1 Ocak 2013 Salı

2012’den akılda kalan 10 film (Yerli)


2012 sayısal açıdan çok fazla verimli geçmese de, içerik, estetik ve teknik açıdan umut veren filmler üretildi. Türk sineması adına ‘ayağa kalktı’ demek için henüz çok erken. Ancak, sinema sektöründe bir bilinç ve profesyonelleşmekten de bahsetmek mümkün. Elbette üretilen her film gişe ya da içerik açıdan mükemmel değil. Elbette iyi filmlerin yanında vasatlar, hatta kötüler de oluyor.

Bir kere şurası kesin; eğer salt ticari açıdan bakmıyorsanız, kimse ‘kötü’ olsun diye bir film çekmez, kötü olacak bir filme para yatırmaz. Ancak hep söylediğim gibi her filmin bir kaderi oluyor. Bazıları beklenmedik gişe başarısı yakalıyor, bazıları şaşırtıcı şekilde ‘iyi’ çıkıyor.

Keza yine hep söylediğim bir şeydir. İyi ya da kötü film yoktur. İyi niyetli ya da art niyetli film vardır. Ve tabii başarılı ya da başarısız olanlar.

Aşağıda 2012’de vizyon şansı bulan 10 filmi sıralamaya çalıştım. Sıralama puana göre değil, aklıma gelme sırasıyla yapılmıştır, o nedenle buna takılmayınız. Bazılarının değerlendirmesini bu blogu takip edenler zaten ayrıntısıyla okumuşlardır. Bu nedenle tekrar etmemek adına linklerini koydum.

Buyurun; geçtiğimiz yılın akılda kalan ilk on filmi:


1: Fetih 1453
Hep söylenilen bir şeydir; ‘bu kadar geniş ve derin bir tarihi olan bir milletin neden tarihi filmi yok’ diye. Aslında mesele sadece tarihi filmlerimizin azlığı ya da başarısızlığı değildir. Tarihimizi yazmak konusundaki yetersizliğimizdir de. Yeşilçam’ın tarihi filmlere ilgisi çok gerilere gider. Bunlardan en başarılılarından olan 1951 yapımı İstanbul’un Fethi filmidir. Aydın Arakon’un yönettiği birbuçuk saatlik bu tarihi film, ortalama bir film maliyetinin 25-30 bin lira olduğu o dönemlerde 95 bin liraya çekilen en pahalı prodüksiyon olmuştu.

Hatırı sayılır bir gişe başarısı da elde eden İstanbul’un Fethi, sağlam hikayesi, karakterin güçlü oluşturulmasına rağmen, imkansızlıklardan dolayı büyük zaaflara da sahipti. Misal; fetih sahnelerinin çoğu, cılız görünmesin diye karanlıkta çekilmişti. Böylelikle yönetmen derinlik endişesinden yakayı sıyırmıştı.

Yapımcı ve yönetmen Faruk Aksoy, Fetih 1453’ü epey zor şartlarda çekti. Ancak vizyona girdiğinde sinema izleyicisi son derece eli yüzü düzgün ve bir çok alanda bir ‘ilk’ olan filmle karşılaştı. Fetih 1453’ün en büyük zaafı –ne yazık ki- senaryosundan kaynaklanıyordu. Doğru düzgün bir hikayesi ve Fatih Sultan Mehmet’ten daha ziyade Ulubatlı Hasan’a odaklanan kahraman tercihi eleştiri konusu oldu.

Görsel efektler açısından da, daha önceki tüm Türk filmlerinden daha iyi olan Fetih 1453, yine de –özellikle kalabalık kuşatma ve aksiyon sahnelerinde- yetersiz kalmıştı.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, Fetih 1453, Türk sinema tarihinin en çok hasılat yapan ve en çok izlenen filmi oldu. Elde ettiği rekor da kolay kırılacak cinsten değil. Filmin istatistiklerini daha önce çalıştığımız 2012 değerlendirmesinde bulabilirsiniz. Filmin geniş analizini de şuradan okuyabilirsiniz.


2: Ateşin Düştüğü Yer
Usta yönetmen İsmail Güneş’in yapım aşaması epey zahmetli ve sıkıntılı geçen filmi Ateşin Düştüğü Yer, bir üçlemenin (Gülün Bittiği Yer, Sözün Bittiği Yer) üçüncüsüydü. Güneş’in filmografisinde zirve olan Ateşin düştüğü Yer, çok kaba bir tanımlamayla ‘töre’ filmi ama kendisinden öncekilerden çok farklı bir film ve esasen ‘töre’ kavramının da içinin yanlış doldurulduğunu vurgulayan bir tür vicdan sinemasıydı.

Gerek yönetmenin kimliğinden, gerekse filmin girişine konulan ayetlerden dolayı, yurt içindeki festivallerde gözle görülür bir haksızlığa ve görmezden gelinmeye uğrayan Ateşin Düştüğü Yer, dünyanın en önemli 5 festivalinden biri sayılan; Montreal Film Festivali’nde ‘en iyi film’ ödülü aldı. Film ayrıca FIPRESCI, yani uluslararası sinema yazarları örgütü ödülünü de aynı festivalde aldı.

Ateşin Düştüğü Yer, Türkiye’yi Oscar ödüllerinde de temsil etme hakkını elde etti ancak, gerek tanıtım yetersizliği, gerekse devletin ilgisizliği dolayısıyla yeterince kulis ve tanıtım yapamadığı için finale kalan filmlerden olamadı.
Pistte yarışan bir atleti, kazandığı üçüncülük ödülünden dolayı cep telefonla arayıp tebrik eden idarecilerin hiç biri uluslar arası arenada, çok önemli bir festivalde ülkemizi temsil edip, çok önemli filmleri arkada bırakarak birincilik elde eden yapımcı ve yönetmeni arayıp, tebrik etmeyi ne yazık ki düşünememişti.

Ateşin Düştüğü Yer ile ilgili ayrıntılı analizi şuradan okumanız mümkün.



3: Yeraltı
Türk Sineması’nın zihin konforunu bozan yönetmeni (ve elbette yazarı) Zeki Demirkubuz, Kıskanmak ile uzaklaştığı kendi iç evrenine öylesine güçlü ve rahatsız edici bir dönüş yaptı ki, Yer altı pek çok anlamda Demirkubuz’dan beklenilen ama yine de şaşırılan film oldu. Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ından serbest uyarlanan film, en genel tabiriyle bir tür ‘yüzleşme’ filmiydi.

Bir sinemacıdan daha çok ‘kafa yoran adam’ diyebileceğimi Zeki Demirkubuz, hem kendiyle yüzleşiyor hem de iyilik ve kötülük üzerine sahici bir empatiye girişiyordu. Bu anlamda yönetmen filmografisinin nadide parçalarından biri oldu Yer altı ancak, çokça da tartışıldı. Hem de hiç hak etmediği magazin boyutlarıyla tartışılması hem filme büyük bir haksızlık olarak kaldı, hem de yönetmenin anlatmak istediklerinin çok uzağına fırlattı herkesi.

Demirkubuz sineması Yeraltı ile biraz daha seyrettiriliyordu belki ama bu basitleştirici bir unsur olarak durmuyordu perdede. Film karesiyle bir arayışa girişen Demirkubuz, bunu en tehlikeli sularda cesurca yaparken, mebzul miktarda karamsarlığı da yüklüyordu film karelerine. 

Filme festivallerde epey haksızlık edilmesi, bundan sonraki sinemasını nasıl etkiler bilemiyorum ama (korkuyorum ki izleyiciden daha koparak, çok daha uzaklara ve anlaşılmaz sulara savrulabilir) Yeraltı, bir ülke sineması adına sahip olunabilecek en değerli filmlerden biri olarak tarihteki yerini aldı. 

Filmin uzun analizini şuradan okuyabilirsiniz. Zeki ile yaptığım epeyce uzun bir sohbeti de şuraya ya da şuraya ekledim.


4: Uzun Hikaye
Mustafa Kutlu yaşayan (Allah uzun versin) en önemli hikayecilerimizden. Siz bakmayın son dönemlerde bir tür münzevi hayat yaşadığına, aslında spordan sinemaya, televizyondan edebiyata kadar pek çok konuda ‘ehil’ bir entelektüeldir. Bu nedenledir ki, Kutlu’nun hangi eserini sinema ya da videoya alındığını görsem inanılmaz mutlu oluyorum. O metinlerin harekete geçmesi, tabiri caizse ete kemiğe bürünmesi müthiş bir deneyim olarak görünüyor bana.

Osman Sınav ise, epey eskiden beri yakından tanıdığım, takip ettiğim bir sinema ustası. Ekonomik şartların mecburiyeti Sınav’ı bir süredir sadece televizyona mahkum ettiği için, Türkiye'nin bu usta isimden mahrum kaldığını düşünürüm.

Mustafa Kutlu’nun enfes kitabı Uzun Hikaye’sinin sinemaya aktarılacağını duymak beni mutlu etti ancak, bunun Osman Sınav tarafından yapılacak olması ayrıca memnuniyet vericiydi. Ki Kutlu-Sınav ilişkisi sadece sinema bağlamında kalan bir yakınlık-birliktelik değildi. Her ikisini de yakından tanıyanlar, bu iki usta ismin de ruhen çok yakın olduklarını bilir.

Uzun Hikaye, 2012’nin son çeyreğinde vizyona giren önemli Türk filmlerinden biri oldu. Her şeyden önce gerçek anlamda bir ‘Türk filmi’ydi Uzun Hikaye. Nicedir uzak kaldığımız, neredeyse unutmaya yüz tuttuğumuz bir takım –bize has- hisleri tekrar perdede görme imkanı oldu. Film elbette, dönemin anlatım diline göre biraz farklılıklar içerse de, sezonun en önemli çalışmalarından biri olarak akılda kaldı.

Uzun Hikaye ile ilgili bir analizi de buradan okuyabilirsiniz.


5: Açlığa Doymak
Açlık yaşadığımız çağın en önemli meselesi belki de. Doğrudan kelime anlamı ya da simetrik anlamlarıyla da. Dünya bir yandan obezite ile mücadele ederken, diğer yandan fakir ülkelerdeki milyonlarca insanın açlığı iç yakıcı bir kontrast olarak duruyor. Buna bir de, siyasi açlığı eklerseniz tablo daha da ilginçleşiyor.

Zübeyr Şaşmaz, genç bir sinemacı ve ne yazık ki bunca zamandır Kurtlar Vadisi fenomeninin gölgesinde kalmış talihsiz bir isim. Şaşmaz’ın ilk iki filmi, biraz da Vadi’den gelen dalgaların üzerine çıkıp, bir şeyler devşirme amacıyla çekilen ticari bir film olduğu için, pek sayılmamalı bence. Bundandır ki, Zübeyr Şaşmaz sinemaya Açlığa Doymak ile başladı diyebilmeliyiz.

Ve açıkçası ne dediğinin farkında olan bir filmdi Açlığa Doymak. Tüm zaaf ve eksikliklerine rağmen. 2012 yılının akılda kalan belki de tek ve en önemli politik (ideolojik değil, karıştırmayalım) yerli filmi de.

Açlığa Doymak’ın analizini şurada bulmak mümkün.


6: Tepenin Ardı
Seyfi Teoman umut veren bir sinemacıydı. Yaptığı iki film ile güzel bir geleceğin habercisiyken, üzücü bir kaza neticesinde aramızdan ayrıldı. Bu genç sinemacının yapımcılığını üstlendiği Tepenin Ardı, konusu, anlatımı ve algı diliyle çok sık rastlamadığımız filmlerden biri oldu.

Tepenin Ardı, ülkenin güneyinde, bir dağ yamacında yaşayan küçük bir ailenin etrafında gelişen ‘ötekileştirme’ ve ‘iki yüzlülük’ hikayesiydi. 

Filmin yazar ve yönetmeni Emin Alper, hepsinin ayrı bir zaafı olan ancak tamamının (deliler, kadınlar ve çocuklar hariç) ikiyüzlü olduğu bir ailenin birkaç gününü ‘düşman’ üzerinden ele alıyor ve güçlü resimlerle anlatıyordu. 

Kendi ürettiğimiz düşmanlar ile, başta kendimize ve yakınlarımıza ettiğimiz düşmanlıkları inandırıcı bir ikiyüzlülükle gizleyen dağ insanlarının hikayesi, her ne kadar bana biraz haksız ve insafsızca verilmiş gibi gelse de, can yakıcı bir gerçekliği vardı Tepenin Ardı’nın.

Filmin analizini şurada bulabilirsiniz.



7: Elveda Katya
Gazeteciliğe başladığım sıralarda, birkaç bekar arkadaş önceleri gazetenin çatı katında kalıyorduk. Bunlardan biriydi Osman Sönmez. Son derece girişken ve öz güveni yüksek bir arkadaşımızdı. Her ne kadar sahip olduğu yetenekleri gazetecilik alanının çok dışında olsa da, gazetenin o dönemin mütevazı şartlarında güzel günler geçirdik Osman ile.

Gel zaman, Osman yurt dışına gitmeye karar verdi. Sovyet Rusya yeni dağılmıştı ve Moskova’ya gitmeyi kafasına koymuştu. Bunu yaptı da, bir süre sonra mesleği bırakıp ticarete atıldığını öğrendim. Mutlu olmuştum zira, su, yatağını bulmuştu. Bir sonraki denk gelişimizde, ciddi ciddi bir iş adamı vardı karşımda.

Osman’ı son kez TV ekranında gördüm. Antalya Film Festivali’nde ödül alıyordu. Bizim Osman yapımcı olmuş ve hikayesi de kendine ait olan Elveda Katya isimli bir film çekmişti. Yönetmenlik koltuğunda ise, kendisinin ardından Rusya’ya giden kardeşi Ahmet Sönmez vardı.

Bu nedenle biraz tedirgin izlemeye başladım Elveda Katya’yı. Ancak izledikçe tereddütlerim ve kaygılarım azaldı. Genç yönetmen Ahmet Sönmez, ilk filminde kamerayı hiç de fena kullanmıyor, dahası dokunaklı bir hikayeyi seyirciye geçirmeyi başarıyordu. Elveda Katya, ülkenin kuzeyindeki bir gerçekliği, evrensel değerler üzerinden anlatmayı başaran, ancak zaafları da olan bir film. Analizi ise şurada. 



8: Araf
Dinine vakıf Müslümanlar için A’raf bilinmeyen bir kelime değildir. Kutsal kitabın surelerinden biri olan A’raf, bir kavimden ismini almıştır ve yeniden ihya olmak meselesi üzerinde durur. Araf kelimesini edebi metin olarak Dante’den okumuştum ilk kez. Cemil Meriç’i keşfedince tam anlamıyla künhüne vakıf oldum diyebilirim. Ne önemli bir kelimeydi Araf. Esasen modern manada ‘arada kalmak’ anlamında kullanılır oldu Araf.

Yeşim Ustaoğlu’nun son filminin de ismi olan Araf, gitmekle kalmak, sevmekle vazgeçmek arasında kalanların hikayesini anlatıyor. Hayatın alt katmanından insanların hikayesine odaklanan film, çarpıcı bir gerçekliğe sahip. Ancak her şey de süt liman değil elbette.

Filmin yazısı için şöyle alabilirim sizi. 



9: Evim Sensin
Güney Kore sinemasının son dönem filmlerinden en önemlisiydi belki A Moment To Remember. Yönetmenliğini John H. Lee'nin yaptığı, 2004 yapımı olan film, tür olarak genelde orta yaşın bayıldığı bir profile hitap etse de,  şaşırtıcı bir şekilde genç kuşağı da etkisi altına aldı. Güney Kore ve uzak Doğu’da vizyona girdiği dönemde elde ettiği gişe başarısı kıskanılacak düzeydeydi. 

Film aşk ve unutkanlık üzerineydi ve yer yer ağırlaşan temposuna rağmen, imdat kolu olarak müziğe sırtını yaslıyor ve duyguyu zirveye taşıyordu. Bir tür ‘ağlatmazsa para yok’ türünden bir yapımdı anlayacağınız.

Çok uzak olmayan bir geçmişte, bir film projesini konuşurken, sektörün içindeki bir arkadaşım benle buluşmadan önce Türk sinemasında, salon sektöründeki çok büyük markalardan birinin sahibiyle görüştüğünü söylemişti. Ve Özcan Deniz’i bu işletmecinin yanında gördüğünü, Bir Güney Kore filminin haklarını satın aldıklarını, muhtemelen çok yakın zamanda çekeceklerini ifade etti. Ve şöyle de bir anekdot ekledi; ‘Özcan deniz filmine o kadar güveniyor ki, yapım için bankadan kredi çekmiş. Büyük risk almış yani.”

Özcan Deniz’in oyuncu olarak rol aldığı ki yapım maalesef başarısızlık göstermişti. Biri hemen yukarıda okuduğunuz Araf. Her ne kadar Ustaoğlu’nun iyi filmlerinden sayılsa da, gişede yüzü gülmeyen filmlerden olmuştu. Ve TRT ekranlarında yayınlanan Bir Zamanlar Osmanlı isimli dizi, yeterli izlenme oranı yakalayamadığı için yayından kaldırılmıştı. Gişenin Özcan deniz için ne kadar büyük bir handikap olduğunu anlatabilmek adına yazıyorum bunları.

Yönetmenliğini kendisi yaptı ve başrolde F. Evcen ile beraber kendisi oynadı Özcan Deniz. Film, kendini hiç riske atmadan, direkt olarak asıl yapım olan A Moment To Remember’a benzemek için çekilmişti Evim Sensin. Deniz’in müzisyen olmasının da olumlu katkısıyla ilk hafta çok ciddi gişe yaptı. Ve 2012’yi de büyük bir başarıyla (2,5 milyon civarı seyirci) tamamladı.

Evim Sensin için elbette özgünlükten bahsedemeyiz ama bence çok başarılı bir uyarlamaydı. Ki bu bile Türk sinemasında pek sık gördüğümüz şeylerden değil. Ancak filmin en önemli zaafının da yine buradan, yani orijinaline sadık kalacağız diye düşülen durumlar olduğunu da belirtelim.


10: Çanakkale 1915
Tarihi filmlerle ilgili genel kanaatimi Fetih 1453 yazısının giriş kısmında yazmıştım. Şunu ekleyebilirim: Merhum Aliya İzzetbegoviç’in Zindandan Notlar’ında geçen enfes bir tespit vardır. Şöyle der: "Aşk ve nefret ile şiir yazabilirsiniz, tarih değil!" Ne yazık ki yazılı Türk tarihi aşk ve nefretin tarihidir bizde. Yazanın ideolojik görüşüne göre hakikati eğip büktüğü ve dolayısıyla tutarsız, derinliksiz ve ne yazık ki gerçek olmayan, olmasını istediğimiz tarih.
Turgut Özakman da maalesef böylesi pop-corn kalemlerimizden biri. Ama çok popüler ve çok satan bir yazar. Çanakkale 1915, içerik itibarıyla resmi tarihi pekiştirmek ve hakim düşüncenin tarihsel yansımasını güçlendirmekten başka bir kıymet ifade etmeyen popüler kitaplarından biri.

Ki 2012 yılı başında haberi duyulan 4 tane Çanakkale filmi vardı. Bunlardan elini en çabuk tutan Sinan Çetin’in Çanakkale Çocukları isimli felaket oldu. Filmle ilgili analizi şurada görmek mümkün. 

Böylesi bir facia sonrasında vizyona giren Çanakkale 1915’i ödümüz ağzımızda izlemeye başladık. Ancak son derece şaşırtıcı bir çalışma çıktı karşımıza. Her ne kadar bir drama formatında olmasa da, son derece hakkaniyetli bir film olmuştu Çanakkale 1915. Bir dramadan ziyade docu-drama konseptinde olan film, en azından üzerinde harcanan emekten dolayı saygıyı hak ediyordu kanaatimce. Ve tarihe klişelerden ziyade, iyi niyetli yaklaşıyordu. Buradan geniş analizini okuyabilirsiniz.

2012'de vizyona giren ve akılda kalan 10 yabancı filmi ise bir başka yazıya artık...

31 Aralık 2012 Pazartesi

2 dakikada 1 yıl



2012; sinemanın Fetih yılı!


En sonda söyleyeceğimizi başa alarak girelim söze: 2012 yılı için en genel değerlendirme şu olsa gerek; “Çok tartıştık, çok atıştık, atıp tuttuk. Az okuduk, az seyrettik, az dinledik…” Mutluluklar, memnuniyetsizlikler ve hayal kırıklıkları arasında yıla damgasını vuran film şüphesiz Fetih 1453 oldu.

Muhafazakar Sanat ve tiyatro tartışmalarının gölgesinde geçen koca yıl, sinema açısından çok umut verici olmasa da, umut kırıcı bir tabloya sebep olmadı. 2012 sinema sektörü açısından geçen yıl ile benzerlik gösterirken, Türk sinemasında gözle görülür bir üretim ve izleyici sayısında düşüş vardı.

Önce sektörü rakamlarla inceleyelim.

Bu satırların yazıldığı ana kadar, son bir yıl içinde sinema gişelerinde kesilen bilet sayısı 43 milyona yakındı. Biletlere ödenen para miktarı ise 412 milyon TL civarındaydı. Aynı rakamlar geçen yıl için; 42 milyon izleyici, 398 milyon TL hasılat şeklindeydi.


Ayrıntıları görmek için tablolara tıklayın.
Türk sineması açısından gözle görülür gerileme ise rakamlara şöyle yansıdı; 2011 yılında toplam 75 film vizyona girdi, 21 milyon seyirci 180 milyon TL ödeyerek bu filmleri izledi. Bu sene üretilen film sayısı 55’de kaldı. 18 milyonun biraz üzerinde seyirci, gişelere yaklaşık 162 milyon TL’lik hasılat bıraktı. Yüzde oranı olarak, yerli yapımlar yabancılara karşı biraz geriledi ve satılan biletlerin yüzde 47’si yerli filmlerindi. Ki bu rakamlarda Fetih 1453 filminin katkısı azımsanmayacak boyutta oldu.

2012 yılında yerli ve yabancı olmak üzere toplam 282 yeni film (gösterimi devam edenlerle beraber bu rakam 486 oldu) vizyona girdi. Geçen sene gösterilen film sayısı toplam 291 idi.



Geçtiğimiz yıl, yerli/yabancı ayrımı olmaksızın, bir film ortalama 142 bin kişi tarafından izlendi ve yine ortalama 1.4 milyon TL. hasılat elde etti. Bu sene, film başına düşen seyirci sayısı çok az da olsa düştü: 141 bin. Bir filmin ortalama kazancı ise 1.3 milyon TL’ye geriledi.

2012’de vizyon şansı bulan 282 filmin 240 tanesini iki büyük firma dağıttı: Tiglon ve UIP. Tiglon, 173 film dağıtarak bu alandaki liderliğini korurken, bu iki markanın toplamdan aldıkları pay yüzde 70’i geçti.



Kültür Bakanlığı yerli yapımlara bu sene toplam 13 milyon TL’lik bir destekte bulundu.  Belgesel ve kısa film, senaryo vs. gibi alanları da eklediğimizde, bu rakam 20 milyon TL'ye ulaştı. Vizyona giren 55 yerli filmin 14 tanesinde bakanlık desteği vardı. Bu 14 filmi toplam 879.796 kişi, 7.949.457 TL ödeyerek izledi.

Başarılı olanlar

Yılın en başarılı filmi şüphesiz Fetih 1453 oldu. Yönetmenliğini Faruk Aksoy’un yaptığı film sadece 2012’nin değil, Türk sinema tarihi için belki de bir zirve ve kırılma noktasıydı. Şubat ayında gösterime giren Fetih, toplam 41 hafta vizyonda kaldı ve yaklaşık 6,5 milyon kişi tarafından izlendi. Filmin hasılatı da kolay kolay kırılmayacak bir rekor rakamı yakaladı: 60 milyon TL. Neredeyse bir yılda çekilen tüm yerli filmlerin bütçesine denk bir meblağ bu.


Yılın sürpriz çıkışını ise, Kasım ayı başlarında Özcan Deniz yaptı. Neredeyse birebir bir uyarlama olan Evin Sensin, başarılı anlatımı ve Türk melodramları andıran yapısallığıyla izleyiciyi yakalamayı başardı. Evim Sensin’in iki aylık gişesi; 2.5 milyon seyirci ve 23 milyon TL hasılat oldu.

Türk sinema izleyicisinin ağlatan/güldüren filmlere rağbet gösterdiği öteden beri bilinir. Her ne kadar birbirine zıt gibi görünse de, izleyicinin duygusal profili ‘acıklı’ ya da ‘komik’ filmlere uygundur. Fetih 1453 bu profilin dışına çıkarak da başka bir alanda başarıya daha imza atmış oldu. Eyvah Eyvah, Recep İvedik serileri ile kemikleşen gişe/komedi filmi formülü bu sene fazla işlemedi gibi. Her ne kadar gişede ilk 10’u zorlayan 3 film (Berlin Kaplanı, Sen Kimsin, Moskova’nın Şifresi Temel) komedi filmi olsa da, Osman Sınav’ın Uzun Hikaye’si, Çanakkale 1915 farklı tatlar içeren filmler olarak bu sene akıllarda kaldı.


Sevindirici bir başka tablo ise, ilk 10’u oluşturan filmlerin 7 tanesinin yerli yapım olmasıydı. Listeye girebilen sadece üç yabancı film oldu: Buz Devri 4, Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti (2) ve Kara Şövalye Yükseliyor. 2012’de gösterilen 227 yabancı filmden sadece ikisi 1 milyon izleyici barajını aşabildi. Bu arada yıl sonunda vizyona henüz giren Hobbit: Beklenmedik Yolculuk’un iki haftalık performansının hiç de fena olmadığını, önümüzdeki yıl bir milyon izleyici sayısını geçebileceğini de belirtelim.

Hayal kırıklıkları

Bir de tablonun alt kısmı var şüphesiz. Bazıları büyük umutlarla çekilip gösterime konulan, bazıları zaten iddiasız olarak kaderine razı olan filmler bunlar. 

Örneğin 2012’nin en az izlenen filmi Nic Balthazar’ın Hayatımın Kararı (Tot Altijd - Time of My Life) oldu. Film vizyonda kaldığı 4 haftada toplam 242 kişi tarafından seyredildi ve 2 bin TL hasılat yaptı. 

Bu filmi 264 izleyici sayısıyla (ilk üç günlük hasılat) Cherry’nin Hikayesi ve 290 kişiyle Gökten Bir Uydu Düştü izledi. Bunların hemen hepsi, birkaç kopya ile aşağı-yukarı gişe yapmayacağı tahmin edilen filmlerdi.

Yılın hayal kırıklığı ise zannımca 126 salonda 19 hafta gösterimde kalan ve sadece 45 bin kişinin izlediği Vikingler Efsanesi Thor oldu. 

Keza Star Wars: Bölüm I - Gizli Tehlike (3D) de gösterimde kaldığı 3 hafta boyunca 127 salonda yalnızca 50 bin kişi tarafından izlenildi.


4 haftada toplam 242 izleyici ile yılın en bahtsız yabancısı.
Yerli filmlerden bazıları da maalesef hayal kırıklığı yaşadı. Örneğin, -her ne kadar yerliliği tartışılsa da- ‘distopik’ bir film olma iddiasıyla çekilen Canavarlar Sofrası, bir çok festivalden değişik ödüller aldığı halde (Aralarında SİYAD’ın ödülü de var) vizyonda kaldığı 8 haftada sadece 368 kişi tarafından izlendi. 

Seyfettin Tokmak’ın Kırık Midyeler’i, Tamer Garip’in Kod Adı Venüs’ü, Muzaffer Özdemir’in Yurt’u gişede umduğunu bulamayan filmlerin başlıcalarıydı. 

Kaos: Örümcek Ağı ve Açlığa Doymak filmleri de, hiç de fena olmayan salon sayılarına rağmen arzu edilen gişe başarısını yakalayamadılar.


Bir enteresan film: Canavarlar Sofrası.
2012 Türk Sineması adına ‘tür’ler açısından umut veren bir yıl oldu. Komedi ve dram ağırlıklı türlere, korkudan gerilime, aksiyondan tarihi filmlere kadar geniş bir yelpazede yapımlar oldu. 

Bir diğer umut verici gelişme ise, film bütçelerinin yükselmesiydi. Yine Fetih 1453’ün verdiği cesaretle yapımcılar büyük prodüksiyona girmeye başladı. Çanakkale 1915 böyle bir yapım oldu.

'Cep'ten izliyoruz!

Sinema salonlarımız hem teknik hem de yapısal olarak yavaş yavaş değişimini tamamlamaya başladı. Yeni yapılan salonların neredeyse tamamı 'kompleks' olarak düşünülüyor. Yani en az 3-4 küçük salon inşa ediliyor, ki genelde alış-veriş merkezleri yeni salonlar açıyorlar. Eskinin ferahfeza yüksek tavanlı, binden fazla koltuklu, geniş perdeli salonlarının yerini, cep modeli salonlar aldı.

Eskinin görkemli ve kalabalık seyircili film izleme alanları artık -neredeyse- tarih oldu. Bir çok 'büyük' salon, bir kaç cep salonuna dönüştürüldü bile. Elbette ekonomik açıdan bu anlaşılır bir şey. Zira, binlerce koltuklu bir salonu, üç-beş seyirci için tutmaktansa, bir kaç yüz kişilik üç-beş salonda daha başka filmler de oynatarak daha fazla seyirciyi hedeflemek son derece mantıklı.


Atlas gibi sinemalar bölünerek küçülürken, Emek gibi tamamen kapatılan salonlar da oldu. 
Gelin görün ki, sizi bilmem ama ben yeni sinema komplekslerini ürkütücü buluyorum. Tamam; ses yalıtımı, konfor için dört bir taraf yumuşak izolasyon maddeleri, renkli halılarla filan donatılıyor ama öylesine bir baskılı kasvet var ki, bazen film izleme zevkimi elimden aldığı oluyor. Hele bazı büyük sinema alanları var ki, salondan ziyade Mısır Piramitleri gibi bir havası var.

Yeni salonların üstün yönleri de var tabi. Yüksek kalitede ses ve görüntü sistemi, konforlu koltuklar ve iyi havalandırma. Ancak buna rağmen, kimi klasik izleyicilerin bu yeni 'kibrit kutusu' modeli salonlara intibak edemediğini de vurgulayalım.

Salon sayısında rekor

Sinema salon sayısı hakkında yıllık net bir bilgi yok elimizde. Bilinen son rakam salon sayısının hızla 2 bine yaklaştığıydı. Öte yandan ülkemizde sinema salon sayısı bulunmayan şehir sayısı da hızla azaldı. Son olarak bu rakam 5'in altına düştü. Aslında salon ve koltuk sayısı üretilen ve dağıtılan film sayısına göre yeterli gibi görünüyor. Sektörün öncelikle meselesi sanırım 'doluluk' sıkıntısı.

Artan konfor ve gösterim sektörünün endüstriye dönüşmesi ülkemizde bilet fiyatlarını da yükseltti. Bugün büyük şehirlerde ortalama bilet fiyatı 10 Doları buluyor. Amerika'da da son on yılda neredeyse bir buçuk katına çıkan bilet fiyatları şu an 8 dolar ortalamasıyla satılıyor.  Gelişmiş Avrupa ülkelerinde ise bu rakam 8 Avro civarında.


Yeni nesil sinema salonları bir yönüyle ürkütücü bir görselliğe sahip. 
Bir örnekle bahsi kapatalım; 1910 yılında Amerika'daki sinema salon sayısı yaklaşık 13 bin idi. Bugün ise Fransa : 5.500, Almanya: 4.950, İspanya: 4.200, İngiltere: 3.800, İtalya: 3.750, Rusya : 2.500 ve Türkiye: 1.900 sinema salonuna sahip. ABD'de ise yaklaşık 40 bin salon var.

Kaybettiklerimiz

Geldik 2012'nin en hüzünlü yönüne; kayıplar. Sinemada para kaybetmek normaldir ve -enteresandır- pek çok yapımcı bunu dert bile etmez. Milyonları batıran sinemacılar bile, oturup ağlamak yerine hemen yeni bir proje ile tekrar heyecanlanıp mesleğine sarılabilir. Başka bir sektörde böyle bir şey olur mu emin değilim.

Ama ölümlü dünya. Perdede ya da arkasında bize bambaşka alemler sunan sektörün kahramanları da, sizin benim gibi fanidir, ölümlüdür. 2012 bu anlamda epey üzücü bir sene oldu. Türk ve dünya sinemasından epeyce isim hayata veda etti. Tabii arkalarında yüzlerce güzel film bırakarak.

2012 yılında kaybettiklerimiz arasında beni en çok üzen isimlerden biri şüphesiz meşhur Yeşil yol filminin bizi mest eden karakteri John Coffey'i canlandıran Michael Clarke Duncan'ın ölümü oldu. Bu konudaki bir değerlendirmeyi şurada yapmıştık.


Yeşil Yol'un John Coffey'i M.C. Duncan ölümüyle üzdü. 
En şaşırtıcı ölüm haberi ise Ağustos ayında geldi. Top Gun, The Fan, Man On Fire, True Romance, Crimson Tide, The Enemy at the State gibi unutulmaz filmlerin yönetmeni Tony Scott, Vincent Thomas köprüsünden atlayarak intihar etti. Sosyal medyada, ünlü Scott kardeşlerin küçüğü olan Tony'nin kanser olduğuna ilişkin dedikodular dolaşsa da eşi kesin bir dille yalanladı bunu. Ve bıraktığı intihar mektubunda şöyle yazıyordu: "Hayatta her mutluluğu ve üzüntüyü yaşadım. Parayla satın alınabilecek 100 hayalimi de gerçekleştirdim. Yıllardır, köprüden intihar eden birinin nasıl bir duygu yaşadığını merak ediyordum. Şimdi bu son hayalimi de gerçekleştirmek üzereyim." Bize ise hayretler içinde 'Allah kimseyi şaşırtmasın' cümlesini demekten başka bir şey kalmadı...

Yardımcı rollerin tonton dedesi Ernest Borgnine de 2012 yılında sinemanın kaybettiği değerlerden biri oldu. Borgnine, 95 yıllık hayatına 204 film ve dizi sığdıran verimli oyunculardan biriydi. Akılda kalan rolü ise, ahir ömründe oynadığı, Sean Penn'in 11 Eylül felaketini anlatan kısa filmi oldu.

Larry Hagman ismi ilk etapta çok şey hatırlatmasa da 'Ceyar' yani 'JR' ülkemizde en iyi bilinen dizi karakterlerinden biriydi. Ve neredeyse rahmetli Erol Taş kadar nefret edilen  bir 'kötü'ydü! Hagman da, Kasım ayında 86 yaşında hayata gözlerin kapadı.

2012 Şubat'ında ölen Ben Gazzara, yeni nesil tarafından pek bilinmeyen bir sinemacıydı ama dünya sinema tarihinde yer alacak önemli isimlerden biriydi. Gazzara, oyunculuğun yanında yazardı, yönetmendi ve müzisyendi. 59 yapımı Anatomy of a Murder unutulmaz filmlerindendir. Aktör, son dönemlerde Big Lebowski'de oynamıştı.


Rocky JR, Sage Stallone de genç yaşta hayata veda eden sanatçılardan. 
Ülkemizde çok duyulmadı ama 2012'nin en hazin ölümlerinden biri de ünlü aktör Sylvester Stallone'nun oğlu Sage Stallone'nun ölümüydü. Sinemaya Rocky 5 filmiyle giriş yapan oğul Stallone, Haziran ayında ölü bulundu. Resmi olarak açıklanmasa da, Sage Stallone'un aşırı dozda uyuşturucu aldığı için öldüğü konuşuldu. 

Türe ilgisi olsun olmasın herkesin bildiği bir isimdi Syvia Kristel. Açıkçası erotik film sektörünün perişan ettiği bir hayat yaşadı Hollandalı oyuncu. Emanuella film serisi, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bir dönemi etkiledi. 60 yaşında yokluklar içinde, perişan halde ölen bu kadın, geriye bıraktığı kitapta sektörü ve hayatı iç yakıcı bir gerçeklikte anlattı. Konuyla ilgili yazıyı şuradan okuyabilirsiniz.

Hepsini tek tek buraya almak mümkün değil elbette. Ama sinema sektörü, bilinen-bilinmeyen 3 binden fazla ismini toprağa verdi 2012'de.

Bunlardan Türk sinemaseverlerinin en çok bildiği isim şüphesiz Yunan sinemasının sembol ismi Theodoros Angelopoulos'tu. Kanaat-i acizanemce, Tarkovsky ve Kieslowsky ile beraber özellikle 20. Yüzyıl'ın son demlerine damga vurmayı başarmış üç isimden biriydi Theodoros Angelopoulos. Filmlerinde sıklıkla mitolojik göndermeler ve bireysel öykülerden yola çıkılarak, tarihsel bağlamın da altı çizilen toplumsal olayları ustalıkla anlatırdı. Bir de, müzikleri tabii. Angelopoulos filmlerinin müzikleri kolay unutulacak türden değildi. Usta sinemacıyı geçen ocak ayında, 76 yaşında kaybettik. Ölümü de çok trajikti. Son filmi Öteki Deniz-The Other Sea 'nin çekimleri esnasında, Pire-Drapetsona otoyolunda, hızla çarpan bir motosiklet yüzünden yaşama veda etti.


Yönetmenler Çağı'nın efsane isimlerin Metin Erksan'ı da yitirdik. 
Sinemamızın hüzün yılı

Türk sineması adına da hüzün yaşandı 2012'de. Bunlardan hemen hatırlananı şüphesiz usta yönetmen Metin Erksan'ın vefatı oldu. Rahmetli ile ilgili ayrıntılı yazıyı şurada bulmak mümkün. Erksan'ın rahmetli oluşundan bir hafta filan sonra da, Türk sineması 'ses'ini yitirdi. Usta tiyatrocu ve seslendirme sanatçısı Müşfik Kenter de gidenler kervanına katıldı. Müşfik Hoca ile ilgili yazıyı da şuradan okuyabilirsiniz.

Yeşilçam'ın altın döneminin jönlerinden olan Ekrem Bora da Türk sinemasının acı kayıplarından biriydi. Nev-i şahsına münhasır fiziği ve güçlü oyunculuğu ile sinemamızın unutulmaz isimlerindendi Bora. Gökhan Özcan'ın, Bora ile ilgili yazısını okumanızı salık veririm.

Mayıs ayında ise Türk sineması adına ümit veren bir ismi yitirdik: Seyfi Teoman. Henüz 35 yaşında, bir motosiklet kazasıyla aramızdan ayrılan Teoman, Tatil Kitabı ve Bizim Büyük Çaresizliğimiz isimli filmlerin yönetmeni, bu sene vizyona giren Tepenin Ardı filminin yapımcısıydı.

Leman Çıdamlı, Mücap Ofluoğlu, 2012'de kaybettiğimiz tiyatro kökenli sinemacılardandı.


69. Venedik Film Festivali'nde, "Geleceğin Aslanı" ödülünü alan Küf. 
Ödül durumları

2012 Türk sineması için uluslararası alanda da epey bereketli oldu. Pek çok film, prestijli festivallerde yarıştı, bazıları ödüle kucaklaştı. Yurt dışındaki festivallerden gelen ödüller ise, hem cesaret verdi hem de Türk sinemasının tanıtımına ciddi katkı sağladı.

İsmail Güneş'in son filmi ''Ateşin Düştüğü Yer'' Montreal Film Festivali'nde en iyi film ve FIPRESCI (Uluslararası Sinema Yazarları Örgütü) ödüllerini kazandı. Film Oscar'da ülkemizi temsil etti ancak, maalesef finale kalan filmlerden olamadı.
Ali Aydın ilk filmi ''Küf''le 69. Venedik film festivalinde ''Geleceğin Aslanı'' ödülüne layık görüldü.

Yönetmen Emin Alper'in ilk filmi ''Tepenin Ardı'', Berlin Film Festivali Caligari Ödülü, Altın Lale ve Saraybosna Film Festivali Jüri Özel Ödülü'nden sonra Asya-Pasifik Film Ödülleri'nde de En İyi Film ödülüne layık görüldü. Daha önce Nuri Bilge Ceylan'ın ''Üç Maymun'' ve ''Bir Zamanlar Anadolu'da'' filmleriyle iki kez En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazandığı festivalde, ilk kez bir Türk filmi en büyük ödülü kazandı.

Festivalde senarist ve yönetmen Reis Çelik ise çocuk gelinleri anlattığı ''Lal Gece'' ile En İyi Senaryo ödülüne layık görüldü. Çelik'in yine aynı filmi Tokyo Uluslararası Film Festivali'nde en iyi Asya-Ortadoğu Filmi ödülünü layık görüldü.

Yeşim Ustaoğlu'nun ''Araf'' filminde oynayan Neslihan Atagül Tokyo Uluslararası Film Festivali'nde ''En İyi Kadın Oyuncu'' seçildi. Araf, Uluslararası Abu Dabi Film Festivali'nde de 2012 Black Pearl (Siyah İnci) ''En İyi Film'' ödülünü aldı.

65. Cannes Film Festivali'nde, kısa metrajlı filmler kategorisinde yarışan Rezan Yeşilbaş'ın ''Sessiz'' adlı filmi Altın Palmiye Ödülü'ne layık görüldü.

Yerli festivaller ile ilgili bir değerlendirmede bulunmak istemiyorum açıkçası. Maalesef ülkemizde düzenlenen üç büyük festival (Antalya, Adana ve İstanbul) büyük tartışmalarla gerçekleşti. En iç yakanı ise İstanbul Film Festivali'nde yönetmen Zeki Demirkubuz'un Yeraltı filmine yapılanlardı. Tuhaf bir şekilde, maddi karşılığı olmayan dallarda ödül alan film, önemli ödüllerde dikkate alınmadı. Ödül almak için sahneye gelen Demirkubuz'un söyledikleri ise manidardı; "Sizi anlıyorum!"

30 Aralık 2012 Pazar

Biz ayrılamayız!


 26 Aralık 2004 günü merkezi Endonezya'nın Sumatra adasının batı kıyısı açıklarında büyük bir deprem oldu. 9.1 ila 9.3 olan büyüklüğüyle, bir sismografla kaydedilmiş olan bugüne kadar ki en büyük üçüncü depremdi bu. Süresi 8.3 ila 10 dakika arasında değişen deprem, bugüne kadar görülmüş en uzun süreye sahipti ve tüm gezegeni 1 cm hareket ettirdi. Akabinde Alaska'ya kadar uzanan bir coğrafyada depremleri tetikledi.

Batma nedeniyle meydana gelen deprem, Hint Okyanusu'na kıyısı olan karaları vuran, yüksekliği 30 metreye kadar çıkan tsunamiler üretti ve bu nedenle on dört ülkede 230 binden fazla kişi öldü. Bu, tarihteki en çok ölüme yol açan doğal afetlerden biriydi. Endonezya en ağır zararı alan ülkeydi, onu Sri Lanka, Hindistan ve Tayland izledi.

Teknolojinin gelişmesi ve sinemanın da bu gelişimden ziyadesiyle yararlanması hem iyi hem de kötü neticeler getirdi.

İyi olan şuydu; felaketi seyirciye geçirmek için, kullanılan başarılı görsel efektler yaşananları çok daha yakından ve gerçekçi hissettiriyordu. Kötü olan ise, buna güvenen sinemanın insan ve dramından kaçmaya başlaması oldu.

Özellikle büyük bütçeli felaket filmlerinde yapılan harcamalar boşa gitmesin diye, meselenin insanı boyutu ikinci plana itiliyor maalesef. Yönetmenliğini J. A. Bayona’nın yaptığı (Yetimhane filminden hatırlayacaksınız) Imposibble-Kıyamet böylesi bir tuzağa düşmeyen nadir filmlerden. Bayona, deprem/tsunaminin etkilediği milyonlarca kişiden Amerikalı bir Turist aileyi ele alıp, hikayelerini anlatıyor.

Gerçek, yani yaşanmış bir hikayeye dayanan Kıyamet Günü, 2004 Noel’inin hemen arifesinde başlıyor. Amerika’da yaşanan ekonomik sıkıntının da etkisiyle, bir takım kararlar almak için kafa dinleme amacıyla tatile çıkan Henry, eşi Maria ve çocukları Lucas, Simon ve Thomas, Tayland’ın cennet gibi bir kumsalındaki yeni bir otele yerleşirler. Baba Henry, tatil boyunca hem ihmal ettiği ailesiyle vakit geçirecek, hem de yeni iş imkanlarıyla ilgili kafasını toparlayacaktır.

Ancak, Sumatra’nın batı kıyısında meydana gelen deprem ve akabinde oluşan tsunami pek çok ülkeyi olduğu gibi Tayland’ı da vurur. 5 kişilik aile felaket sonrasında hem hayatta kalmaya çabalar, hem de tekrar bir araya gelmek için mücadele ederler.

İspanyol sineması Franco’nun baskıcı rejim döneminden beri, kendine bir anlatım tarzı geliştirmiş. En çetrefilli mevzuları bile ustaca anlatmayı başarabilen yönetmenleri çıkarmış bir sinemadan bahsediyoruz. Özellikle Yetimhane’de Bayona, Aile Sırları meselesini o kadar ehil bir dille anlatmayı başarmıştı ki, ister istemez beklentileri yüksek tutarak beklenen bir film oldu Kıyamet Günü.

Başta da vurguladığımız gibi, özellikle teknolojinin gelişmesiyle felaket tasvirleri dudak uçuklatan bir inandırıcılık boyutuna ulaşabildiği için, Tsunami’nin kendisi olmasa da, sel/baskın ve felaket sonrası sahneler son derecede etkileyici filmde.

Ancak temel bir problem ile açılıyor film. Hem aileyi tam olarak tanımıyoruz hem de, yaşanacak felaket ile ilgili doğrudan/dolaylı bir gerilim oluşturmayı tercih etmiyor film. Bunun yerine uçak seyahati esnasında gerekli olduğu şüpheli birkaç gerilim noktası oluşturuyor.

Yönetmen aileyi önce ikiye, sonra üçe bölerek hikayeyi izletiyor bize. Son derece akılcı ve etkileyici bölünmeler bunlar. İlk, anne ile büyük oğlanın peşine düşüyoruz. Ve neredeyse ailenin geri kalanını unutturacak kadar uzun tutuyor bu faslı Bayona. Nedendir bilmem bir de bana son derece gereksiz ve aşırı uzun gelen gerilim sahneleri koyuyor. Misal, anne/oğlun ağaca tırmanma sahnesi. O kadar abartılı ve gerilim yüklü şekilde veriliyor ki, orada bir şey olacağı beklentisi oluşuyor seyircide ama nafile.

Benzeri bir gereksizlik, baba ile diğer iki oğla geçtiğimiz ilk sahnede yaşanıyor. Odanın içindeki baba ile çatıdaki çocukların muhabbetinin gereksizliği hem filmi uzatıyor hem de felaket sahnelerinin etkisini azaltıyor.

Bununla beraber çok etkileyici felaket sonrası tabloları var. Kargaşa, herkesin kendi derdine düşmesi ve acziyet. Çok etkili bir dille aktarılıyor Kıyamet Günü’nde. Ancak yine senaryodan kaynaklanan, yan hikayeler oldukça yetersiz filmde. Kurtarıcı yerliler, diğer felaketzedeler, hemşire karakterleri çalakalem geçiştiriliyor adeta.

Hastanede yan yatakta yatan kadın ve selin orta yerinde bulunan çocuk ile ilgili derinleşmeler de maalesef yetersiz duruyor.

Oyunculuklar genelde çok iyi ama büyük oğlanın performansı ayrıca övgüyü hak ediyor.

Hasılı, felaket anı ve sonrası ile ilgili tabloların son derece etkileyici olduğu, kişisel dramların sadece ana öykünün karakterlerinde doyurucu olduğu bir film Kıyamet Günü. Bir ailenin en zor zamanlarda nasıl kenetlenebileceğine dair şiirsel tablolar da içeriyor.  Hayatı acılaştırıp, gereksiz pek çok şeyin anlamını yitirdiği felaketi izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Bizim gibi, deprem kuşağında bulunan toplumların özellikle izlemesi gereken bir yapım. 

28 Aralık 2012 Cuma

Her gönülde bir kaplan yatar!



Önce bir uyarı; bu yazı yapısı gereği, ele aldığı filmle ilgili bir takım ‘zorunlu’ çözümlemeler içermektedir. Dolayısıyla bahsi geçen filmi önce ve özellikle sinemada izledikten sonra yazıyı okumanız şiddetle tavsiye edilir.

Yönetmenliğini Ang Lee’nin yaptığı ‘Pi’nin Yaşamı-Life Of Pi’ en genel hatlarıyla bir ‘insanın olgunlaşması (insan-ı Kamil)’ filmi. Hatta bunu o kadar aleni olarak yapıyor ki yönetmen, filmin en başında, tüm hikaye iki adam arasında bir ‘sana bir öykü anlatayım da hayata bakış açın değişsin’ formunda veriliyor.

Hikaye şu: Kanadalı bir yazar, iki yıldır çalıştığı bir romanı eliyle öldürmüş umutsuzken, tuhaf bir Hindistanlı ile tanışır: Mamaji. Yüzme delisi bu garip adam ona adını bir yüzme havuzundan alan başka birinden bahseder:  Piscine Molitor Patel. Mamaji'nin sembolik yeğeni olan Piscine'nin öyküsünü dinlediği an Allah'a olan inancının pekişeceğini, inanmıyorsa da inanacağını ileri sürer. Yazar, Piscine ile buluşur ve tüm hayat hikayesini dinler. Filmimiz de esasen bu hikaye üzerine kuruludur.

Hindistan’ın cennetasa bir köşesinde hiç de fena olmayan bir çocukluk yaşayan Pi, boş vakitlerini babasının hayvanat bahçesinde geçirmektedir. İsmine bir havuz kaynaklık etmiştir ve sıra dışı amcası tam bir yüzme delisi olduğu için, yüzmediği havuz kalmamıştır.

Zorlu süreç sonrasında kaplanla Pi'nin ilişkisinin durumu. Başlarda azgın ve kontrolsüz olan hayvan, zorlu mücadeleler sonrasında Pi'nin kucağına uzanıyor. Ama mutlak bir galibiyet değil bu! Tıpkı insanın benliğiyle verdiği mücadele gibi...


Botanikçi bir anne ve hayvanat bahçesi sahibi bir baba ile, vurdumduymaz bir ağabeye sahip olan Pi, inançsız babasının, (hatta 'din karanlıktır' diyerek oğlunu inançtan soğutmaya bile çabalar) aksine, çocukluk günlerinde ruh ve bedenine dair keşiflerde bulunurken, bozulan siyasi ve ekonomik şartlar, ailesiyle beraber göç etmesine neden olur. Adeta ‘Nuh’un Gemisi’ne benzeyen büyük bir gemi ile okyanus ötesi yolculuğa başlarlar. Bir gece sıkıntılı anda uyanan Pi, güverteye çıkar ve büyük bir tufanın gelip, gemiyi batırdığına şahit olur. Şaşırtıcı şekilde bir filikaya kendini atan Pi, bu küçük teknede yaralı bir zebra, bir orangutan, çakal ve en sonda sahneye çıkan kaplan ile baş başa kalır.

Kaplan önemlidir zira, onunla bir cemaziyelevveli vardır Pi’nin. Richard Parker adını verdikleri kaplan, önce diğer iki hayvana kötülük eden çakalı saf dışı bırakır ama Pi ile de öyle içli-dışlı olmaz asla. Pi, okyanusun ortasında günler boyu kolay ehilleşmeyecek bir kaplan ile yol alır.

Hikaye bir yere kadar Gabriel Garcia Marquez’in Bir Kayıp Denizci isimli öyküsüne benzer şekilde ilerliyor. Dolayısıyla kaba bir bakışla bir tür ‘felaket ve kazazede filmi’ gibi görünen Pi’nin Yaşamı, ilerledikçe her kabuğunun altından başka bir yönünün ve keşfin yapıldığı derinlikli bir görsel şölene dönüşüyor. Kayıkta, hayvanlar ve nihayetinde Bengal Kaplanı (Richard Parker) ile baş başa kalan genç Pi’nin yaşadıklarına şahit oldukça, filmin ilk kısmına zihinsel olarak geri dönüyor ve aslında başta tüm olup bitenlerin bu yaşanacak olanlara birer gerekçe olarak filme yerleştirildiğini anlıyoruz.

Hayranlık verici bir görsel ziyafet var Pi'nin Yaşamı'nda...

Hayranlık verici bir zeka ve derinlikle kurgulanmış bir senaryo var Pi’nin Yaşamı’nda. Bana göre en büyük sıkıntısı, ilk kısmı biraz uzatması. Esas meseleye gelene kadar epey yoruluyor izleyici.

Önce kimliği yerli yerine koyuyor hikaye. Bunu da inanç sistemlerine yargısız yaklaşımıyla yapmaya başlıyor.

Her özelliğin bir ‘ekim’in yapıyor öncelikle. Yüzmeyi gerekçelendiriyor, ‘neden kaplan?’ sorusunu da. Hatta burada da durmuyor, anne figürü ile başka bir masumiyeti, ‘pislik aşçı’ tiplemesiyle başka bir fenalığı eşleştiriyor. Dolayısıyla, seyirciye filmin sonunda ‘neden kaplan?’ sorusu sormasına imkan vermiyor. Kaplan; çünkü çocukluğunda yaşadığı bir deneyim, tüm görkemi, asaleti, gizemine rağmen, kaplan kendi doğasına uygun olarak keçiyi parçalayabiliyor! Bir bilinçaltı ve ruh ekimi aslında yapılanlar.
Ve mücadele sonrası ödül sahnesi, gökten balık yağıyor adeta!

Kaplan’ın kişiselleşmesini de son derece lineer veriyor aslında. Ona bir insan ismi takıyor; Richard Parker. Bunun da açıklamasını var şahane şekilde; kaplan hayvanat bahçesine yazılırken, isim karışıklığı nedeniyle sahibinin ismi yazılıyor onun yerine. Yoksa orijinal ismi de güzel aslında: Susamış! Amcanın hikayesi, dayanma, direnmenin rasyonel karşılığı için. Kahramanın okyanus ortasındaki yalnızlık günleri ilerledikçe başka boyuta çekiyor bizi film. Ve zihinlere bambaşka bir kapı açarak, o perspektiften izlememizi sağlıyor. Bir anda tablo şöyle değişiveriyor: Beden bir tekne; üzeri örtülü. Altında sırtlan da var, çakal da; içinde kurtuluşla ilgili ipuçları taşıyan kitaplar da, nefsi köreltmeye yarayacak gıdalar da, kurtuluş için işaret fişekleri de…

Misal kayığa bindikten bir süre sonra söylenen şu cümle nasıl bir şeydir: "İkimiz de (kaplan ile) gerçek efendimizle tanışmak için öksüz bırakılmıştık!" Sıklıkla vurgulanan 'Umut' ve 'sabır' Ve kaplanın okyanusun derinliğine bakışı, tüm hayvanların bir yün yumağının çözülmesi gibi çözülüşü, akabinde aslında suya bakanın Pi olduğunu anlamamız ve onun haykırışı; "Gel de Tanrıyı gör Richard Parker, gel teslim ol!"
Filmin en etkileyici anlarından biri, kopan fırtına ve teslim oluş!

Aslında anlatılanın künhüne varıp, çözümlemek için filmin ortalarında basit birkaç soruyu kendimize sormak yeterli oluyor. Kayığı örten çadır bezinin altından çıkan her canlı-cansız ‘şey’in bir anlamı var. Düz mantık ile bakıldığında şu sorunun cevabı, bize bir ‘darb-ı mesel’ anlatıldığının açık göstergesi: Küçücük teknede, kayığın yarısının kaplayan çadırın altında hem kaplan, hem sırtlan saatler-günler boyu sessizce durur mu? Kaplan ortaya çıkmak için sırasını bekleyen insan benliğinin vahşi yönü olmasa, o sırtlanı iki dakika tente altında rahat bırakır mı?
Bir dolu şey yaşandıktan sonra, finalde esas golü atıyor yönetmen. 'Yoksa', diyorsunuz, 'aslında yaşananlar başka bir boyutta başka bir şey miydi?'
Bir Sahil (-i selamet) sahnesi var ki, şahsen çok etkileyici buldum. Yapılan mücadele sonunda, perişan halde kumlara kapaklanmış insanoğlu, nefsin asla ama asla dost olmayacağını idrak ediyor ve şöyle diyor; ‘Ardına bile bakmadan çekip gitti!” Gerçekten de kaplan, semboller sekansında özgürlük fırsatını yakaladığı an dostluk filan önemsemeden kendi ormanına dalıveriyor. Ve sahilde, perişan halde bırakıyor kahramanımızı…

Richard Parker-Pi eşleşmesi bazı sahnelerde o kadar tebarüz ediyor ki, yönetmenin bu konuda filmin tadını kaçırabilecek kadar seyreltici gayret gösterdiğini fark ediyoruz. Ancak (tamamen kişisel gözlemimdir) bu eşleşmeyi hala yapamayan izleyicilerin çoğunluğu oluşturması, Ang Lee’nin bu dozu tutturabildiğinin göstergesi.

Şöyle bir soru mesela: Yoksa insanın derinliği okyanusunkinden büyük müdür?
Akla ziyan bir görselliği var filmin. CGI teknolojisinin ulaştığı nokta hakikaten hayranlık verici. Bu görselliği öylesine bol ve katmanlı bir metafor sağanağına tutuyor ki Ang Lee, film bitmesin istiyorsunuz. Zira her yeni kare yeni bir keşif, her imge bir metafor barındırıyor adeta. Size böyle yazıyorum ama filmi izledikten sonra geri dönüp hatırladıkça, hala bazı yönlerini tam keşfedemediğimi de hissediyorum. Belki de filmi bir kere daha izlemem gerekecek, belki bir daha.

O kadar yani…

Filmin efektlerini yapan “Rhythm & amp; Hues Stüdyoları” rakiplerine öylesine bir fark atıyor ki, ancak izleyenler ne denmek istediğini anlar gibime geliyor.

Berrak, duru görsellik, şiir gibi akan resimler, buna uygun müzik ile muhteşem bir görsel ve işitsel ziyafet var perdede.
1993 yapımı Little Buddha. Bernardo Bertolucci benzer bir iç çatışmaya sokarak kutsallaştırmıştı kahramanını.

B. Bertolucci’nin Little Buddha’sındaki iç murakabe sahnesini hatırlayalım. Ang Lee, sembolleri o filmdeki kadar basit değil, mana kovanına batırarak yerleştiriyor filmine ve –her kadar kolaylaştırıcı- yönlendirmeler yapsa da, seyircinin bu keşifte bulunmasını istiyor.  Sembollerle inancı çoğu kez iç içe geçiriyor. Bu anlamda Ang Lee, filme aktardığı eserden de kaynaklanan pozitif bir ayrımcılıkla kahramanın kültürüne (Hinduist) biraz torpil geçiyor ama zararı yok.

Her ne kadar inancın ikna sürecinde kullandığı argümanlar nispeten çiğ kaçsa da, en azından değişimi temellendirme açısından çok önemli bir eksiği tamamlıyor.
Filme kaynaklık eden kitabın kapağı. 

Pi’nin Yaşamı esasen post-modern bir vaaz, bir iç çatışmanın son derece başarıyla gösteriye dönüştürülmüş formatı adeta.

Her hayvanın hayatta bir karşılığı, her insanın hayvani bir yönü var. Başta Risale-i Nurlar olmak üzere, pek çok ruhani metinde denenmiş bir yöntemdir. Fırtınalı deniz, küçük filika, her türlü fenalığı yapacak yırtıcı hayvanlar… Bunlar tasavvuf metinlerinde sıklıkla görebileceğimiz kıssa tasvirlerinin tabloları… İnsanın arzu ve istekleri, birer hayvan ile sembolize edilir. Her hayvanın bir duyguya denk gelen karşılığı vardır. Ve insanoğlunun ‘tekamül’ yolculuğunda tabiat ve hayvanlar birer metafor olarak çoklukla kullanılır. Sinemada daha önce de, benzeri yöntem kullanılmıştı ama kabul etmek lazım ki, daha önce hiçbir sinema filmi Pi’nin Yaşamı kadar bu meseleyi güçlü ve görsel anlamda başarıyla aktaramamıştı.

Şunu da vurgulamak şart; gerek Hollywood, gerekse sair sinemalar, bu tür ‘aslanlı-kaplanlı’ filmleri çok çekti. Disney’i, Pixar’ı hatırlayalım. Sakın ha sakın, Pi’nin Yaşamı’nın bu tür filmlerle karıştırmayın ve karşılaştırmayın.

Sahile vardığı anda artık eski Pi değildir o.



Bence Pi’nin Yaşamı’nın en büyük sorunu, finaldeki mesajı çok güçlü verememesi. Bunun için de kınayabilecek durumda değiliz kimseyi, onlarca ‘kıssa’dan çelimsiz ve kısa, dahası ‘hikmet’siz bir hasat devşirilmesi üzücü tabii ama eldeki malzeme ile bu kadar bir ‘hisse’ çıkıyor ne yazık ki!

Son söz şudur; bir inanç filmi Life Of Pi; insanoğlunun bidayetinden beri içinde taşıdığı iki yönün (iyilik-fenalık) dar bir alanda mücadelesi ve murakabesi…



26 Aralık 2012 Çarşamba

Aldanış!



Kaç kez geldim aynı köşeye, belki yine seni görebilirim diye!

Kaç tren karşıladım, kaç otobüs uğurladım ellerini pencerelerde bulabilirim diye?

Işıkları yanan her pencere ümitti benim için, sokak lambaları doğal meskenim. Ah be güzelim, kaç uykudan geç kalmışlık hissiyle fırladığımı bir bilsen!

Uyku sadece sığınaktı benim için. Rüyalar, reviri gençliğimin, kedi gibi yaralarımı yalayarak iyileştirmek için.

O kadar hafif ki uykularım, bıraksam uçup gidecekler rüyalarım.

Kaç sabahı karşıladım ufukta hayalin belirecek diye. Uyanmanı bekleyen iki yarendik ben ve serin sabah yeli. O eser, ben iç çekerdim…

Kaç yağmuru indirdik bulutlardan bilmezsin. O eser, ben gürlerdim…
Bir kez çıktın ya karşıma oradan!

Her dönemeçten sen gelecekmişsin gibi çarpıyor yüreğim. Tuhaf bir oyuna çevirdim bu işi. Her ayak sesi seninmiş gibi heyecanlanıyor, her gölge senin peşinden gidiyormuş gibi takılıp kalıyorum.

Kalbimin duvarında bir çerçeve asılı. Büzülmüş dudakları bir işaret parmağı teskin ediyor ve fısıldıyor her seferinde: Sussss, ne olur sus!

Suçlu bir kedi yavrusu gibi birleştiği yerden aşağı iniyor kaşlarım. Gözlerim mahcup bir buğu ile yine o sahile bakıyor.

Ve bir gemi geçiyor uzaktan, karanlık suları ikiye bölerek. Dalga değil de keder sallıyor sanki tekneleri.

Kaç kez bu sahilde tutuldu bedenim. Kaç lodos ıslattı beni bilemezsin.
Kimse bilmez belki ama ben çok iyi biliyorum artık. Bir kentte hasret varsa yağar yağmur. Yağmur yoksa yeterince kederlenemezsin. Sen de bil istersen.

Saçları bir kez bile yağmurda ıslanmayana, ‘hasret çekti’ mi derim ben!
Ve biliyor musun? Yalnızlıktan şikayet etmemeyi öğrendim ama seni de çok özledim.

Sensizlik her şeye anlam yüklüyor nedense. En saçma şeylerde bile sana giden bir yol buluyorum bir şekilde. En kötü şarkılar bile sana çıkıyor, en sıradan cümleler seni anlatıyor, en basit filmler bile seni hatırlatıyor. Yağmuru zaten sorma…

Benim derdim sensizliğin ağırlığı değil, hayalinin uçkunluğu… 

Ayaklarım yeri unuttu, bıraksa beni düşlerin, külçe gibi zemine kapaklanacağım. Ve sanırım, yeniden yürümeyi öğrenmem gerek!

Görebiliyor musun oralardan içime gerdiğim mahyayı: Sıkı tut ellerimi…

Ah Süreyya! Dokunduğun an kendi içine kapanan böceklere döndürdü beni bu sevda. 

23 Aralık 2012 Pazar

Bakış





              Hiçbir şey,

                          umutsuz bir çocuğun,

                  gözbebeklerine ilişen hüzün kadar yaralayamaz.


Tedavi


             Hadi;

              usulca sür duaları yaralarının üzerine.




21 Aralık 2012 Cuma

Mütevazı bir ağıt



Brain De Palma’nın 1987’de çektiği suç filmi ‘Dokunulmazlar - The Untouchables’da şöyle bir diyalog geçtiğini hatırlıyorum; ‘Tatlı söz ile yol alabilirsin ama tatlı söz ve silahla daha çok yol alabilirsin.’ 

Robert DeNiro’nun canlandırdığı Capone karakterinin, neredeyse yapmacıklar diyarından nezaket gösterisi yapıldığı anda, eline beysbol sopası alıp en yakın arkadaşlarından birinin beynini patlattığı sahnenin hemen akabinde söylüyordu bunu. Suçu, hassaten öldürmeyi meslek edinenlerin şiddet ve cinayete biz; sıradan insanlar gibi bakmadıklarını, gerçek suçlularla yapılan onlarca mülakattan biliyoruz. Hikayeleri görüp, duydukça dengesi bizim dengemiz alt üst olurken, onlar dehşet veren bir soğukkanlılıkla ‘Bu sadece bir iş’ diyerek, hayattan haz almaya devam edebiliyorlar.

Yeni Zelandalı yönetmen Andrew Dominik’in ilk filmi ‘Kasap-Chopper’ı izlediğimde her ne kadar anlatım tarzı ve suçu algılayışına iştirak edemesem de etkilenmiştim. Gerçek bir suçluyu, hakkında yazılmış bir kitaptan yola çıkarak perdede yeniden dizayn eden Dominik, meselenin ‘bakış açısı’nı çok sağlam oturtmuştu: bize göre vahşet, insanlık dışı, hayvanlık gibi görünen şeyler, suçlulara göre gayet normal görünüyor olabilir!

Scoot McNairy ve Ben Mendelsohn ikilisi iyi iş çıkarıyor.  
Kamerayı koyacağı odak tespitinin orijinalliği ona ikinci filmi ‘Korkak Robert Ford'un Jesse James Suikastı -The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford’da tam bir başarı getirmişti. Oyuncu kullanımındaki hakimiyeti ve filmin atmosferin güçlü oluşu henüz ikinci filminde bir ‘Dominik Sineması’ndan bahsedilmesine neden olmuştu.

Açıkçası, benim gibi, kişiden ziyade filmlerin peşine düşenler bile, ‘Acaba Andrew Dominik’in yeni filmi nasıl olacak?’ merakıyla bekler oldu.

 1999 yılında hayata gözlerini kapayan George V. Higgins ismi çok kişi için bir anlam ifade etmez. Boston gibi önemli bir suç merkezinde 20 yıl savcılık yapmış biri olan Higgins aynı zamanda bir yazardı da… Her ne kadar, çok satanlar arasında olmasa da, kitaplarında suç dünyası ve suçlulara çok gerçekçi yaklaşımları vardı. Hayatı boyunca hepsi ‘suç’ türünde 30’a yakın kitap yazdı ama –birkaçı dışında- pek fazla okunmadı, bilinmedi.

Onu ilk keşfeden kişilerden biri meşhur İngiliz yönetmen Peter Yates’di. Yates, Higgins’in ‘Eddie Coyle’un Arkadaşları - The Friends of Eddie Coyle’ isimli kitabı yayınlandıktan 3 yıl son görmüş ve filme çekmişti.  Sinema tarihinin en gerçekçi ve etkileyici suç filmlerinden biri olan ‘Eddie Coyle’un Arkadaşları’, televizyonlarda ara ara yayınlanıyordu. Bu yayınların birini izledi Yeni Zelandalı yönetmen Andrew Dominik. Kafasındaki suç kavramının tam karşılığına oturmuş bir film duruyordu karşısında. Yaptığı küçük bir araştırmada, filmin gücünü, uyarlandığı kitaptan aldığını anladı ve Higgins’in kitaplarına yöneldi. Hiçbirinin mevcut baskısı yoktu. İkinci el satan kitapçılardan birinde yazarın 10 kitabını buldu. Hollywood’un böylesi başarılı bir yazarın kitaplarını nasıl ‘es’ geçtiğini anlaması uzun sürmedi. Hem ilk uyarlama olan ‘Eddie Coyle’un Arkadaşları’ ticari başarısızlık yaşamış hem de Higgins’in kitapları doğru dürüst satmamıştı. Bu iki kötü tablo ile asla ilgilenmezdi Hollywood!

Filmde oldukça etkileyici bir soygun sahnesi var.
Kitapları hızla okuyan Dominik, 70’lerin suç dünyasında minimal bir hikayeyi ele alan Cogan’s Trade’ye geldiğinde ‘işte bu’ dedi. Higgins kitabında, kapitalist toplumda oluşan suç ekonomisinde, sıradan insanların ölümü adiyattan sayan hayatlarını etkileyici bir gerçeklikle anlatmıştı. Yeni Zelandalı yönetmen, 40 yıllık hikayeyi günümüze uyarlayabilmek için Amerika’nın yaşadığı ekonomik krizin harika bir fırsat oluşturduğuna inanıp, şişirilmiş ekonomik sistemin, gerçeğin sivri ucuyla patlamasından hemen sonra oluşan milyonlarca trajediye ek olarak, pek sözü edilmeyen suç ekonomisine bir bakış için de şahane bir fırsat olduğuna fark ettiğini söylüyor.

Bu hafta vizyona giren ‘Kibarca Öldürmek – Killing Them Softly’nin ortaya çıkış hikayesi böyle.

Peki, filmin öyküsü nasıl?

Ekonomik bunalımı toplumun tüm katmanlarında yaşayan Amerika’da halk, sistemin çuvallamasıyla, kendini iyiden iyiye belirginleştiren suç ekonomisiyle bir şekilde tanışmaya başlamıştır. ‘Oğul’ Bush’un ülkeyi getirdiği uçurumun son demleridir ve tüm medya Obama’yı bir tür çıkış, kurtuluş yolu olarak görmektedir. Bush ismi, periyodik olarak yaşanılması kaçınılmaz olan ‘bunalım’la eşdeğer olduğu için, kamuoyunda yüksek sesle olmayan bir umutlu bekleyiş de vardır.

R. Liotta kurnaz kumarhaneci tiplemesinde başarılı ve başına gelmeyen kalmıyor. 

Andrew Dominik, karakterlerini oluştururken, sair Hollywood yönetmenlerinden epey ayrışan biri. Tıpkı Coen Kardeşler gibi. Zaten Kibarca Öldürmek filmi de tarz olarak 1996 yapımı Fargo’ya çok yakın bir yerde duruyor. Dominik, Coen’lerden farklı olarak diyaloglara aşırı abanan biri. Neredeyse Tarantino filmlerine yakın bir gereksizlik sınırına ulaşıyor bu abanma. O kadar boş ve anlamsız değil tabii.

Araba içinde geçen bitmek bilmeyen hikaye anlatımları, Jackie ile çaptan düşmüş kiralık katil Mickey’in bayıltacak boyuta ulaşan gevezelikleri elbette filme katkıda bulunuyor ancak, tahammül sınırının uç noktasına kadar getiriyor izleyiciyi. Açıkçası bir filmin hem şiddet dozunun yüksek, hem de geveze olması, çok katlanılır bir şey değil. Bu anlamda geçtiğimiz yıl hayranlıkla izlediğimiz bir örnek vardı: ‘Sürücü – Drive’.

Brad Pitt, naif tetikçi rolünde döktürüyor. 
Bilinen tüm kavramların anlamsızlaştığı Amerika’nın bu orta dünyasında, sahici, çoğu yerde rahatsız eden bir hikaye sunuyor Kibarca Öldürmek. Bu tarzı Jim Jarmush’un ‘Hayalet Köpek’ filminde görmüştük. Jarmush, Dominik kadar sınırları zorlamamıştı açıkçası.

Film boyunca neredeyse nefes almadan duyup izlediğimiz televizyon ve radyo, ekonomik ve siyasi buhran atmosferini başarıyla oluşturuyor. Ancak bu yönüyle de film, gevezeliğin çekici yörüngesinden ne yazık ki kurtaramıyor kendisini.

Son derece basit bir öykü ve lineer kurguya sahip olan filmde oyunculuklar hayranlık verecek derecede başarılı. Sanırım Brad Pitt gibi popüler aktörleri cezbeden de işin bu yönü. Kötülüğü o kadar muhteşem ve doğal ele alıyor ki, ürkütücü bir inandırıcılık hakim oluyor filme. Pitt, elbette başarılı ancak, filmin esas yıldızları oynadıkları karakterin içini, milim boşluk bırakmadan dolduran Scoot McNairy ve Ben Mendelsohn. Bu yönüyle Kibarca Öldürmek, Hollywod’dan ziyade bir Amerikan filmi görüntüsünde.

Filmin en büyük sorunu gereksiz gevezeliği.
Filmin oluşturduğu atmosfer o kadar başarılı ki, seyirci Amerika’yı mezbelelik mekanlardan oluşan, batık bir ülke gibi algılayabiliyor. Durmaksızın yağan yağmur, karavan ofisler, perişan otel odaları, tekinsiz barlar, paslı boruların ve gürültülerin ürkütücülüğünde nemli bodrumlar… Amerikan dizilerinde sıklıkla gördüğümüz Parliament mavisinde gökdelenlerin kuşattığı bir ülke değil burası!

Kanaatimce film mesaj kaygısını da abartıyor. Neredeyse her an gizli-açık bir mesaja maruz kalıyor izleyici. İlk sahneden son plana kadar mesaj bombardımanı var.

Öte yandan Dominik, çekim tekniği açısından yeni şeyler de denemiş Kibarca Öldürmek’te. Arabadaki infaz sahnesinde, neredeyse şiirsel bir boyuta taşıyacak kadar işçilik var.

Şiddet dozu yüksek, lakin çok da stilize olmayan bir şiddet var karşımızda. Estetik olmakla çıplak olmayı (şiddeti doğrudan vermek) karıştırmamak lazım. Kibarca Öldürmek’in başta ‘Marki’nin dövülme sahnesi’ olmak üzere bir çok şiddet sahnesi çıplak şekilde veriliyor perdeye. Aslında bu bile Dominik için bir ‘doz aşımı’ değil. Hele hele ‘Chopper’ gibi bir filmi midesi kalkmadan izleyebilecek sadık Dominik izleyicileri için çıtır-çerez tadında.

Toparlayalım; tüm üstün özellikleri ve başarısına rağmen, Dominik’in bir önceki filminin epey altında Kibarca Öldürmek. Ancak, buna rağmen özellikle Amerika ve kapitalizm eleştirisi bağlamında, etkileyici ve yer yer sarsıcı. Rüya memleketi için yakılan ironik ve mütevazı bir ağıt mahiyetinde.