Nasıl bir moddur bilinmez. Bilinen; bitmeme isteğidir. Bitmesin, hep sürsün, uzasın, uzadıkça derinliğin boyu ve boyutu ürkütmekle beraber mutlu etsin. Keman çok içli ağlar, çello her tel darbesiyle kesikler atar hüzne. Kedere bu kadar yakışan bir tını zor bulunur. Şöyle bitiriyor filmini Kar Wai Wong :
"Kaybolan yılları hatırladı. Sanki tozlu bir pencereden bakar gibi, geçmiş görebildiği ama dokunamadığı bir şeydi. Ve gördüğü her şey bulanık ve belirsizdi."
O, güzeller güzeli In The Mood For Love (Fa yeung nin wa) filminin müziği: Yumeji's Theme
Ünlü Yazar Ian Fleming şayet yaşıyor olsaydı şu anda 110
yaşında filandı. Asker/Gazeteci kökenli yazar, bir casus romanı olan James Bond
karakteri üzerinden toplam 12 kitap yazdı ama sinemanın da cazibesiyle
yayıncısı bu efsaneyi yaşatmaya devam etti. Bu arada, seriye başladıktan sonra, ölene kadar Fleming’in her yıl bir
Bond romanı yazdığını da not olarak düşelim.
Fleming’in ölümüyle, John Gardner,
Raymond Benson, Sebastian Faulks gibi kalemlerin de katkısıyla serinin kitap
sayısı 30’u buldu sanırım. Vizyona giren son James Bond filmi Skyfall ise
perdeye aktarılan 23’üncü Bond filmi. Bir de ‘Genç Bond’ serisi ve yazarı
Charlie Higson var ki, artık onun yaptığı ‘etinden, sütünden’ bahsine girdiği
için fazla ayrıntı vermeyelim.
Şunu ekleyelim, James Bond yazarlarının
sonuncusu Sebastian Faulks bizce güzel bir şey yaptı ve kahramanı ait olduğu
yıllara, 1960’lara geri götürdü. 2008 yılında yazdığı Devil May Care’de hem
dönemin, hem de diğer James Bond romanlarının tadı ve göndermeleri bulunuyor. Geçtiğimiz
yıl yayınlanan ‘Carte Blance’de ise Sudan’a uzanıyor casus Bond.
Yazıldığı ilk döneme bakılırsa Bond serisinin kendi içinde
tutarlı ve belli bir konteksi vardı. Nihayetinde ‘Majesteleri’nin sistemi’
adına hizmet veren, dünyayı yok etmek isteyen kötülere karşı amansız mücadele
eden bir casusun maceraları. Ki genel itibarıyla bu kötülerin sağına soluna
serpiştirilen güzel hanımlar, akabinde ve detayında bu hatunların kahramanın
dayanılmaz cazibesine kendilerini kaptırmalarıyla son bulan maceralar!
Tekmili birden 007'ler.
Daniel Craig, Bond'un salon erkeği olmadığını ispata uğraşırken epey hırpalanıyor!
Ne ki zamanla köprünün altında çok sular aktı. İmparatorluk
sadece hoş bir “figür” olarak kaldı. Dolayısıyla kraliçeye sadakatin yerini
başka şeyler doldurdu. Tam da bu noktada kitaplardaki maceralar değişmeye
başladı. Bond, artık sömürge topraklarına gidip, acımasız kötüleri alt etmeye
başlar oldu. Tüm bunları yaparken Ajan Bond, dudak uçuklatan yeni teknolojiler
kullanır, pahalı ve donanımlı araçlara biner, marka marka içkiler tüketir oldu.
Bu noktada, yazarı Fleming’in günde 70 tane sigara içip, bir şişe 'cin' tüketen
epey ehli keyf biri olduğunu da hatırlatalım.
Sinemanın bu gözü pek ajanı keşfetmesi uzun sürmedi elbette.
Sean Connery’in başrolü oynadığı ilk Bond filmi Dr. No çekildiğinde sene 1962
idi. Sadece 1 milyon dolara mal olan film, dünya genelinde 60 milyon dolar gişe
yaparak bire altmış verince devamı geldi.
Fleming ilk iki Bond filmi olan 'Dr. No' ve 'From Russia with Love 'ı görecek kadar yaşadı. Otoriteler bu iki film aslına en sadık film
sayarlar. Sonra çekilen Bond filmleri, başlıkları haricinde romanlara pek de
sadık kalmadıkları gibi, konjonktürel olarak karakteristik değişime de tabi
tutuldular.
Filmin Adana çekimlerinde bir şekilde casuslar savaşının ortasında kalan Adanalı Teyze. Kapalıçarşı sahnesinde de, bir esnafın çocuğuna 'eşşek sıpası' şeklinde seslenme bonusu var!
Sean Connery ve Roger Moore’un canlandırdığı James Bond daha
karizmatik olmasına rağmen, daha yüzeysel karakterlerdi. Sonraki Bond’lar Timothy
Dalton ve Pierce Brosnan ise, derdi tasası‘hatun’ olan salon erkekleriydi.
Daniel Craig’de hem bu karakter açmazının özgül ağırlığı alındı, hem de
kitaplarda olup, filme konurken ihmal edilen ‘Ruh’ verilmeye çalışıldı. Tabiri
caizse James Bond, Jason Bourne gibi daha ‘insani’ bir karaktere dönüştürülmeye
çabalandı. Craig ile beraber alınan yol, sadece kahraman üzerinden olmadı, zamanla muhteva da epey değişime uğradı. Son derece cimri bir yöntemle yapılan bu
değişikliğin en tebarüz ettiği örnek oluyor Skyfall.
The World Is Not Enough'dan beri yazar koltuğunda oturan
Neal Purvis ve Robert Wade'e bu sefer 'The Last King of Scotland', 'The Other
Boleyn Girl', 'Frost/Nixon' ve 'The Damned United'in senaristi Peter Morgan'da katılınca
ortaya Skyfall çıkmış oldu.
Herbiri birbirinden enteresan olan Bond kötülerinden akılda kalanlar.
Biraz önce bahsini ettiğim ve Daniel Craig’in başrole
geçmesiyle başlayan değişim Skyfall’da kendini iyiden iyiye hissettiriyor.
Yalnız en önemli hususu asla ihmal etmiyor senaristler: Kötü kahramanın
karizması… Zira yazarlar da çok iyi biliyor ki; kötülük de filmi değerli kılan en önemli unsurlardandır. Bu nedenle en az Bond karakteri kadar üzerinde durulur serinin kötü
karakterlerinin. Kötü karakterimiz, sistemin kurbanı Silva, doğrudan öz yuvasını
hedef alıyor ve sembolik olarak da bunu başarıyor. Masa üzerinde bir türlü yok
olmayan, bir gözü kör köpek biblosu da ince göndermelerden sadece biri olarak
duruyor filmde. Kötü kahramanımızın sıklıkla verdiği 'Günahlarını düşün' mesajı da bir yönüyle 'adam haklı beyler' dedirtecek kadar kullanılmış.
Filmin ana kötü karakterinin adeta dişileştirilmesi tam bir
şaşırtıcı ayrıntı olmakla beraber, önceki Bond’larda karşımıza çıkan ‘çapkın
kahraman’ı da ‘dumur’ eden unsurlardan biri oluyor. Bence filmin en etkileyici sahnesi de burası.
Epeyce sakin geçen bir hesaplaşma ile eski ve ‘malul’ olmuş bir ajan, popüler
olan ajana hizmet ettiği sistemin kendisine yaptıklarını anlatıyor ve James
Bond’un dertsizliğini, cilveleştikten sonra ‘Her şeyin bir ilki vardır’
ahlaksız imasıyla yerle bir ediyor. Bu rolü canlandıran Javier Bardem oldukça
başarılı.
Sistemin kurbanı kötü adam, karizmatik yapısına 'efemine' sosu ekleyince, 'uçan sineği affetmeyen' Bond epey afallıyor. Javier Bardem, neredeyse kusursuz bir antogonist figürü çiziyor. Hafiften bir Hannibal Lecter durumu da var hani!
Öte yandan ciddi eksiklikler ve sair Bond (ve de casus)
filmlerine göre epey hasarlı ve dengesi kaçırılmış yönleri de var
Skyfall’ın. Espiyonaj varyantları, düğümler, sorular, merak oluşturmalar,
şaşırtmalar, sürprizler son derece yetersiz. Neticede Casusluk dozu az, aksiyon
dozu yüksek bir seyirliğe dönüşüyor Skyfall.
Şöyle bir ironi de var, malum; eski James Bond filmlerinde
akla ziyan teknolojik aletleri ilk olarak 007 kullanırdı. Skyfall’da ise,
neredeyse bu durumla dalga geçiliyor. Ajanımızın çaresiz kaldığı anda, eski aracını devreye sokması hoş bir ironi olarak çıkıyor karşımıza.
İzleyici profilinin yaş aralığını bilinçli olarak aşağıya
çekerken, daha önceki Bond’larda olmadığı kadar karizma yüklemesi yapmaya
kalkışmak biraz çelişkili gibi duruyor. Sizi bilmem ama SkyFall’da ben mebzul
miktarda son Nolan’ın çektiği son Batman (Kara Şövalye Yükseliyor) tadı aldım. Ki
tam da bu noktada yönetmeni olan Sam Mendes’ten bahis gerekiyor. Meşhur
Amerikan Güzeli ile övgü ve ödüllere gark olan bu İngiliz yönetmen, nazarımda "Azap Yolu" gibi son derece başarılı bir filmin yönetmeni olarak durur.
Mendes, tıpkı Nolan’ın Batman karakterine yaptığını yapıyor ve Bond’u epey
uzaklaştığı topraklarına geri çekiyor.
Hikaye Türkiye'de geçmiyor ama film Türkiye'nin içinden geçiyor. Tabii turistik bakış açısıyla...
Şüphesiz harcanılan emeğe nankörlük etmek istemem ama epey
özenildiği belli olan jenerik ve şarkı bana göre bir yama gibi duruyor filmde.
İstanbul’dan geçen her yabancı yapım gibi, turistik dokuya
heyecan eklenerek çekilen sahneler mevcut. Her şey bir tarafa, nedir bu ecnebi
sinemadan çektiğimiz? Ne zaman akıllarına İstanbul sahnesi gelse anında göbek
atma müziği ve Kapalıçarşı hinterlandı… Ecdat nasıl bir mimari yapmışsa, bir
türlü indiremedik eski yapıların damlarından.
Hâsılı kelam; casus film türünü sevenleri tatmin etmekte
yetersiz, Bond hayranlarına ise yeterli dozu verebilen bir çalışma var
karşımızda.
1979 Devrimi öncesinin İran’ındayız. Ünlü bir şair olan
Sahel Ferzan, sanatının ve şöhretin zirvesindedir. Şah ordusunun bir albayının
kızıyla da tutkulu bir aşk yaşamaktadır. Ne ki, sevgilisi Mina’nın şoförü de,
gizliden ve çok daha derin bir tutkuyla Mina’ya vurgundur. Biz bu aşk üçgeninin
etkileyici atmosferi içerisinde yuvarlanırken, birden devrim olur ve ayaklar
baş, başlar ayağa dönüşür. Mina’nın subay babası tutuklanır. Belki Mina
kurtaracaktır ama evlendiği kocası şair Sahel’in de tutuklanmasıyla o da hapse
atılır. Aşık şoför, bir şekilde devrimin önemli isimlerinden biri olur ve
Sahel’in hiç de politik olmayan şiirlerinin cezalandırılmasına ön ayak olarak
Sahel’i 30 yıl, Mina’yı 10 yıl cezaya çarptırır. Aradan zaman geçtikçe intikam
hissinin yerini reddedilmişliğin hırçınlığı alır ve olmadık tuzaklar ile
Mina’yı bir şekilde elde etmek ister tutkulu şoför. İğrenç bir şekilde emeline
ulaşır ve Mina hapiste hamile kalıp ikiz çocuk doğurur. Kocasının öldüğünü
söylerler, hatta bir mezar bile gösterirler. Hapisten çıkan Mina, İran’da
kalmaz ve İstanbul’a gelir. Ve tabii
aşık şoför de peşinden. Şair Sahel’in cezasını tamamlayıp karısının peşine
düşmesiyle bu ilginç hayatların final mevsimi İstanbul’da yaşanır.
Gergedan Mevsimi-Fasle Kargadan’ın konusu kısaca böyle.
İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi’nin fena halde ‘ödüllük proje’ kokan filmi,
yönetmenin önceki çalışmalarında gördüğümüz o enfes sadelikteki muazzam etkiden
oldukça uzak.
Gergedan Mevsimi, üçlü bir aşk öyküsü üzerinden mi, yoksa bir şairin özgürlük mücadelesi üzerinden mi yürüyeceğine tam olarak karar veremiyor.
Hatırlayalım; Ghobadi, daha önce “Sarhoş Atlar Zamanı” ve
“Kaplumbağalar da uçar” ile sıradan insanların, basit gibi görünen hayatlarından
şahane bir sefaletin damıtıldığı etkileyici hikayeler çıkarabilen bir yönetmendi.
Hele hele ülkemizde pek bilinmeyen filmi “Niwemang- Yarımay” var ki, kara mizah
ve müzik türünde –şahsen- sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olduğunu
düşünürüm. Gergedan Mevsimi’nde yönetmen, nedense tuhaf bir kontrolsüzlük ile
filmini çığırından çıkarıp, adeta stilizasyonun dibine vurmuş.
Filme biraz daha yakından bakalım.
Mina hapisten çıkana
kadar gel-gitler ile iki dönemi anlatan Gergedan Mevsimi, odağına yerleştirdiği
‘aşk üçgenini’ hiç de fena olmayan bir derinlikle ele almayı başarmış aslında.
Özellikle filmin kahramanının dizeleriyle süslendiği geçiş kapakları küçümsenmeyecek
bir lirizm taşıyor. Ne var ki yönetmen, çoğu noktada bu derinleşmeyi yeterli
bulmuyor ve adeta dibini yakarcasına yüklenip, bu naifliği melodramın ağdalı ve
anlaşılması zor sularına gömüyor.
Makyaj harikası ile gençliğini de Yılmaz Erdoğan'ın canlandırdığı karakter muhteşem. Erdoğan on numara oyunculuk yapıyor.
Yakından takip edenler bilir; Ghobadi’nin en önemli özelliklerinden biri de
resimleridir. Daha önceki filmlerinde şiirsel bir görselliğin hakim olduğu
resimler, Gergedan Mevsimi’nde –ne yazık ki- zorlama bir estetiğe bırakıyor
yerini. Hele hele, görsel etkiyi yükseltme adına bir ‘color correction’
yapılmış ki evlerden ırak. Instagram tarzı bir yapaylık ve sıradanlaşma tadı
geliyor çoğu yerde.
Yarımay’ı izlerken ‘İran işi Selamsız Bandosu’ demiş ve
böylesi basit bir anlatımda nasıl olur da muazzam bir etkiyi yakalayabildiğini
hayretlerle çözememiştim. Kürt yönetmen, hiçbir metazoriye kalkışmaksızın
olayın geçtiği coğrafyayı, kültürü ve insanları o kadar doğal ve yalın
aktarıyordu ki, Niwemang anlatım diliyle günümüz sinemasının tıkandığı pek çok
noktaya bir çözüm sunar gibiydi.
Maalesef Gergedan Mevsimi bu anlamda çok gerilerde kalmış.
Benim gözümde esas üzücü olan ise yönetmenin bunu bilinçli bir şekilde yapması.
15 yıl önce böyle bir film çekmiş olsa daha mazur görür, tolere edebilirdik ama
‘Kaplumbağalar da uçar’ gibi bir başyapıta imza attıktan sonra, bir takım
görünmeyen beklentiler uğruna işin matematiğine yüklenildiğini hissetmek
hakikaten ıstırap verici. Tam da bu noktada devreye giren gereksiz metafor
yağmuru filme bir şey katmak bir yana çok şey alıp götürmüş.
Filmin oyunculukları çok başarılı.
Kimse filmin vermek istediği siyasi mesaja bir şey diyemez. Yönetmen
Ghobadi, İranlı kimliğinden çok daha fazla Kürt kimliğiyle yaşayan, bundan
dolayı acı çekmiş, sürgün yaşamış ve kendi kültürünün sıkıntılarını çok iyi
bilen bir yönetmen. Önceki filmlerinin başarısı da belki burada. Ve Gergedan
Mevsimi’nin de zaafları nedense yine burada başlıyor. Esasen başlarda çok
yerinde ve dengeli bir dil ile ilerliyor anlatım. Ancak ilerledikçe siyasi yönü
ile ele aldığı aşk üçgeni meselesinin giderek çorbaya dönüşmesi yönetmenin kafa
karışıklığının bir göstergesi gibi. Hele hele sonlara doğru ‘iki kadın’
üzerinde gereksiz ve geveze bir balans sıkıntısı yaşanıyor ki bu seviyedeki bir
yönetmene yakışmayacak nitelikte.
Oyunculuklar genelde iyi. Sahel rolünün gençlik bölümünü oynayan
Türk oyuncu Caner Cindoruk oldukça başarılı. Monica Belluci kendisinden
beklenileni ziyadesiyle veriyor. Beni esas etkileyen ise Yılmaz Erdoğan’ın
muhteşem performansı oldu. Sahel’i canlandıran ve devrim ile beraber ülkesinden
kaçarak sinema yapmayı bırakan İran’ın efsanevi oyuncusu Behrouz Vossoughi de
biraz senaryo kurbanı gibi duruyor. Belki de, dil problemi yüzünden zaman zaman
kartonlaşan bir karaktere dönüşüyor Vossoughi.
Hikayenin İstanbul kısmında senaryo kontrolden çıkıyor ve epey gereksiz karakter ile film yolundan sapıyor.
Mina’nın kızı rolündeki Beren Saat filmde niye bu kadar var,
pek anlaşılmıyor. İkizi olan erkeğin neden neredeyse hiç olmadığı da! Kadın
satıcısı rolü ise filme sonradan para bandıyla yapıştırılmış gibi duruyor.
Bunda oyuncu Belçim Bilgin’in hiç kabahati yok, onu da söyleyelim. Bu karakteri
filmden silseniz hiçbir eksiği olmaz Gergedan Mevsimi’nin.
Gerçeklikten çok daha fazla imgelere sığınmayı tercih eden
Gergedan Mevsimi, bu tercihi yaparken sıklıkla anlamsız bir kopuş yaşıyor ve
hiç de yabancısı olmadığımız (Bkz. Nuri Bilge Ceylan filmleri) metaforik bir
görselliğe başvuruyor. Elbette tek başına kötü bir şey değil bu durum, ancak
bunu yaparken diyeceğini bir türlü söyleyememesi ve imgelere yüklenerek işin
içinden çıkmaya kalkışması hem olmamış, hem de başka sekanslarda gördüğümüz
melodramatik yapıyla muazzam çelişmiş.
Filmin gerçek bir hikayeyi anlatması, inandırıcı olması
anlamına gelmiyor ne yazık ki. Bu yönüyle Gergedan Mevsimi, Bahman Ghobadi’nin
inandırıcılıktan en uzak filmi. Dahası, samimiyet sorunu var filmin.
BBC’ye verdiği demeçte, ‘İlk kez özgürce, kendi kendimi sansürlemeden
film yaptım’ mealinde demeç veren yönetmen Ghobadi, belli ki ‘özgür dünya’
kendisini sevsin ve okşasın diye yola çıkmış ama maalesef ayaklarını bastığı ve
daha önce durduğu dünyadan çok başkalaşarak çıkmış işin içinden.
İyisi mi, sinemanın bu usta isminin bir önceki filmi
‘Yarımay’ı bir yerlerden temin edip tekrar izlemek…
Fetih 1453 birçok açıdan belki eksik bir filmdi ama Türk
Sineması için bir cesaret ve kırılma noktasıydı. Yapımcıları büyük bütçeli
filmler adına cesaretlendirdi, klasik sinema izleyicisinin dışındaki insanların
da salonlara çekilebileceğini gösterdi. Bunun semeresini de 6 milyondan fazla
bilet satarak gördü zaten.
Bir özelliği daha vardı Fetih filminin; iyi niyetli bir
filmdi. Tarihi şu ya da bu açıdan yaklaşarak değil, sağduyuyla, art niyetsiz
olarak beyaz perdeye taşıma gayreti vardı. Dediğim gibi kusursuz ya da tam
değildi belki ama önemliydi. Eminim birçok yapımcının görüşünü değiştirdi,
hedefini büyüttü, vizyonunu genişletti.
Çanakkale 1915 filmi bu yönüyle Fetih 1453’ün yolundan
ilerliyor. Büyük bütçeli ve iyi niyetli bir film olarak karşımızda. Ve elbette
tıpkı onun gibi başarılı/başarısız olduğu yönler var.
Dekor, kostüm, mekan; filmin en başarılı unsurlarından...
Filmin konusunu bilmem anlatmaya gerek var mı? Bir ülkenin
bağımsızlık mücadelesinin en önemli savaşlarından biridir Çanakkale.
‘Çanakkale 1915’ bir kitap uyarlaması. Kısa süre önce
popüler olan Turgut Özakman’ın ‘Diriliş’ romanından uyarlama. Her ne kadar
‘roman’ türüne soksak da, kitap bir romandan ziyade uç uca eklenmiş ‘Çanakkale
Hatırları’ gibidir. Film de aynen öyle olmuş; bir sinema filmi ve kurmaca türü
yerine romana sadık kalınarak hikayeden çok olaylar üzerinden yürüyor.
Belki de bu tespiti en başta söyleyip, hem filme haksızlık
yapma ihtimalimizi düşürür hem de seyirciyi ne tür bir yapımın beklediğini belirtmekte
fayda var. Çanakkale 1915, bir tür belgesel-drama, canlandırma sineması. Klasik
drama beklentisi oluşmamalı.
Filmin her karesinde ciddi bir emek olduğu izlenimi edinmek mümkün.
Turgut Özakman yakın tarih meselesine daldığında bir
tartışma da epey popüler olmuştu. Özellikle Şu Çılgın Türkler ve Diriliş kitapları
dolayısıyla, o güne değin Türk halkının zihninde oluşturduğu yakın tarih algısı
değiştirilmeye çalışılmıştı. Bunun en temel nedeni –kısmen haklı da olunsa-
hurafeler, söylenceler ile gerçekliği ayrıştırma çabasıydı. Oysa, bu
hassasiyeti gösteren çevrelerin başka bir takım sıkıntılara sebep olduğunu o
dönem dilimizin döndüğünce anlatmaya çalışmıştık. Tamam; tarihi kahramanlıklara
aktarırken fazla abartıya kaçırılarak, olmayan şeyleri olmuş gibi göstermek
tarihe ve o kahramanlara büyük haksızlıktı ama bir milletin istiklal mücadelesinin
en temel motivasyonu olan ‘inanç’ı bilinçli bir operasyonla çekip almaya
kalkışıyorsanız, derdiniz başka demektir.
Benim için en şaşırtıcı kısım bu oldu. Açıkçası Çanakkale
1915 filminde, kaynaklık eden romandan dolayı ‘ideolojik’ duruş bekliyordum,
yanıldım. Hatta kısa süre önce vizyona giren Sinan Çetin’in Çanakkale Çocukları
filmini izledikten sonra böylesi bir filmin önemli bir şans olduğunu düşündüm. Çanakkale
1915, ilk başta tarihe ve millete doğru yerden ve dürüstçe bakmayı başarmış.
Her ne kadar yer yer didaktizm sınırlarını da aşıp hamaset topraklarına girse
de, böylesi bir destansı mücadele filminde pek abes durmuyor açıkçası.
Bir hikaye ve kahramanlar üzerinden değil, olaylar üzerinden yürüyen bir 'canlandırma sineması' var karşımızda.
İfade ettiğim gibi, film bir belgesel/canlandırma sineması
dolayısıyla daha önce çekilmiş yerli ve yabancı başka dramalarla karşılaştırmak
pek mantıklı değil. Belki şu denilebilir; daha önce benzeri bir gaye ile
çekilen Dersimiz Atatürk’ten çok daha başarılı bir çalışma var karşımızda.
Önce olumlu bulduğumuz yönlerini sıralayalım:
İyi niyet en önemlisi, zira daha pek çok tarihi filmimizde
göremediğimiz bir samimi çaba var filme sinen. Belki de bunun yansıması olan
büyük prodüksiyon. Burayı sayılara boğmak istemem ama daha önce pek çok filmde
görmediğimiz bir maddi risk var filmde. İşin ruhuna uygun olması için, klişe
tabirle, hiçbir fedakarlıktan kaçınılmamış gibi. Tabii paranın çözebildiği
sorunlar var, çözemedikleri de…
Yazarın yanlış tarih bilgisi, yönetmenin abartılı yorumuyla birleşince güzelim kahraman harcarmış maalesef.
Oyunculuklar hiç fena değil. Ben özellikle Şevket Çoruh’un
oynadığı Bigalı Mehmet Çavuşa bayıldım. Diğerlerine de haksızlık etmek istemem
elbet, sırıtan hiçbir oyuncu yok gibi. Ufuk Bayraktar’ın canlandırdığı Seyid
Onbaşı da tipleme olarak güzel lakin, senaryonun o kısmı hem tarihi yanlış
bilmekten, hem de –zannederim- filme kendilerini kaptırmaktan ötürü ‘dibi
yakılmış’. Dolayısıyla filmin ortasında
bir korku/komedi yarası gibi sakil durmuş maalesef.
Beni şaşırtan kısımlardan biri de yönetmenin bir kadın olmasıydı. Yeşim Sezgin böylesi zor bir projeyi büyük oranda taşıyabilmiş.
Hatta o kadar büyük aksiyon ve savaş sahnelerinin altından kalkması şaşırtıcı
bile. Ama yine de yer yer yönetim zaafları görünmüyor değil.
Görkemli sahneler müzikle birleşince duygu zirve yapıyor zaman zaman.
Belki de millet olarak çok hassas ve duygusal olduğumuz bir
dönemi ele almasından dolayı hep olumlu bakıyoruz ama özellikle mekanlar,
kostümler, aksesuarlar Çanakkale 1915’in en başarılı olduğu hususlar.
Kesinlikle gerçeklik hissini kuvvetlendiriyor ve asla sırıtmıyor filmde.
Film hem ele aldığı konunun doğası gereği, hem de perdedeki
görkemi yükseltmek adına müziğe ziyadesiyle yüklenmiş. Müzikler bu açıdan
oldukça başarılı ve neredeyse müziksiz sahne yok. Hele ikinci yarısı bir tür
‘Çanakkale klipleri’ mahiyetinde. Şahsen final müziğini çok başarılı bulduğumu
vurgulamalıyım.
Film, klasik bir sinema filmi senaryosuna sahip değil,
dolayısıyla bir omurga öykü, belli noktada düğümlenmeler, kırılmalar,
çözülmeler filan yok. Böylesi bir destansı savaştan yüzlerce hikaye çıkarıp, birini
seçerek tüm olan biteni bu hikaye çerçevesinde verme yoluna gitmemiş
yapımcılar. Bu vesile ile Mehmet Niyazi ustanın Çanakkale Mahşeri isimli
kitabını da hatırlatmak isterim.
Türk Sineması görsel efekt meselesini henüz çözemedi maalesef. Filmin C.G.I'lari başarılı değil.
Görsel efekt konusu hassas. Zira artık cesaret edip bu
alanda büyük işlere soyunuyoruz. Büyük bütçe riskini bilerek yapıyor bunu
yapımcılar. Ancak paranın da her şey demek olmadığını anlıyoruz Çanakkale
1915’de. Tüm iyi niyete rağmen, Hollywood yapımlarında gördüğümüz
inandırıcılıktan epey uzak görsel efektler. Belki de, sadece para değil başka
sıkıntılar da vardır bu alanda; zaman gibi…
Filmde klasik bir ‘anlatıcı’ yok ama bunun yerine alt
yazılar var görüntülere eşlik eden. Açıkçası bu uygulamanın kaygısını anlamakla
beraber biraz ‘doz aşımı’ olduğu kanaatindeyim.
İster ‘orta karar bir yakın tarih filmi’ deyin, ister ‘resimli
Çanakkale belgeseli’, fark etmiyor, neticede eli yüzü düzgün ve derdini anlatan
bir film var karşımızda. Tarih kitaplarında okuduğumuz kendi geçmişimize dair görsel bir çalışma ve kanaatimce mutlaka izlenmesi gerekiyor.
Hem yazılanları zihnimizde daha rahat canlandırmak için, hem
de bu yönde atılacak daha sağlam ve büyük adımları desteklemek için.
Ne zaman yüksekçe bir yerden atlayan birilerini görsem aklıma meşhur Titanic filminin o sahnesi gelir.
Hani, genç kızı sırf bir sınıfa ait olmak uğruna küstah bir zenginle evlendirmek isterler de, kız ölüm pahasına bunu reddeder. Ve geminin kenarına tırmanıp okyanusun buzlu sularına atlamak ister. İşte o zaman genç bir adam belirir karşısında ve atlamaya kararlı kızı vazgeçirmek için meşhur cümlesini söyler: ‘Atlarsan, ben de atlarım!’
Bir şey uğruna atlamak… Yani hayatınızı riske etmeyi göze almak; büyük bir diğerkamlık örneği olsa gerek.
Avusturyalı ekstrem sporcusu Felix Baumgartner, pazar günü 39 bin metre yükseklikte dururken aklıma bu geldi. Saatler süren yolculuk sonrasında gittiği toplam mesafe 40 km bile değildi. Çoğumuzun işe gitmek için aldığı mesafe kadar. Demek ki mesafenin yönü de önemli, yukarı doğru olunca yükseliyorsunuz ve dünya gittikçe küçülüyor gözünüzde. Zaten Baumgartner de benzer bir şey söylüyor; “Bazen ne kadar küçük olduğumuzu görmek için gerçekten çok yükseklere çıkmamız gerekiyor.” diyor.
O kadar yükseklikte duran metal balonun içerisinde bir insanın gördüğü manzara ve hissettiği şeyler çok önemli. Bunu ifade edebilmek de… Nitekim Felix Baumgartner, ne hissettiğini açıklarken şöyle diyor: “Dünyanın tepesindeyken kibrinizden eser kalmıyor. Ne kıracağınız rekorları ne de elde edilecek bilimsel verileri düşünüyorsunuz.”
Carl Sagan’ın meşhur bilim kurgu kitabı (filmi de çekildi) Contact –Mesaj’da, inançsız bilim kadını Ellie, uzaya çıktığında gördüğü müthiş ahenk ve büyüklük karşısında şöyle diyordu: “Bu semavi bir olay, anlatmaya kelimeler yetmez, beni değil bir şairi göndermeliydiler!”
Kendimizi kıstırdığımız küçük evrenimizde, bazen en minik meseleleri o kadar büyütüyoruz ki, haddimizi aşıp ‘derdimiz dünyadan büyük’ noktasına geliyoruz. İnsanoğlu tuhaf, zira haddi aşma noktasında sınır tanımıyor. Küçüklüğünü sıklıkla unutup, -haşa- ilahlık taslama noktasına kadar geliyor.
Baumgartner, dünyanın damından serbest atlayışa geçtiği anda, kamera görüntülerinde minnacık bir nokta olarak düşmeye başladığında bunu en iyi hisseden olmuştur sanırım. 39 kilometrelik mesafe bize göre 10 dakika sürdü ama ona ne kadar gelmiştir Allah bilir. Bu kadar teknolojiye, güvenlik önlemine, özel giysilere vs. rağmen bir ara kontrolü kaybedip kontrolsüzce dönmeye başladığında insanın acizliğine dair kolay elde edilmeyecek bir deneyim sahibi olduğunu düşünüyorum.
1997 yapımı Contact. Robert Zemeckis yönetmişti.
1990 yılı Dünya Kupası’ydı sanırım. Seccadesi televizyon ekranına ters duran anneannem nasıl olmuşsa bir ara dönmüş ve ekrandaki stadyumu görmüştü. Hayretler içindeydi. Zira stadyumun ışıklandırma direkleri ve lambaları yakın plan gösterilmişti. İnsanlığın böyle bir şeyi yapmasına hayret ediyordu. Hemen Risale-i Nur’u açtım ve Bediüzzaman’ın kendisine gelen öğrencilere verdiği dersi okudum. Küçük bir sokak lambasına bakıp hayret eden insanoğlunun, semadaki devasa lambaları görüp hayrete düşmemesine hayret ediyordu. Küçücük bir lamba için kocaman direk dikenleri takdir edip de, direksiz, kablosuz üstelik top güllesinden yüzlerce kez daha hızlı hareket eden sema lambalarını kanıksamasının hayret verici olduğunu söylüyordu.
Felix’in atlamasından sonraki gün enteresan bir şey oldu. Yale Üniversitesi tarafından yürütülen “Gezegen Avcıları” (Planet Hunters) programının gönüllü araştırmacıları 4 güneşe sahip bir gezegenin varlığını keşfetti. Gezegenin, bir yıldız çiftinin yörüngesinde yer aldığını ve başka bir yıldız çiftinin de ilk çiftin etrafında döndüğünü belirlemişler. Dünya’nın yarıçapından 6 kat daha büyük olan gezegen, Güneş Sistemi’nin en büyük 4. gezegeni Neptün’e benziyormuş. Esas insanı hayrete düşüren ise bu gezegenle dünyamız arasındaki mesafe. Yaklaşık 5 bin ışık yılı uzaklıktaymış.
1 ışık yılının 9.460.730.472.580,800 kilometre olduğunu biliyoruz. 5.000’i bu rakamla çarpmamız lazım mesafeyi bulabilmek için. Ve ne kadar küçük olduğumuzu idrak edebilmek. Bu kadar küçüklüğe rağmen yaptığımız afra tafraları düşünürsek Kur’an-ı Kerim’in “Muhakkak ki insan Rabb’ine karşı çok nankördür!” (100:6) ayetini çok daha iyi anlarız gibime geliyor. (17.10.2012'de Zaman'da yayınlandı)