kadar Derya karakteri ara ara girerek bu gerçekliği tekrar başlangıç seviyesine de getirse de, belki de yönetmenin iradesi dışında arzu edilenin çok altında bir hakikat olgusu etrafında amaçsızca gezinip duruyoruz.


Özellikle Nihal Yalçın, Yeraltı’ndan da ileri taşıdığı rol gücüyle gerçek bir oyuncu olduğunu bir kez daha gösteriyor. Özcan Deniz tüm iyi niyetine rağmen –üzgünüm ki- oyunculuk alanında en fazla ‘idare eder’lik bir iş çıkarıyor. Allah’tan suskun… Yoksa her planda ‘şimdi konuşacak ve hikaye bir anda melodram sokağına sapacak’ endişesi taşımadım değil.

Kamera yine sakin, anlatımda yine panik yok. Ne ki bunlar, derinleşmek için yeterli midir, emin değilim!

Kimi için bir sıkışıklıktır Araf, kimi için çıkışsızlık. Fenası var; bir parçalanış, kopuş ve yalnızlaşma da olur bazı zamanlar. Nadir de olsa, tercih de edilir. Merhum Meriç gibi entelektüeller ‘insanların Kıyıcılığı’ndan Araf’a kaçar mesela. Ve reddeder Dante’nin tüm yaklaşımlarını.

Dante Cehennem ile başlar ‘İlahi komedya’sına. Duruş, doğal ortam sanki Cehhenem içindedir. Oysa Doğu Cennet ile başlamıştır hep. Suçlar ve günahlar atmıştır Araf’a. Dünya Araf’tır kiminin gözünde. Ya da bize ‘Cehennem’ gibi gelen, orada olanlar için öyle olmayabilir mesela…

Mekan kadar mevsim seçimini de beğendim Ustaoğlu’nun. Ki 'kar-kış' genelde kaçınılan bir durumdur Türk Sineması için. Nice zamandır ‘Yazlıkçı’ bir sinema anlayışı hakimdir ülkemizde. Bahar gelir, düğün, sünnet, tatil ile beraber film çekmeye çıkar sinemacılarımız…


Yönetmen elbette derinliği sadece mekan/dekor boyutunda dert etmiyor. Her karakterin ayrı bir dehlizi, her profilin ayrı bir alemi var. Belki –kendine göre – bu derinliğe girmeyi deniyor, zorluyor hatta ama –kanaatimce- çok başarılı olamıyor bu çabada. En azından bunu izleyiciye geçirmekte parlak bir sonuç yok Araf’ta.

Araf’ı Dante üzerinden okuyabilme cehdimiz kadar Meriç üzerinden de okumaya çabaladığımızda bir orjinallik dökülür perdeye. En azından ben öyle düşünüyorum. Yoksa durum bellidir; bir yere kadar omuzlayıp yokuş yukarı taşıdığımız kayayı, bir süre sonra tekrar bırakıp, tekrar taşımak. Gereksiz bir sıklet ile oyalanma durumu. Sisifos’a yakışır belki bu tablo ama ayaklarına kendi toprağına basan bir dertliye?

Kamera, sadece görmemize değil aynı zamanda anlamamıza yardımcı olmaya başladığında bir hakikat sinemasından bahsedebileceğiz. Yoksa böyle, dar çerçeveli tesellilerle oyalanmadan başka yol yok bize! Araf kesinlikle saygıyı hak eden ve çağdaşları içinde karşılaştırılmayacak kadar değerli bir film. Lakin… Öyle işte… Usta yönetmen Ustaoğlu’nu takipteyiz.





18 Eylül 2012 Salı

Mesih Eminönü'nde!

Hayat şartları mıdır bizi bu hallere düşüren yoksa hakikati kurcalamanın yüklediği sıklet mi bilemiyorum... İşte bir kaç gün önce Eminönü Yeni Cami meydanında halka açık tebligat yapan son kurtarıcı(!)

Önce İngilizce yapıyor çağrısını...


Ardından ana diliyle...