Sinema ‘buluş’ demek. Orijinal bir fikriniz, buluşunuz olur
ve bunu bu sanatın kuralları çerçevesinde geliştirir, süsler, seyircinin
beğenisine sunarsınız. Bu ilk adım çok önemlidir, zira işin ‘sanat’ kısmı
esasen buraradır. Gerisi büyük oranda ‘zanaat’a girer. Kabul etmek lazım ki,
Sinan Çetin önemli bir buluş insanı. Ne var ki, son zamanlarda bu yeteneğini
ciddi anlamda ‘ticari’ alana kaydırmış durumda ve bunun semeresini de alıyor.
“Yapmayın siz kardeşsiniz” ana fikri tragedya yazarlarından
beri (ki Habil-Kabil’e kadar gider) tutan bir ‘buluş’tur. Birbiriyle alakasız
gibi görünen pek çok hikâye, roman, tiyatro ve sinema eserinin ana fikrinde
bunu görmek mümkündür. Esasen iki yol
vardır bu tür drama işlerinde: Ya hikâyeden yola çıkıp bir kalıba oturtursunuz
ya da kalıptan yola çıkar hikâyeyi geliştirirsiniz. Sinan Çetin’in son filmi
Çanakkale Çocukları, bir buluşu gerçek bir savaşa oturtmayı deneyip, pek
uymayınca gerçeküstü güzergâha sapan, ne yazık ki bunda da pek parlak netice alamayan bir
çalışma. Üstelik bunu yaparken bir tüccar acımasızlığı ve hoyratlığı var ki, bu
durum filmin önüne geçiyor. Dolayısıyla filmi, sinema düzleminde tahlil etmeden
önce bu meselelere eğilmek gerekiyor. Önemli zira!
Hepsinden önce hikâyeyi aktarayım ki, neyin üzerine
konuştuğumuz anlaşılsın: 1. Dünya Savaşı'nın alevlendiği yıllarda, İttihat ve
Terakki'nin önde gelen adamlarından olan Kasım Bey ile evli olan Avustralya
asıllı İngiliz vatandaşı Kathrine, bu evlilikten de Osman ve James isimli iki
erkek çocuk dünyaya getirmiştir. Babaları Kasım Bey, Osman’ı madenleri
tanımaya, James’i ise eğitim için İngiltere’ye yollamıştır. Fakat Kathrine
çocuklarından ayrıldıktan sonra rahat uyku uyuyamaz ve karabasanlar görmeye
başlar. Özellikle iki kardeşin karşılıklı savaştığını ve birbirini öldürdüğünü
görür. Ve sonunda gördüğü rüyaların etkisiyle cepheye gidip, çocuklarını bulmak
için harekete geçer. Film, iki siper arasında bir annenin ‘düşman kardeşler’i bulup,
ölmelerine engel olma çabasını anlatmaktadır.
Başta da vurguladığım gibi, ‘yapmayın kardeşsiniz’ teması
iyi bir şablondur ve yerinde kullanıldığında güzel sonuçlar verir. Lakin…
İsterseniz, işe bir de gerçek üzerinden okuma yaparak
bakalım.
Çanakkale Savaşı malum; 1. Cihan harbi esnasında Gelibolu
Yarımadası'nda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan
deniz ve kara muharebeleridir. Bu savaşın maliyeti ve kayıplarıyla ilgili
rakamlar çok değişiklik arz etse de, sadece bu muharebede 100 bine yakın
şehidimiz olduğunu yazıyor kitaplar. Çanakkale’yi milyon tane farklı hikâye ve
perspektif ile ele alabilirsiniz ve sinema yeteneğinize göre de başarılı olur.
Ancak, üzülerek belirteyim ki, bu gerçek savaş bir tek yukarıda anlatılan
kalıba uymaz. Uymaz, çünkü savaşın nedeni, özü ile en ufak bir ilgisi yoktur bu
durumun. Hele bir de bazı kavramlar hakkında kafanız epey karışık ya da yanlış
bilgiler ile mücehhez ise ortaya Çanakkale Çocukları gibi bir şey çıkar.
Filmi izledikçe, Sinan Çetin’in pek çok kavramı ya yanlış
bildiğini ya da bilerek yanlış anlattığını görmek üzücü. Üzücü; zira hayat,
ölüm, iman, keramet, mucize, savaş, katliam, terör gibi kavramlar, sizin
zihninizde bir şeylere tekabül edebilirken, bunu gerçek bir olaya uygularsanız
hem gerçeğin yüzünü gözünü dağıtırsınız, hem de kendi zihninizdeki algıları
hakikatin gölgesine gizleyemediğiniz için, komik durumlara düşersiniz. İşin,
niyet sorgulaması kısmında değilim ben. Orası ayrı, yani, tüm bunların, bir
menfaat için mi yoksa cidden öyle olduğuna inanıldığı için mi yapıldığını
bilemeyiz.
Çanakkale Çocukları'nda bol bol ayak sesi duyuyoruz;
Mallick, Angelopoulos, Von Trier, Spielberg vs.
Şunu biliyoruz ama: Biri çıkıp ‘Çanakkale nedir?’ diye
sorsa, Çanakkale Çocukları filmini gösterip ‘İşte bu değildir’ demek mümkün.
Zira Çetin, Çanakkale Savaşı üzerinden günceli okuma ve mesaj verme gayretine
girişiyor. Dil, kültür, inanç, hayat ve ölüm gibi kavramlar hakkında bir fikri
elbette olacaktır. Ve ülkenin bugün yaşadığı sıkıntıların bu fikir ışığında çok
basit çözüm önerileri de. Kimse bir şey diyemez ama bunu ifade etmek için
bir film çekmek, hele de fikrinizi ‘gerçek bir savaş’a yedirerek vermeye
kalkışmak, bazen facia düzeyinde sonuçlara gebe olabiliyor.
Daha da müşahhaslaştırayım; söylediğim bu konuyu alıp
günümüz terör sıkıntısına uyarlayabilirsiniz ve çok daha iyi netice
alabilirsiniz. Misal; Tanovic’in ‘No Man’s Land’ filminde olduğu gibi tek
siperde iki düşmanı bir araya getirir ve ‘aslında yok birbirinizden farkınız, o
halde bu kavga niye?’ sorusunu sorabilirsiniz. Ama bu ‘buluş’u kalkıp tarihi
gerçekliğe, bir milletin varlık mücadelesi verdiği ‘istiklal’ savaşına yedirmeye
kalkarsanız, hem tarihe, hem hakikate, hem de sinemanın ruhuna haksızlık etmiş
olursunuz. Emperyalizmin çamurlu çizmelerinin izi, yakın tarihimizin yüzünde
tüm çirkefliğiyle dururken, işi basitleştirme, önemsizleştirme çabasına
girerseniz, merhum Akif çıkar karşınıza ve ‘Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır
doğranan/ Ey sıkılmazsan, ağlamazsan bari gülmekten utan!” deyiverir. Yıllardan
beri Türkiye’nin tüm enerjisini ve barışını adeta bir sülük gibi emen terör ve
beraber yaşamak konusunda söyleyecekleriniz olabilir, lakin bunu 'Çanakkale' yerine
‘Sinan’ın Çocukları’ adı altında yapmanız, en azından vicdani bir hassasiyet
olmalıdır.
Çetin’in Çanakkale Çocukları filmi, bu gözle okunduğunda
epey insafsız ve -maalesef- iz’ansız bir çalışma. Bir milletin ölüm/kalım mücadelesini
‘Biri size, hayattan daha büyük bir amaçtan bahsediyorsa ona gülümseyin’
cümlesiyle okumaya kalkışırsanız, sızlattığınız şey sadece binler, onbinlerin
kemikleri değil, yaşayan vicdanlar da olur. Ve şöyle de bir çelişkiye
düşersiniz; bir yandan ‘uğruna ölecek hiçbir ey yoktur, evlatlarımızdan başka!”
derken diğer yandan 'Hani hayattan büyük amaç yoktu?' sorusu karşınızda durur.
Filmin en kalabalık sahnelerinden biri.
Filmin, vermeye
çalıştığı mesajın problemli olmasından bahsetmiyorum. Ölümü ve kutsalı
değersizleştirme gibi bir çabayı da anlayabilirim. Ama bunun Çanakkale
üzerinden yapılmaya çabalanması acıtıyor insanı. En çok bilinen cümlesi, 'Ben
size ölmeyi emrediyorum' olan bir savaşı bu mantıkla okumaya kalkarsanız,
milleti kendinize acı acı güldürürsünüz.
Üstelik kocaman bir çelişki de perde ebadında karşımızda
duruyor; Anne sevgisini kutsal ve eşsiz yapan şey nedir ki? Kimdir hayatı
veren; anne mi?
Filmin böyle milyon tane sıkıntılı mesajı ve repliği var.
Kimi zaman klişenin en dibini bulan, kimi zaman didaktizmin zirvelerine
tırmanan bir yapıda yalpalayıp gidiyoruz sahneler boyunca.
Kaldı ki, Çanakkale Çocukları ‘'estetik' olarak da sorunlu,
epey sorunlu hem de.
Bir kere ‘basit’ bir film. Basitlikten kastım ucuzluk ya da
bayağılık değil (Kaldı ki filmin bütçesi ile ilgili söylenenlere bakınca bu
konuda da bir yanlışlığın olduğunu düşünüyor insan) ‘lineer’ oluşu. Senaryodaki
açıklar, her ne kadar filmin çok uzun süreden beri tasarlandığı söylense de,
metnin çala-kalem yazıldığını gösteriyor. En baştan başlayıp, dozu giderek artan
bir hamaset, finale doğru bizi ‘büyük nutuk’ ya da ‘seküler vaaz’a taşıyor.
Filmi basitleştiren
en önemli unsur mekan. Magazin medyasında bu filmle ilgili ‘Sinan Çetin’in
evinin bahçesinde çektiği film’ türünden haberler çıkınca pek inanmamıştım. Lakin
doğruymuş. Filmin oyuncusu Oktay Kaynarca, galada ‘Gelip baktığımızda Sinan’ın
evinin Çanakkale’den farkının olmadığını gördük’ demesi enteresandı. İçimden,
‘iyi ki Mekke’ye benzemiyor buralar, yoksa Çağrı’yı da çekerdi’ gibi bir
düşünce gelip geçti. Çanakkale dediğimiz şey, 'karşılıklı kazılmış iki mevzi,
ortada bir çukur ve iki bayrak' değil, olmasa gerek. Bu basitliği yakın planlar
ve kameranın arkasını yere bastırarak atlatabileceğini düşünmek şaşırtıcı.
Oktay Kaynarca, savaşmaktan yorgun düşmüş subaydan çok, mahalle bitirimi edasında oynar gibi.
Aksesuar mesela... Toplam 7 tüfek, bir çift koltuk değneği,
bir dürbün ve paslı kasatura ile tarihi film çekmeye kalkışmak da büyük
cesaret. Mekan ve aksesuar açısından Çanakkale’nin Çocukları, bana son dönemde
tartıştığımız ‘Müslümanların Masumiyeti’ filmini hatırlattı. İçerik olarak
elbette kıyaslamıyorum ama prodüksiyon ve ticari kaygı olarak neredeyse aynı… Otomobil
üzerinde durmayacağım, otomobil sahnelerindeki ‘greenbox’ların bu basitliği
tırmandırdığını düşünüyorum. 5 milyon dolar bu filmin neresine harcandı
bilemiyorum lakin en azından ‘sinek’ meselesi daha gerçekçi çözülebilirdi
sanırım. Film boyunca uçan ama tek kare dışında konmuş görmediğimiz, muhteşem ses çıkaran
‘uçuşan siyah noktalar’ bir süre sonra yabancılaşma efekti gibi duruyor.
Anlatımda da bir kararsızlık mevcut. Gerçi yönetmen gala
öncesinde bu konuda uyarı yaptı. Gelin görün ki, her seansa bir tane
açıklayıcı insan koyup, seyirciye bunun izahı gerekiyor sanırım. Film, açılış
sahnesinde ‘gerçeküstü’ bir dili tercih ettiğini gösteriyor. İlerleyen
sahnelerde bu dil, gerçek ile o kadar ‘çorba’ hale geliyor ki, seyirciler
arasında ‘Sır Kapısı – Çanakkale’ tespitleri yapacak kadar işin ucu kaçıyor. Yönetmen
Çetin, her ne kadar ‘3 saatti, kısalttım’ dese de, bence filmi uzatmak için
epey çaba harcanmış. Gereksiz plan tekrarları, -inceden- anlatımı güçlendirmek
adına yapıldığı hissi vermeyi amaçlasa da, askerin çukura atıldığı sahnede,
tabiri caizse tekrarın dibi yakılıyor.
Hikayeyi ‘anlatıcı’ ile aktarmak güzel bir tercih, ancak
Çanakkale Çocukları bunda da pek kararsız. Mallick’in ‘İnce Kırmızı Hat’tına
öykünmek güzel de, ‘perfore’deki kararsızlık rahatsız edici boyutta. Öyküyü
anlatan anlatana… Daha fenası şu; Sinan Çetin Çanakkale ile ilgili bir film
çekmek isteyince, gidip oraları görmüş mü bilmiyorum, lakin Çanakkale Çocukları
filmi (içerikten bağımsız olarak söylüyorum), bahsi geçen savaşın bir ‘lise
müsameresi’ hüviyetinde. Yer yer, geldiği nokta Çanakkale’den ziyade ‘Tosun
Paşa’ tadında; Tellioğulları ile Seferoğulları ‘Yeşil Vadi’ için kapışıyorlar sanki!
Yönetmen, savaşa olabildiğince yüklenip, değersizleştirirken, Anzak cephesine karşı klişe duruşunu bozmuyor.
Kaynarca’nın da söylediği gibi -ki birçok Çetin filminde bu
tat mevcuttur ve bu kadar rahatsız edici değildir- Çanakkale Çocukları, bir
Sinan çetin Masalı. Finaldeki ‘ninni’ de bu hissi epey güçlendiriyor. Ne ki
masal anlatmanın da bir ‘kuralsızlık’ olduğunu söylemek insafsızlık olsa gerek!
Finaldeki ninni yerine ‘benim minik cücelerim’i koysaymış da olurmuş!
Ve klişeler. Her ne kadar yönetmen başta bahsini ettiğim,
bence bu çağın hastalığı olan ‘değersizleştirme/önemsizleştirme’ye duçar
olmuşsa da, mebzul miktarda ‘beyaz adam’ kaygı ve bakış açısı doluşturuyor.
Cephelere göz atarken, muhtemelen, elinde olmadan tercih yapıyor mesela. Anzak
siperi daha itici gösteriliyor bize ki, bu filmin temel bakışıyla çelişen bir
durum. Hele hele ‘Anne James Anzak olmuş’ ya da hain (!) Anzak keskin nişancısı
için söylenen, ‘Kaçın, çünkü onun çocuğu yok, sizi vurur’ replikleriyle zirveye
ulaşıyor.
Film kadrosu hatıra fotoğrafı çektirirken.
Çetin’in çok beğendiğim filmi ‘Komser Şekspir’deki en zayıf
taraf; oyunculuklardı. Açıkçası Sinan Çetin’in oyuncu yönetimini çok
önemsemeyen biri olduğunu düşünürdüm. Bu filmde öyle değil gibi. Her ne kadar
oyuncuların çoğu replik okuma konusunda özgür bırakılmış hissi verilse de,
Haluk Bilginer, karton gibi duran karakterini oyun gücüyle epey yukarı çekiyor.
Keza, Yavuz Bingöl’e o kadar uzun ‘perfore’ okutmak iyi bir tercih değil. Keşke
sadece kendi diyaloglarını okuyup, şarkı söyleseymiş, dedirtiyor. Kathy ve
çocukların oyunları hakkında bir şey söyleyip daha fazla üzmek istemem
açıkçası. Oktay Kaynarca ise, sanki biraz önce geldiği dizideki rolünden
çıkmadan, kumandan kostümünü ‘kabadayı’ karakterinin üzerine geçirmiş gibi
duruyor.
Belki çok fazla hissedilmiyor gibi ama Çanakkale Çocukları
‘izlenme tahammülü’nü tamamen müziğinden alıyor gibi geldi bana. Zaman zaman
batı klasiğine (Verdi miydi?) de müracaat eden müzik, filmin tıkandığı
noktalarda girip, Çanakkale Çocukları'nı sırtlıyor.
Daha önce çekilmiş filmlerden bolca esinlemeler de taşıyan
film, dip koçanı ele vermek gibi bir kaygıyı da taşımıyor açıkçası. Çetin, kah
Terence Mallick olmaya soyunuyor, kah Lars Von Trier, kah Steven Spielberg...
Nispeten eğlenceli bir film Çanakkale Çocukları… Mevzu
eğlence kaldırır mı, derseniz, o kısmını bilemiyorum.
Son bir not; ‘Ölüm kötü, hayat güzel’ fikri üzerine bu kadar
sıkıntıya girmeye ve para harcamaya gerek var mıydı, emin değilim. Hani
Çetin’in son görüşlerini okuduktan sonra, ‘Parayı, terör meselesinin çözümü için
bölgeye yollasa daha hayırlı olabilirmiş’ diyenler de çıkacaktır…
*Sus, kocaoğlan tek kelime bile etme!
Filmin finalindeki İngiliz ninnisinin orjinali....
Yıl 1995... Özal sonrası estirilen serbest girişimcilik zirveyi yakalamış durumda. Bankalar altın çağını yaşıyor. Hoş bir süre sonra hepsi bu milletin kucağında patladı ama ekonomideki hareketliliğin son dönemlerinde reklama yapılan yatırım inanılmaz boyutlara ulaşmışken çıktı karşımıza sucu çocuk. Garanti Bankası'nın reklamıydı ve film diliyle diğer banka reklamlarından farklı bir yere oturdu. Sıcak ve samimiydi. Gerçi bugün tekrar izlendiğinde, anlatım ve resimleri için çok fazla övücü ifade kullanmak zor ama, sanırım Serdar Erener işiydi. Ali Tara'nın (Ali Taran ile karıştırılır genelde) en önemli işlerinden biriydi. Hatırlatayım; Tara, Tokai 'Zenci' (1992), Yapı Kredi 'Pardon' (1993), Yapı Kredi 'Asker' (1994), Derby 'Ali Desidero' (1994), Garanti 'Başka Bir Arzunuz' (1996) ve BP Super V 'Kamyoncu' (1998) gibi işlerin arkasındaki isimdi.
Gerçi Yapı Kredi ile başlayan 'film gibi' uzun ve hikayeli reklam modası hala revaçtaydı ama Sucu Çocuk'un özellikle duygusal dili ve müziği farklıydı. Ve elbette müziğin arkasındaki deha isim Melih Kibar'dı...
Sevgili dostum Deniz Mistepe sayesinde keşfettim. İbrahim
Maalouf yaşayan en önemli müzisyenlerden. Aslında yabancı biri değil, ünlü Amin
Maalouf’un yeğeni. Müzisyen bir anne babanın (baba Nesim de trampetçi, annesi
Nada piyanist) oğlu ve küçük yaştan itibaren müzikle içli dışlı bir sanatçı.
Kullandığı enstrüman babasının icadı olan 4 pistonlu trompet. Dedesini ise
şiirseverler bilirler; şair ve müzikolog Rüşdi Maalouf.
Lübnan’daki iç savaştan Fransa’ya kaçan bir ailenin evladı
ve henüz 7 yaşında başlıyor trompet çalmaya. Babasından klasik, modern, barok;
bütün tarzları öğrendikten sonra idrak etmenin akabinde kendi yorumlarını (Arap
stili) ekliyor ve müziğinde hissedilir bir ‘Çöl hüznü’ hakim oluyor. Müzik
kariyeri ise 17 yaşında başlıyor.
Mühim sanatçılarla, büyük konserlerde beraber çalıyor. Değişik
festivallerde onlarca ödül alıyor İbrahim.
17 yaşında ilk bestesini yapan sanatçı, her fırsatta şunu
söylüyor; ‘kendi kültürümden besleniyorum, eserlerimdeki etki de buradan
geliyor.’
İlk albümünü 2007, ikincisini 2009’da çıkarıyor. Üçüncüsü
ise 2011. Kasım 2012’de çıkaracağı albümün ismini de kendisi müjdeliyor; Rüzgar!
Müziğiyle katkıda bulunduğu albüm sayısının ise haddi hesabı
yok.
Bir de müjde; sanatçı önümüzdeki Ekim ayının 9’unda Akbank Caz Festivali çerçevesinde İstanbul’da olacak.