8 Kasım 2012 Perşembe

Kovuklara fısılda aşkı!


Nasıl bir moddur bilinmez. Bilinen; bitmeme isteğidir. Bitmesin, hep sürsün, uzasın, uzadıkça derinliğin boyu ve boyutu ürkütmekle beraber mutlu etsin. Keman çok içli ağlar, çello her tel darbesiyle kesikler atar hüzne. Kedere bu kadar yakışan bir tını zor bulunur. Şöyle bitiriyor filmini Kar Wai Wong :

"Kaybolan yılları hatırladı. Sanki tozlu bir pencereden bakar gibi, geçmiş görebildiği ama dokunamadığı bir şeydi. Ve gördüğü her şey bulanık ve belirsizdi."

O, güzeller güzeli In The Mood For Love (Fa yeung nin wa) filminin müziği: Yumeji's Theme



5 Kasım 2012 Pazartesi

Kesişme!



Yine o kadim rüzgar.

Tutup götürdü saçaklarından.

Belki de,

Eylül gitti diye, öfkelendik Ekim'e.

Bakmayın siz denize.

Kabarır her sene bu mevsimde.

Şimdi daha sakiniz.

Çekmekteyiz temize,

Solan sevdaları.

Yine Kasım ile kesişti yollarımız.

Aşk ile;

Bir daha.

Bir...

2 Kasım 2012 Cuma

Artık devir değişti, tabii Bond da değişti!



Ünlü Yazar Ian Fleming şayet yaşıyor olsaydı şu anda 110 yaşında filandı. Asker/Gazeteci kökenli yazar, bir casus romanı olan James Bond karakteri üzerinden toplam 12 kitap yazdı ama sinemanın da cazibesiyle yayıncısı bu efsaneyi yaşatmaya devam etti. Bu arada, seriye başladıktan sonra, ölene kadar Fleming’in her yıl bir Bond romanı yazdığını da not olarak düşelim.

Fleming’in ölümüyle, John Gardner, Raymond Benson, Sebastian Faulks gibi kalemlerin de katkısıyla serinin kitap sayısı 30’u buldu sanırım. Vizyona giren son James Bond filmi Skyfall ise perdeye aktarılan 23’üncü Bond filmi. Bir de ‘Genç Bond’ serisi ve yazarı Charlie Higson var ki, artık onun yaptığı ‘etinden, sütünden’ bahsine girdiği için fazla ayrıntı vermeyelim.

Şunu ekleyelim, James Bond yazarlarının sonuncusu Sebastian Faulks bizce güzel bir şey yaptı ve kahramanı ait olduğu yıllara, 1960’lara geri götürdü. 2008 yılında yazdığı Devil May Care’de hem dönemin, hem de diğer James Bond romanlarının tadı ve göndermeleri bulunuyor. Geçtiğimiz yıl yayınlanan ‘Carte Blance’de ise Sudan’a uzanıyor casus Bond.

Yazıldığı ilk döneme bakılırsa Bond serisinin kendi içinde tutarlı ve belli bir konteksi vardı. Nihayetinde ‘Majesteleri’nin sistemi’ adına hizmet veren, dünyayı yok etmek isteyen kötülere karşı amansız mücadele eden bir casusun maceraları. Ki genel itibarıyla bu kötülerin sağına soluna serpiştirilen güzel hanımlar, akabinde ve detayında bu hatunların kahramanın dayanılmaz cazibesine kendilerini kaptırmalarıyla son bulan maceralar!

Tekmili birden 007'ler. 
Daniel Craig, Bond'un salon erkeği olmadığını ispata uğraşırken epey hırpalanıyor!
Ne ki zamanla köprünün altında çok sular aktı. İmparatorluk sadece hoş bir “figür” olarak kaldı. Dolayısıyla kraliçeye sadakatin yerini başka şeyler doldurdu. Tam da bu noktada kitaplardaki maceralar değişmeye başladı. Bond, artık sömürge topraklarına gidip, acımasız kötüleri alt etmeye başlar oldu. Tüm bunları yaparken Ajan Bond, dudak uçuklatan yeni teknolojiler kullanır, pahalı ve donanımlı araçlara biner, marka marka içkiler tüketir oldu. Bu noktada, yazarı Fleming’in günde 70 tane sigara içip, bir şişe 'cin' tüketen epey ehli keyf biri olduğunu da hatırlatalım.

Sinemanın bu gözü pek ajanı keşfetmesi uzun sürmedi elbette. Sean Connery’in başrolü oynadığı ilk Bond filmi Dr. No çekildiğinde sene 1962 idi. Sadece 1 milyon dolara mal olan film, dünya genelinde 60 milyon dolar gişe yaparak bire altmış verince devamı geldi.

Fleming ilk iki Bond filmi olan 'Dr. No' ve 'From Russia with Love 'ı görecek kadar yaşadı. Otoriteler bu iki film aslına en sadık film sayarlar. Sonra çekilen Bond filmleri, başlıkları haricinde romanlara pek de sadık kalmadıkları gibi, konjonktürel olarak karakteristik değişime de tabi tutuldular.

Filmin Adana çekimlerinde bir şekilde casuslar savaşının ortasında kalan Adanalı Teyze. Kapalıçarşı sahnesinde de, bir esnafın çocuğuna 'eşşek sıpası' şeklinde seslenme bonusu var!
Sean Connery ve Roger Moore’un canlandırdığı James Bond daha karizmatik olmasına rağmen, daha yüzeysel karakterlerdi. Sonraki Bond’lar Timothy Dalton ve Pierce Brosnan ise, derdi tasası‘hatun’ olan salon erkekleriydi. Daniel Craig’de hem bu karakter açmazının özgül ağırlığı alındı, hem de kitaplarda olup, filme konurken ihmal edilen ‘Ruh’ verilmeye çalışıldı. Tabiri caizse James Bond, Jason Bourne gibi daha ‘insani’ bir karaktere dönüştürülmeye çabalandı. Craig ile beraber alınan yol, sadece kahraman üzerinden olmadı, zamanla muhteva da epey değişime uğradı. Son derece cimri bir yöntemle yapılan bu değişikliğin en tebarüz ettiği örnek oluyor Skyfall.

The World Is Not Enough'dan beri yazar koltuğunda oturan Neal Purvis ve Robert Wade'e bu sefer 'The Last King of Scotland', 'The Other Boleyn Girl', 'Frost/Nixon' ve 'The Damned United'in senaristi Peter Morgan'da katılınca ortaya Skyfall çıkmış oldu.

Herbiri birbirinden enteresan olan Bond kötülerinden akılda kalanlar. 
Biraz önce bahsini ettiğim ve Daniel Craig’in başrole geçmesiyle başlayan değişim Skyfall’da kendini iyiden iyiye hissettiriyor. Yalnız en önemli hususu asla ihmal etmiyor senaristler: Kötü kahramanın karizması… Zira yazarlar da çok iyi biliyor ki; kötülük de filmi değerli kılan en önemli unsurlardandır. Bu nedenle en az Bond karakteri kadar üzerinde durulur serinin kötü karakterlerinin. Kötü karakterimiz, sistemin kurbanı Silva, doğrudan öz yuvasını hedef alıyor ve sembolik olarak da bunu başarıyor. Masa üzerinde bir türlü yok olmayan, bir gözü kör köpek biblosu da ince göndermelerden sadece biri olarak duruyor filmde. Kötü kahramanımızın sıklıkla verdiği 'Günahlarını düşün' mesajı da bir yönüyle 'adam haklı beyler' dedirtecek kadar kullanılmış.

Filmin ana kötü karakterinin adeta dişileştirilmesi tam bir şaşırtıcı ayrıntı olmakla beraber, önceki Bond’larda karşımıza çıkan ‘çapkın kahraman’ı da ‘dumur’ eden unsurlardan biri oluyor.  Bence filmin en etkileyici sahnesi de burası. Epeyce sakin geçen bir hesaplaşma ile eski ve ‘malul’ olmuş bir ajan, popüler olan ajana hizmet ettiği sistemin kendisine yaptıklarını anlatıyor ve James Bond’un dertsizliğini, cilveleştikten sonra ‘Her şeyin bir ilki vardır’ ahlaksız imasıyla yerle bir ediyor. Bu rolü canlandıran Javier Bardem oldukça başarılı.

Sistemin kurbanı kötü adam, karizmatik yapısına 'efemine' sosu ekleyince, 'uçan sineği affetmeyen' Bond epey afallıyor. Javier Bardem, neredeyse kusursuz bir antogonist figürü çiziyor. Hafiften bir Hannibal Lecter durumu da var hani!
Öte yandan ciddi eksiklikler ve sair Bond (ve de casus) filmlerine göre epey hasarlı ve dengesi kaçırılmış yönleri de var Skyfall’ın. Espiyonaj varyantları, düğümler, sorular, merak oluşturmalar, şaşırtmalar, sürprizler son derece yetersiz. Neticede Casusluk dozu az, aksiyon dozu yüksek bir seyirliğe dönüşüyor Skyfall.

Şöyle bir ironi de var, malum; eski James Bond filmlerinde akla ziyan teknolojik aletleri ilk olarak 007 kullanırdı. Skyfall’da ise, neredeyse bu durumla dalga geçiliyor. Ajanımızın çaresiz kaldığı anda, eski aracını devreye sokması hoş bir ironi olarak çıkıyor karşımıza. 

İzleyici profilinin yaş aralığını bilinçli olarak aşağıya çekerken, daha önceki Bond’larda olmadığı kadar karizma yüklemesi yapmaya kalkışmak biraz çelişkili gibi duruyor. Sizi bilmem ama SkyFall’da ben mebzul miktarda son Nolan’ın çektiği son Batman (Kara Şövalye Yükseliyor) tadı aldım. Ki tam da bu noktada yönetmeni olan Sam Mendes’ten bahis gerekiyor. Meşhur Amerikan Güzeli ile övgü ve ödüllere gark olan bu İngiliz yönetmen, nazarımda "Azap Yolu" gibi son derece başarılı bir filmin yönetmeni olarak durur. Mendes, tıpkı Nolan’ın Batman karakterine yaptığını yapıyor ve Bond’u epey uzaklaştığı topraklarına geri çekiyor.

Hikaye Türkiye'de geçmiyor ama film Türkiye'nin içinden geçiyor. Tabii turistik bakış açısıyla...
Şüphesiz harcanılan emeğe nankörlük etmek istemem ama epey özenildiği belli olan jenerik ve şarkı bana göre bir yama gibi duruyor filmde.

İstanbul’dan geçen her yabancı yapım gibi, turistik dokuya heyecan eklenerek çekilen sahneler mevcut. Her şey bir tarafa, nedir bu ecnebi sinemadan çektiğimiz? Ne zaman akıllarına İstanbul sahnesi gelse anında göbek atma müziği ve Kapalıçarşı hinterlandı… Ecdat nasıl bir mimari yapmışsa, bir türlü indiremedik eski yapıların damlarından.

Hâsılı kelam; casus film türünü sevenleri tatmin etmekte yetersiz, Bond hayranlarına ise yeterli dozu verebilen bir çalışma var karşımızda. 

30 Ekim 2012 Salı

Sual




‘Nene’ dedim, ‘Sence aşk nedir?’

Durdu ve

                                 "Sus" dedi. 


28 Ekim 2012 Pazar

Vuslat




‘Nene’ dedim, ‘Bir daha dünyaya gelsen?’

Hiç beklemeden, ‘istemem’ dedi.

‘Neden?’ dedim;

Durdu ve şöyle dedi,

                                 "Bekliyor oğul!"

27 Ekim 2012 Cumartesi

Gergedan Mevsimi: Tükürüktür hayatın tutkalı!



1979 Devrimi öncesinin İran’ındayız. Ünlü bir şair olan Sahel Ferzan, sanatının ve şöhretin zirvesindedir. Şah ordusunun bir albayının kızıyla da tutkulu bir aşk yaşamaktadır. Ne ki, sevgilisi Mina’nın şoförü de, gizliden ve çok daha derin bir tutkuyla Mina’ya vurgundur. Biz bu aşk üçgeninin etkileyici atmosferi içerisinde yuvarlanırken, birden devrim olur ve ayaklar baş, başlar ayağa dönüşür. Mina’nın subay babası tutuklanır. Belki Mina kurtaracaktır ama evlendiği kocası şair Sahel’in de tutuklanmasıyla o da hapse atılır. Aşık şoför, bir şekilde devrimin önemli isimlerinden biri olur ve Sahel’in hiç de politik olmayan şiirlerinin cezalandırılmasına ön ayak olarak Sahel’i 30 yıl, Mina’yı 10 yıl cezaya çarptırır. Aradan zaman geçtikçe intikam hissinin yerini reddedilmişliğin hırçınlığı alır ve olmadık tuzaklar ile Mina’yı bir şekilde elde etmek ister tutkulu şoför. İğrenç bir şekilde emeline ulaşır ve Mina hapiste hamile kalıp ikiz çocuk doğurur. Kocasının öldüğünü söylerler, hatta bir mezar bile gösterirler. Hapisten çıkan Mina, İran’da kalmaz ve İstanbul’a gelir.   Ve tabii aşık şoför de peşinden. Şair Sahel’in cezasını tamamlayıp karısının peşine düşmesiyle bu ilginç hayatların final mevsimi İstanbul’da yaşanır.

Gergedan Mevsimi-Fasle Kargadan’ın konusu kısaca böyle. İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi’nin fena halde ‘ödüllük proje’ kokan filmi, yönetmenin önceki çalışmalarında gördüğümüz o enfes sadelikteki muazzam etkiden oldukça uzak.

Gergedan Mevsimi, üçlü bir aşk öyküsü üzerinden mi, yoksa bir şairin özgürlük mücadelesi üzerinden mi yürüyeceğine tam olarak karar veremiyor. 
Hatırlayalım; Ghobadi, daha önce “Sarhoş Atlar Zamanı” ve “Kaplumbağalar da uçar” ile sıradan insanların, basit gibi görünen hayatlarından şahane bir sefaletin damıtıldığı etkileyici hikayeler çıkarabilen bir yönetmendi. Hele hele ülkemizde pek bilinmeyen filmi “Niwemang- Yarımay” var ki, kara mizah ve müzik türünde –şahsen- sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olduğunu düşünürüm. Gergedan Mevsimi’nde yönetmen, nedense tuhaf bir kontrolsüzlük ile filmini çığırından çıkarıp, adeta stilizasyonun dibine vurmuş.

Filme biraz daha yakından bakalım.

Mina hapisten çıkana kadar gel-gitler ile iki dönemi anlatan Gergedan Mevsimi, odağına yerleştirdiği ‘aşk üçgenini’ hiç de fena olmayan bir derinlikle ele almayı başarmış aslında. Özellikle filmin kahramanının dizeleriyle süslendiği geçiş kapakları küçümsenmeyecek bir lirizm taşıyor. Ne var ki yönetmen, çoğu noktada bu derinleşmeyi yeterli bulmuyor ve adeta dibini yakarcasına yüklenip, bu naifliği melodramın ağdalı ve anlaşılması zor sularına gömüyor.

Makyaj harikası ile gençliğini de Yılmaz Erdoğan'ın canlandırdığı karakter muhteşem. Erdoğan on numara oyunculuk yapıyor. 
Yakından takip edenler bilir;  Ghobadi’nin en önemli özelliklerinden biri de resimleridir. Daha önceki filmlerinde şiirsel bir görselliğin hakim olduğu resimler, Gergedan Mevsimi’nde –ne yazık ki- zorlama bir estetiğe bırakıyor yerini. Hele hele, görsel etkiyi yükseltme adına bir ‘color correction’ yapılmış ki evlerden ırak. Instagram tarzı bir yapaylık ve sıradanlaşma tadı geliyor çoğu yerde.

Yarımay’ı izlerken ‘İran işi Selamsız Bandosu’ demiş ve böylesi basit bir anlatımda nasıl olur da muazzam bir etkiyi yakalayabildiğini hayretlerle çözememiştim. Kürt yönetmen, hiçbir metazoriye kalkışmaksızın olayın geçtiği coğrafyayı, kültürü ve insanları o kadar doğal ve yalın aktarıyordu ki, Niwemang anlatım diliyle günümüz sinemasının tıkandığı pek çok noktaya bir çözüm sunar gibiydi.

Maalesef Gergedan Mevsimi bu anlamda çok gerilerde kalmış. Benim gözümde esas üzücü olan ise yönetmenin bunu bilinçli bir şekilde yapması. 15 yıl önce böyle bir film çekmiş olsa daha mazur görür, tolere edebilirdik ama ‘Kaplumbağalar da uçar’ gibi bir başyapıta imza attıktan sonra, bir takım görünmeyen beklentiler uğruna işin matematiğine yüklenildiğini hissetmek hakikaten ıstırap verici. Tam da bu noktada devreye giren gereksiz metafor yağmuru filme bir şey katmak bir yana çok şey alıp götürmüş.

Filmin oyunculukları çok başarılı. 
Kimse filmin vermek istediği siyasi mesaja bir şey diyemez. Yönetmen Ghobadi, İranlı kimliğinden çok daha fazla Kürt kimliğiyle yaşayan, bundan dolayı acı çekmiş, sürgün yaşamış ve kendi kültürünün sıkıntılarını çok iyi bilen bir yönetmen. Önceki filmlerinin başarısı da belki burada. Ve Gergedan Mevsimi’nin de zaafları nedense yine burada başlıyor. Esasen başlarda çok yerinde ve dengeli bir dil ile ilerliyor anlatım. Ancak ilerledikçe siyasi yönü ile ele aldığı aşk üçgeni meselesinin giderek çorbaya dönüşmesi yönetmenin kafa karışıklığının bir göstergesi gibi. Hele hele sonlara doğru ‘iki kadın’ üzerinde gereksiz ve geveze bir balans sıkıntısı yaşanıyor ki bu seviyedeki bir yönetmene yakışmayacak nitelikte.

Oyunculuklar genelde iyi. Sahel rolünün gençlik bölümünü oynayan Türk oyuncu Caner Cindoruk oldukça başarılı. Monica Belluci kendisinden beklenileni ziyadesiyle veriyor. Beni esas etkileyen ise Yılmaz Erdoğan’ın muhteşem performansı oldu. Sahel’i canlandıran ve devrim ile beraber ülkesinden kaçarak sinema yapmayı bırakan İran’ın efsanevi oyuncusu Behrouz Vossoughi de biraz senaryo kurbanı gibi duruyor. Belki de, dil problemi yüzünden zaman zaman kartonlaşan bir karaktere dönüşüyor Vossoughi.

Hikayenin İstanbul kısmında senaryo kontrolden çıkıyor ve epey gereksiz karakter ile film yolundan sapıyor. 
Mina’nın kızı rolündeki Beren Saat filmde niye bu kadar var, pek anlaşılmıyor. İkizi olan erkeğin neden neredeyse hiç olmadığı da! Kadın satıcısı rolü ise filme sonradan para bandıyla yapıştırılmış gibi duruyor. Bunda oyuncu Belçim Bilgin’in hiç kabahati yok, onu da söyleyelim. Bu karakteri filmden silseniz hiçbir eksiği olmaz Gergedan Mevsimi’nin.

Gerçeklikten çok daha fazla imgelere sığınmayı tercih eden Gergedan Mevsimi, bu tercihi yaparken sıklıkla anlamsız bir kopuş yaşıyor ve hiç de yabancısı olmadığımız (Bkz. Nuri Bilge Ceylan filmleri) metaforik bir görselliğe başvuruyor. Elbette tek başına kötü bir şey değil bu durum, ancak bunu yaparken diyeceğini bir türlü söyleyememesi ve imgelere yüklenerek işin içinden çıkmaya kalkışması hem olmamış, hem de başka sekanslarda gördüğümüz melodramatik yapıyla muazzam çelişmiş.

Filmin gerçek bir hikayeyi anlatması, inandırıcı olması anlamına gelmiyor ne yazık ki. Bu yönüyle Gergedan Mevsimi, Bahman Ghobadi’nin inandırıcılıktan en uzak filmi. Dahası, samimiyet sorunu var filmin.

BBC’ye verdiği demeçte, ‘İlk kez özgürce, kendi kendimi sansürlemeden film yaptım’ mealinde demeç veren yönetmen Ghobadi, belli ki ‘özgür dünya’ kendisini sevsin ve okşasın diye yola çıkmış ama maalesef ayaklarını bastığı ve daha önce durduğu dünyadan çok başkalaşarak çıkmış işin içinden.

İyisi mi, sinemanın bu usta isminin bir önceki filmi ‘Yarımay’ı bir yerlerden temin edip tekrar izlemek…

19 Ekim 2012 Cuma

Çanakkale 1915: Hakkaniyetli, iyi niyetli…



Fetih 1453 birçok açıdan belki eksik bir filmdi ama Türk Sineması için bir cesaret ve kırılma noktasıydı. Yapımcıları büyük bütçeli filmler adına cesaretlendirdi, klasik sinema izleyicisinin dışındaki insanların da salonlara çekilebileceğini gösterdi. Bunun semeresini de 6 milyondan fazla bilet satarak gördü zaten.

Bir özelliği daha vardı Fetih filminin; iyi niyetli bir filmdi. Tarihi şu ya da bu açıdan yaklaşarak değil, sağduyuyla, art niyetsiz olarak beyaz perdeye taşıma gayreti vardı. Dediğim gibi kusursuz ya da tam değildi belki ama önemliydi. Eminim birçok yapımcının görüşünü değiştirdi, hedefini büyüttü, vizyonunu genişletti.

Çanakkale 1915 filmi bu yönüyle Fetih 1453’ün yolundan ilerliyor. Büyük bütçeli ve iyi niyetli bir film olarak karşımızda. Ve elbette tıpkı onun gibi başarılı/başarısız olduğu yönler var.
Dekor, kostüm, mekan; filmin en başarılı unsurlarından... 

Filmin konusunu bilmem anlatmaya gerek var mı? Bir ülkenin bağımsızlık mücadelesinin en önemli savaşlarından biridir Çanakkale.

‘Çanakkale 1915’ bir kitap uyarlaması. Kısa süre önce popüler olan Turgut Özakman’ın ‘Diriliş’ romanından uyarlama. Her ne kadar ‘roman’ türüne soksak da, kitap bir romandan ziyade uç uca eklenmiş ‘Çanakkale Hatırları’ gibidir. Film de aynen öyle olmuş; bir sinema filmi ve kurmaca türü yerine romana sadık kalınarak hikayeden çok olaylar üzerinden yürüyor.

Belki de bu tespiti en başta söyleyip, hem filme haksızlık yapma ihtimalimizi düşürür hem de seyirciyi ne tür bir yapımın beklediğini belirtmekte fayda var. Çanakkale 1915, bir tür belgesel-drama, canlandırma sineması. Klasik drama beklentisi oluşmamalı.

Filmin her karesinde ciddi bir emek olduğu izlenimi edinmek mümkün. 

Turgut Özakman yakın tarih meselesine daldığında bir tartışma da epey popüler olmuştu. Özellikle Şu Çılgın Türkler ve Diriliş kitapları dolayısıyla, o güne değin Türk halkının zihninde oluşturduğu yakın tarih algısı değiştirilmeye çalışılmıştı. Bunun en temel nedeni –kısmen haklı da olunsa- hurafeler, söylenceler ile gerçekliği ayrıştırma çabasıydı. Oysa, bu hassasiyeti gösteren çevrelerin başka bir takım sıkıntılara sebep olduğunu o dönem dilimizin döndüğünce anlatmaya çalışmıştık. Tamam; tarihi kahramanlıklara aktarırken fazla abartıya kaçırılarak, olmayan şeyleri olmuş gibi göstermek tarihe ve o kahramanlara büyük haksızlıktı ama bir milletin istiklal mücadelesinin en temel motivasyonu olan ‘inanç’ı bilinçli bir operasyonla çekip almaya kalkışıyorsanız, derdiniz başka demektir.

Benim için en şaşırtıcı kısım bu oldu. Açıkçası Çanakkale 1915 filminde, kaynaklık eden romandan dolayı ‘ideolojik’ duruş bekliyordum, yanıldım. Hatta kısa süre önce vizyona giren Sinan Çetin’in Çanakkale Çocukları filmini izledikten sonra böylesi bir filmin önemli bir şans olduğunu düşündüm. Çanakkale 1915, ilk başta tarihe ve millete doğru yerden ve dürüstçe bakmayı başarmış. Her ne kadar yer yer didaktizm sınırlarını da aşıp hamaset topraklarına girse de, böylesi bir destansı mücadele filminde pek abes durmuyor açıkçası.

Bir hikaye ve kahramanlar üzerinden değil, olaylar üzerinden yürüyen bir 'canlandırma sineması' var karşımızda. 

İfade ettiğim gibi, film bir belgesel/canlandırma sineması dolayısıyla daha önce çekilmiş yerli ve yabancı başka dramalarla karşılaştırmak pek mantıklı değil. Belki şu denilebilir; daha önce benzeri bir gaye ile çekilen Dersimiz Atatürk’ten çok daha başarılı bir çalışma var karşımızda.

Önce olumlu bulduğumuz yönlerini sıralayalım:

İyi niyet en önemlisi, zira daha pek çok tarihi filmimizde göremediğimiz bir samimi çaba var filme sinen. Belki de bunun yansıması olan büyük prodüksiyon. Burayı sayılara boğmak istemem ama daha önce pek çok filmde görmediğimiz bir maddi risk var filmde. İşin ruhuna uygun olması için, klişe tabirle, hiçbir fedakarlıktan kaçınılmamış gibi. Tabii paranın çözebildiği sorunlar var, çözemedikleri de…

Yazarın yanlış tarih bilgisi, yönetmenin abartılı yorumuyla birleşince güzelim kahraman harcarmış maalesef.

Oyunculuklar hiç fena değil. Ben özellikle Şevket Çoruh’un oynadığı Bigalı Mehmet Çavuşa bayıldım. Diğerlerine de haksızlık etmek istemem elbet, sırıtan hiçbir oyuncu yok gibi. Ufuk Bayraktar’ın canlandırdığı Seyid Onbaşı da tipleme olarak güzel lakin, senaryonun o kısmı hem tarihi yanlış bilmekten, hem de –zannederim- filme kendilerini kaptırmaktan ötürü ‘dibi yakılmış’.  Dolayısıyla filmin ortasında bir korku/komedi yarası gibi sakil durmuş maalesef.

Beni şaşırtan kısımlardan biri de yönetmenin bir kadın olmasıydı. Yeşim Sezgin böylesi zor bir projeyi büyük oranda taşıyabilmiş. Hatta o kadar büyük aksiyon ve savaş sahnelerinin altından kalkması şaşırtıcı bile. Ama yine de yer yer yönetim zaafları görünmüyor değil.

Görkemli sahneler müzikle birleşince duygu zirve yapıyor zaman zaman.

Belki de millet olarak çok hassas ve duygusal olduğumuz bir dönemi ele almasından dolayı hep olumlu bakıyoruz ama özellikle mekanlar, kostümler, aksesuarlar Çanakkale 1915’in en başarılı olduğu hususlar. Kesinlikle gerçeklik hissini kuvvetlendiriyor ve asla sırıtmıyor filmde.

Film hem ele aldığı konunun doğası gereği, hem de perdedeki görkemi yükseltmek adına müziğe ziyadesiyle yüklenmiş. Müzikler bu açıdan oldukça başarılı ve neredeyse müziksiz sahne yok. Hele ikinci yarısı bir tür ‘Çanakkale klipleri’ mahiyetinde. Şahsen final müziğini çok başarılı bulduğumu vurgulamalıyım.

Film, klasik bir sinema filmi senaryosuna sahip değil, dolayısıyla bir omurga öykü, belli noktada düğümlenmeler, kırılmalar, çözülmeler filan yok. Böylesi bir destansı savaştan yüzlerce hikaye çıkarıp, birini seçerek tüm olan biteni bu hikaye çerçevesinde verme yoluna gitmemiş yapımcılar. Bu vesile ile Mehmet Niyazi ustanın Çanakkale Mahşeri isimli kitabını da hatırlatmak isterim.

Türk Sineması görsel efekt meselesini henüz çözemedi maalesef. Filmin C.G.I'lari başarılı değil. 

Görsel efekt konusu hassas. Zira artık cesaret edip bu alanda büyük işlere soyunuyoruz. Büyük bütçe riskini bilerek yapıyor bunu yapımcılar. Ancak paranın da her şey demek olmadığını anlıyoruz Çanakkale 1915’de. Tüm iyi niyete rağmen, Hollywood yapımlarında gördüğümüz inandırıcılıktan epey uzak görsel efektler. Belki de, sadece para değil başka sıkıntılar da vardır bu alanda; zaman gibi…

Filmde klasik bir ‘anlatıcı’ yok ama bunun yerine alt yazılar var görüntülere eşlik eden. Açıkçası bu uygulamanın kaygısını anlamakla beraber biraz ‘doz aşımı’ olduğu kanaatindeyim.

İster ‘orta karar bir yakın tarih filmi’ deyin, ister ‘resimli Çanakkale belgeseli’, fark etmiyor, neticede eli yüzü düzgün ve derdini anlatan bir film var karşımızda. Tarih kitaplarında okuduğumuz  kendi geçmişimize dair görsel bir çalışma ve kanaatimce mutlaka izlenmesi gerekiyor.

Hem yazılanları zihnimizde daha rahat canlandırmak için, hem de bu yönde atılacak daha sağlam ve büyük adımları desteklemek için. 



17 Ekim 2012 Çarşamba

Atlayış!




Ne zaman yüksekçe bir yerden atlayan birilerini görsem aklıma meşhur Titanic filminin o sahnesi gelir.

Hani, genç kızı sırf bir sınıfa ait olmak uğruna küstah bir zenginle evlendirmek isterler de, kız ölüm pahasına bunu reddeder. Ve geminin kenarına tırmanıp okyanusun buzlu sularına atlamak ister. İşte o zaman genç bir adam belirir karşısında ve atlamaya kararlı kızı vazgeçirmek için meşhur cümlesini söyler: ‘Atlarsan, ben de atlarım!’

Bir şey uğruna atlamak… Yani hayatınızı riske etmeyi göze almak; büyük bir diğerkamlık örneği olsa gerek.

Avusturyalı ekstrem sporcusu Felix Baumgartner, pazar günü 39 bin metre yükseklikte dururken aklıma bu geldi. Saatler süren yolculuk sonrasında gittiği toplam mesafe 40 km bile değildi. Çoğumuzun işe gitmek için aldığı mesafe kadar. Demek ki mesafenin yönü de önemli, yukarı doğru olunca yükseliyorsunuz ve dünya gittikçe küçülüyor gözünüzde. Zaten Baumgartner de benzer bir şey söylüyor; “Bazen ne kadar küçük olduğumuzu görmek için gerçekten çok yükseklere çıkmamız gerekiyor.” diyor.

O kadar yükseklikte duran metal balonun içerisinde bir insanın gördüğü manzara ve hissettiği şeyler çok önemli. Bunu ifade edebilmek de… Nitekim Felix Baumgartner, ne hissettiğini açıklarken şöyle diyor: “Dünyanın tepesindeyken kibrinizden eser kalmıyor. Ne kıracağınız rekorları ne de elde edilecek bilimsel verileri düşünüyorsunuz.”



Carl Sagan’ın meşhur bilim kurgu kitabı (filmi de çekildi) Contact –Mesaj’da, inançsız bilim kadını Ellie, uzaya çıktığında gördüğü müthiş ahenk ve büyüklük karşısında şöyle diyordu: “Bu semavi bir olay, anlatmaya kelimeler yetmez, beni değil bir şairi göndermeliydiler!”

Kendimizi kıstırdığımız küçük evrenimizde, bazen en minik meseleleri o kadar büyütüyoruz ki, haddimizi aşıp ‘derdimiz dünyadan büyük’ noktasına geliyoruz. İnsanoğlu tuhaf, zira haddi aşma noktasında sınır tanımıyor. Küçüklüğünü sıklıkla unutup, -haşa- ilahlık taslama noktasına kadar geliyor.

Baumgartner, dünyanın damından serbest atlayışa geçtiği anda, kamera görüntülerinde minnacık bir nokta olarak düşmeye başladığında bunu en iyi hisseden olmuştur sanırım. 39 kilometrelik mesafe bize göre 10 dakika sürdü ama ona ne kadar gelmiştir Allah bilir. Bu kadar teknolojiye, güvenlik önlemine, özel giysilere vs. rağmen bir ara kontrolü kaybedip kontrolsüzce dönmeye başladığında insanın acizliğine dair kolay elde edilmeyecek bir deneyim sahibi olduğunu düşünüyorum.
1997 yapımı Contact. Robert Zemeckis yönetmişti. 

1990 yılı Dünya Kupası’ydı sanırım. Seccadesi televizyon ekranına ters duran anneannem nasıl olmuşsa bir ara dönmüş ve ekrandaki stadyumu görmüştü. Hayretler içindeydi. Zira stadyumun ışıklandırma direkleri ve lambaları yakın plan gösterilmişti. İnsanlığın böyle bir şeyi yapmasına hayret ediyordu. Hemen Risale-i Nur’u açtım ve Bediüzzaman’ın kendisine gelen öğrencilere verdiği dersi okudum. Küçük bir sokak lambasına bakıp hayret eden insanoğlunun, semadaki devasa lambaları görüp hayrete düşmemesine hayret ediyordu. Küçücük bir lamba için kocaman direk dikenleri takdir edip de, direksiz, kablosuz üstelik top güllesinden yüzlerce kez daha hızlı hareket eden sema lambalarını kanıksamasının hayret verici olduğunu söylüyordu.

Felix’in atlamasından sonraki gün enteresan bir şey oldu. Yale Üniversitesi tarafından yürütülen “Gezegen Avcıları” (Planet Hunters) programının gönüllü araştırmacıları 4 güneşe sahip bir gezegenin varlığını keşfetti. Gezegenin, bir yıldız çiftinin yörüngesinde yer aldığını ve başka bir yıldız çiftinin de ilk çiftin etrafında döndüğünü belirlemişler. Dünya’nın yarıçapından 6 kat daha büyük olan gezegen, Güneş Sistemi’nin en büyük 4. gezegeni Neptün’e benziyormuş. Esas insanı hayrete düşüren ise bu gezegenle dünyamız arasındaki mesafe. Yaklaşık 5 bin ışık yılı uzaklıktaymış.

1 ışık yılının 9.460.730.472.580,800 kilometre olduğunu biliyoruz. 5.000’i bu rakamla çarpmamız lazım mesafeyi bulabilmek için. Ve ne kadar küçük olduğumuzu idrak edebilmek. Bu kadar küçüklüğe rağmen yaptığımız afra tafraları düşünürsek Kur’an-ı Kerim’in “Muhakkak ki insan Rabb’ine karşı çok nankördür!” (100:6) ayetini çok daha iyi anlarız gibime geliyor.

(17.10.2012'de Zaman'da yayınlandı)