1 Ocak 2013 Salı
2012’den akılda kalan 10 film (Yerli)
2012 sayısal açıdan çok fazla verimli geçmese de, içerik,
estetik ve teknik açıdan umut veren filmler üretildi. Türk sineması adına ‘ayağa
kalktı’ demek için henüz çok erken. Ancak, sinema sektöründe bir bilinç ve
profesyonelleşmekten de bahsetmek mümkün. Elbette üretilen her film gişe ya da
içerik açıdan mükemmel değil. Elbette iyi filmlerin yanında vasatlar, hatta
kötüler de oluyor.
Bir kere şurası kesin; eğer salt ticari açıdan
bakmıyorsanız, kimse ‘kötü’ olsun diye bir film çekmez, kötü olacak bir filme
para yatırmaz. Ancak hep söylediğim gibi her filmin bir kaderi oluyor. Bazıları
beklenmedik gişe başarısı yakalıyor, bazıları şaşırtıcı şekilde ‘iyi’ çıkıyor.
Keza yine hep söylediğim bir şeydir. İyi ya da kötü film
yoktur. İyi niyetli ya da art niyetli film vardır. Ve tabii başarılı ya da
başarısız olanlar.
Aşağıda 2012’de vizyon şansı bulan 10 filmi sıralamaya
çalıştım. Sıralama puana göre değil, aklıma gelme sırasıyla yapılmıştır, o
nedenle buna takılmayınız. Bazılarının değerlendirmesini bu blogu takip edenler
zaten ayrıntısıyla okumuşlardır. Bu nedenle tekrar etmemek adına linklerini
koydum.
Buyurun; geçtiğimiz yılın akılda kalan ilk on filmi:
1: Fetih 1453
Hep söylenilen bir şeydir; ‘bu kadar geniş ve derin bir
tarihi olan bir milletin neden tarihi filmi yok’ diye. Aslında mesele sadece
tarihi filmlerimizin azlığı ya da başarısızlığı değildir. Tarihimizi yazmak
konusundaki yetersizliğimizdir de. Yeşilçam’ın tarihi filmlere ilgisi çok
gerilere gider. Bunlardan en başarılılarından olan 1951 yapımı İstanbul’un
Fethi filmidir. Aydın Arakon’un yönettiği birbuçuk saatlik bu tarihi film, ortalama
bir film maliyetinin 25-30 bin lira olduğu o dönemlerde 95 bin liraya çekilen
en pahalı prodüksiyon olmuştu.
Hatırı sayılır bir gişe başarısı da elde eden İstanbul’un
Fethi, sağlam hikayesi, karakterin güçlü oluşturulmasına rağmen,
imkansızlıklardan dolayı büyük zaaflara da sahipti. Misal; fetih sahnelerinin
çoğu, cılız görünmesin diye karanlıkta çekilmişti. Böylelikle yönetmen derinlik
endişesinden yakayı sıyırmıştı.
Yapımcı ve yönetmen Faruk Aksoy, Fetih 1453’ü epey zor şartlarda
çekti. Ancak vizyona girdiğinde sinema izleyicisi son derece eli yüzü düzgün ve
bir çok alanda bir ‘ilk’ olan filmle karşılaştı. Fetih 1453’ün en büyük zaafı –ne
yazık ki- senaryosundan kaynaklanıyordu. Doğru düzgün bir hikayesi ve Fatih
Sultan Mehmet’ten daha ziyade Ulubatlı Hasan’a odaklanan kahraman tercihi
eleştiri konusu oldu.
Görsel efektler açısından da, daha önceki tüm Türk filmlerinden
daha iyi olan Fetih 1453, yine de –özellikle kalabalık kuşatma ve aksiyon
sahnelerinde- yetersiz kalmıştı.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen, Fetih 1453, Türk sinema
tarihinin en çok hasılat yapan ve en çok izlenen filmi oldu. Elde ettiği rekor
da kolay kırılacak cinsten değil. Filmin istatistiklerini daha önce
çalıştığımız 2012 değerlendirmesinde bulabilirsiniz. Filmin geniş analizini de şuradan okuyabilirsiniz.
2: Ateşin Düştüğü Yer
Usta yönetmen İsmail Güneş’in yapım aşaması epey zahmetli ve
sıkıntılı geçen filmi Ateşin Düştüğü Yer, bir üçlemenin (Gülün Bittiği Yer,
Sözün Bittiği Yer) üçüncüsüydü. Güneş’in filmografisinde zirve olan Ateşin
düştüğü Yer, çok kaba bir tanımlamayla ‘töre’ filmi ama kendisinden
öncekilerden çok farklı bir film ve esasen ‘töre’ kavramının da içinin yanlış
doldurulduğunu vurgulayan bir tür vicdan sinemasıydı.
Gerek yönetmenin kimliğinden, gerekse filmin girişine
konulan ayetlerden dolayı, yurt içindeki festivallerde gözle görülür bir
haksızlığa ve görmezden gelinmeye uğrayan Ateşin Düştüğü Yer, dünyanın en önemli
5 festivalinden biri sayılan; Montreal Film Festivali’nde ‘en iyi film’ ödülü
aldı. Film ayrıca FIPRESCI, yani uluslararası sinema yazarları örgütü ödülünü
de aynı festivalde aldı.
Ateşin Düştüğü Yer, Türkiye’yi Oscar ödüllerinde de temsil
etme hakkını elde etti ancak, gerek tanıtım yetersizliği, gerekse devletin
ilgisizliği dolayısıyla yeterince kulis ve tanıtım yapamadığı için finale kalan
filmlerden olamadı.
Pistte yarışan bir atleti, kazandığı üçüncülük ödülünden
dolayı cep telefonla arayıp tebrik eden idarecilerin hiç biri uluslar arası arenada,
çok önemli bir festivalde ülkemizi temsil edip, çok önemli filmleri arkada
bırakarak birincilik elde eden yapımcı ve yönetmeni arayıp, tebrik etmeyi ne
yazık ki düşünememişti.
Ateşin Düştüğü Yer ile ilgili ayrıntılı analizi şuradan okumanız mümkün.
3: Yeraltı
Türk Sineması’nın zihin konforunu bozan yönetmeni (ve
elbette yazarı) Zeki Demirkubuz, Kıskanmak ile uzaklaştığı kendi iç evrenine
öylesine güçlü ve rahatsız edici bir dönüş yaptı ki, Yer altı pek çok anlamda Demirkubuz’dan
beklenilen ama yine de şaşırılan film oldu. Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ından
serbest uyarlanan film, en genel tabiriyle bir tür ‘yüzleşme’ filmiydi.
Bir sinemacıdan daha çok ‘kafa yoran adam’ diyebileceğimi
Zeki Demirkubuz, hem kendiyle yüzleşiyor hem de iyilik ve kötülük üzerine
sahici bir empatiye girişiyordu. Bu anlamda yönetmen filmografisinin nadide
parçalarından biri oldu Yer altı ancak, çokça da tartışıldı. Hem de hiç hak
etmediği magazin boyutlarıyla tartışılması hem filme büyük bir haksızlık olarak
kaldı, hem de yönetmenin anlatmak istediklerinin çok uzağına fırlattı herkesi.
Demirkubuz sineması Yeraltı ile biraz daha seyrettiriliyordu belki ama bu basitleştirici bir unsur olarak durmuyordu perdede. Film karesiyle
bir arayışa girişen Demirkubuz, bunu en tehlikeli sularda cesurca yaparken,
mebzul miktarda karamsarlığı da yüklüyordu film karelerine.
Filme festivallerde
epey haksızlık edilmesi, bundan sonraki sinemasını nasıl etkiler bilemiyorum
ama (korkuyorum ki izleyiciden daha koparak, çok daha uzaklara ve anlaşılmaz
sulara savrulabilir) Yeraltı, bir ülke sineması adına sahip olunabilecek en
değerli filmlerden biri olarak tarihteki yerini aldı.
Filmin uzun analizini
şuradan okuyabilirsiniz. Zeki ile yaptığım epeyce uzun bir sohbeti de şuraya ya da şuraya ekledim.
4: Uzun Hikaye
Mustafa Kutlu yaşayan (Allah uzun versin) en önemli
hikayecilerimizden. Siz bakmayın son dönemlerde bir tür münzevi hayat
yaşadığına, aslında spordan sinemaya, televizyondan edebiyata kadar pek çok
konuda ‘ehil’ bir entelektüeldir. Bu nedenledir ki, Kutlu’nun hangi eserini
sinema ya da videoya alındığını görsem inanılmaz mutlu oluyorum. O metinlerin
harekete geçmesi, tabiri caizse ete kemiğe bürünmesi müthiş bir deneyim olarak
görünüyor bana.
Osman Sınav ise, epey eskiden beri yakından tanıdığım, takip
ettiğim bir sinema ustası. Ekonomik şartların mecburiyeti Sınav’ı bir süredir
sadece televizyona mahkum ettiği için, Türkiye'nin bu usta isimden mahrum
kaldığını düşünürüm.
Mustafa Kutlu’nun enfes kitabı Uzun Hikaye’sinin sinemaya
aktarılacağını duymak beni mutlu etti ancak, bunun Osman Sınav tarafından
yapılacak olması ayrıca memnuniyet vericiydi. Ki Kutlu-Sınav ilişkisi sadece
sinema bağlamında kalan bir yakınlık-birliktelik değildi. Her ikisini de
yakından tanıyanlar, bu iki usta ismin de ruhen çok yakın olduklarını bilir.
Uzun Hikaye, 2012’nin son çeyreğinde vizyona giren önemli
Türk filmlerinden biri oldu. Her şeyden önce gerçek anlamda bir ‘Türk filmi’ydi
Uzun Hikaye. Nicedir uzak kaldığımız, neredeyse unutmaya yüz tuttuğumuz bir
takım –bize has- hisleri tekrar perdede görme imkanı oldu. Film elbette,
dönemin anlatım diline göre biraz farklılıklar içerse de, sezonun en önemli
çalışmalarından biri olarak akılda kaldı.
Uzun Hikaye ile ilgili bir analizi de buradan okuyabilirsiniz.
5: Açlığa Doymak
Açlık yaşadığımız çağın en önemli meselesi belki de.
Doğrudan kelime anlamı ya da simetrik anlamlarıyla da. Dünya bir yandan obezite
ile mücadele ederken, diğer yandan fakir ülkelerdeki milyonlarca insanın açlığı
iç yakıcı bir kontrast olarak duruyor. Buna bir de, siyasi açlığı eklerseniz
tablo daha da ilginçleşiyor.
Zübeyr Şaşmaz, genç bir sinemacı ve ne yazık ki bunca
zamandır Kurtlar Vadisi fenomeninin gölgesinde kalmış talihsiz bir isim. Şaşmaz’ın
ilk iki filmi, biraz da Vadi’den gelen dalgaların üzerine çıkıp, bir şeyler
devşirme amacıyla çekilen ticari bir film olduğu için, pek sayılmamalı bence.
Bundandır ki, Zübeyr Şaşmaz sinemaya Açlığa Doymak ile başladı diyebilmeliyiz.
Ve açıkçası ne dediğinin farkında olan bir filmdi Açlığa
Doymak. Tüm zaaf ve eksikliklerine rağmen. 2012 yılının akılda kalan belki de
tek ve en önemli politik (ideolojik değil, karıştırmayalım) yerli filmi de.
Açlığa Doymak’ın analizini şurada bulmak mümkün.
6: Tepenin Ardı
Seyfi Teoman umut veren bir sinemacıydı. Yaptığı iki film
ile güzel bir geleceğin habercisiyken, üzücü bir kaza neticesinde aramızdan
ayrıldı. Bu genç sinemacının yapımcılığını üstlendiği Tepenin Ardı, konusu,
anlatımı ve algı diliyle çok sık rastlamadığımız filmlerden biri oldu.
Tepenin Ardı, ülkenin güneyinde, bir dağ yamacında yaşayan
küçük bir ailenin etrafında gelişen ‘ötekileştirme’ ve ‘iki yüzlülük’
hikayesiydi.
Filmin yazar ve yönetmeni Emin Alper, hepsinin ayrı bir zaafı olan
ancak tamamının (deliler, kadınlar ve çocuklar hariç) ikiyüzlü olduğu bir
ailenin birkaç gününü ‘düşman’ üzerinden ele alıyor ve güçlü resimlerle
anlatıyordu.
Kendi ürettiğimiz düşmanlar ile, başta kendimize ve yakınlarımıza
ettiğimiz düşmanlıkları inandırıcı bir ikiyüzlülükle gizleyen dağ insanlarının
hikayesi, her ne kadar bana biraz haksız ve insafsızca verilmiş gibi gelse de,
can yakıcı bir gerçekliği vardı Tepenin Ardı’nın.
Filmin analizini şurada bulabilirsiniz.
7: Elveda Katya
Gazeteciliğe başladığım sıralarda, birkaç bekar arkadaş
önceleri gazetenin çatı katında kalıyorduk. Bunlardan biriydi Osman Sönmez. Son
derece girişken ve öz güveni yüksek bir arkadaşımızdı. Her ne kadar sahip
olduğu yetenekleri gazetecilik alanının çok dışında olsa da, gazetenin o
dönemin mütevazı şartlarında güzel günler geçirdik Osman ile.
Gel zaman, Osman yurt dışına gitmeye karar verdi. Sovyet
Rusya yeni dağılmıştı ve Moskova’ya gitmeyi kafasına koymuştu. Bunu yaptı da,
bir süre sonra mesleği bırakıp ticarete atıldığını öğrendim. Mutlu olmuştum
zira, su, yatağını bulmuştu. Bir sonraki denk gelişimizde, ciddi ciddi bir iş
adamı vardı karşımda.
Osman’ı son kez TV ekranında gördüm. Antalya Film Festivali’nde
ödül alıyordu. Bizim Osman yapımcı olmuş ve hikayesi de kendine ait olan Elveda
Katya isimli bir film çekmişti. Yönetmenlik koltuğunda ise, kendisinin ardından
Rusya’ya giden kardeşi Ahmet Sönmez vardı.
Bu nedenle biraz tedirgin izlemeye başladım Elveda Katya’yı.
Ancak izledikçe tereddütlerim ve kaygılarım azaldı. Genç yönetmen Ahmet Sönmez,
ilk filminde kamerayı hiç de fena kullanmıyor, dahası dokunaklı bir hikayeyi
seyirciye geçirmeyi başarıyordu. Elveda Katya, ülkenin kuzeyindeki bir
gerçekliği, evrensel değerler üzerinden anlatmayı başaran, ancak zaafları da
olan bir film. Analizi ise şurada.
8: Araf
Dinine vakıf Müslümanlar için A’raf bilinmeyen bir kelime
değildir. Kutsal kitabın surelerinden biri olan A’raf, bir kavimden ismini
almıştır ve yeniden ihya olmak meselesi üzerinde durur. Araf kelimesini edebi
metin olarak Dante’den okumuştum ilk kez. Cemil Meriç’i keşfedince tam
anlamıyla künhüne vakıf oldum diyebilirim. Ne önemli bir kelimeydi Araf. Esasen
modern manada ‘arada kalmak’ anlamında kullanılır oldu Araf.
Yeşim Ustaoğlu’nun son filminin de ismi olan Araf, gitmekle
kalmak, sevmekle vazgeçmek arasında kalanların hikayesini anlatıyor. Hayatın
alt katmanından insanların hikayesine odaklanan film, çarpıcı bir gerçekliğe
sahip. Ancak her şey de süt liman değil elbette.
Filmin yazısı için şöyle alabilirim sizi.
9: Evim Sensin
Güney Kore sinemasının son dönem filmlerinden en önemlisiydi
belki A Moment To Remember. Yönetmenliğini John H. Lee'nin yaptığı, 2004 yapımı
olan film, tür olarak genelde orta yaşın bayıldığı bir profile hitap etse de, şaşırtıcı bir şekilde genç kuşağı da etkisi
altına aldı. Güney Kore ve uzak Doğu’da vizyona girdiği dönemde elde ettiği
gişe başarısı kıskanılacak düzeydeydi.
Film aşk ve unutkanlık üzerineydi ve yer
yer ağırlaşan temposuna rağmen, imdat kolu olarak müziğe sırtını yaslıyor ve
duyguyu zirveye taşıyordu. Bir tür ‘ağlatmazsa para yok’ türünden bir yapımdı
anlayacağınız.
Çok uzak olmayan bir geçmişte, bir film projesini
konuşurken, sektörün içindeki bir arkadaşım benle buluşmadan önce Türk
sinemasında, salon sektöründeki çok büyük markalardan birinin sahibiyle
görüştüğünü söylemişti. Ve Özcan Deniz’i bu işletmecinin yanında gördüğünü, Bir
Güney Kore filminin haklarını satın aldıklarını, muhtemelen çok yakın zamanda
çekeceklerini ifade etti. Ve şöyle de bir anekdot ekledi; ‘Özcan deniz filmine
o kadar güveniyor ki, yapım için bankadan kredi çekmiş. Büyük risk almış yani.”
Özcan Deniz’in oyuncu olarak rol aldığı ki yapım maalesef
başarısızlık göstermişti. Biri hemen yukarıda okuduğunuz Araf. Her ne kadar
Ustaoğlu’nun iyi filmlerinden sayılsa da, gişede yüzü gülmeyen filmlerden
olmuştu. Ve TRT ekranlarında yayınlanan Bir Zamanlar Osmanlı isimli dizi,
yeterli izlenme oranı yakalayamadığı için yayından kaldırılmıştı. Gişenin Özcan
deniz için ne kadar büyük bir handikap olduğunu anlatabilmek adına yazıyorum
bunları.
Yönetmenliğini kendisi yaptı ve başrolde F. Evcen ile
beraber kendisi oynadı Özcan Deniz. Film, kendini hiç riske atmadan, direkt
olarak asıl yapım olan A Moment To Remember’a benzemek için çekilmişti Evim
Sensin. Deniz’in müzisyen olmasının da olumlu katkısıyla ilk hafta çok ciddi
gişe yaptı. Ve 2012’yi de büyük bir başarıyla (2,5 milyon civarı seyirci)
tamamladı.
Evim Sensin için elbette özgünlükten bahsedemeyiz ama bence
çok başarılı bir uyarlamaydı. Ki bu bile Türk sinemasında pek sık gördüğümüz
şeylerden değil. Ancak filmin en önemli zaafının da yine buradan, yani orijinaline
sadık kalacağız diye düşülen durumlar olduğunu da belirtelim.
10: Çanakkale 1915
Tarihi filmlerle ilgili genel kanaatimi Fetih 1453 yazısının
giriş kısmında yazmıştım. Şunu ekleyebilirim: Merhum Aliya İzzetbegoviç’in Zindandan
Notlar’ında geçen enfes bir tespit vardır. Şöyle der: "Aşk ve nefret ile
şiir yazabilirsiniz, tarih değil!" Ne yazık ki yazılı Türk tarihi aşk ve
nefretin tarihidir bizde. Yazanın ideolojik görüşüne göre hakikati eğip büktüğü
ve dolayısıyla tutarsız, derinliksiz ve ne yazık ki gerçek olmayan, olmasını
istediğimiz tarih.
Turgut Özakman da maalesef böylesi pop-corn kalemlerimizden
biri. Ama çok popüler ve çok satan bir yazar. Çanakkale 1915, içerik itibarıyla
resmi tarihi pekiştirmek ve hakim düşüncenin tarihsel yansımasını
güçlendirmekten başka bir kıymet ifade etmeyen popüler kitaplarından biri.
Ki 2012 yılı başında haberi duyulan 4 tane Çanakkale filmi
vardı. Bunlardan elini en çabuk tutan Sinan Çetin’in Çanakkale Çocukları isimli
felaket oldu. Filmle ilgili analizi şurada görmek mümkün.
Böylesi bir facia sonrasında vizyona giren Çanakkale 1915’i ödümüz ağzımızda
izlemeye başladık. Ancak son derece şaşırtıcı bir çalışma çıktı karşımıza. Her
ne kadar bir drama formatında olmasa da, son derece hakkaniyetli bir film
olmuştu Çanakkale 1915. Bir dramadan ziyade docu-drama konseptinde olan film,
en azından üzerinde harcanan emekten dolayı saygıyı hak ediyordu kanaatimce. Ve
tarihe klişelerden ziyade, iyi niyetli yaklaşıyordu. Buradan geniş analizini
okuyabilirsiniz.
2012'de vizyona giren ve akılda kalan 10 yabancı filmi ise bir başka yazıya artık...
31 Aralık 2012 Pazartesi
2012; sinemanın Fetih yılı!
En sonda söyleyeceğimizi başa alarak girelim söze: 2012 yılı
için en genel değerlendirme şu olsa gerek; “Çok tartıştık, çok atıştık, atıp
tuttuk. Az okuduk, az seyrettik, az dinledik…” Mutluluklar, memnuniyetsizlikler ve hayal kırıklıkları arasında yıla damgasını vuran film
şüphesiz Fetih 1453 oldu.
Muhafazakar Sanat ve tiyatro tartışmalarının gölgesinde
geçen koca yıl, sinema açısından çok umut verici olmasa da, umut kırıcı bir
tabloya sebep olmadı. 2012 sinema sektörü açısından geçen yıl ile benzerlik
gösterirken, Türk sinemasında gözle görülür bir üretim ve izleyici sayısında
düşüş vardı.
Önce sektörü rakamlarla inceleyelim.
Bu satırların yazıldığı ana kadar, son bir yıl içinde sinema
gişelerinde kesilen bilet sayısı 43 milyona yakındı. Biletlere ödenen para
miktarı ise 412 milyon TL civarındaydı. Aynı rakamlar geçen yıl için; 42 milyon
izleyici, 398 milyon TL hasılat şeklindeydi.
![]() |
| Ayrıntıları görmek için tablolara tıklayın. |
2012 yılında yerli ve yabancı olmak üzere toplam 282 yeni film
(gösterimi devam edenlerle beraber bu rakam 486 oldu) vizyona girdi. Geçen sene
gösterilen film sayısı toplam 291 idi.
Geçtiğimiz yıl, yerli/yabancı ayrımı olmaksızın, bir film
ortalama 142 bin kişi tarafından izlendi ve yine ortalama 1.4 milyon TL.
hasılat elde etti. Bu sene, film başına düşen seyirci sayısı çok az da olsa
düştü: 141 bin. Bir filmin ortalama kazancı ise 1.3 milyon TL’ye geriledi.
2012’de vizyon şansı bulan 282 filmin 240 tanesini iki büyük
firma dağıttı: Tiglon ve UIP. Tiglon, 173 film dağıtarak bu alandaki
liderliğini korurken, bu iki markanın toplamdan aldıkları pay yüzde 70’i geçti.
Kültür Bakanlığı yerli yapımlara bu sene toplam 13 milyon
TL’lik bir destekte bulundu. Belgesel ve kısa film, senaryo vs. gibi alanları da eklediğimizde, bu rakam 20 milyon TL'ye ulaştı. Vizyona giren 55 yerli filmin 14 tanesinde bakanlık desteği vardı. Bu 14 filmi toplam 879.796 kişi, 7.949.457 TL ödeyerek izledi.
Başarılı olanlar
Yılın en başarılı filmi şüphesiz Fetih 1453 oldu.
Yönetmenliğini Faruk Aksoy’un yaptığı film sadece 2012’nin değil, Türk sinema
tarihi için belki de bir zirve ve kırılma noktasıydı. Şubat ayında gösterime
giren Fetih, toplam 41 hafta vizyonda kaldı ve yaklaşık 6,5 milyon kişi
tarafından izlendi. Filmin hasılatı da kolay kolay kırılmayacak bir rekor
rakamı yakaladı: 60 milyon TL. Neredeyse bir yılda çekilen tüm yerli filmlerin
bütçesine denk bir meblağ bu.
Yılın sürpriz çıkışını ise, Kasım ayı başlarında Özcan Deniz yaptı. Neredeyse birebir bir uyarlama olan Evin Sensin, başarılı anlatımı ve Türk melodramları andıran yapısallığıyla izleyiciyi yakalamayı başardı. Evim Sensin’in iki aylık gişesi; 2.5 milyon seyirci ve 23 milyon TL hasılat oldu.
Yılın sürpriz çıkışını ise, Kasım ayı başlarında Özcan Deniz yaptı. Neredeyse birebir bir uyarlama olan Evin Sensin, başarılı anlatımı ve Türk melodramları andıran yapısallığıyla izleyiciyi yakalamayı başardı. Evim Sensin’in iki aylık gişesi; 2.5 milyon seyirci ve 23 milyon TL hasılat oldu.
Türk sinema izleyicisinin ağlatan/güldüren filmlere rağbet
gösterdiği öteden beri bilinir. Her ne kadar birbirine zıt gibi görünse de,
izleyicinin duygusal profili ‘acıklı’ ya da ‘komik’ filmlere uygundur. Fetih
1453 bu profilin dışına çıkarak da başka bir alanda başarıya daha imza atmış
oldu. Eyvah Eyvah, Recep İvedik serileri ile kemikleşen gişe/komedi filmi
formülü bu sene fazla işlemedi gibi. Her ne kadar gişede ilk 10’u zorlayan 3
film (Berlin Kaplanı, Sen Kimsin, Moskova’nın Şifresi Temel) komedi filmi olsa
da, Osman Sınav’ın Uzun Hikaye’si, Çanakkale 1915 farklı tatlar içeren filmler
olarak bu sene akıllarda kaldı.
Sevindirici bir başka tablo ise, ilk 10’u oluşturan filmlerin 7 tanesinin yerli yapım olmasıydı. Listeye girebilen sadece üç yabancı film oldu: Buz Devri 4, Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti (2) ve Kara Şövalye Yükseliyor. 2012’de gösterilen 227 yabancı filmden sadece ikisi 1 milyon izleyici barajını aşabildi. Bu arada yıl sonunda vizyona henüz giren Hobbit: Beklenmedik Yolculuk’un iki haftalık performansının hiç de fena olmadığını, önümüzdeki yıl bir milyon izleyici sayısını geçebileceğini de belirtelim.
Sevindirici bir başka tablo ise, ilk 10’u oluşturan filmlerin 7 tanesinin yerli yapım olmasıydı. Listeye girebilen sadece üç yabancı film oldu: Buz Devri 4, Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti (2) ve Kara Şövalye Yükseliyor. 2012’de gösterilen 227 yabancı filmden sadece ikisi 1 milyon izleyici barajını aşabildi. Bu arada yıl sonunda vizyona henüz giren Hobbit: Beklenmedik Yolculuk’un iki haftalık performansının hiç de fena olmadığını, önümüzdeki yıl bir milyon izleyici sayısını geçebileceğini de belirtelim.
Hayal kırıklıkları
Bir de tablonun alt kısmı var şüphesiz. Bazıları büyük
umutlarla çekilip gösterime konulan, bazıları zaten iddiasız olarak kaderine
razı olan filmler bunlar.
Örneğin 2012’nin en az izlenen filmi Nic Balthazar’ın
Hayatımın Kararı (Tot Altijd - Time of My Life) oldu. Film vizyonda kaldığı 4
haftada toplam 242 kişi tarafından seyredildi ve 2 bin TL hasılat yaptı.
Bu
filmi 264 izleyici sayısıyla (ilk üç günlük hasılat) Cherry’nin Hikayesi ve 290
kişiyle Gökten Bir Uydu Düştü izledi. Bunların hemen hepsi, birkaç kopya ile
aşağı-yukarı gişe yapmayacağı tahmin edilen filmlerdi.
Yılın hayal kırıklığı ise zannımca 126 salonda 19 hafta
gösterimde kalan ve sadece 45 bin kişinin izlediği Vikingler Efsanesi Thor
oldu.
Keza Star Wars: Bölüm I - Gizli Tehlike (3D) de gösterimde kaldığı 3 hafta boyunca 127 salonda
yalnızca 50 bin kişi tarafından izlenildi.
![]() |
| 4 haftada toplam 242 izleyici ile yılın en bahtsız yabancısı. |
Yerli filmlerden bazıları da maalesef hayal kırıklığı
yaşadı. Örneğin, -her ne kadar yerliliği tartışılsa da- ‘distopik’ bir film
olma iddiasıyla çekilen Canavarlar Sofrası, bir çok festivalden değişik ödüller
aldığı halde (Aralarında SİYAD’ın ödülü de var) vizyonda kaldığı 8 haftada
sadece 368 kişi tarafından izlendi.
Seyfettin Tokmak’ın Kırık Midyeler’i, Tamer
Garip’in Kod Adı Venüs’ü, Muzaffer Özdemir’in Yurt’u gişede umduğunu bulamayan
filmlerin başlıcalarıydı.
Kaos: Örümcek Ağı ve Açlığa Doymak filmleri de, hiç
de fena olmayan salon sayılarına rağmen arzu edilen gişe başarısını
yakalayamadılar.
2012 Türk Sineması adına ‘tür’ler açısından umut veren bir
yıl oldu. Komedi ve dram ağırlıklı türlere, korkudan gerilime, aksiyondan
tarihi filmlere kadar geniş bir yelpazede yapımlar oldu.
![]() |
| Bir enteresan film: Canavarlar Sofrası. |
Bir diğer umut verici
gelişme ise, film bütçelerinin yükselmesiydi. Yine Fetih 1453’ün verdiği
cesaretle yapımcılar büyük prodüksiyona girmeye başladı. Çanakkale 1915 böyle
bir yapım oldu.
'Cep'ten izliyoruz!
Sinema salonlarımız hem teknik hem de yapısal olarak yavaş
yavaş değişimini tamamlamaya başladı. Yeni yapılan salonların neredeyse tamamı
'kompleks' olarak düşünülüyor. Yani en az 3-4 küçük salon inşa ediliyor, ki
genelde alış-veriş merkezleri yeni salonlar açıyorlar. Eskinin ferahfeza yüksek
tavanlı, binden fazla koltuklu, geniş perdeli salonlarının yerini, cep modeli
salonlar aldı.
Eskinin görkemli ve kalabalık seyircili film izleme alanları
artık -neredeyse- tarih oldu. Bir çok 'büyük' salon, bir kaç cep salonuna
dönüştürüldü bile. Elbette ekonomik açıdan bu anlaşılır bir şey. Zira, binlerce
koltuklu bir salonu, üç-beş seyirci için tutmaktansa, bir kaç yüz kişilik
üç-beş salonda daha başka filmler de oynatarak daha fazla seyirciyi hedeflemek
son derece mantıklı.
![]() |
| Atlas gibi sinemalar bölünerek küçülürken, Emek gibi tamamen kapatılan salonlar da oldu. |
Yeni salonların üstün yönleri de var tabi. Yüksek kalitede
ses ve görüntü sistemi, konforlu koltuklar ve iyi havalandırma. Ancak buna
rağmen, kimi klasik izleyicilerin bu yeni 'kibrit kutusu' modeli salonlara
intibak edemediğini de vurgulayalım.
Salon sayısında rekor
Sinema salon sayısı hakkında yıllık net bir bilgi yok elimizde.
Bilinen son rakam salon sayısının hızla 2 bine yaklaştığıydı. Öte yandan
ülkemizde sinema salon sayısı bulunmayan şehir sayısı da hızla azaldı. Son
olarak bu rakam 5'in altına düştü. Aslında salon ve koltuk sayısı üretilen ve
dağıtılan film sayısına göre yeterli gibi görünüyor. Sektörün öncelikle
meselesi sanırım 'doluluk' sıkıntısı.
Artan konfor ve gösterim sektörünün endüstriye dönüşmesi
ülkemizde bilet fiyatlarını da yükseltti. Bugün büyük şehirlerde ortalama bilet
fiyatı 10 Doları buluyor. Amerika'da da son on yılda neredeyse bir buçuk katına
çıkan bilet fiyatları şu an 8 dolar ortalamasıyla satılıyor. Gelişmiş Avrupa ülkelerinde ise bu rakam 8
Avro civarında.
![]() |
| Yeni nesil sinema salonları bir yönüyle ürkütücü bir görselliğe sahip. |
Kaybettiklerimiz
Geldik 2012'nin en hüzünlü yönüne; kayıplar. Sinemada para
kaybetmek normaldir ve -enteresandır- pek çok yapımcı bunu dert bile etmez.
Milyonları batıran sinemacılar bile, oturup ağlamak yerine hemen yeni bir proje
ile tekrar heyecanlanıp mesleğine sarılabilir. Başka bir sektörde böyle bir şey
olur mu emin değilim.
Ama ölümlü dünya. Perdede ya da arkasında bize bambaşka
alemler sunan sektörün kahramanları da, sizin benim gibi fanidir, ölümlüdür.
2012 bu anlamda epey üzücü bir sene oldu. Türk ve dünya sinemasından epeyce
isim hayata veda etti. Tabii arkalarında yüzlerce güzel film bırakarak.
2012 yılında kaybettiklerimiz arasında beni en çok üzen
isimlerden biri şüphesiz meşhur Yeşil yol filminin bizi mest eden karakteri
John Coffey'i canlandıran Michael Clarke Duncan'ın ölümü oldu. Bu konudaki bir
değerlendirmeyi şurada yapmıştık.
![]() |
| Yeşil Yol'un John Coffey'i M.C. Duncan ölümüyle üzdü. |
Yardımcı rollerin tonton dedesi Ernest Borgnine de 2012
yılında sinemanın kaybettiği değerlerden biri oldu. Borgnine, 95 yıllık hayatına
204 film ve dizi sığdıran verimli oyunculardan biriydi. Akılda kalan rolü ise,
ahir ömründe oynadığı, Sean Penn'in 11 Eylül felaketini anlatan kısa filmi
oldu.
Larry Hagman ismi ilk etapta çok şey hatırlatmasa da 'Ceyar'
yani 'JR' ülkemizde en iyi bilinen dizi karakterlerinden biriydi. Ve neredeyse
rahmetli Erol Taş kadar nefret edilen
bir 'kötü'ydü! Hagman da, Kasım ayında 86 yaşında hayata gözlerin
kapadı.
2012 Şubat'ında ölen Ben Gazzara, yeni nesil tarafından pek
bilinmeyen bir sinemacıydı ama dünya sinema tarihinde yer alacak önemli
isimlerden biriydi. Gazzara, oyunculuğun yanında yazardı, yönetmendi ve
müzisyendi. 59 yapımı Anatomy of a Murder unutulmaz filmlerindendir. Aktör, son
dönemlerde Big Lebowski'de oynamıştı.
Ülkemizde çok duyulmadı ama 2012'nin en hazin ölümlerinden
biri de ünlü aktör Sylvester Stallone'nun oğlu Sage Stallone'nun ölümüydü.
Sinemaya Rocky 5 filmiyle giriş yapan oğul Stallone, Haziran ayında ölü
bulundu. Resmi olarak açıklanmasa da, Sage Stallone'un aşırı dozda uyuşturucu
aldığı için öldüğü konuşuldu.
![]() |
| Rocky JR, Sage Stallone de genç yaşta hayata veda eden sanatçılardan. |
Türe ilgisi olsun olmasın herkesin bildiği bir isimdi Syvia
Kristel. Açıkçası erotik film sektörünün perişan ettiği bir hayat yaşadı
Hollandalı oyuncu. Emanuella film serisi, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de
bir dönemi etkiledi. 60 yaşında yokluklar içinde, perişan halde ölen bu kadın,
geriye bıraktığı kitapta sektörü ve hayatı iç yakıcı bir gerçeklikte anlattı.
Konuyla ilgili yazıyı şuradan okuyabilirsiniz.
Hepsini tek tek buraya almak mümkün değil elbette. Ama
sinema sektörü, bilinen-bilinmeyen 3 binden fazla ismini toprağa verdi 2012'de.
Bunlardan Türk sinemaseverlerinin en çok bildiği isim
şüphesiz Yunan sinemasının sembol ismi Theodoros Angelopoulos'tu. Kanaat-i
acizanemce, Tarkovsky ve Kieslowsky ile beraber özellikle 20. Yüzyıl'ın son
demlerine damga vurmayı başarmış üç isimden biriydi Theodoros Angelopoulos.
Filmlerinde sıklıkla mitolojik göndermeler ve bireysel öykülerden yola
çıkılarak, tarihsel bağlamın da altı çizilen toplumsal olayları ustalıkla
anlatırdı. Bir de, müzikleri tabii. Angelopoulos filmlerinin müzikleri kolay
unutulacak türden değildi. Usta sinemacıyı geçen ocak ayında, 76 yaşında
kaybettik. Ölümü de çok trajikti. Son filmi Öteki Deniz-The Other Sea 'nin çekimleri
esnasında, Pire-Drapetsona otoyolunda, hızla çarpan bir motosiklet yüzünden
yaşama veda etti.
Sinemamızın hüzün
yılı
![]() |
| Yönetmenler Çağı'nın efsane isimlerin Metin Erksan'ı da yitirdik. |
Türk sineması adına da hüzün yaşandı 2012'de. Bunlardan
hemen hatırlananı şüphesiz usta yönetmen Metin Erksan'ın vefatı oldu. Rahmetli
ile ilgili ayrıntılı yazıyı şurada bulmak mümkün. Erksan'ın rahmetli
oluşundan bir hafta filan sonra da, Türk sineması 'ses'ini yitirdi. Usta
tiyatrocu ve seslendirme sanatçısı Müşfik Kenter de gidenler kervanına katıldı.
Müşfik Hoca ile ilgili yazıyı da şuradan okuyabilirsiniz.
Yeşilçam'ın altın döneminin jönlerinden olan Ekrem Bora da
Türk sinemasının acı kayıplarından biriydi. Nev-i şahsına münhasır fiziği ve
güçlü oyunculuğu ile sinemamızın unutulmaz isimlerindendi Bora. Gökhan Özcan'ın, Bora ile ilgili yazısını okumanızı salık veririm.
Mayıs ayında ise Türk sineması adına ümit veren bir ismi
yitirdik: Seyfi Teoman. Henüz 35 yaşında, bir motosiklet kazasıyla aramızdan
ayrılan Teoman, Tatil Kitabı ve Bizim Büyük Çaresizliğimiz isimli filmlerin
yönetmeni, bu sene vizyona giren Tepenin Ardı filminin yapımcısıydı.
Leman Çıdamlı, Mücap Ofluoğlu, 2012'de kaybettiğimiz tiyatro
kökenli sinemacılardandı.
![]() | |
| 69. Venedik Film Festivali'nde, "Geleceğin Aslanı" ödülünü alan Küf. |
Ödül durumları
2012 Türk sineması için uluslararası alanda da epey
bereketli oldu. Pek çok film, prestijli festivallerde yarıştı, bazıları ödüle
kucaklaştı. Yurt dışındaki festivallerden gelen ödüller ise, hem cesaret verdi
hem de Türk sinemasının tanıtımına ciddi katkı sağladı.
İsmail Güneş'in son filmi ''Ateşin Düştüğü Yer'' Montreal
Film Festivali'nde en iyi film ve FIPRESCI (Uluslararası Sinema Yazarları
Örgütü) ödüllerini kazandı. Film Oscar'da ülkemizi temsil etti ancak, maalesef
finale kalan filmlerden olamadı.
Ali Aydın ilk filmi ''Küf''le 69. Venedik film festivalinde
''Geleceğin Aslanı'' ödülüne layık görüldü.
Yönetmen Emin Alper'in ilk filmi ''Tepenin Ardı'', Berlin
Film Festivali Caligari Ödülü, Altın Lale ve Saraybosna Film Festivali Jüri
Özel Ödülü'nden sonra Asya-Pasifik Film Ödülleri'nde de En İyi Film ödülüne
layık görüldü. Daha önce Nuri Bilge Ceylan'ın ''Üç Maymun'' ve ''Bir Zamanlar
Anadolu'da'' filmleriyle iki kez En İyi Yönetmen Ödülü'nü kazandığı festivalde,
ilk kez bir Türk filmi en büyük ödülü kazandı.
Festivalde senarist ve yönetmen Reis Çelik ise çocuk
gelinleri anlattığı ''Lal Gece'' ile En İyi Senaryo ödülüne layık görüldü.
Çelik'in yine aynı filmi Tokyo Uluslararası Film Festivali'nde en iyi
Asya-Ortadoğu Filmi ödülünü layık görüldü.
Yeşim Ustaoğlu'nun ''Araf'' filminde oynayan Neslihan Atagül
Tokyo Uluslararası Film Festivali'nde ''En İyi Kadın Oyuncu'' seçildi. Araf,
Uluslararası Abu Dabi Film Festivali'nde de 2012 Black Pearl (Siyah İnci) ''En
İyi Film'' ödülünü aldı.
65. Cannes Film Festivali'nde, kısa metrajlı filmler
kategorisinde yarışan Rezan Yeşilbaş'ın ''Sessiz'' adlı filmi Altın Palmiye
Ödülü'ne layık görüldü.
Yerli festivaller ile ilgili bir değerlendirmede bulunmak
istemiyorum açıkçası. Maalesef ülkemizde düzenlenen üç büyük festival (Antalya,
Adana ve İstanbul) büyük tartışmalarla gerçekleşti. En iç yakanı ise İstanbul
Film Festivali'nde yönetmen Zeki Demirkubuz'un Yeraltı filmine yapılanlardı. Tuhaf bir şekilde, maddi karşılığı olmayan dallarda ödül alan film, önemli
ödüllerde dikkate alınmadı. Ödül almak için sahneye gelen Demirkubuz'un
söyledikleri ise manidardı; "Sizi anlıyorum!"
30 Aralık 2012 Pazar
Biz ayrılamayız!
Batma nedeniyle meydana gelen deprem, Hint Okyanusu'na
kıyısı olan karaları vuran, yüksekliği 30 metreye kadar çıkan tsunamiler üretti
ve bu nedenle on dört ülkede 230 binden fazla kişi öldü. Bu, tarihteki en çok
ölüme yol açan doğal afetlerden biriydi. Endonezya en ağır zararı alan ülkeydi,
onu Sri Lanka, Hindistan ve Tayland izledi.
Teknolojinin gelişmesi ve sinemanın da bu gelişimden
ziyadesiyle yararlanması hem iyi hem de kötü neticeler getirdi.
İyi olan şuydu; felaketi seyirciye geçirmek için, kullanılan
başarılı görsel efektler yaşananları çok daha yakından ve gerçekçi
hissettiriyordu. Kötü olan ise, buna güvenen sinemanın insan ve dramından
kaçmaya başlaması oldu.
Özellikle büyük bütçeli felaket filmlerinde yapılan
harcamalar boşa gitmesin diye, meselenin insanı boyutu ikinci plana itiliyor
maalesef. Yönetmenliğini J. A. Bayona’nın yaptığı (Yetimhane filminden
hatırlayacaksınız) Imposibble-Kıyamet böylesi bir tuzağa düşmeyen nadir
filmlerden. Bayona, deprem/tsunaminin etkilediği milyonlarca kişiden Amerikalı
bir Turist aileyi ele alıp, hikayelerini anlatıyor.
Gerçek, yani yaşanmış bir hikayeye dayanan Kıyamet Günü,
2004 Noel’inin hemen arifesinde başlıyor. Amerika’da yaşanan ekonomik
sıkıntının da etkisiyle, bir takım kararlar almak için kafa dinleme amacıyla
tatile çıkan Henry, eşi Maria ve çocukları Lucas, Simon ve Thomas, Tayland’ın
cennet gibi bir kumsalındaki yeni bir otele yerleşirler. Baba Henry, tatil
boyunca hem ihmal ettiği ailesiyle vakit geçirecek, hem de yeni iş imkanlarıyla
ilgili kafasını toparlayacaktır.
Ancak, Sumatra’nın batı kıyısında meydana gelen deprem ve
akabinde oluşan tsunami pek çok ülkeyi olduğu gibi Tayland’ı da vurur. 5
kişilik aile felaket sonrasında hem hayatta kalmaya çabalar, hem de tekrar bir
araya gelmek için mücadele ederler.
İspanyol sineması Franco’nun baskıcı rejim döneminden beri,
kendine bir anlatım tarzı geliştirmiş. En çetrefilli mevzuları bile ustaca
anlatmayı başarabilen yönetmenleri çıkarmış bir sinemadan bahsediyoruz.
Özellikle Yetimhane’de Bayona, Aile Sırları meselesini o kadar ehil bir dille
anlatmayı başarmıştı ki, ister istemez beklentileri yüksek tutarak beklenen bir
film oldu Kıyamet Günü.
Başta da vurguladığımız gibi, özellikle teknolojinin
gelişmesiyle felaket tasvirleri dudak uçuklatan bir inandırıcılık boyutuna
ulaşabildiği için, Tsunami’nin kendisi olmasa da, sel/baskın ve felaket sonrası
sahneler son derecede etkileyici filmde.
Ancak temel bir problem ile açılıyor film. Hem aileyi tam
olarak tanımıyoruz hem de, yaşanacak felaket ile ilgili doğrudan/dolaylı bir
gerilim oluşturmayı tercih etmiyor film. Bunun yerine uçak seyahati esnasında
gerekli olduğu şüpheli birkaç gerilim noktası oluşturuyor.
Yönetmen aileyi önce ikiye, sonra üçe bölerek hikayeyi
izletiyor bize. Son derece akılcı ve etkileyici bölünmeler bunlar. İlk, anne
ile büyük oğlanın peşine düşüyoruz. Ve neredeyse ailenin geri kalanını
unutturacak kadar uzun tutuyor bu faslı Bayona. Nedendir bilmem bir de bana son
derece gereksiz ve aşırı uzun gelen gerilim sahneleri koyuyor. Misal, anne/oğlun
ağaca tırmanma sahnesi. O kadar abartılı ve gerilim yüklü şekilde veriliyor ki,
orada bir şey olacağı beklentisi oluşuyor seyircide ama nafile.
Benzeri bir gereksizlik, baba ile diğer iki oğla geçtiğimiz
ilk sahnede yaşanıyor. Odanın içindeki baba ile çatıdaki çocukların
muhabbetinin gereksizliği hem filmi uzatıyor hem de felaket sahnelerinin
etkisini azaltıyor.
Bununla beraber çok etkileyici felaket sonrası tabloları
var. Kargaşa, herkesin kendi derdine düşmesi ve acziyet. Çok etkili bir dille
aktarılıyor Kıyamet Günü’nde. Ancak yine senaryodan kaynaklanan, yan hikayeler
oldukça yetersiz filmde. Kurtarıcı yerliler, diğer felaketzedeler, hemşire
karakterleri çalakalem geçiştiriliyor adeta.
Hastanede yan yatakta yatan kadın ve selin orta yerinde
bulunan çocuk ile ilgili derinleşmeler de maalesef yetersiz duruyor.
Oyunculuklar genelde çok iyi ama büyük oğlanın performansı
ayrıca övgüyü hak ediyor.
Hasılı, felaket anı ve sonrası ile ilgili tabloların son
derece etkileyici olduğu, kişisel dramların sadece ana öykünün karakterlerinde
doyurucu olduğu bir film Kıyamet Günü. Bir ailenin en zor zamanlarda nasıl kenetlenebileceğine dair şiirsel tablolar da içeriyor. Hayatı acılaştırıp, gereksiz pek çok
şeyin anlamını yitirdiği felaketi izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Bizim gibi,
deprem kuşağında bulunan toplumların özellikle izlemesi gereken bir yapım.
28 Aralık 2012 Cuma
Her gönülde bir kaplan yatar!
Önce bir uyarı; bu yazı yapısı gereği, ele aldığı filmle
ilgili bir takım ‘zorunlu’ çözümlemeler içermektedir. Dolayısıyla bahsi geçen
filmi önce ve özellikle sinemada izledikten sonra yazıyı okumanız şiddetle
tavsiye edilir.
Yönetmenliğini Ang Lee’nin yaptığı ‘Pi’nin Yaşamı-Life Of
Pi’ en genel hatlarıyla bir ‘insanın olgunlaşması (insan-ı Kamil)’ filmi. Hatta
bunu o kadar aleni olarak yapıyor ki yönetmen, filmin en başında, tüm hikaye
iki adam arasında bir ‘sana bir öykü anlatayım da hayata bakış açın değişsin’
formunda veriliyor.
Hikaye şu: Kanadalı bir yazar, iki yıldır çalıştığı bir romanı eliyle öldürmüş umutsuzken, tuhaf bir Hindistanlı ile tanışır: Mamaji. Yüzme delisi bu garip adam ona adını bir yüzme havuzundan alan başka birinden bahseder: Piscine Molitor Patel. Mamaji'nin sembolik yeğeni olan Piscine'nin öyküsünü dinlediği an Allah'a olan inancının pekişeceğini, inanmıyorsa da inanacağını ileri sürer. Yazar, Piscine ile buluşur ve tüm hayat hikayesini dinler. Filmimiz de esasen bu hikaye üzerine kuruludur.
Hindistan’ın cennetasa bir köşesinde hiç de fena olmayan bir çocukluk yaşayan Pi, boş vakitlerini babasının hayvanat bahçesinde geçirmektedir. İsmine bir havuz kaynaklık etmiştir ve sıra dışı amcası tam bir yüzme delisi olduğu için, yüzmediği havuz kalmamıştır.
Botanikçi bir anne ve hayvanat bahçesi sahibi bir baba ile, vurdumduymaz bir ağabeye sahip olan Pi, inançsız babasının, (hatta 'din karanlıktır' diyerek oğlunu inançtan soğutmaya bile çabalar) aksine, çocukluk günlerinde ruh ve bedenine dair keşiflerde bulunurken, bozulan siyasi ve ekonomik şartlar, ailesiyle beraber göç etmesine neden olur. Adeta ‘Nuh’un Gemisi’ne benzeyen büyük bir gemi ile okyanus ötesi yolculuğa başlarlar. Bir gece sıkıntılı anda uyanan Pi, güverteye çıkar ve büyük bir tufanın gelip, gemiyi batırdığına şahit olur. Şaşırtıcı şekilde bir filikaya kendini atan Pi, bu küçük teknede yaralı bir zebra, bir orangutan, çakal ve en sonda sahneye çıkan kaplan ile baş başa kalır.
Hindistan’ın cennetasa bir köşesinde hiç de fena olmayan bir çocukluk yaşayan Pi, boş vakitlerini babasının hayvanat bahçesinde geçirmektedir. İsmine bir havuz kaynaklık etmiştir ve sıra dışı amcası tam bir yüzme delisi olduğu için, yüzmediği havuz kalmamıştır.
.jpg)
Botanikçi bir anne ve hayvanat bahçesi sahibi bir baba ile, vurdumduymaz bir ağabeye sahip olan Pi, inançsız babasının, (hatta 'din karanlıktır' diyerek oğlunu inançtan soğutmaya bile çabalar) aksine, çocukluk günlerinde ruh ve bedenine dair keşiflerde bulunurken, bozulan siyasi ve ekonomik şartlar, ailesiyle beraber göç etmesine neden olur. Adeta ‘Nuh’un Gemisi’ne benzeyen büyük bir gemi ile okyanus ötesi yolculuğa başlarlar. Bir gece sıkıntılı anda uyanan Pi, güverteye çıkar ve büyük bir tufanın gelip, gemiyi batırdığına şahit olur. Şaşırtıcı şekilde bir filikaya kendini atan Pi, bu küçük teknede yaralı bir zebra, bir orangutan, çakal ve en sonda sahneye çıkan kaplan ile baş başa kalır.
Kaplan önemlidir zira, onunla bir cemaziyelevveli vardır
Pi’nin. Richard Parker adını verdikleri kaplan, önce diğer iki hayvana kötülük
eden çakalı saf dışı bırakır ama Pi ile de öyle içli-dışlı olmaz asla. Pi,
okyanusun ortasında günler boyu kolay ehilleşmeyecek bir kaplan ile yol alır.
Hikaye bir yere kadar Gabriel Garcia Marquez’in Bir Kayıp
Denizci isimli öyküsüne benzer şekilde ilerliyor. Dolayısıyla kaba bir bakışla
bir tür ‘felaket ve kazazede filmi’ gibi görünen Pi’nin Yaşamı, ilerledikçe her
kabuğunun altından başka bir yönünün ve keşfin yapıldığı derinlikli bir görsel
şölene dönüşüyor. Kayıkta, hayvanlar ve nihayetinde Bengal Kaplanı (Richard
Parker) ile baş başa kalan genç Pi’nin yaşadıklarına şahit oldukça, filmin ilk
kısmına zihinsel olarak geri dönüyor ve aslında başta tüm olup bitenlerin bu
yaşanacak olanlara birer gerekçe olarak filme yerleştirildiğini anlıyoruz.
Hayranlık verici bir zeka ve derinlikle kurgulanmış bir
senaryo var Pi’nin Yaşamı’nda. Bana göre en büyük sıkıntısı, ilk kısmı biraz
uzatması. Esas meseleye gelene kadar epey yoruluyor izleyici.
Önce kimliği yerli yerine koyuyor hikaye. Bunu da inanç
sistemlerine yargısız yaklaşımıyla yapmaya başlıyor.
Her özelliğin bir ‘ekim’in yapıyor öncelikle. Yüzmeyi
gerekçelendiriyor, ‘neden kaplan?’ sorusunu da. Hatta burada da durmuyor, anne
figürü ile başka bir masumiyeti, ‘pislik aşçı’ tiplemesiyle başka bir fenalığı
eşleştiriyor. Dolayısıyla, seyirciye filmin sonunda ‘neden kaplan?’ sorusu
sormasına imkan vermiyor. Kaplan; çünkü çocukluğunda yaşadığı bir deneyim, tüm
görkemi, asaleti, gizemine rağmen, kaplan kendi doğasına uygun olarak keçiyi
parçalayabiliyor! Bir bilinçaltı ve ruh ekimi aslında yapılanlar.
Kaplan’ın kişiselleşmesini de son derece lineer veriyor
aslında. Ona bir insan ismi takıyor; Richard Parker. Bunun da açıklamasını var
şahane şekilde; kaplan hayvanat bahçesine yazılırken, isim karışıklığı
nedeniyle sahibinin ismi yazılıyor onun yerine. Yoksa orijinal ismi de güzel aslında: Susamış! Amcanın hikayesi, dayanma,
direnmenin rasyonel karşılığı için. Kahramanın okyanus ortasındaki yalnızlık
günleri ilerledikçe başka boyuta çekiyor bizi film. Ve zihinlere bambaşka bir
kapı açarak, o perspektiften izlememizi sağlıyor. Bir anda tablo şöyle
değişiveriyor: Beden bir tekne; üzeri örtülü. Altında sırtlan da var, çakal da;
içinde kurtuluşla ilgili ipuçları taşıyan kitaplar da, nefsi köreltmeye
yarayacak gıdalar da, kurtuluş için işaret fişekleri de…
Misal kayığa bindikten bir süre sonra söylenen şu cümle nasıl bir şeydir: "İkimiz de (kaplan ile) gerçek efendimizle tanışmak için öksüz bırakılmıştık!" Sıklıkla vurgulanan 'Umut' ve 'sabır' Ve kaplanın okyanusun derinliğine bakışı, tüm hayvanların bir yün yumağının çözülmesi gibi çözülüşü, akabinde aslında suya bakanın Pi olduğunu anlamamız ve onun haykırışı; "Gel de Tanrıyı gör Richard Parker, gel teslim ol!"
Aslında anlatılanın künhüne varıp, çözümlemek için filmin
ortalarında basit birkaç soruyu kendimize sormak yeterli oluyor. Kayığı örten
çadır bezinin altından çıkan her canlı-cansız ‘şey’in bir anlamı var. Düz
mantık ile bakıldığında şu sorunun cevabı, bize bir ‘darb-ı mesel’
anlatıldığının açık göstergesi: Küçücük teknede, kayığın yarısının kaplayan
çadırın altında hem kaplan, hem sırtlan saatler-günler boyu sessizce durur mu?
Kaplan ortaya çıkmak için sırasını bekleyen insan benliğinin vahşi yönü olmasa,
o sırtlanı iki dakika tente altında rahat bırakır mı?
Bir Sahil (-i selamet) sahnesi var ki, şahsen çok etkileyici
buldum. Yapılan mücadele sonunda, perişan halde kumlara kapaklanmış insanoğlu,
nefsin asla ama asla dost olmayacağını idrak ediyor ve şöyle diyor; ‘Ardına
bile bakmadan çekip gitti!” Gerçekten de kaplan, semboller sekansında özgürlük
fırsatını yakaladığı an dostluk filan önemsemeden kendi ormanına dalıveriyor.
Ve sahilde, perişan halde bırakıyor kahramanımızı…
Misal kayığa bindikten bir süre sonra söylenen şu cümle nasıl bir şeydir: "İkimiz de (kaplan ile) gerçek efendimizle tanışmak için öksüz bırakılmıştık!" Sıklıkla vurgulanan 'Umut' ve 'sabır' Ve kaplanın okyanusun derinliğine bakışı, tüm hayvanların bir yün yumağının çözülmesi gibi çözülüşü, akabinde aslında suya bakanın Pi olduğunu anlamamız ve onun haykırışı; "Gel de Tanrıyı gör Richard Parker, gel teslim ol!"
![]() |
| Filmin en etkileyici anlarından biri, kopan fırtına ve teslim oluş! |
![]() |
| Bir dolu şey yaşandıktan sonra, finalde esas golü atıyor yönetmen. 'Yoksa', diyorsunuz, 'aslında yaşananlar başka bir boyutta başka bir şey miydi?' |
Richard Parker-Pi eşleşmesi bazı sahnelerde o kadar tebarüz
ediyor ki, yönetmenin bu konuda filmin tadını kaçırabilecek kadar seyreltici gayret
gösterdiğini fark ediyoruz. Ancak (tamamen kişisel gözlemimdir) bu eşleşmeyi
hala yapamayan izleyicilerin çoğunluğu oluşturması, Ang Lee’nin bu dozu
tutturabildiğinin göstergesi.
Akla ziyan bir görselliği var filmin. CGI teknolojisinin
ulaştığı nokta hakikaten hayranlık verici. Bu görselliği öylesine bol ve
katmanlı bir metafor sağanağına tutuyor ki Ang Lee, film bitmesin istiyorsunuz.
Zira her yeni kare yeni bir keşif, her imge bir metafor barındırıyor adeta.
Size böyle yazıyorum ama filmi izledikten sonra geri dönüp hatırladıkça, hala
bazı yönlerini tam keşfedemediğimi de hissediyorum. Belki de filmi bir kere
daha izlemem gerekecek, belki bir daha.
![]() |
| Şöyle bir soru mesela: Yoksa insanın derinliği okyanusunkinden büyük müdür? |
O kadar yani…
Filmin efektlerini yapan “Rhythm & amp; Hues Stüdyoları”
rakiplerine öylesine bir fark atıyor ki, ancak izleyenler ne denmek istediğini
anlar gibime geliyor.
Berrak, duru görsellik, şiir gibi akan resimler, buna uygun
müzik ile muhteşem bir görsel ve işitsel ziyafet var perdede.
![]() |
| 1993 yapımı Little Buddha. Bernardo Bertolucci benzer bir iç çatışmaya sokarak kutsallaştırmıştı kahramanını. |
B. Bertolucci’nin Little Buddha’sındaki iç murakabe
sahnesini hatırlayalım. Ang Lee, sembolleri o filmdeki kadar basit değil, mana
kovanına batırarak yerleştiriyor filmine ve –her kadar kolaylaştırıcı-
yönlendirmeler yapsa da, seyircinin bu keşifte bulunmasını istiyor. Sembollerle inancı çoğu kez iç içe geçiriyor.
Bu anlamda Ang Lee, filme aktardığı eserden de kaynaklanan pozitif bir
ayrımcılıkla kahramanın kültürüne (Hinduist) biraz torpil geçiyor ama zararı
yok.
Her ne kadar inancın ikna sürecinde kullandığı argümanlar nispeten çiğ kaçsa da, en azından değişimi temellendirme açısından çok önemli bir eksiği tamamlıyor.
![]() |
| Filme kaynaklık eden kitabın kapağı. |
Pi’nin Yaşamı esasen post-modern bir vaaz, bir iç çatışmanın son derece başarıyla gösteriye dönüştürülmüş formatı adeta.
Her hayvanın hayatta bir karşılığı, her insanın hayvani bir
yönü var. Başta Risale-i Nurlar olmak üzere, pek çok ruhani metinde denenmiş
bir yöntemdir. Fırtınalı deniz, küçük filika, her türlü fenalığı yapacak
yırtıcı hayvanlar… Bunlar tasavvuf metinlerinde sıklıkla görebileceğimiz kıssa
tasvirlerinin tabloları… İnsanın arzu ve istekleri, birer hayvan ile sembolize edilir.
Her hayvanın bir duyguya denk gelen karşılığı vardır. Ve insanoğlunun ‘tekamül’
yolculuğunda tabiat ve hayvanlar birer metafor olarak çoklukla kullanılır.
Sinemada daha önce de, benzeri yöntem kullanılmıştı ama kabul etmek lazım ki,
daha önce hiçbir sinema filmi Pi’nin Yaşamı kadar bu meseleyi güçlü ve görsel
anlamda başarıyla aktaramamıştı.
Şunu da vurgulamak şart; gerek Hollywood, gerekse sair
sinemalar, bu tür ‘aslanlı-kaplanlı’ filmleri çok çekti. Disney’i, Pixar’ı
hatırlayalım. Sakın ha sakın, Pi’nin Yaşamı’nın bu tür filmlerle karıştırmayın
ve karşılaştırmayın.
![]() |
| Sahile vardığı anda artık eski Pi değildir o. |
Bence Pi’nin Yaşamı’nın en büyük sorunu, finaldeki mesajı
çok güçlü verememesi. Bunun için de kınayabilecek durumda değiliz kimseyi,
onlarca ‘kıssa’dan çelimsiz ve kısa, dahası ‘hikmet’siz bir hasat devşirilmesi
üzücü tabii ama eldeki malzeme ile bu kadar bir ‘hisse’ çıkıyor ne yazık ki!
Son söz şudur; bir inanç filmi Life Of Pi; insanoğlunun
bidayetinden beri içinde taşıdığı iki yönün (iyilik-fenalık) dar bir alanda
mücadelesi ve murakabesi…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)































.jpg)









