Önce bir uyarı; bu yazı yapısı gereği, ele aldığı filmle
ilgili bir takım ‘zorunlu’ çözümlemeler içermektedir. Dolayısıyla bahsi geçen
filmi önce ve özellikle sinemada izledikten sonra yazıyı okumanız şiddetle
tavsiye edilir.
Yönetmenliğini Ang Lee’nin yaptığı ‘Pi’nin Yaşamı-Life Of
Pi’ en genel hatlarıyla bir ‘insanın olgunlaşması (insan-ı Kamil)’ filmi. Hatta
bunu o kadar aleni olarak yapıyor ki yönetmen, filmin en başında, tüm hikaye
iki adam arasında bir ‘sana bir öykü anlatayım da hayata bakış açın değişsin’
formunda veriliyor.
Hikaye şu: Kanadalı bir yazar, iki yıldır çalıştığı bir romanı eliyle öldürmüş umutsuzken, tuhaf bir Hindistanlı ile tanışır: Mamaji. Yüzme delisi bu garip adam ona adını bir yüzme havuzundan alan başka birinden bahseder: Piscine Molitor Patel. Mamaji'nin sembolik yeğeni olan Piscine'nin öyküsünü dinlediği an Allah'a olan inancının pekişeceğini, inanmıyorsa da inanacağını ileri sürer. Yazar, Piscine ile buluşur ve tüm hayat hikayesini dinler. Filmimiz de esasen bu hikaye üzerine kuruludur.
Hindistan’ın cennetasa bir köşesinde hiç de fena olmayan bir çocukluk yaşayan Pi, boş vakitlerini babasının hayvanat bahçesinde geçirmektedir. İsmine bir havuz kaynaklık etmiştir ve sıra dışı amcası tam bir yüzme delisi olduğu için, yüzmediği havuz kalmamıştır.
Botanikçi bir anne ve hayvanat bahçesi sahibi bir baba ile, vurdumduymaz bir ağabeye sahip olan Pi, inançsız babasının, (hatta 'din karanlıktır' diyerek oğlunu inançtan soğutmaya bile çabalar) aksine, çocukluk günlerinde ruh ve bedenine dair keşiflerde bulunurken, bozulan siyasi ve ekonomik şartlar, ailesiyle beraber göç etmesine neden olur. Adeta ‘Nuh’un Gemisi’ne benzeyen büyük bir gemi ile okyanus ötesi yolculuğa başlarlar. Bir gece sıkıntılı anda uyanan Pi, güverteye çıkar ve büyük bir tufanın gelip, gemiyi batırdığına şahit olur. Şaşırtıcı şekilde bir filikaya kendini atan Pi, bu küçük teknede yaralı bir zebra, bir orangutan, çakal ve en sonda sahneye çıkan kaplan ile baş başa kalır.
Hindistan’ın cennetasa bir köşesinde hiç de fena olmayan bir çocukluk yaşayan Pi, boş vakitlerini babasının hayvanat bahçesinde geçirmektedir. İsmine bir havuz kaynaklık etmiştir ve sıra dışı amcası tam bir yüzme delisi olduğu için, yüzmediği havuz kalmamıştır.
.jpg)
Botanikçi bir anne ve hayvanat bahçesi sahibi bir baba ile, vurdumduymaz bir ağabeye sahip olan Pi, inançsız babasının, (hatta 'din karanlıktır' diyerek oğlunu inançtan soğutmaya bile çabalar) aksine, çocukluk günlerinde ruh ve bedenine dair keşiflerde bulunurken, bozulan siyasi ve ekonomik şartlar, ailesiyle beraber göç etmesine neden olur. Adeta ‘Nuh’un Gemisi’ne benzeyen büyük bir gemi ile okyanus ötesi yolculuğa başlarlar. Bir gece sıkıntılı anda uyanan Pi, güverteye çıkar ve büyük bir tufanın gelip, gemiyi batırdığına şahit olur. Şaşırtıcı şekilde bir filikaya kendini atan Pi, bu küçük teknede yaralı bir zebra, bir orangutan, çakal ve en sonda sahneye çıkan kaplan ile baş başa kalır.
Kaplan önemlidir zira, onunla bir cemaziyelevveli vardır
Pi’nin. Richard Parker adını verdikleri kaplan, önce diğer iki hayvana kötülük
eden çakalı saf dışı bırakır ama Pi ile de öyle içli-dışlı olmaz asla. Pi,
okyanusun ortasında günler boyu kolay ehilleşmeyecek bir kaplan ile yol alır.
Hikaye bir yere kadar Gabriel Garcia Marquez’in Bir Kayıp
Denizci isimli öyküsüne benzer şekilde ilerliyor. Dolayısıyla kaba bir bakışla
bir tür ‘felaket ve kazazede filmi’ gibi görünen Pi’nin Yaşamı, ilerledikçe her
kabuğunun altından başka bir yönünün ve keşfin yapıldığı derinlikli bir görsel
şölene dönüşüyor. Kayıkta, hayvanlar ve nihayetinde Bengal Kaplanı (Richard
Parker) ile baş başa kalan genç Pi’nin yaşadıklarına şahit oldukça, filmin ilk
kısmına zihinsel olarak geri dönüyor ve aslında başta tüm olup bitenlerin bu
yaşanacak olanlara birer gerekçe olarak filme yerleştirildiğini anlıyoruz.
Hayranlık verici bir zeka ve derinlikle kurgulanmış bir
senaryo var Pi’nin Yaşamı’nda. Bana göre en büyük sıkıntısı, ilk kısmı biraz
uzatması. Esas meseleye gelene kadar epey yoruluyor izleyici.
Önce kimliği yerli yerine koyuyor hikaye. Bunu da inanç
sistemlerine yargısız yaklaşımıyla yapmaya başlıyor.
Her özelliğin bir ‘ekim’in yapıyor öncelikle. Yüzmeyi
gerekçelendiriyor, ‘neden kaplan?’ sorusunu da. Hatta burada da durmuyor, anne
figürü ile başka bir masumiyeti, ‘pislik aşçı’ tiplemesiyle başka bir fenalığı
eşleştiriyor. Dolayısıyla, seyirciye filmin sonunda ‘neden kaplan?’ sorusu
sormasına imkan vermiyor. Kaplan; çünkü çocukluğunda yaşadığı bir deneyim, tüm
görkemi, asaleti, gizemine rağmen, kaplan kendi doğasına uygun olarak keçiyi
parçalayabiliyor! Bir bilinçaltı ve ruh ekimi aslında yapılanlar.
Kaplan’ın kişiselleşmesini de son derece lineer veriyor
aslında. Ona bir insan ismi takıyor; Richard Parker. Bunun da açıklamasını var
şahane şekilde; kaplan hayvanat bahçesine yazılırken, isim karışıklığı
nedeniyle sahibinin ismi yazılıyor onun yerine. Yoksa orijinal ismi de güzel aslında: Susamış! Amcanın hikayesi, dayanma,
direnmenin rasyonel karşılığı için. Kahramanın okyanus ortasındaki yalnızlık
günleri ilerledikçe başka boyuta çekiyor bizi film. Ve zihinlere bambaşka bir
kapı açarak, o perspektiften izlememizi sağlıyor. Bir anda tablo şöyle
değişiveriyor: Beden bir tekne; üzeri örtülü. Altında sırtlan da var, çakal da;
içinde kurtuluşla ilgili ipuçları taşıyan kitaplar da, nefsi köreltmeye
yarayacak gıdalar da, kurtuluş için işaret fişekleri de…
Misal kayığa bindikten bir süre sonra söylenen şu cümle nasıl bir şeydir: "İkimiz de (kaplan ile) gerçek efendimizle tanışmak için öksüz bırakılmıştık!" Sıklıkla vurgulanan 'Umut' ve 'sabır' Ve kaplanın okyanusun derinliğine bakışı, tüm hayvanların bir yün yumağının çözülmesi gibi çözülüşü, akabinde aslında suya bakanın Pi olduğunu anlamamız ve onun haykırışı; "Gel de Tanrıyı gör Richard Parker, gel teslim ol!"
Aslında anlatılanın künhüne varıp, çözümlemek için filmin
ortalarında basit birkaç soruyu kendimize sormak yeterli oluyor. Kayığı örten
çadır bezinin altından çıkan her canlı-cansız ‘şey’in bir anlamı var. Düz
mantık ile bakıldığında şu sorunun cevabı, bize bir ‘darb-ı mesel’
anlatıldığının açık göstergesi: Küçücük teknede, kayığın yarısının kaplayan
çadırın altında hem kaplan, hem sırtlan saatler-günler boyu sessizce durur mu?
Kaplan ortaya çıkmak için sırasını bekleyen insan benliğinin vahşi yönü olmasa,
o sırtlanı iki dakika tente altında rahat bırakır mı?
Bir Sahil (-i selamet) sahnesi var ki, şahsen çok etkileyici
buldum. Yapılan mücadele sonunda, perişan halde kumlara kapaklanmış insanoğlu,
nefsin asla ama asla dost olmayacağını idrak ediyor ve şöyle diyor; ‘Ardına
bile bakmadan çekip gitti!” Gerçekten de kaplan, semboller sekansında özgürlük
fırsatını yakaladığı an dostluk filan önemsemeden kendi ormanına dalıveriyor.
Ve sahilde, perişan halde bırakıyor kahramanımızı…
Misal kayığa bindikten bir süre sonra söylenen şu cümle nasıl bir şeydir: "İkimiz de (kaplan ile) gerçek efendimizle tanışmak için öksüz bırakılmıştık!" Sıklıkla vurgulanan 'Umut' ve 'sabır' Ve kaplanın okyanusun derinliğine bakışı, tüm hayvanların bir yün yumağının çözülmesi gibi çözülüşü, akabinde aslında suya bakanın Pi olduğunu anlamamız ve onun haykırışı; "Gel de Tanrıyı gör Richard Parker, gel teslim ol!"
![]() |
| Filmin en etkileyici anlarından biri, kopan fırtına ve teslim oluş! |
![]() |
| Bir dolu şey yaşandıktan sonra, finalde esas golü atıyor yönetmen. 'Yoksa', diyorsunuz, 'aslında yaşananlar başka bir boyutta başka bir şey miydi?' |
Richard Parker-Pi eşleşmesi bazı sahnelerde o kadar tebarüz
ediyor ki, yönetmenin bu konuda filmin tadını kaçırabilecek kadar seyreltici gayret
gösterdiğini fark ediyoruz. Ancak (tamamen kişisel gözlemimdir) bu eşleşmeyi
hala yapamayan izleyicilerin çoğunluğu oluşturması, Ang Lee’nin bu dozu
tutturabildiğinin göstergesi.
Akla ziyan bir görselliği var filmin. CGI teknolojisinin
ulaştığı nokta hakikaten hayranlık verici. Bu görselliği öylesine bol ve
katmanlı bir metafor sağanağına tutuyor ki Ang Lee, film bitmesin istiyorsunuz.
Zira her yeni kare yeni bir keşif, her imge bir metafor barındırıyor adeta.
Size böyle yazıyorum ama filmi izledikten sonra geri dönüp hatırladıkça, hala
bazı yönlerini tam keşfedemediğimi de hissediyorum. Belki de filmi bir kere
daha izlemem gerekecek, belki bir daha.
![]() |
| Şöyle bir soru mesela: Yoksa insanın derinliği okyanusunkinden büyük müdür? |
O kadar yani…
Filmin efektlerini yapan “Rhythm & amp; Hues Stüdyoları”
rakiplerine öylesine bir fark atıyor ki, ancak izleyenler ne denmek istediğini
anlar gibime geliyor.
Berrak, duru görsellik, şiir gibi akan resimler, buna uygun
müzik ile muhteşem bir görsel ve işitsel ziyafet var perdede.
![]() |
| 1993 yapımı Little Buddha. Bernardo Bertolucci benzer bir iç çatışmaya sokarak kutsallaştırmıştı kahramanını. |
B. Bertolucci’nin Little Buddha’sındaki iç murakabe
sahnesini hatırlayalım. Ang Lee, sembolleri o filmdeki kadar basit değil, mana
kovanına batırarak yerleştiriyor filmine ve –her kadar kolaylaştırıcı-
yönlendirmeler yapsa da, seyircinin bu keşifte bulunmasını istiyor. Sembollerle inancı çoğu kez iç içe geçiriyor.
Bu anlamda Ang Lee, filme aktardığı eserden de kaynaklanan pozitif bir
ayrımcılıkla kahramanın kültürüne (Hinduist) biraz torpil geçiyor ama zararı
yok.
Her ne kadar inancın ikna sürecinde kullandığı argümanlar nispeten çiğ kaçsa da, en azından değişimi temellendirme açısından çok önemli bir eksiği tamamlıyor.
![]() |
| Filme kaynaklık eden kitabın kapağı. |
Pi’nin Yaşamı esasen post-modern bir vaaz, bir iç çatışmanın son derece başarıyla gösteriye dönüştürülmüş formatı adeta.
Her hayvanın hayatta bir karşılığı, her insanın hayvani bir
yönü var. Başta Risale-i Nurlar olmak üzere, pek çok ruhani metinde denenmiş
bir yöntemdir. Fırtınalı deniz, küçük filika, her türlü fenalığı yapacak
yırtıcı hayvanlar… Bunlar tasavvuf metinlerinde sıklıkla görebileceğimiz kıssa
tasvirlerinin tabloları… İnsanın arzu ve istekleri, birer hayvan ile sembolize edilir.
Her hayvanın bir duyguya denk gelen karşılığı vardır. Ve insanoğlunun ‘tekamül’
yolculuğunda tabiat ve hayvanlar birer metafor olarak çoklukla kullanılır.
Sinemada daha önce de, benzeri yöntem kullanılmıştı ama kabul etmek lazım ki,
daha önce hiçbir sinema filmi Pi’nin Yaşamı kadar bu meseleyi güçlü ve görsel
anlamda başarıyla aktaramamıştı.
Şunu da vurgulamak şart; gerek Hollywood, gerekse sair
sinemalar, bu tür ‘aslanlı-kaplanlı’ filmleri çok çekti. Disney’i, Pixar’ı
hatırlayalım. Sakın ha sakın, Pi’nin Yaşamı’nın bu tür filmlerle karıştırmayın
ve karşılaştırmayın.
![]() |
| Sahile vardığı anda artık eski Pi değildir o. |
Bence Pi’nin Yaşamı’nın en büyük sorunu, finaldeki mesajı
çok güçlü verememesi. Bunun için de kınayabilecek durumda değiliz kimseyi,
onlarca ‘kıssa’dan çelimsiz ve kısa, dahası ‘hikmet’siz bir hasat devşirilmesi
üzücü tabii ama eldeki malzeme ile bu kadar bir ‘hisse’ çıkıyor ne yazık ki!
Son söz şudur; bir inanç filmi Life Of Pi; insanoğlunun
bidayetinden beri içinde taşıdığı iki yönün (iyilik-fenalık) dar bir alanda
mücadelesi ve murakabesi…
.jpg)












.jpg)



















