31 Aralık 2012 Pazartesi

2012; sinemanın Fetih yılı!


En sonda söyleyeceğimizi başa alarak girelim söze: 2012 yılı için en genel değerlendirme şu olsa gerek; “Çok tartıştık, çok atıştık, atıp tuttuk. Az okuduk, az seyrettik, az dinledik…” Mutluluklar, memnuniyetsizlikler ve hayal kırıklıkları arasında yıla damgasını vuran film şüphesiz Fetih 1453 oldu.

Muhafazakar Sanat ve tiyatro tartışmalarının gölgesinde geçen koca yıl, sinema açısından çok umut verici olmasa da, umut kırıcı bir tabloya sebep olmadı. 2012 sinema sektörü açısından geçen yıl ile benzerlik gösterirken, Türk sinemasında gözle görülür bir üretim ve izleyici sayısında düşüş vardı.

Önce sektörü rakamlarla inceleyelim.

Bu satırların yazıldığı ana kadar, son bir yıl içinde sinema gişelerinde kesilen bilet sayısı 43 milyona yakındı. Biletlere ödenen para miktarı ise 412 milyon TL civarındaydı. Aynı rakamlar geçen yıl için; 42 milyon izleyici, 398 milyon TL hasılat şeklindeydi.


Ayrıntıları görmek için tablolara tıklayın.
Türk sineması açısından gözle görülür gerileme ise rakamlara şöyle yansıdı; 2011 yılında toplam 75 film vizyona girdi, 21 milyon seyirci 180 milyon TL ödeyerek bu filmleri izledi. Bu sene üretilen film sayısı 55’de kaldı. 18 milyonun biraz üzerinde seyirci, gişelere yaklaşık 162 milyon TL’lik hasılat bıraktı. Yüzde oranı olarak, yerli yapımlar yabancılara karşı biraz geriledi ve satılan biletlerin yüzde 47’si yerli filmlerindi. Ki bu rakamlarda Fetih 1453 filminin katkısı azımsanmayacak boyutta oldu.

2012 yılında yerli ve yabancı olmak üzere toplam 282 yeni film (gösterimi devam edenlerle beraber bu rakam 486 oldu) vizyona girdi. Geçen sene gösterilen film sayısı toplam 291 idi.



Geçtiğimiz yıl, yerli/yabancı ayrımı olmaksızın, bir film ortalama 142 bin kişi tarafından izlendi ve yine ortalama 1.4 milyon TL. hasılat elde etti. Bu sene, film başına düşen seyirci sayısı çok az da olsa düştü: 141 bin. Bir filmin ortalama kazancı ise 1.3 milyon TL’ye geriledi.

2012’de vizyon şansı bulan 282 filmin 240 tanesini iki büyük firma dağıttı: Tiglon ve UIP. Tiglon, 173 film dağıtarak bu alandaki liderliğini korurken, bu iki markanın toplamdan aldıkları pay yüzde 70’i geçti.



Kültür Bakanlığı yerli yapımlara bu sene toplam 13 milyon TL’lik bir destekte bulundu.  Belgesel ve kısa film, senaryo vs. gibi alanları da eklediğimizde, bu rakam 20 milyon TL'ye ulaştı. Vizyona giren 55 yerli filmin 14 tanesinde bakanlık desteği vardı. Bu 14 filmi toplam 879.796 kişi, 7.949.457 TL ödeyerek izledi.

Başarılı olanlar

Yılın en başarılı filmi şüphesiz Fetih 1453 oldu. Yönetmenliğini Faruk Aksoy’un yaptığı film sadece 2012’nin değil, Türk sinema tarihi için belki de bir zirve ve kırılma noktasıydı. Şubat ayında gösterime giren Fetih, toplam 41 hafta vizyonda kaldı ve yaklaşık 6,5 milyon kişi tarafından izlendi. Filmin hasılatı da kolay kolay kırılmayacak bir rekor rakamı yakaladı: 60 milyon TL. Neredeyse bir yılda çekilen tüm yerli filmlerin bütçesine denk bir meblağ bu.


Yılın sürpriz çıkışını ise, Kasım ayı başlarında Özcan Deniz yaptı. Neredeyse birebir bir uyarlama olan Evin Sensin, başarılı anlatımı ve Türk melodramları andıran yapısallığıyla izleyiciyi yakalamayı başardı. Evim Sensin’in iki aylık gişesi; 2.5 milyon seyirci ve 23 milyon TL hasılat oldu.

Türk sinema izleyicisinin ağlatan/güldüren filmlere rağbet gösterdiği öteden beri bilinir. Her ne kadar birbirine zıt gibi görünse de, izleyicinin duygusal profili ‘acıklı’ ya da ‘komik’ filmlere uygundur. Fetih 1453 bu profilin dışına çıkarak da başka bir alanda başarıya daha imza atmış oldu. Eyvah Eyvah, Recep İvedik serileri ile kemikleşen gişe/komedi filmi formülü bu sene fazla işlemedi gibi. Her ne kadar gişede ilk 10’u zorlayan 3 film (Berlin Kaplanı, Sen Kimsin, Moskova’nın Şifresi Temel) komedi filmi olsa da, Osman Sınav’ın Uzun Hikaye’si, Çanakkale 1915 farklı tatlar içeren filmler olarak bu sene akıllarda kaldı.


Sevindirici bir başka tablo ise, ilk 10’u oluşturan filmlerin 7 tanesinin yerli yapım olmasıydı. Listeye girebilen sadece üç yabancı film oldu: Buz Devri 4, Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti (2) ve Kara Şövalye Yükseliyor. 2012’de gösterilen 227 yabancı filmden sadece ikisi 1 milyon izleyici barajını aşabildi. Bu arada yıl sonunda vizyona henüz giren Hobbit: Beklenmedik Yolculuk’un iki haftalık performansının hiç de fena olmadığını, önümüzdeki yıl bir milyon izleyici sayısını geçebileceğini de belirtelim.

Hayal kırıklıkları

Bir de tablonun alt kısmı var şüphesiz. Bazıları büyük umutlarla çekilip gösterime konulan, bazıları zaten iddiasız olarak kaderine razı olan filmler bunlar. 

Örneğin 2012’nin en az izlenen filmi Nic Balthazar’ın Hayatımın Kararı (Tot Altijd - Time of My Life) oldu. Film vizyonda kaldığı 4 haftada toplam 242 kişi tarafından seyredildi ve 2 bin TL hasılat yaptı. 

Bu filmi 264 izleyici sayısıyla (ilk üç günlük hasılat) Cherry’nin Hikayesi ve 290 kişiyle Gökten Bir Uydu Düştü izledi. Bunların hemen hepsi, birkaç kopya ile aşağı-yukarı gişe yapmayacağı tahmin edilen filmlerdi.

Yılın hayal kırıklığı ise zannımca 126 salonda 19 hafta gösterimde kalan ve sadece 45 bin kişinin izlediği Vikingler Efsanesi Thor oldu. 

Keza Star Wars: Bölüm I - Gizli Tehlike (3D) de gösterimde kaldığı 3 hafta boyunca 127 salonda yalnızca 50 bin kişi tarafından izlenildi.


4 haftada toplam 242 izleyici ile yılın en bahtsız yabancısı.
Yerli filmlerden bazıları da maalesef hayal kırıklığı yaşadı. Örneğin, -her ne kadar yerliliği tartışılsa da- ‘distopik’ bir film olma iddiasıyla çekilen Canavarlar Sofrası, bir çok festivalden değişik ödüller aldığı halde (Aralarında SİYAD’ın ödülü de var) vizyonda kaldığı 8 haftada sadece 368 kişi tarafından izlendi. 

Seyfettin Tokmak’ın Kırık Midyeler’i, Tamer Garip’in Kod Adı Venüs’ü, Muzaffer Özdemir’in Yurt’u gişede umduğunu bulamayan filmlerin başlıcalarıydı. 

Kaos: Örümcek Ağı ve Açlığa Doymak filmleri de, hiç de fena olmayan salon sayılarına rağmen arzu edilen gişe başarısını yakalayamadılar.


Bir enteresan film: Canavarlar Sofrası.
2012 Türk Sineması adına ‘tür’ler açısından umut veren bir yıl oldu. Komedi ve dram ağırlıklı türlere, korkudan gerilime, aksiyondan tarihi filmlere kadar geniş bir yelpazede yapımlar oldu. 

Bir diğer umut verici gelişme ise, film bütçelerinin yükselmesiydi. Yine Fetih 1453’ün verdiği cesaretle yapımcılar büyük prodüksiyona girmeye başladı. Çanakkale 1915 böyle bir yapım oldu.

'Cep'ten izliyoruz!

Sinema salonlarımız hem teknik hem de yapısal olarak yavaş yavaş değişimini tamamlamaya başladı. Yeni yapılan salonların neredeyse tamamı 'kompleks' olarak düşünülüyor. Yani en az 3-4 küçük salon inşa ediliyor, ki genelde alış-veriş merkezleri yeni salonlar açıyorlar. Eskinin ferahfeza yüksek tavanlı, binden fazla koltuklu, geniş perdeli salonlarının yerini, cep modeli salonlar aldı.

Eskinin görkemli ve kalabalık seyircili film izleme alanları artık -neredeyse- tarih oldu. Bir çok 'büyük' salon, bir kaç cep salonuna dönüştürüldü bile. Elbette ekonomik açıdan bu anlaşılır bir şey. Zira, binlerce koltuklu bir salonu, üç-beş seyirci için tutmaktansa, bir kaç yüz kişilik üç-beş salonda daha başka filmler de oynatarak daha fazla seyirciyi hedeflemek son derece mantıklı.


Atlas gibi sinemalar bölünerek küçülürken, Emek gibi tamamen kapatılan salonlar da oldu. 
Gelin görün ki, sizi bilmem ama ben yeni sinema komplekslerini ürkütücü buluyorum. Tamam; ses yalıtımı, konfor için dört bir taraf yumuşak izolasyon maddeleri, renkli halılarla filan donatılıyor ama öylesine bir baskılı kasvet var ki, bazen film izleme zevkimi elimden aldığı oluyor. Hele bazı büyük sinema alanları var ki, salondan ziyade Mısır Piramitleri gibi bir havası var.

Yeni salonların üstün yönleri de var tabi. Yüksek kalitede ses ve görüntü sistemi, konforlu koltuklar ve iyi havalandırma. Ancak buna rağmen, kimi klasik izleyicilerin bu yeni 'kibrit kutusu' modeli salonlara intibak edemediğini de vurgulayalım.

Salon sayısında rekor

Sinema salon sayısı hakkında yıllık net bir bilgi yok elimizde. Bilinen son rakam salon sayısının hızla 2 bine yaklaştığıydı. Öte yandan ülkemizde sinema salon sayısı bulunmayan şehir sayısı da hızla azaldı. Son olarak bu rakam 5'in altına düştü. Aslında salon ve koltuk sayısı üretilen ve dağıtılan film sayısına göre yeterli gibi görünüyor. Sektörün öncelikle meselesi sanırım 'doluluk' sıkıntısı.

Artan konfor ve gösterim sektörünün endüstriye dönüşmesi ülkemizde bilet fiyatlarını da yükseltti. Bugün büyük şehirlerde ortalama bilet fiyatı 10 Doları buluyor. Amerika'da da son on yılda neredeyse bir buçuk katına çıkan bilet fiyatları şu an 8 dolar ortalamasıyla satılıyor.  Gelişmiş Avrupa ülkelerinde ise bu rakam 8 Avro civarında.


Yeni nesil sinema salonları bir yönüyle ürkütücü bir görselliğe sahip. 
Bir örnekle bahsi kapatalım; 1910 yılında Amerika'daki sinema salon sayısı yaklaşık 13 bin idi. Bugün ise Fransa : 5.500, Almanya: 4.950, İspanya: 4.200, İngiltere: 3.800, İtalya: 3.750, Rusya : 2.500 ve Türkiye: 1.900 sinema salonuna sahip. ABD'de ise yaklaşık 40 bin salon var.

Kaybettiklerimiz

Geldik 2012'nin en hüzünlü yönüne; kayıplar. Sinemada para kaybetmek normaldir ve -enteresandır- pek çok yapımcı bunu dert bile etmez. Milyonları batıran sinemacılar bile, oturup ağlamak yerine hemen yeni bir proje ile tekrar heyecanlanıp mesleğine sarılabilir. Başka bir sektörde böyle bir şey olur mu emin değilim.

Ama ölümlü dünya. Perdede ya da arkasında bize bambaşka alemler sunan sektörün kahramanları da, sizin benim gibi fanidir, ölümlüdür. 2012 bu anlamda epey üzücü bir sene oldu. Türk ve dünya sinemasından epeyce isim hayata veda etti. Tabii arkalarında yüzlerce güzel film bırakarak.

2012 yılında kaybettiklerimiz arasında beni en çok üzen isimlerden biri şüphesiz meşhur Yeşil yol filminin bizi mest eden karakteri John Coffey'i canlandıran Michael Clarke Duncan'ın ölümü oldu. Bu konudaki bir değerlendirmeyi şurada yapmıştık.


Yeşil Yol'un John Coffey'i M.C. Duncan ölümüyle üzdü. 
En şaşırtıcı ölüm haberi ise Ağustos ayında geldi. Top Gun, The Fan, Man On Fire, True Romance, Crimson Tide, The Enemy at the State gibi unutulmaz filmlerin yönetmeni Tony Scott, Vincent Thomas köprüsünden atlayarak intihar etti. Sosyal medyada, ünlü Scott kardeşlerin küçüğü olan Tony'nin kanser olduğuna ilişkin dedikodular dolaşsa da eşi kesin bir dille yalanladı bunu. Ve bıraktığı intihar mektubunda şöyle yazıyordu: "Hayatta her mutluluğu ve üzüntüyü yaşadım. Parayla satın alınabilecek 100 hayalimi de gerçekleştirdim. Yıllardır, köprüden intihar eden birinin nasıl bir duygu yaşadığını merak ediyordum. Şimdi bu son hayalimi de gerçekleştirmek üzereyim." Bize ise hayretler içinde 'Allah kimseyi şaşırtmasın' cümlesini demekten başka bir şey kalmadı...

Yardımcı rollerin tonton dedesi Ernest Borgnine de 2012 yılında sinemanın kaybettiği değerlerden biri oldu. Borgnine, 95 yıllık hayatına 204 film ve dizi sığdıran verimli oyunculardan biriydi. Akılda kalan rolü ise, ahir ömründe oynadığı, Sean Penn'in 11 Eylül felaketini anlatan kısa filmi oldu.

Larry Hagman ismi ilk etapta çok şey hatırlatmasa da 'Ceyar' yani 'JR' ülkemizde en iyi bilinen dizi karakterlerinden biriydi. Ve neredeyse rahmetli Erol Taş kadar nefret edilen  bir 'kötü'ydü! Hagman da, Kasım ayında 86 yaşında hayata gözlerin kapadı.

2012 Şubat'ında ölen Ben Gazzara, yeni nesil tarafından pek bilinmeyen bir sinemacıydı ama dünya sinema tarihinde yer alacak önemli isimlerden biriydi. Gazzara, oyunculuğun yanında yazardı, yönetmendi ve müzisyendi. 59 yapımı Anatomy of a Murder unutulmaz filmlerindendir. Aktör, son dönemlerde Big Lebowski'de oynamıştı.


Rocky JR, Sage Stallone de genç yaşta hayata veda eden sanatçılardan. 
Ülkemizde çok duyulmadı ama 2012'nin en hazin ölümlerinden biri de ünlü aktör Sylvester Stallone'nun oğlu Sage Stallone'nun ölümüydü. Sinemaya Rocky 5 filmiyle giriş yapan oğul Stallone, Haziran ayında ölü bulundu. Resmi olarak açıklanmasa da, Sage Stallone'un aşırı dozda uyuşturucu aldığı için öldüğü konuşuldu. 

Türe ilgisi olsun olmasın herkesin bildiği bir isimdi Syvia Kristel. Açıkçası erotik film sektörünün perişan ettiği bir hayat yaşadı Hollandalı oyuncu. Emanuella film serisi, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bir dönemi etkiledi. 60 yaşında yokluklar içinde, perişan halde ölen bu kadın, geriye bıraktığı kitapta sektörü ve hayatı iç yakıcı bir gerçeklikte anlattı. Konuyla ilgili yazıyı şuradan okuyabilirsiniz.

Hepsini tek tek buraya almak mümkün değil elbette. Ama sinema sektörü, bilinen-bilinmeyen 3 binden fazla ismini toprağa verdi 2012'de.

Bunlardan Türk sinemaseverlerinin en çok bildiği isim şüphesiz Yunan sinemasının sembol ismi Theodoros Angelopoulos'tu. Kanaat-i acizanemce, Tarkovsky ve Kieslowsky ile beraber özellikle 20. Yüzyıl'ın son demlerine damga vurmayı başarmış üç isimden biriydi Theodoros Angelopoulos. Filmlerinde sıklıkla mitolojik göndermeler ve bireysel öykülerden yola çıkılarak, tarihsel bağlamın da altı çizilen toplumsal olayları ustalıkla anlatırdı. Bir de, müzikleri tabii. Angelopoulos filmlerinin müzikleri kolay unutulacak türden değildi. Usta sinemacıyı geçen ocak ayında, 76 yaşında kaybettik. Ölümü de çok trajikti. Son filmi Öteki Deniz-The Other Sea 'nin çekimleri esnasında, Pire-Drapetsona otoyolunda, hızla çarpan bir motosiklet yüzünden yaşama veda etti.


Yönetmenler Çağı'nın efsane isimlerin Metin Erksan'ı da yitirdik. 
Sinemamızın hüzün yılı

Türk sineması adına da hüzün yaşandı 2012'de. Bunlardan hemen hatırlananı şüphesiz usta yönetmen Metin Erksan'ın vefatı oldu. Rahmetli ile ilgili ayrıntılı yazıyı şurada bulmak mümkün. Erksan'ın rahmetli oluşundan bir hafta filan sonra da, Türk sineması 'ses'ini yitirdi. Usta tiyatrocu ve seslendirme sanatçısı Müşfik Kenter de gidenler kervanına katıldı. Müşfik Hoca ile ilgili yazıyı da şuradan okuyabilirsiniz.

Yeşilçam'ın altın döneminin jönlerinden olan Ekrem Bora da Türk sinemasının acı kayıplarından biriydi. Nev-i şahsına münhasır fiziği ve güçlü oyunculuğu ile sinemamızın unutulmaz isimlerindendi Bora. Gökhan Özcan'ın, Bora ile ilgili yazısını okumanızı salık veririm.

Mayıs ayında ise Türk sineması adına ümit veren bir ismi yitirdik: Seyfi Teoman. Henüz 35 yaşında, bir motosiklet kazasıyla aramızdan ayrılan Teoman, Tatil Kitabı ve Bizim Büyük Çaresizliğimiz isimli filmlerin yönetmeni, bu sene vizyona giren Tepenin Ardı filminin yapımcısıydı.

Leman Çıdamlı, Mücap Ofluoğlu, 2012'de kaybettiğimiz tiyatro kökenli sinemacılardandı.


69. Venedik Film Festivali'nde, "Geleceğin Aslanı" ödülünü alan Küf. 
Ödül durumları

2012 Türk sineması için uluslararası alanda da epey bereketli oldu. Pek çok film, prestijli festivallerde yarıştı, bazıları ödüle kucaklaştı. Yurt dışındaki festivallerden gelen ödüller ise, hem cesaret verdi hem de Türk sinemasının tanıtımına ciddi katkı sağladı.

İsmail Güneş'in son filmi ''Ateşin Düştüğü Yer'' Montreal Film Festivali'nde en iyi film ve FIPRESCI (Uluslararası Sinema Yazarları Örgütü) ödüllerini kazandı. Film Oscar'da ülkemizi temsil etti ancak, maalesef finale kalan filmlerden olamadı.
Ali Aydın ilk filmi ''Küf''le 69. Venedik film festivalinde ''Geleceğin Aslanı'' ödülüne layık görüldü.

Yönetmen Emin Alper'in ilk filmi ''Tepenin Ardı'', Berlin Film Festivali Caligari Ödülü, Altın Lale ve Saraybosna Film Festivali Jüri Özel Ödülü'nden sonra Asya-Pasifik Film Ödülleri'nde de En İyi Film ödülüne layık görüldü. Daha önce Nuri Bilge Ceylan'ın ''Üç Maymun'' ve ''Bir Zamanlar Anadolu'da'' filmleriyle iki kez En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazandığı festivalde, ilk kez bir Türk filmi en büyük ödülü kazandı.

Festivalde senarist ve yönetmen Reis Çelik ise çocuk gelinleri anlattığı ''Lal Gece'' ile En İyi Senaryo ödülüne layık görüldü. Çelik'in yine aynı filmi Tokyo Uluslararası Film Festivali'nde en iyi Asya-Ortadoğu Filmi ödülünü layık görüldü.

Yeşim Ustaoğlu'nun ''Araf'' filminde oynayan Neslihan Atagül Tokyo Uluslararası Film Festivali'nde ''En İyi Kadın Oyuncu'' seçildi. Araf, Uluslararası Abu Dabi Film Festivali'nde de 2012 Black Pearl (Siyah İnci) ''En İyi Film'' ödülünü aldı.

65. Cannes Film Festivali'nde, kısa metrajlı filmler kategorisinde yarışan Rezan Yeşilbaş'ın ''Sessiz'' adlı filmi Altın Palmiye Ödülü'ne layık görüldü.

Yerli festivaller ile ilgili bir değerlendirmede bulunmak istemiyorum açıkçası. Maalesef ülkemizde düzenlenen üç büyük festival (Antalya, Adana ve İstanbul) büyük tartışmalarla gerçekleşti. En iç yakanı ise İstanbul Film Festivali'nde yönetmen Zeki Demirkubuz'un Yeraltı filmine yapılanlardı. Tuhaf bir şekilde, maddi karşılığı olmayan dallarda ödül alan film, önemli ödüllerde dikkate alınmadı. Ödül almak için sahneye gelen Demirkubuz'un söyledikleri ise manidardı; "Sizi anlıyorum!"

30 Aralık 2012 Pazar

Biz ayrılamayız!


 26 Aralık 2004 günü merkezi Endonezya'nın Sumatra adasının batı kıyısı açıklarında büyük bir deprem oldu. 9.1 ila 9.3 olan büyüklüğüyle, bir sismografla kaydedilmiş olan bugüne kadar ki en büyük üçüncü depremdi bu. Süresi 8.3 ila 10 dakika arasında değişen deprem, bugüne kadar görülmüş en uzun süreye sahipti ve tüm gezegeni 1 cm hareket ettirdi. Akabinde Alaska'ya kadar uzanan bir coğrafyada depremleri tetikledi.

Batma nedeniyle meydana gelen deprem, Hint Okyanusu'na kıyısı olan karaları vuran, yüksekliği 30 metreye kadar çıkan tsunamiler üretti ve bu nedenle on dört ülkede 230 binden fazla kişi öldü. Bu, tarihteki en çok ölüme yol açan doğal afetlerden biriydi. Endonezya en ağır zararı alan ülkeydi, onu Sri Lanka, Hindistan ve Tayland izledi.

Teknolojinin gelişmesi ve sinemanın da bu gelişimden ziyadesiyle yararlanması hem iyi hem de kötü neticeler getirdi.

İyi olan şuydu; felaketi seyirciye geçirmek için, kullanılan başarılı görsel efektler yaşananları çok daha yakından ve gerçekçi hissettiriyordu. Kötü olan ise, buna güvenen sinemanın insan ve dramından kaçmaya başlaması oldu.

Özellikle büyük bütçeli felaket filmlerinde yapılan harcamalar boşa gitmesin diye, meselenin insanı boyutu ikinci plana itiliyor maalesef. Yönetmenliğini J. A. Bayona’nın yaptığı (Yetimhane filminden hatırlayacaksınız) Imposibble-Kıyamet böylesi bir tuzağa düşmeyen nadir filmlerden. Bayona, deprem/tsunaminin etkilediği milyonlarca kişiden Amerikalı bir Turist aileyi ele alıp, hikayelerini anlatıyor.

Gerçek, yani yaşanmış bir hikayeye dayanan Kıyamet Günü, 2004 Noel’inin hemen arifesinde başlıyor. Amerika’da yaşanan ekonomik sıkıntının da etkisiyle, bir takım kararlar almak için kafa dinleme amacıyla tatile çıkan Henry, eşi Maria ve çocukları Lucas, Simon ve Thomas, Tayland’ın cennet gibi bir kumsalındaki yeni bir otele yerleşirler. Baba Henry, tatil boyunca hem ihmal ettiği ailesiyle vakit geçirecek, hem de yeni iş imkanlarıyla ilgili kafasını toparlayacaktır.

Ancak, Sumatra’nın batı kıyısında meydana gelen deprem ve akabinde oluşan tsunami pek çok ülkeyi olduğu gibi Tayland’ı da vurur. 5 kişilik aile felaket sonrasında hem hayatta kalmaya çabalar, hem de tekrar bir araya gelmek için mücadele ederler.

İspanyol sineması Franco’nun baskıcı rejim döneminden beri, kendine bir anlatım tarzı geliştirmiş. En çetrefilli mevzuları bile ustaca anlatmayı başarabilen yönetmenleri çıkarmış bir sinemadan bahsediyoruz. Özellikle Yetimhane’de Bayona, Aile Sırları meselesini o kadar ehil bir dille anlatmayı başarmıştı ki, ister istemez beklentileri yüksek tutarak beklenen bir film oldu Kıyamet Günü.

Başta da vurguladığımız gibi, özellikle teknolojinin gelişmesiyle felaket tasvirleri dudak uçuklatan bir inandırıcılık boyutuna ulaşabildiği için, Tsunami’nin kendisi olmasa da, sel/baskın ve felaket sonrası sahneler son derecede etkileyici filmde.

Ancak temel bir problem ile açılıyor film. Hem aileyi tam olarak tanımıyoruz hem de, yaşanacak felaket ile ilgili doğrudan/dolaylı bir gerilim oluşturmayı tercih etmiyor film. Bunun yerine uçak seyahati esnasında gerekli olduğu şüpheli birkaç gerilim noktası oluşturuyor.

Yönetmen aileyi önce ikiye, sonra üçe bölerek hikayeyi izletiyor bize. Son derece akılcı ve etkileyici bölünmeler bunlar. İlk, anne ile büyük oğlanın peşine düşüyoruz. Ve neredeyse ailenin geri kalanını unutturacak kadar uzun tutuyor bu faslı Bayona. Nedendir bilmem bir de bana son derece gereksiz ve aşırı uzun gelen gerilim sahneleri koyuyor. Misal, anne/oğlun ağaca tırmanma sahnesi. O kadar abartılı ve gerilim yüklü şekilde veriliyor ki, orada bir şey olacağı beklentisi oluşuyor seyircide ama nafile.

Benzeri bir gereksizlik, baba ile diğer iki oğla geçtiğimiz ilk sahnede yaşanıyor. Odanın içindeki baba ile çatıdaki çocukların muhabbetinin gereksizliği hem filmi uzatıyor hem de felaket sahnelerinin etkisini azaltıyor.

Bununla beraber çok etkileyici felaket sonrası tabloları var. Kargaşa, herkesin kendi derdine düşmesi ve acziyet. Çok etkili bir dille aktarılıyor Kıyamet Günü’nde. Ancak yine senaryodan kaynaklanan, yan hikayeler oldukça yetersiz filmde. Kurtarıcı yerliler, diğer felaketzedeler, hemşire karakterleri çalakalem geçiştiriliyor adeta.

Hastanede yan yatakta yatan kadın ve selin orta yerinde bulunan çocuk ile ilgili derinleşmeler de maalesef yetersiz duruyor.

Oyunculuklar genelde çok iyi ama büyük oğlanın performansı ayrıca övgüyü hak ediyor.

Hasılı, felaket anı ve sonrası ile ilgili tabloların son derece etkileyici olduğu, kişisel dramların sadece ana öykünün karakterlerinde doyurucu olduğu bir film Kıyamet Günü. Bir ailenin en zor zamanlarda nasıl kenetlenebileceğine dair şiirsel tablolar da içeriyor.  Hayatı acılaştırıp, gereksiz pek çok şeyin anlamını yitirdiği felaketi izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Bizim gibi, deprem kuşağında bulunan toplumların özellikle izlemesi gereken bir yapım. 

28 Aralık 2012 Cuma

Her gönülde bir kaplan yatar!



Önce bir uyarı; bu yazı yapısı gereği, ele aldığı filmle ilgili bir takım ‘zorunlu’ çözümlemeler içermektedir. Dolayısıyla bahsi geçen filmi önce ve özellikle sinemada izledikten sonra yazıyı okumanız şiddetle tavsiye edilir.

Yönetmenliğini Ang Lee’nin yaptığı ‘Pi’nin Yaşamı-Life Of Pi’ en genel hatlarıyla bir ‘insanın olgunlaşması (insan-ı Kamil)’ filmi. Hatta bunu o kadar aleni olarak yapıyor ki yönetmen, filmin en başında, tüm hikaye iki adam arasında bir ‘sana bir öykü anlatayım da hayata bakış açın değişsin’ formunda veriliyor.

Hikaye şu: Kanadalı bir yazar, iki yıldır çalıştığı bir romanı eliyle öldürmüş umutsuzken, tuhaf bir Hindistanlı ile tanışır: Mamaji. Yüzme delisi bu garip adam ona adını bir yüzme havuzundan alan başka birinden bahseder:  Piscine Molitor Patel. Mamaji'nin sembolik yeğeni olan Piscine'nin öyküsünü dinlediği an Allah'a olan inancının pekişeceğini, inanmıyorsa da inanacağını ileri sürer. Yazar, Piscine ile buluşur ve tüm hayat hikayesini dinler. Filmimiz de esasen bu hikaye üzerine kuruludur.

Hindistan’ın cennetasa bir köşesinde hiç de fena olmayan bir çocukluk yaşayan Pi, boş vakitlerini babasının hayvanat bahçesinde geçirmektedir. İsmine bir havuz kaynaklık etmiştir ve sıra dışı amcası tam bir yüzme delisi olduğu için, yüzmediği havuz kalmamıştır.

Zorlu süreç sonrasında kaplanla Pi'nin ilişkisinin durumu. Başlarda azgın ve kontrolsüz olan hayvan, zorlu mücadeleler sonrasında Pi'nin kucağına uzanıyor. Ama mutlak bir galibiyet değil bu! Tıpkı insanın benliğiyle verdiği mücadele gibi...


Botanikçi bir anne ve hayvanat bahçesi sahibi bir baba ile, vurdumduymaz bir ağabeye sahip olan Pi, inançsız babasının, (hatta 'din karanlıktır' diyerek oğlunu inançtan soğutmaya bile çabalar) aksine, çocukluk günlerinde ruh ve bedenine dair keşiflerde bulunurken, bozulan siyasi ve ekonomik şartlar, ailesiyle beraber göç etmesine neden olur. Adeta ‘Nuh’un Gemisi’ne benzeyen büyük bir gemi ile okyanus ötesi yolculuğa başlarlar. Bir gece sıkıntılı anda uyanan Pi, güverteye çıkar ve büyük bir tufanın gelip, gemiyi batırdığına şahit olur. Şaşırtıcı şekilde bir filikaya kendini atan Pi, bu küçük teknede yaralı bir zebra, bir orangutan, çakal ve en sonda sahneye çıkan kaplan ile baş başa kalır.

Kaplan önemlidir zira, onunla bir cemaziyelevveli vardır Pi’nin. Richard Parker adını verdikleri kaplan, önce diğer iki hayvana kötülük eden çakalı saf dışı bırakır ama Pi ile de öyle içli-dışlı olmaz asla. Pi, okyanusun ortasında günler boyu kolay ehilleşmeyecek bir kaplan ile yol alır.

Hikaye bir yere kadar Gabriel Garcia Marquez’in Bir Kayıp Denizci isimli öyküsüne benzer şekilde ilerliyor. Dolayısıyla kaba bir bakışla bir tür ‘felaket ve kazazede filmi’ gibi görünen Pi’nin Yaşamı, ilerledikçe her kabuğunun altından başka bir yönünün ve keşfin yapıldığı derinlikli bir görsel şölene dönüşüyor. Kayıkta, hayvanlar ve nihayetinde Bengal Kaplanı (Richard Parker) ile baş başa kalan genç Pi’nin yaşadıklarına şahit oldukça, filmin ilk kısmına zihinsel olarak geri dönüyor ve aslında başta tüm olup bitenlerin bu yaşanacak olanlara birer gerekçe olarak filme yerleştirildiğini anlıyoruz.

Hayranlık verici bir görsel ziyafet var Pi'nin Yaşamı'nda...

Hayranlık verici bir zeka ve derinlikle kurgulanmış bir senaryo var Pi’nin Yaşamı’nda. Bana göre en büyük sıkıntısı, ilk kısmı biraz uzatması. Esas meseleye gelene kadar epey yoruluyor izleyici.

Önce kimliği yerli yerine koyuyor hikaye. Bunu da inanç sistemlerine yargısız yaklaşımıyla yapmaya başlıyor.

Her özelliğin bir ‘ekim’in yapıyor öncelikle. Yüzmeyi gerekçelendiriyor, ‘neden kaplan?’ sorusunu da. Hatta burada da durmuyor, anne figürü ile başka bir masumiyeti, ‘pislik aşçı’ tiplemesiyle başka bir fenalığı eşleştiriyor. Dolayısıyla, seyirciye filmin sonunda ‘neden kaplan?’ sorusu sormasına imkan vermiyor. Kaplan; çünkü çocukluğunda yaşadığı bir deneyim, tüm görkemi, asaleti, gizemine rağmen, kaplan kendi doğasına uygun olarak keçiyi parçalayabiliyor! Bir bilinçaltı ve ruh ekimi aslında yapılanlar.
Ve mücadele sonrası ödül sahnesi, gökten balık yağıyor adeta!

Kaplan’ın kişiselleşmesini de son derece lineer veriyor aslında. Ona bir insan ismi takıyor; Richard Parker. Bunun da açıklamasını var şahane şekilde; kaplan hayvanat bahçesine yazılırken, isim karışıklığı nedeniyle sahibinin ismi yazılıyor onun yerine. Yoksa orijinal ismi de güzel aslında: Susamış! Amcanın hikayesi, dayanma, direnmenin rasyonel karşılığı için. Kahramanın okyanus ortasındaki yalnızlık günleri ilerledikçe başka boyuta çekiyor bizi film. Ve zihinlere bambaşka bir kapı açarak, o perspektiften izlememizi sağlıyor. Bir anda tablo şöyle değişiveriyor: Beden bir tekne; üzeri örtülü. Altında sırtlan da var, çakal da; içinde kurtuluşla ilgili ipuçları taşıyan kitaplar da, nefsi köreltmeye yarayacak gıdalar da, kurtuluş için işaret fişekleri de…

Misal kayığa bindikten bir süre sonra söylenen şu cümle nasıl bir şeydir: "İkimiz de (kaplan ile) gerçek efendimizle tanışmak için öksüz bırakılmıştık!" Sıklıkla vurgulanan 'Umut' ve 'sabır' Ve kaplanın okyanusun derinliğine bakışı, tüm hayvanların bir yün yumağının çözülmesi gibi çözülüşü, akabinde aslında suya bakanın Pi olduğunu anlamamız ve onun haykırışı; "Gel de Tanrıyı gör Richard Parker, gel teslim ol!"
Filmin en etkileyici anlarından biri, kopan fırtına ve teslim oluş!

Aslında anlatılanın künhüne varıp, çözümlemek için filmin ortalarında basit birkaç soruyu kendimize sormak yeterli oluyor. Kayığı örten çadır bezinin altından çıkan her canlı-cansız ‘şey’in bir anlamı var. Düz mantık ile bakıldığında şu sorunun cevabı, bize bir ‘darb-ı mesel’ anlatıldığının açık göstergesi: Küçücük teknede, kayığın yarısının kaplayan çadırın altında hem kaplan, hem sırtlan saatler-günler boyu sessizce durur mu? Kaplan ortaya çıkmak için sırasını bekleyen insan benliğinin vahşi yönü olmasa, o sırtlanı iki dakika tente altında rahat bırakır mı?
Bir dolu şey yaşandıktan sonra, finalde esas golü atıyor yönetmen. 'Yoksa', diyorsunuz, 'aslında yaşananlar başka bir boyutta başka bir şey miydi?'
Bir Sahil (-i selamet) sahnesi var ki, şahsen çok etkileyici buldum. Yapılan mücadele sonunda, perişan halde kumlara kapaklanmış insanoğlu, nefsin asla ama asla dost olmayacağını idrak ediyor ve şöyle diyor; ‘Ardına bile bakmadan çekip gitti!” Gerçekten de kaplan, semboller sekansında özgürlük fırsatını yakaladığı an dostluk filan önemsemeden kendi ormanına dalıveriyor. Ve sahilde, perişan halde bırakıyor kahramanımızı…

Richard Parker-Pi eşleşmesi bazı sahnelerde o kadar tebarüz ediyor ki, yönetmenin bu konuda filmin tadını kaçırabilecek kadar seyreltici gayret gösterdiğini fark ediyoruz. Ancak (tamamen kişisel gözlemimdir) bu eşleşmeyi hala yapamayan izleyicilerin çoğunluğu oluşturması, Ang Lee’nin bu dozu tutturabildiğinin göstergesi.

Şöyle bir soru mesela: Yoksa insanın derinliği okyanusunkinden büyük müdür?
Akla ziyan bir görselliği var filmin. CGI teknolojisinin ulaştığı nokta hakikaten hayranlık verici. Bu görselliği öylesine bol ve katmanlı bir metafor sağanağına tutuyor ki Ang Lee, film bitmesin istiyorsunuz. Zira her yeni kare yeni bir keşif, her imge bir metafor barındırıyor adeta. Size böyle yazıyorum ama filmi izledikten sonra geri dönüp hatırladıkça, hala bazı yönlerini tam keşfedemediğimi de hissediyorum. Belki de filmi bir kere daha izlemem gerekecek, belki bir daha.

O kadar yani…

Filmin efektlerini yapan “Rhythm & amp; Hues Stüdyoları” rakiplerine öylesine bir fark atıyor ki, ancak izleyenler ne denmek istediğini anlar gibime geliyor.

Berrak, duru görsellik, şiir gibi akan resimler, buna uygun müzik ile muhteşem bir görsel ve işitsel ziyafet var perdede.
1993 yapımı Little Buddha. Bernardo Bertolucci benzer bir iç çatışmaya sokarak kutsallaştırmıştı kahramanını.

B. Bertolucci’nin Little Buddha’sındaki iç murakabe sahnesini hatırlayalım. Ang Lee, sembolleri o filmdeki kadar basit değil, mana kovanına batırarak yerleştiriyor filmine ve –her kadar kolaylaştırıcı- yönlendirmeler yapsa da, seyircinin bu keşifte bulunmasını istiyor.  Sembollerle inancı çoğu kez iç içe geçiriyor. Bu anlamda Ang Lee, filme aktardığı eserden de kaynaklanan pozitif bir ayrımcılıkla kahramanın kültürüne (Hinduist) biraz torpil geçiyor ama zararı yok.

Her ne kadar inancın ikna sürecinde kullandığı argümanlar nispeten çiğ kaçsa da, en azından değişimi temellendirme açısından çok önemli bir eksiği tamamlıyor.
Filme kaynaklık eden kitabın kapağı. 

Pi’nin Yaşamı esasen post-modern bir vaaz, bir iç çatışmanın son derece başarıyla gösteriye dönüştürülmüş formatı adeta.

Her hayvanın hayatta bir karşılığı, her insanın hayvani bir yönü var. Başta Risale-i Nurlar olmak üzere, pek çok ruhani metinde denenmiş bir yöntemdir. Fırtınalı deniz, küçük filika, her türlü fenalığı yapacak yırtıcı hayvanlar… Bunlar tasavvuf metinlerinde sıklıkla görebileceğimiz kıssa tasvirlerinin tabloları… İnsanın arzu ve istekleri, birer hayvan ile sembolize edilir. Her hayvanın bir duyguya denk gelen karşılığı vardır. Ve insanoğlunun ‘tekamül’ yolculuğunda tabiat ve hayvanlar birer metafor olarak çoklukla kullanılır. Sinemada daha önce de, benzeri yöntem kullanılmıştı ama kabul etmek lazım ki, daha önce hiçbir sinema filmi Pi’nin Yaşamı kadar bu meseleyi güçlü ve görsel anlamda başarıyla aktaramamıştı.

Şunu da vurgulamak şart; gerek Hollywood, gerekse sair sinemalar, bu tür ‘aslanlı-kaplanlı’ filmleri çok çekti. Disney’i, Pixar’ı hatırlayalım. Sakın ha sakın, Pi’nin Yaşamı’nın bu tür filmlerle karıştırmayın ve karşılaştırmayın.

Sahile vardığı anda artık eski Pi değildir o.



Bence Pi’nin Yaşamı’nın en büyük sorunu, finaldeki mesajı çok güçlü verememesi. Bunun için de kınayabilecek durumda değiliz kimseyi, onlarca ‘kıssa’dan çelimsiz ve kısa, dahası ‘hikmet’siz bir hasat devşirilmesi üzücü tabii ama eldeki malzeme ile bu kadar bir ‘hisse’ çıkıyor ne yazık ki!

Son söz şudur; bir inanç filmi Life Of Pi; insanoğlunun bidayetinden beri içinde taşıdığı iki yönün (iyilik-fenalık) dar bir alanda mücadelesi ve murakabesi…



26 Aralık 2012 Çarşamba

Aldanış!



Kaç kez geldim aynı köşeye, belki yine seni görebilirim diye!

Kaç tren karşıladım, kaç otobüs uğurladım ellerini pencerelerde bulabilirim diye?

Işıkları yanan her pencere ümitti benim için, sokak lambaları doğal meskenim. Ah be güzelim, kaç uykudan geç kalmışlık hissiyle fırladığımı bir bilsen!

Uyku sadece sığınaktı benim için. Rüyalar, reviri gençliğimin, kedi gibi yaralarımı yalayarak iyileştirmek için.

O kadar hafif ki uykularım, bıraksam uçup gidecekler rüyalarım.

Kaç sabahı karşıladım ufukta hayalin belirecek diye. Uyanmanı bekleyen iki yarendik ben ve serin sabah yeli. O eser, ben iç çekerdim…

Kaç yağmuru indirdik bulutlardan bilmezsin. O eser, ben gürlerdim…
Bir kez çıktın ya karşıma oradan!

Her dönemeçten sen gelecekmişsin gibi çarpıyor yüreğim. Tuhaf bir oyuna çevirdim bu işi. Her ayak sesi seninmiş gibi heyecanlanıyor, her gölge senin peşinden gidiyormuş gibi takılıp kalıyorum.

Kalbimin duvarında bir çerçeve asılı. Büzülmüş dudakları bir işaret parmağı teskin ediyor ve fısıldıyor her seferinde: Sussss, ne olur sus!

Suçlu bir kedi yavrusu gibi birleştiği yerden aşağı iniyor kaşlarım. Gözlerim mahcup bir buğu ile yine o sahile bakıyor.

Ve bir gemi geçiyor uzaktan, karanlık suları ikiye bölerek. Dalga değil de keder sallıyor sanki tekneleri.

Kaç kez bu sahilde tutuldu bedenim. Kaç lodos ıslattı beni bilemezsin.
Kimse bilmez belki ama ben çok iyi biliyorum artık. Bir kentte hasret varsa yağar yağmur. Yağmur yoksa yeterince kederlenemezsin. Sen de bil istersen.

Saçları bir kez bile yağmurda ıslanmayana, ‘hasret çekti’ mi derim ben!
Ve biliyor musun? Yalnızlıktan şikayet etmemeyi öğrendim ama seni de çok özledim.

Sensizlik her şeye anlam yüklüyor nedense. En saçma şeylerde bile sana giden bir yol buluyorum bir şekilde. En kötü şarkılar bile sana çıkıyor, en sıradan cümleler seni anlatıyor, en basit filmler bile seni hatırlatıyor. Yağmuru zaten sorma…

Benim derdim sensizliğin ağırlığı değil, hayalinin uçkunluğu… 

Ayaklarım yeri unuttu, bıraksa beni düşlerin, külçe gibi zemine kapaklanacağım. Ve sanırım, yeniden yürümeyi öğrenmem gerek!

Görebiliyor musun oralardan içime gerdiğim mahyayı: Sıkı tut ellerimi…

Ah Süreyya! Dokunduğun an kendi içine kapanan böceklere döndürdü beni bu sevda. 

23 Aralık 2012 Pazar

Bakış





              Hiçbir şey,

                          umutsuz bir çocuğun,

                  gözbebeklerine ilişen hüzün kadar yaralayamaz.


Tedavi


             Hadi;

              usulca sür duaları yaralarının üzerine.




21 Aralık 2012 Cuma

Mütevazı bir ağıt



Brain De Palma’nın 1987’de çektiği suç filmi ‘Dokunulmazlar - The Untouchables’da şöyle bir diyalog geçtiğini hatırlıyorum; ‘Tatlı söz ile yol alabilirsin ama tatlı söz ve silahla daha çok yol alabilirsin.’ 

Robert DeNiro’nun canlandırdığı Capone karakterinin, neredeyse yapmacıklar diyarından nezaket gösterisi yapıldığı anda, eline beysbol sopası alıp en yakın arkadaşlarından birinin beynini patlattığı sahnenin hemen akabinde söylüyordu bunu. Suçu, hassaten öldürmeyi meslek edinenlerin şiddet ve cinayete biz; sıradan insanlar gibi bakmadıklarını, gerçek suçlularla yapılan onlarca mülakattan biliyoruz. Hikayeleri görüp, duydukça dengesi bizim dengemiz alt üst olurken, onlar dehşet veren bir soğukkanlılıkla ‘Bu sadece bir iş’ diyerek, hayattan haz almaya devam edebiliyorlar.

Yeni Zelandalı yönetmen Andrew Dominik’in ilk filmi ‘Kasap-Chopper’ı izlediğimde her ne kadar anlatım tarzı ve suçu algılayışına iştirak edemesem de etkilenmiştim. Gerçek bir suçluyu, hakkında yazılmış bir kitaptan yola çıkarak perdede yeniden dizayn eden Dominik, meselenin ‘bakış açısı’nı çok sağlam oturtmuştu: bize göre vahşet, insanlık dışı, hayvanlık gibi görünen şeyler, suçlulara göre gayet normal görünüyor olabilir!

Scoot McNairy ve Ben Mendelsohn ikilisi iyi iş çıkarıyor.  
Kamerayı koyacağı odak tespitinin orijinalliği ona ikinci filmi ‘Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikastı -The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford’da tam bir başarı getirmişti. Oyuncu kullanımındaki hakimiyeti ve filmin atmosferin güçlü oluşu henüz ikinci filminde bir ‘Dominik Sineması’ndan bahsedilmesine neden olmuştu.

Açıkçası, benim gibi, kişiden ziyade filmlerin peşine düşenler bile, ‘Acaba Andrew Dominik’in yeni filmi nasıl olacak?’ merakıyla bekler oldu.

 1999 yılında hayata gözlerini kapayan George V. Higgins ismi çok kişi için bir anlam ifade etmez. Boston gibi önemli bir suç merkezinde 20 yıl savcılık yapmış biri olan Higgins aynı zamanda bir yazardı da… Her ne kadar, çok satanlar arasında olmasa da, kitaplarında suç dünyası ve suçlulara çok gerçekçi yaklaşımları vardı. Hayatı boyunca hepsi ‘suç’ türünde 30’a yakın kitap yazdı ama –birkaçı dışında- pek fazla okunmadı, bilinmedi.

Onu ilk keşfeden kişilerden biri meşhur İngiliz yönetmen Peter Yates’di. Yates, Higgins’in ‘Eddie Coyle’un Arkadaşları - The Friends of Eddie Coyle’ isimli kitabı yayınlandıktan 3 yıl son görmüş ve filme çekmişti.  Sinema tarihinin en gerçekçi ve etkileyici suç filmlerinden biri olan ‘Eddie Coyle’un Arkadaşları’, televizyonlarda ara ara yayınlanıyordu. Bu yayınların birini izledi Yeni Zelandalı yönetmen Andrew Dominik. Kafasındaki suç kavramının tam karşılığına oturmuş bir film duruyordu karşısında. Yaptığı küçük bir araştırmada, filmin gücünü, uyarlandığı kitaptan aldığını anladı ve Higgins’in kitaplarına yöneldi. Hiçbirinin mevcut baskısı yoktu. İkinci el satan kitapçılardan birinde yazarın 10 kitabını buldu. Hollywood’un böylesi başarılı bir yazarın kitaplarını nasıl ‘es’ geçtiğini anlaması uzun sürmedi. Hem ilk uyarlama olan ‘Eddie Coyle’un Arkadaşları’ ticari başarısızlık yaşamış hem de Higgins’in kitapları doğru dürüst satmamıştı. Bu iki kötü tablo ile asla ilgilenmezdi Hollywood!

Filmde oldukça etkileyici bir soygun sahnesi var.
Kitapları hızla okuyan Dominik, 70’lerin suç dünyasında minimal bir hikayeyi ele alan Cogan’s Trade’ye geldiğinde ‘işte bu’ dedi. Higgins kitabında, kapitalist toplumda oluşan suç ekonomisinde, sıradan insanların ölümü adiyattan sayan hayatlarını etkileyici bir gerçeklikle anlatmıştı. Yeni Zelandalı yönetmen, 40 yıllık hikayeyi günümüze uyarlayabilmek için Amerika’nın yaşadığı ekonomik krizin harika bir fırsat oluşturduğuna inanıp, şişirilmiş ekonomik sistemin, gerçeğin sivri ucuyla patlamasından hemen sonra oluşan milyonlarca trajediye ek olarak, pek sözü edilmeyen suç ekonomisine bir bakış için de şahane bir fırsat olduğuna fark ettiğini söylüyor.

Bu hafta vizyona giren ‘Kibarca Öldürmek – Killing Them Softly’nin ortaya çıkış hikayesi böyle.

Peki, filmin öyküsü nasıl?

Ekonomik bunalımı toplumun tüm katmanlarında yaşayan Amerika’da halk, sistemin çuvallamasıyla, kendini iyiden iyiye belirginleştiren suç ekonomisiyle bir şekilde tanışmaya başlamıştır. ‘Oğul’ Bush’un ülkeyi getirdiği uçurumun son demleridir ve tüm medya Obama’yı bir tür çıkış, kurtuluş yolu olarak görmektedir. Bush ismi, periyodik olarak yaşanılması kaçınılmaz olan ‘bunalım’la eşdeğer olduğu için, kamuoyunda yüksek sesle olmayan bir umutlu bekleyiş de vardır.

R. Liotta kurnaz kumarhaneci tiplemesinde başarılı ve başına gelmeyen kalmıyor. 

Andrew Dominik, karakterlerini oluştururken, sair Hollywood yönetmenlerinden epey ayrışan biri. Tıpkı Coen Kardeşler gibi. Zaten Kibarca Öldürmek filmi de tarz olarak 1996 yapımı Fargo’ya çok yakın bir yerde duruyor. Dominik, Coen’lerden farklı olarak diyaloglara aşırı abanan biri. Neredeyse Tarantino filmlerine yakın bir gereksizlik sınırına ulaşıyor bu abanma. O kadar boş ve anlamsız değil tabii.

Araba içinde geçen bitmek bilmeyen hikaye anlatımları, Jackie ile çaptan düşmüş kiralık katil Mickey’in bayıltacak boyuta ulaşan gevezelikleri elbette filme katkıda bulunuyor ancak, tahammül sınırının uç noktasına kadar getiriyor izleyiciyi. Açıkçası bir filmin hem şiddet dozunun yüksek, hem de geveze olması, çok katlanılır bir şey değil. Bu anlamda geçtiğimiz yıl hayranlıkla izlediğimiz bir örnek vardı: ‘Sürücü – Drive’.

Brad Pitt, naif tetikçi rolünde döktürüyor. 
Bilinen tüm kavramların anlamsızlaştığı Amerika’nın bu orta dünyasında, sahici, çoğu yerde rahatsız eden bir hikaye sunuyor Kibarca Öldürmek. Bu tarzı Jim Jarmush’un ‘Hayalet Köpek’ filminde görmüştük. Jarmush, Dominik kadar sınırları zorlamamıştı açıkçası.

Film boyunca neredeyse nefes almadan duyup izlediğimiz televizyon ve radyo, ekonomik ve siyasi buhran atmosferini başarıyla oluşturuyor. Ancak bu yönüyle de film, gevezeliğin çekici yörüngesinden ne yazık ki kurtaramıyor kendisini.

Son derece basit bir öykü ve lineer kurguya sahip olan filmde oyunculuklar hayranlık verecek derecede başarılı. Sanırım Brad Pitt gibi popüler aktörleri cezbeden de işin bu yönü. Kötülüğü o kadar muhteşem ve doğal ele alıyor ki, ürkütücü bir inandırıcılık hakim oluyor filme. Pitt, elbette başarılı ancak, filmin esas yıldızları oynadıkları karakterin içini, milim boşluk bırakmadan dolduran Scoot McNairy ve Ben Mendelsohn. Bu yönüyle Kibarca Öldürmek, Hollywod’dan ziyade bir Amerikan filmi görüntüsünde.

Filmin en büyük sorunu gereksiz gevezeliği.
Filmin oluşturduğu atmosfer o kadar başarılı ki, seyirci Amerika’yı mezbelelik mekanlardan oluşan, batık bir ülke gibi algılayabiliyor. Durmaksızın yağan yağmur, karavan ofisler, perişan otel odaları, tekinsiz barlar, paslı boruların ve gürültülerin ürkütücülüğünde nemli bodrumlar… Amerikan dizilerinde sıklıkla gördüğümüz Parliament mavisinde gökdelenlerin kuşattığı bir ülke değil burası!

Kanaatimce film mesaj kaygısını da abartıyor. Neredeyse her an gizli-açık bir mesaja maruz kalıyor izleyici. İlk sahneden son plana kadar mesaj bombardımanı var.

Öte yandan Dominik, çekim tekniği açısından yeni şeyler de denemiş Kibarca Öldürmek’te. Arabadaki infaz sahnesinde, neredeyse şiirsel bir boyuta taşıyacak kadar işçilik var.

Şiddet dozu yüksek, lakin çok da stilize olmayan bir şiddet var karşımızda. Estetik olmakla çıplak olmayı (şiddeti doğrudan vermek) karıştırmamak lazım. Kibarca Öldürmek’in başta ‘Marki’nin dövülme sahnesi’ olmak üzere bir çok şiddet sahnesi çıplak şekilde veriliyor perdeye. Aslında bu bile Dominik için bir ‘doz aşımı’ değil. Hele hele ‘Chopper’ gibi bir filmi midesi kalkmadan izleyebilecek sadık Dominik izleyicileri için çıtır-çerez tadında.

Toparlayalım; tüm üstün özellikleri ve başarısına rağmen, Dominik’in bir önceki filminin epey altında Kibarca Öldürmek. Ancak, buna rağmen özellikle Amerika ve kapitalizm eleştirisi bağlamında, etkileyici ve yer yer sarsıcı. Rüya memleketi için yakılan ironik ve mütevazı bir ağıt mahiyetinde. 


Her aşk vedayı hak eder


Lise yıllarımın başındaydım. Sebebini şimdi hatırlamadığım bir olay neticesinde rahmetli babama çok kızmıştım. O yaşta bir çocuğun gidebileceği yer neresi olabilir ki? Akrabaların hepsine bakılacağı için, kimsenin aklına gelmeyen bir şey yaptım ve yetiştirme yurdunda kalan bir sınıf arkadaşımla beraber takıldı. Okul sonrası kısa gezintinin akabinde yurda gizlice girdim. Boş bir yatağı bana verdiler. Bir anda gerçeğin ağırlığı beni allak bullak etmişti. Her biri değişik sebeple ailesinden ayrı, çoğu anasız-babasız onlarca akranım etrafımı sardı. Neşeli başlayan sohbet bir süre sonra, evden kaçma nedenime geldi ve yurtta kalan çocuklardan biri şöyle dedi: “Keşke benim babam olsaydı da dövseydi!” Babasını hiç tanımamıştı ve annesi onu doğurduktan bir ay sonra vefat etmişti bu arkadaşın. Bir anda gündelik sıkıntılar, büyüttüğümüz boş anlaşmazlıkların hiçbir kıymet-i harbiyesi kalmıyor bu durumlarda. Bana da aynen öyle oldu ve sahip olduklarımın kıymetini, sahip olamamış biri bir yurt ranzasında bana göstermişti.

Ahmet Sönmez’in yönetmenliğini yaptığı Elveda Katya böylesi bir öyküye sahip. Üstelik daha zorlu bir ana-babasızlık hikayesi var karşımızda.

Katya’nın hikayesi 2000’li yılların başında geçer. Batum'da bir yetimhanede büyüyen Rus kızı Katya, 18 yaşına girdiği gün yetimhaneyle ilişiği kesilir. Gidecek yeri, sığınacak kimsesi yoktur genç kızın. Ancak, yetimhaneden çıkar çıkmaz karşısında beliren esrarengiz bir kadın, hayatının eksik kısımlarını tamamlamada yardımcı olur. Annesi Nadya’nın yakın arkadaşı olan kadın, annesinin vaktiyle Yunus isimli bir Türk gemi kaptanına aşık olduğunu anlatır ve Katya bu yasak aşkın semeresidir. Kızına gebe kaldıktan sonra ölümcüm bir hastalığa yakalanan Nadya, çocuğuyla tedavi arasına sıkışınca, bebeği tercih edip, tedaviyi reddederek vefat etmiştir. Baba Yunus’tan ise o günden itibaren bir haber alınamamıştır. Kadın, annesinden bir de küçük bir emanet bırakır Katya’ya. Bir ipek fular ve iki mektup. Biri Katya’ya, diğeri Yunus Kaptan’a... Katya, mektupta hem annesini tanır, hem yetimhaneye düşme hikayesini öğrenir. Annesi diğer mektubu Yunus Kaptan’a ulaştırmasını vasiyet etmiştir. Hayata karşı hiçbir savunma mekanizması olmayan, bırakınız dünyayı, daha kendi toplumunu bile tanımayan gencecik kız, kayıp babasını bulmak üzere yola düşer. Yunus Kaptan’ı Trabzon’un şirin bir köşesinde bulur.
 
Kadir İnanır'ın abartısız oyunculuğu filmin artılarından, lakin keşke 'yatık gemi' metaforu filmin başlarında kullanılmaya başlansaymış. 
Ancak, Yunus’un kızını kabul etmesi hiç de kolay değildir. Zaten ayrı dileri konuşan bir genç kız ve toplum için, bir de önyargılar ve suskunluk devreye girince, iletişim neredeyse imkansız hale gelir ve bambaşka, üstelik çak daha büyük tirajedileri yaşamanın kıyısından dönülür. Bir sabah ezanı kapısında gördüğü genç bir kıza ‘Hayrola’ demek yerine yanından savuşup camiye gitmeyi tercih eden Yunus, bize her ne kadar ‘bir çocuğum olduğunu bilmiyordum’ bahanesini sunsa da, Nadya ile gerçekleşmeyen vedasından dolayı, gerçeklerden kaçan biri olduğunu biliriz. Bu nedenle hakikati öğrendiğinde de kabul etmek yerine, reddetmeyi tercih eder. Zira üç çocuğu, iki torunu olan, herkes tarafından sevilen, tanınan bir aile babasıdır Yunus. Üstelik tam da o dönemde, Rus Cumhuriyetleri’nden gelen her kadına ‘Nataşa’ gözüyle bakılmaktadır. Mesnetsiz olmayan bir önyargı oluşmuştur halkın gözünde. Ne var ki Katya, masumiyetin de verdiği inatçılıkla babasına karşı bir mücadeleye girişir.

Elveda Katya, babalık, aidiyet gibi evrensel değerler üzerine kurulan, önyargılar, toplum baskısı, gizli kabahatler gibi bir dolu alt mesajı içeren bir yapıya sahip. Olayın uluslararası boyutta olması apayrı bir kültürel çatışma-buluşma imkan ve renkliliği sunuyor filmde. Devletlerarası düzlemde yaşanan büyük kırılma, bozulma ve dağılmaların yol açtığı hasarları, minimal bir yapıda görmek için çarpıcı bir hikaye esasen. Dolayısıyla Katya’nın (ki gerçek hikayeden uyarlanmış) öyküsü, salt bir baba-evlat, aile-sahipsizlik öyküsü değil, aynı zamanda parçalanmışlığın kültürel sıkıntılarına da küçümsenmeyecek derecede sürtünen sahici bir hikaye.

Katya tiplemesiyle Anna Andrusenko, aldığı ödülü hak eden bir oyunculuk çıkarmış. Ama yetimhanenin kapısında aniden beliren, zengin fakat duygusuz gizemli kadın kocaman bir boşluk olarak duruyor filmde.  
Film, Ahmet Sönmez’in ilk sinema çalışması. Şunu en baştan ifade edeyim ki, kadrajları ve anlatım tarzıyla hiç de küçümsenmeyecek derecede bir başarıya sahip Elveda Katya. Hikayenin akış mekaniğindeki sıkıntıları bir kenara bırakırsak, kurguladığı dünyayı eli yüzü düzgün şekilde verebiliyor.

Ne ki, senaryo kaynaklı epey büyük sıkıntılara da sahip. Ayrıntılara girerek, seyir zevkini aşağı çekmek istemem elbette ama Elveda Katya, her haliyle ‘aslında izlediğinizden daha uzunum’ diyen bir film. Belli ki, süre sıkıntısından dolayı bazı sahneler ya hiç çekilmemiş ya da çekilip ‘şut’lanmış. Bu yönünü mazur gördüğünüz an, bambaşka bir yapıya bölünüyor ve özellikle ortasından itibaren seyirciyi yakalamayı, hatta içine çekmeyi başarıyor.

Hikaye biraz sıradışı olsa da Türk insanına, seyircisine hiç yabancı değil. Günümüzde TV ekranlarında, geçmişte sinema salonlarında benzerini (içerik ve ruh olarak) onlarca kez gördüğümüz bir film Elveda Katya. Bu anlamda Yeşilçam’ın bugün bile denk geldiğimizde gözlerimizi nemlendiren melodramlarına çok yakın bir yerde duruyor. Bizi yakalayan yönü sadece içerdiği melodram havası değil, aynı zamanda bir Kemalettin Tuğcu hikayesi tadı var filmde.

Elveda Katya, geçmişin Yeşilçam filmlerine has bir dokunaklılığa sahip. Özellikle Emine tiplemesiyle Rüçhan Çalışkur senaryonun klişelerinde sıkışmasına rağmen iyi iş çıkarıyor. 
Başta Katya olmak üzere, kafa roldeki oyuncuların hemen hepsi iyi. Ancak –ve ne yazık ki- yine senaryo kaynaklı yanlış konumlamadan dolayı Yunus Kaptan’ın eşi Emine tiplemesi klişenin dibini buluyor. Allah’tan oyuncunun ustalığı ve yorumuyla zamanla yerli yerine oturuyor bir nebze. Yunus’un kızlarını neredeyse hiç tanıyamıyoruz.

‘En iyi müzik’ ödülü almış bir film için ‘müziği kötü’ demek zor ama en azından müzik kullanımı inanılmaz özensiz ve baştan savma geldi bana. Neredeyse, gerçeklikten koparacak kadar çok sarılıyor yönetmen filmde. Müziksiz plan, yok denecek kadar az.
Sinemamızın görünmez sıkıntılarından biri. Yere oturmayı unutalı o kadar zaman olmuş ki, diz kapakları izin vermiyor. Dolayısıyla camide tuhaf şekilde oturan yaşlı Yunus'tan geriye bu kalıyor. 
Dokunduğu toplumsal sıkıntı ve yarayı çok gerçekçi bir dilde işlemeyi başarıyor Elveda Katya; her gördüğü Rus’u ‘Nataşa’ olarak algılayan bir toplumun kendi içindeki iletişimsizliğini çalakalem geçerken, ‘iyi’ insan tiplemesini de ‘öylesine’ geçiştiriyor. Oğul Veli karakteri bu yüzden eksik duruyor. Yakaladığı hüzün damarı son derece güçlü olan bir öykünün, karakterleri bu kadar baştan savma vermesi üzüntü verici şüphesiz.

Film, üç metaforu da işler gibi görünüyor: İpek fular, el işi masa örtüsü ve yan yatmış gemi. Her ne kadar kendi içinde bir noktaya taşınsa da, ipek fular-masa örtüsü değişimini pek kullanamıyor yönetmen. Zira bu önemli buluş, sadece iki sahnede harcanıp gidiyor. Bireysel yan yatış ve batışı sembolize eden Yunus Kaptan’ın sığınağı köhne gemi ise, çok sonra çıkıyor filmde, bu nedenle derinleştirme yöntemi olarak didaktizm seçiliyor.

Bana göre filmin en büyük ıskası final sahnesi. Çok büyük bir imkan ele geçmiş, izleyici hazırlanmışken çok büyük bir sahne kurmak yerine, cılız kalıp altın vuruş ıskalanmış. Toplasa filmdeki tüm oyuncuları, hepsinin yüzünde görülse yaşananların sonucunu etki misliyle artacak belki!!!
Tüm bu sebeplere rağmen, bir ilk film olarak yeterli derecede iyi Elveda Katya. En azından izleyiciyi duygusal açıdan yakalamayı başarıyor ve artık özlemini çektiğimiz ‘gözyaşlarıyla seyredilen film’ kıvamını tutturuyor. Belki bir başyapıt değil ama derdini anlatabilen bir çalışma.

Hasılı, eğer siz de bir dönemin gözyaşlarıyla izlediğimiz filmlerine hasret çekenlerdenseniz, gidip izleyin Elveda Katya’yı. Film çıkışında ağlamış gözlerinizi gizlemeye çalışırken bana hak vereceksiniz.