4 Şubat 2013 Pazartesi

Zincirsiz Tarantino!



Spike Lee’nin 1992 yapımı biyografi filmi Malcolm X, sinema tarihinin en başarılı açılış sekanslarından birini barındırır. Ancak, esas çarpıcı sekansı, kahramanın dönüştüğü hapishane sahneleridir. Burada, Elijah Muhammed’ın sadık adamlarından biri Malcolm’u kütüpheneye götürür ve bir sözlük açar (Muhtemelen Redhouse) akabinde ‘siyah’ maddesine gelip başlarlar okumaya: "Siyah: Işıktan yoksun. Renkten yoksun. Karanlığa kapatılmış; bu nedenle, son derece kasvetli ve kara; pisliğe bulanmış, kirli. Kasvetli, düşmanca.  Çirkin, pis bir şekilde kötü..." Malcolm, beyaz adamın siyaha yüklediği bu kötücül anlamları daha net anlamak için. Sonra bir de ‘beyaz’ maddesini okur. Sonrası malum; bir serseriden, özgürlük savaşçısı çıkmaya başlar…

Bir Tarantino filmi olan Zincirsiz, sıradan bir kölenin, kişisel arzuları ve intikam hisleriyle yola çıkıp, ne mene bir adalet uygulayıcısına(!) dönüştüğünü anlatan, yönetmenin belki de en politik filmi. Irkçılığa şimdiye kadar yapılmış en sert ve doğrudan eleştiri yönelten filmlerden biri olmakla beraber, kendisi bizzat eleştirdiği şeyi yapmakta hiçbir sakınca da görmüyor açıkçası.

Hollywood’un ‘deli fişek’ ismi Quentin Tarantino, tartışması henüz çekim aşamasında yapılan filmi ‘Zincirsiz – Django Unchained’ gösterimiyle beraber, beklenilen ilgiyi gördü, tartışmaları getirdi. Bir çok ciddi yarışmada listelere giren ‘Zincirsiz’ 5 dalda Oscar’a aday olarak da, daha epey konuşulacağını haber veriyor. Filmin gişe başarısı da yapımcıları memnun eden faktörlerden oldu. Zincirsiz, ünlü yönetmenin sadece sinema alanında geldiği noktayı değil, politik olarak da durduğu yeri göstermesi açısından enteresan.


Hikayesi şöyle:

Amerika’nın kendi topraklarında yaptığı ilk ve son savaş henüz başlamamıştır. Dahası Hitler’in zuhuruna daha çok vardır. Alman asıllı bir ödül avcısı (insan avlayarak yapıyor bunu) Dr. Schultz (On numara bir karakter ismi) tehlikeli üç kardeşin peşine düşmüştür. Üç acımasız siyah derili düşmanı, insanlık suçu işlemiş adam; Brittle Kardeşler… Bunu tek başına yapamayacağını anlamış ve kendisine bir yancı aramaktadır. Öfkeli siyah derili Django’yu bu sebeple bulur ve köle tacirlerinin elinden kurtarır. Django, içindeki ‘beyaz’ nefreti, Dr. Schultz sayesinde yasal güzergâha döker ve hem suç (!) işlemeden beyaz öldürür hem de para kazanır! Ne ki, kahramanımızın bir gönül yarası vardır ve sevdiği kadını bulmak için Dr. Schultz’u bir anda yancı durumuna düşürüp bir barut fıçısında oturan Amerika’nın ortalarında Broomhilda’yı arayışa girişir. Tuhaf ve kanlı bir arayıştır bu!

Analize geçmeden önce, bir ayrıntıyı en öne almak gerekiyor ki, yönetmene haksızlık etmeyelim. Filmin başlarında Alman kahramanımıza, zencilere yardım etme sevdasının kökeni/nedeni doğrudan soruluyor, zira izleyicinin ilk merak ettiği mesele bu. Ve Dr. Schultz bir Alman efsanesiyle veriyor cevabı. Gereğinden iyi olarak görünen bu karakterin ve filmin temel motivasyonu da burada yaslıyor sırtını; Django, doktor için bir efsane kahramanının yaşayan izdüşümüdür!

Evvelen belirtmek gerekiyor ki, bir liseli velet açlığında sinemacı olan Quentin Tarantino, epeydir ‘Uzakdoğu’ya ‘takık’ durumdaydı. Ne zaman ki çekik gözlü ruh ikizi Takeshi Miike’nin ‘Sukiyaki Western Django’ filmiyle hem/dem oldu, o zamandan beri Spagetti Western’e sardı. Zaten bahsini ettiğimiz tür, atmosfer ve tarz olarak Tarantino sinemasına uzak bir yerde durmuyordu.


Lakin bununla beraber sıra dışı yönetmenin takıntıları ile ustalığının birbirine fena halde karıştığını görüyoruz ‘Zincirsiz-Django-Uchained’de.

Adından da kolayca anlaşılacağı gibi, bir western klasiğine dayanıyor ‘Zincirsiz’. 1968 yapımı bir İtalyan filmine. Sıra dışı yönetmen Sergio Corbucci’nin (toprağı bol olsun, çektiği 63 filmden bir tane aklı başında olanı yoktu) aynı isimli filmine bir tutam da, yine aynı yönetmenin Il Grande Silenzio – Büyük Sessizlik’in ekleştirerek kurmuş filmin omurgasını. Gerek Django, gerekse Büyük Sessizlik’in çok önemli bir farkı var Tarantino’nun son filminden; yalnız kahramanların öyküsüdür her ikisi de…

68 yapımı Django ise, ırkçılık meselesini gerek coğrafi, gereksi felsefi olarak çok daha rasyonel yerleştiriyor film karesine. Başka bir dolu yan meseleyle beraber sınırda geçiyor tüm macera. Ve tabii kendine has müziği ve Enzo Barboni’nin bir çeşit ‘tarz’ oluşturan görüntüleriyle.

Arızalı yönetmenimizin bir önceki filmi Soysuzlar Çetesi’ni hatırlayalım: Nazi soykırımı dolayısıyla zaten geçmişten gelen bir vurgunla yaralı olan sinelere öylesine bir ‘merhem’ vermişti ki, kahramanlar sadece Nazilerin öldürmüyor, bunu zevkten dört köşe olarak yapıyorlardı. Yönetmen şiddetin dibine kadar inerken, seyircisini de bu zevke (!) ortak etmeye çabalıyordu.

Zincirsiz’de de benzer bir durum var. Siyahlara her türlü melaneti vaktiyle yapmış ve hala bununla yüzleşmemiş bir topluluğa film yaparken, kara derililerin intikamını film diliyle almasını istermiş gibi, şiddetin ucunu yaktıkça yakıyor Tarantino. Yoksa ölü bedene defalarca saplanan mermiyi, tüm iticiliğiyle sayısız kere vermenin akıl sağlığıyla bir ilgisi olamaz.


Kaldı ki, Tarantino’nun bu işe ilk başladığında bozduğu ezber ve kendi oluşturduğu bir takım kural ve stil vardı. Rezervuar Köpekleri ve Ucuz Roman ile ortaya çıkardığı bir Tarantino Sineması vardı. Neydi Tarantino’nun özelliği ve sinemaya kattığı yenilik; tabiri caizse sinemanın kafiye/uyak düzenine radikal bir dokunuşta bulunmuştu. Hatta dokunuş değil, darbe!..

Zincirsiz’de bunu tam olarak uygulamamakla beraber kendi sinema diline çok da ihanet ediyor gibi görünmüyor Tarantino. Zira Django’nun orijinaline (Corbucci’ninkine) baktığımızda, filmin ilk 15 dakikasında tüm kahramanların tanıtıldığı, meselenin açıklıkla izah edildiği ve sonradan çıkacak sürpriz isimlerle beraber, daha ilk sekansta yerli yerine oturtulan kötü ile iyinin çatışma anının beklendiğini görüyoruz.

Zincirsiz’de Tarantino, böyle yapmıyor, kendi sinema diline sadık bir kurgu ile akıtıyor filmi. Ne ki, kendine kurduğu bir takım tuzaklar var ve bunların hepsine teker teker ve özenle düşüyor Tarantino.


Şunun farkında olduğum bilinsin önce: Tarantino sinemasının öncelikle ayrıksı özelliği geçişleridir. Doğrusu, geçiş zenginlikleri içermesidir. Ancak en az bunun kadar önemli bir yönü daha vardır; uzun diyalogları. Tarantino, kendine has bir sinema dili oluştururken, üzerinde oturduğu en sağlam platform, monolog ya da diyaloglardır. Bu anlamda Tarantino sineması gücünü biraz da ‘çene’sinden alır. Hatırlayalım; ‘Pulp Fiction’da kahramanlarımız Vincent Vega (J. Travolta) ile Jules Winnfield’ın (S. L. Jackson) patronları Marsellus Wallace’ın (V.Rhames) emanetini almaya giderken sergiledikleri çene performansı, sinema tarihinin en uzun konuşma sahnelerinden biridir.

Bir kere her geçen gün daha da gevezeleşiyor Tarantino filmleri. Soysuzlar Çetesi’nde sündürmekten yerden toplamak zorunda kalmıştık çeneleri. Zincirsiz’de ise yönetmen adeta, ‘Bu daha hiçbir şey’ demeye getiriyor meseleyi. Bitmek tükenmek bilmeyen sade suya tirit diyaloglar uzadıkça uzuyor, biz sıkıldıkça Tarantino saplantılı bir haz alıyor sanki... Hatırlayın Soysuzlar Çetesi’nde izlediğimiz bodrumdaki bar sahnesini. Dakikalar boyu, hiçbir yere varmayacak gevezelikler. Zincirsiz, kaldığı yerden devam ediyor çene performansına. Elbette bunları koyarken boşuna yapmıyor, karakterinin zekasını, kişiliğini ve arketipini seyirciye geçirmek amacıyla koyuyor ama bir süre sonra bunlar unutulup, dakikalar süren boşboğazlıklar uzayıp gidiyor.

Yine bu ‘diyalog’ bahsinin bir parçası olan ‘aksan’ meselesine de kısaca değinmek gerekiyor. Artık terminolojiye de giren ‘Tarantinoesque-Tarantinesk’in önemli unsurlarından biri de aksandır. Pek bayılır yönetmenimiz Texas ve dolaylarının aksanına. Dolayısıyla hikayesini bu ‘dil’e uzak olmayan yerlere monte ediyor ki, kurtlarını döksün sanki. Hele ki finale doğru bizzat kendisi de iştirak ediyor bu aksan fetişizmine. Masa başında uzayıp giden ‘çan çan’ geyikler usta oyunculuklar sayesinde belki sıkılmadan izlenebiliyor ama filme neler kattığı tartışılır duruma geliyor.


Yönetmenin, şiddete meyyal olduğu hepimizin malumu. Önceleri nispeten ‘rafine’ olarak bu işi tasarlarken (Bu noktada Katil Doğanlar’ı hatırlatmak isterim) her adımda bir basamak daha yukarı taşıyor işi… Nihayetinde, Kill Bill ile (biraz da keşifle) şiddeti doğrudan verme hastalığı giderek iflah olmaz bir boyuta ulaşmış durumda. Soysuzlar Çetesi’ndeki Peckinpah’a rahmet okutan şiddet dozu, Zincirsiz’de aşağı inmiyor. Şiddet dozu bir ara o kadar yükseliyor ki, mizahın sınırlarına dahil oluyor sahneler. Bu çalçene geyikler kesilip atılsa,2 saatlik zıpkın gibi bir filmin ortaya çıkması işten bile değilmiş.

Özellikle finale yakın, yani haneyi yıkıp viran etmeden önceki, şiddet gösterisi bana nedense ‘Şehrin Azizleri - The Boondock Saints’i hatırlattı. Çoğu kişi bu sekansı daha çok ‘Yaralıyüz-Scarface’ ile benzeştirse de, aslında bu usta yönetmenimizin mimetik yönüne şahane bir delil olsa gerek. Öyle ya da böyle, şu ya da bu filme bir şekilde refere oluveriyor sahneler. Ama hakkını teslim etmek lazım, Şehrin Azizleri’ndeki lirizm çok ilgisini çekmez yönetmenimizin.


Tarantino senaryolarını oynamak epey zorlu bir meseledir. Bu nedenle, usta yönetmenin oyuncu yönetimine kimse bir şey diyemez. Zincirsiz’de de, başta Dr. Schultz’u oynayan Christoph Waltz, tabiri caizse döktürüyor. Klişe tabirle, ‘Oscarlık’ performans gösteren oyuncu, geçen yıl Soysuzlar Çetesi’ndeki rolüyle bu ödülü almış olmasa, bu sene verirlerdi sanırım. Keza her ne kadar kaşıyla gözüyle oynanmış olsa da Samuel L. Jackson olağanüstü performans sergiliyor. Film ilk yarısını Dr. Schultz karakteri sırtlarken, ikinci yarısında bu görevi Jackson’un Stephen karakteri alıyor.  Leonardo DiCaprio da oldukça başarılı. Bu meyanda en sönük kalan karakter korkarım ki, ana kahramanımız Jamie Foxx oluyor. Foxx, sıradan bir köleden, felsefi bir kahramana dönüşürken, değişimi verebilmek adına oldukça cimri davranıyor.


Hin yönetmenin, kahramanlarından birini ‘Alman kökenli’ yapmasının da sebebi var bence. Bir önceki filminden kalan kalp kırıklıklarını nispeten gidermek ve ‘Almanlar da aslında özünde iyi insanlar’ cilasını atmak. Filmin zeka düzeyi en yüksek karakterinin bir Avrupalı olması ise ayrı bir derinleşme konusu. Ne ki bu alt metnin bilinçli bir şekilde konulduğundan çok emin değilim. Başka bir hinlik ise, ‘Ev kölesi’ tiplemesiyle döktüren Samuel Jackson’u senaryoya dahil etmesi. Malum, Malcolm X’ın vaktiyle televizyonda yaptığı bir konuşmaya dayanıyor karakter. Merhum Malcolm X, köleleştirilmiş ruhlardan bahsedip, evin sahibini içselleştirmiş ev kölelerinden bahsetmişti meşhur konuşmasında. Django, ana arteriyle şiddetin kadim sahibi beyaza olanca gücüyle abanırken, onun oluşturduğu küçük ihanet adacıklarına da hak ettiğini veriyor.

Hakikat ile uydurulmuş olmayı basit bir kolajlama yöntemiyle karıştırmıyor Quentin Tarantino. Her ikisini de önce un/ufak ediyor, ardından tuhaf bir hazla kendi iksirini oluşturuyor. Kendince hangisinden kaç doz alacağını da çok iyi biliyor. Ki bu yüzden tüm bu olup bitene Tarantino Sineması diyoruz.


Filmin ruhuna uygun müzikler ile sıkıcılığın önüne geçmeyi başaran Zincirsiz, tiplemelerin neredeyse tamamının sıra dışı olmasıyla inandırıcılık meselesiyle çok ilgilenmediğini açık ediyor. Zaten, film diliyle doğru dürüst anlatılmamış bir tarihsel meselede dilediği gibi at koşturmanın zevkini yaşıyor/yaşatıyor Tarantino. Ve öyle bir ‘iç soğutan’ final ile ellerini çırparak temizliyor ki, ancak Tarantino yapabilir böyle bir şeyi. Tabiri caizse kendi zincirlerini kopartıyor yönetmen.

Açıkçası herkesin diline yapışıp duran, Spagetti meselesinde de, öyle aman aman bir ‘tür’ uygulayıcısı gibi durum da yok. Açıkçası filmi izlemeden önceki en büyük korkum, Tarantino’nun tipik bir ‘Spagetti Western’ parodisi yapma kolaycılığına kaçmasıydı. Böyle bir durum yok.  Konvansiyonel western kalıpları zaten yeterli gelmiyor usta yönetmene. Galiba olan şu; Sergio Cobrucci ile Takeshi Miike arasında bir alan oluşturuyor kendine Quentin Tarantino. Şaşırtıcı, rahatsız edici ve hayranlarını mest edici… Zincirsiz, bir çeşit mini ‘Soysuzlar Çetesi’ hikayesi…

Son olarak, filmi izledikten sonra eve gelip Alan Parker’ın ‘Missisipi Burning – Missisipi Yanıyor’unu izlediğimi belirtmek isterim.

1 Şubat 2013 Cuma

"Gelmeyen Bahar" geliyor


Yaklaşık 3 yıl önce başlayan bir projeydi Gelmeyen Bahar. Nihayet olgunlaştı, çekildi ve artık vizyon bekliyor. Filmi izlemedim ama Emrah Erdoğan'ın herkesi şaşırtacağından eminim. Fragmanı bugün internete verildi.


31 Ocak 2013 Perşembe

Hayat mayat diyorlar!


Hayat dediğimiz şey, her odasında bir parçamızı bıraktığımız kocaman bir bina değil midir?

Hayatı, anıların üzerine yığma bina şeklinde inşa ederek yaşamıyor muyuz?

Japon animasyoncu Kunio Kato'nun yazıp, yönettiği 2008 yapımı Tsumiki no ie, kısacık süresi içinde, hayata ve geçmişe dair önemli şeyler söylüyor. 

Denizin üzerinde bir kulübede tek başına yaşayan bir ihtiyar. Bir sabah deniz yükselir ve çözüm olarak evine bir kat daha çıkar. Derken piposu denize düşer ve piposunu almaya doğru bir yolculuğa çıkar. Geçmişiyle yüzleşirken, hayatın dibine doğru da bir yolculuk yapacaktır.


İsterseniz küresel ısınma, kozmik kıyamet öncesi ya da post-apokaliptik bir hatırlatma olarak bakın, isterseniz mekan-insan ilişkisi üzerine can yakan bir hatırlatma olarak. ‘Küçük küplerden Oluşan Ev’ anlamına gelen ‘Tsumiki no ie’, hikayenin ruhunu zedelemeyen çizgileri, duru anlatımı ile bir başyapıt olarak duruyor.  

Kenji Kondo’nun basit ama derin hüzün içeren müziğiyle beraber bir vurguna dönüşen film, iddiasız görünümüne rağmen güçlü mesajlar içeriyor.

Pek çok ödülle beraber, 2009 yılında Oscar almış, anılar ve yalnızlaşma üzerine sarsıcı bir animasyon. 12 dakikaya sığdırılmış devasa bir anlam.

Buyrun:




29 Ocak 2013 Salı

Hanané





Tek şeker!



                      "Nene" dedim;

                               "Mutluluk?"

                            Durdu ve
                                        "Oğul, açık olsun çay" dedi...

28 Ocak 2013 Pazartesi

Belki üstümüzden Zürafa geçer!



Sizi bilmem ama teknolojinin gelişmesiyle özellikle animasyon sektörü -bir yönüyle alkışlıyoruz elbette- gittikçe insani sıcaklıktan uzağa düşüyor. Fantastik hayvanların, oyuncakların, arabaların insani hislerle bezenmiş hikayeleri, belki tek başına sıcak ve güzel görünebilir ama 'fıtrî-doğal' olandan uzaklaştırdığını düşünüyorum. Hele bir de buna 3D teknolojisi eklenince sadece ırklar, türler, cinsler birbirine girmiyor, nevzuhur yaratık modelleri de arz-ı endam ediyor ve gerçeklik ile fantastik olanın sınarları birbirine karışıyor. 

İş bu nedenle, klasik iki boyutlu animasyonlara gün geçtikçe daha çok hasret duyuyoruz. Bilvesile Aslan Kral'ı hasretle yad ederim.

Fransız yapımı 'Zarafa-Zürafa' teknik ve estetik olarak hasretini duyduğumuz türden bir animasyon.  Sadece iki boyutlu ve klasik çizgi film formunda oluşuyla değil, içerdiği hisler ve anlattığı hikayenin temelleri anlamında da klasik damaklara hitap ediyor.

Hikaye hiç yabancı değil aslında: 19. Asrın sonlarına doğru Afrika'nın ücra köylerinden birinde köle tacirleri ve hırsızlar cirit atmaktadır. Maki ve Soula esir olarak düştükleri köle tacirinin kampında tanışırlar. Köyleri yakılmış, akrabaları katledilmiştir. Maki özgürlüğüne düşkün bir çocuktur ve kamptan kaçar. Bir süre sonra bir zürafa kabilesiyle yolu kesişir. Ama kötü kalpli tacir onu gelip bulur. Sürünün lideri olan zürafayı da öldürür. Sıra tam Maki'ye gelmiştir ki, gizemli çöl tuaregi Hasan girer devreye. Taciri kovar. Öldürülen zürafanın çocuğunu ise Mısır Paşası'na götürmek üzere alı koyar. Maki ise ölen zürafanın ruhuna, çocuğunu koruyacağına söz vermiştir ve Hasan'ın peşine takılır. Etkileyici bir yolculuk sonrasında İskenderiye'ye ulaşan üç hayvan, iki insandan oluşan kafile burada başka bir görev üstlenirler; zürafa Fransa Kralı'na, Mısır'ı Türkler'den kurtarmak karşılığında hediye olarak götürülecektir. Marsilya'dan Alpler'e, oradan Paris'e uzanacak heyecanlı yolculuk başlar. Bu esnada köle taciri ve sadık köpeği Hamok da kahramanlarımızın peşini bırakmayacaktır.


Bir hikaye çölde geçiyorsa 'epik' olması kaçınılmaz oluyor, ki Zürafa bu anlamda müzik tercihlerini de, hikayenin gelişimini de epik türe uygun olarak seçmiş. Ve elbette bir yol filmi…

Temel karakter seçimleri yerli yerinde ve işin kuralına uymaktan milim sapmıyor.  Filmin biraz kısa oluşunun nedeni, hedef kitle profili önemsenerek yan öyküleri fazla derinlemesine ele almaması. Ki bu da akılcı bir tercih gibi görünüyor.

Format animasyon olunca temel karakterleri uçlara çekmenin hiç bir mahzuru olmuyor. Zürafa da böyle yapıyor aynen. İyiler de, kötüler de alabildiğince sivriltiliyor ve en uç noktalarına yerleştiriliyor arketiplerin. Bu anlamda Köpek Hamok tiplemesi önemli bir yer işgal ediyor filmde.

Tema belli aslında; "insanın insana yapabileceği kötülük ve hayvan-insan dostluğunun her türlü zorluğu aşabilmesi." Zürafa, buna ilaveten, çocuksu bir Maki-Soula etkileşimi koyuyor ki, her kültürde bunun karşılığı var. Doğru tercih yani.

Ne var ki, büsbütün tutarlı ve kusursuz değil film. Hatta bazı önemli ve tehlikeli zaafları bile bulunuyor. İnanca yaklaşımında gösterdiği tarafsızlık ve özeni, tarihe yaklaşımında görmüyoruz Zürafa filminin.

Klasik bir çöl ve köle hikayesi izlerken, kendi içinde, iyiler, kötüler ve kahramanlarla ilerliyoruz. İskenderiye'ye geldikten sonra tekrar devreye giren anlatıcı, filmin rotasını değiştiriyor birdenbire. Tarihi gerçekliği bükerek öykümüze hizmet etmesini istiyor yazarlarımız. Ve bunu yaparken de klişenin dibine kadar iniyor; Mısır Paşası'nı Nasrettin Hoca prototipinde görüyoruz mesela.


Bunda herhangi bir sakınca olmayabilir belki, ancak başka bazı tarihi gerçekler tahrif edilerek veriliyor ki, özellikle çocuklara hitap eden bir filmde böylesine doğru olmayan -çizgi film de olsa- ekimler, bir takım sıkıntılara neden olabilir.

İşgalci olan Fransa değil de, Türklermiş, Fransızlar kurtarıcı olarak gelmiş gibi anlatılıyor filmde. Bahsedilen zaman dilimi, İskenderiye'nin Osmanlı'nın bir ili olduğu dönem. Kendi şehrini korsanlar ile kuşatan bir ülke olarak Osmanlı hiç de sahici durmuyor açıkçası.

Neyse ki çok sürmüyor bu fasıl, tekrar eski matematiğine geri dönüyor ama filmin tutarlılığına ciddi bir çizik atıyor bu durum. Burada da Budizm'e şöyle bir uğrayıp yola devam ediyoruz. Geyik reenkarnasyon geçirip, Alpler'de kelebek olarak geri dönüyor.

Çizgi de olsa hiç kan göstermemesi önemli bence.

Bir takdir edilecek yön ise, Kraliyete bakış açısı. Irkçı ve kibirden patlayacak burjuvaya bir çizi film formunda yapılabilecek en sert eleştiriyi yapıyor Zürafa. Mizahın keskin diliyle yapıyor bunu. Bunu gördükten sonra Osmanlı'yı hırsız ve köle tacirleriyle ortak korsan gibi çizdiği için fazla kızamıyoruz belki ama, nihayetinde animasyon da olsa tarihsel bir hikaye anlatıyor Zürafa.

Stilizasyonu, estetik tercihleri, müziği ve anlatımıyla şüphesiz güzel bir film, keşke içeriği için de aynı şeyi söyleyebilseydim. Çocuklarınıza izletecekseniz, 'bir miktar tarih anlattıktan sonra yapın' derim.


24 Ocak 2013 Perşembe

Kişisel menkıbe (4): Bir top hikayesi



1970’lerin tam ortası...

Bahçelievler’de oturuyoruz. Üç katlı, tavanı yüksek, önünde orta boy, arkasında armut ve kiraz ağaçlarının süslediği kocaman bir bahçenin olduğu bir bina. Doğal oyun parkımız. Şehir küçük, epey hem de. Akaba çıkışında tabelada, ‘Nüfus: 133 Bin’ yazıyor.

Buraya Şehitlik’ten taşınmışız...

İpekyol’u yeni yapmışlar. Onla ilgili menkıbemi okumak isteyenler şuradan bakabilir. Yolun öte yanında, doğum hastanesiyle yol arasında bir arazi var. Öyle böyle değil, ferah feza bir alan. Gençler top oynuyor, biz çocuklar ise evden bir kovaya su doldurup içine bir kalıp buz atarak saha kenarına gidiyoruz o dönemde.

Bardağı bilmem kaç kuruş...

Terli bir topçu geliyor, bardağı boş verip kovayı tepesine dikiyor. Ağlamaklıyım. Cebinden çıkarıp (galiba) 2,5 Lira veriyor. Toptan satış hoşuma gidiyor ve arkadaşları maça çağırıyor genci; ‘Mahmut gel hadi.’ Adının Mahmut Tuncer olduğunu çok sonra öğreniyorum.

Bahçelievler biraz çarpık, biraz modern, en çok da yüksek. Her taraf çok katlı bina, birinin adı Gökdelen!..

İsmi Bahçelievler ama artık bahçeli ev kalmamış gibi. Birkaç bahçeli istisna binadan biri de bizimkisi; Acar Apartmanı. Sağımızdaki bina Özen apartmanı... Çok yakında bir bayan berber var; Kuaför Esin… Bayan kuaförü, yaşım küçük, yani müsait olduğu halde içini hiç görmedim kuaförün. Hemen yanında boş bir arsa. Yıllar sonra üzerine devasa bir beton yapı oturttular, her arsanın kaderini yaşadı anlayacağınız… Bu arsayı kaydedin bir kenara…

Televizyon filan yok ya da yeni yeni yaygınlaşmaya başlamış. En azından ‘paket yayın’ olduğunu hatırlıyorum mesela. Futbol ortak ilgi alanı. Şehrin takımı, yani Urfaspor –galiba- üçüncü ligde. Vefaspor maçına götürdüğünü hatırlıyorum babamın. İki de minik cep dürbünü getirmişti İstanbul’dan, sahanın istediğimiz yerine anında zoom-in yapmanın ayrıcalığı. Emin değilim ama spor-toto filan da -ya yoktu ya da haberim- yoktu o dönem sanırım. Tribünde büyük bahislerin döndüğü kalmış zihnimin bir köşesinde.

Ve bir takım isimler...

Sadullah mesela, sonra Muammer, upuzun boylu, orta saha… Kalede Hüsnü var. (O zaman ne anlama geldiğini bilmiyorum) Dadaş Nurcan var sonra. Felaket bir şey. Turhan var bir de. Ben onu yıllarca ‘Turan’ olarak biliyorum. Komşumuz Kuaför Esin’in kocası. Sonradan yine aynı memleketten çıkan G. Saray’lı Suat’a benzetip dururdum nedense.

Çocukluğumun efsane takımı. Turhan Hoca oturanlardan sol baştaki. Zemine dikkat, yeryüzünde başka hiç bir yerde bulunamayacak cinsten bir malzeme.  

Derken bir teknik direktör geldi; İlker Tolon. Yan binamız Özen apartmanının son katına taşındılar. Hayatımda ilk kez ‘39’ plaka bir araba gördüm. Lüleburgaz’dan gelmişler. Bir de kardeşi var futbolcu;  Naci. Onu da getirmiş.‘Frikikçi’ Naci. Ceza sahası yakınlarında faul oldu mu affı yoktu. İlker Hoca’nın benim yaşımda bir oğlu var; Hikmet. Bir de küçük kız kardeşi var. Hayatımda bir ilk daha, ilk kez elektrogitar görüyorum Hikmet’lerin evinde. Fişe takılı olmayınca ses çıkmıyor, garip!

Barış Manço’nun ‘Nick The Chopper’ını ezbere biliyor Hikmet’in kardeşi, garip!

Onların gitarı beni hayran bırakıyor, bizim arka bahçedeki köpek de Hikmet’i. İkisi arasında mekik dokuyoruz gün boyu. Sonra Urfaspor’un antrenman ve maçlarına gidiyoruz. Arkadaşım hocanın oğlu ya, torpilliyim artık. Yok, şimdi hatırladım; televizyon var evimizde ve Vikingler var, zira Naci antrenmanda eğlenceli bir adam. ‘Haydi Yallah hop hop hop’ diye Vikingler çizgi dizisinin şarkısıyla ısınıyor.

Şehir stadyumunun zemini bir acayip…

Yıllar sonra orada oyuncu olarak oynamak imkanı da buldum, ondan söylüyorum. Her maç öncesi itfaiye kamyonu suluyor ama ‘jilet’ gibi bir zemin. Kumun hangi çeşidi böyledir hala aklım ermez. Kayarak yere düşen bir oyuncunun derisi soyuluyor istisnasız. Hikmet’in gelişiyle ayrıcalıklı statüsündeyim. Daha önceleri stat çevresine gidip, son 10 dakikada açılan kapıdan girerek, tel örgüler arasında maçı izleme imkanı bulan ben, bazı zamanlar yedek kulübesinden maç izleyebiliyorum.

Tribünler inanılmaz renkli. Bir yandan Urfaspor maçı izlenirken, diğer yandan radyodan 1. Lig maçları dinleniyor.

Şimdiki gibi değil, iki top var, kimi zaman tek. Stadın duvarları yüksek değil, bazen ‘Arap sallama’ vuruyor topçular ve hop arkadaki Bamyasuyu’na uçuyor top. Yedek top giriyor devreye, o da caddeye kaçınca, hakem maçı durdurup topu bekliyor tüm stadyum.

Hikmet’lerin oturduğu binanın alt katında Yusuf oturuyor. Tüm muhabbetlerimiz, ‘Müfit Dayı’ üzerine Yusuf’la. ‘Müfit Dayım şöyle, Müfit Dayım böyle vs.’ G. Saray’da forma giyen Müfit Erkasap’ın yeğeni Yusuf. Daha yaşımız, Öğretmenler Apartmanının aşağısındaki boş arazide ‘mahle maçı’ yapmaya müsait değil.

Turhan Erdem, babamla tanıştığı için biliyor beni. Bazen gururumu okşama için, ‘geç kaleye şut atayım’ diyor. İnanılmaz derecede gururlanıp kaleye geçiyorum. Kendimi yerlere atıyorum topu tutmak için. Top dediğim, ‘meşin’ futbol topu değil, ‘plastik’ bile değil bildiğimiz ‘naylon’ (Biz 'laylon' diyoruz bittabi) top.

Bir süre sonra, mahallenin gençlerinin, ağabeylerimizin yukarıda bahsettiğim arsada düzenli olarak antrenman yaptıklarını görüyoruz. Arsayı çevreleyen boy hizasındaki duvara tırmanıp izliyoruz. Turhan, mahallenin gençlerine futbol öğretiyor. Derme çatma da olsa, bir akademi gibi oluyor burası. Sonradan resmileşiyor ve kulüp olarak amatör kümede mücadeleye başlıyor bu arsanın topçuları. İsmi de çok fiyakalı; Doğan Yıldız 75.

Yaman topçuları var...

Bir Haluk var mesela enteresan. Türkiye penaltı yarışmasında üçüncü oluyor bir süre sonra. Birincinin ismi ise Tanju Çolak! Bir gün duvarın üzerinde gariban şekilde otururken, gençlerden biri yaradana sığınıp abanıyor topa, suratımın tam ortasına geliyor ve ters takla atarak duvardan aşağı düşüyorum. Turan Hoca gelip teselli ediyor, kanayan burnumu temizliyor ve ‘hadi geç kaleye’ diyor ve ekliyor, ‘Sert vurmayın kaleci küçük!’

Okul takımında da, amatör takımda da 8 numara giyiyorum. Olmazsa olmazım. 

Doğan yıldız 75 mahalli spora damgasını vuruyor adeta. Sadece futbol branşında değil, basketbol ve voleybolda da takım kuruyor. Boydan ve yaştan kaybediyoruz lisans almak için. Ama Turan Hoca’nın sözü var babama, bir gün gelecek bana lisans çıkaracak!

O sene acayipti. Şampiyon oldu takım. 2. Lige çıktı sanırım. Memlekette bahar havası ile beraber değişimler de yaşanıyor maalesef.

Karışıyor ülke, siyasetçilerin asabi açıklamalar bugünkü kadar olmasa da fena. Okullarda kavgalar başlıyor, ‘sağ-sol’ çatışması giderek şiddetleniyor bir yandan.

Turhan Erdem hoca jübile yapıyor sonra, Esin ablanın dükkanını yıkıp, yerine bina yapıyorlar. Başka yerde daha büyük bir kuaför açıyor çok uzak değil ama; Kütüphaneye giderken solda, Cengiz Topel İlkokulunun sol çapraz karşısında! Bilmiyorum aslen memleketleri neresi ama gitmiyor Urfa’dan. Stada yakın bir yerde spor malzemeleri dükkanı açıyor Turan. Ve kopuyorum Hoca’dan.

Yıllar geçiyor tabi...

Fiziksel olarak da gelişiyorum, Meslek Lisesi’ne başlamadan önce kapalı spor salonunun arkasındaki spor alanını keşfediyoruz. 4 pota ve zemini beton alanda. Ama top yok. Sabahları gidip topu olanların gelmesini bekliyoruz. Sonra da bizi seçip bir takıma alırlar diye. Akabinde tek pota maç. Arkadaş ediniyoruz epeyce. Sıcak yaz günlerinde burada geçiyor günlerimiz. Bitişikteki çay bahçesinin bekçisi su vermekten bıkmış bize.

Bir ayrıntı; çay bahçesi de enteresan, ismi; Emirgan. Parası olanlar, saatlerce top oynayıp, ter akıttıktan sonra buz gibi ‘Şehir’ gazozlarına saldırıyor. İradesiz paralılar ise hem oynayıp, hem kenara yanaşan ‘frigocu’lardan aldıkları 'eskimo'yu yalıyor. 'Portalin' belli bir sınıfa ait içecek gibi. En büyük özellik ise şu; kapağı açıldığı andan itibaren şişenin boğazına doğru havanın temas ettiği asitli içecek birden buzlanmaya başlıyor ve ilk yudum ‘karlamaç’ olarak geliyor ağızlara.

Liseye basketbolsever olarak başlıyorum. Sanat Okulu’nun bahçesinde toprak zeminli iki basketbol sahası var. Ama basket topumuz yok. Plastik top da bir yere kadar zevk veriyor. Bir gün pırıl pırıl bir çocuk geliyor yanımıza, elindeki filede gıcır bir basketbol topu: Voit. ‘Mahmut Tacir’in oğluyum’ diyor tanışırken, yanılmıyorsam ismi Emre bu delikanlının. Mahmut Tacir; bir marka sağlık sektöründe. Urfa’nın en iyi doktoru olarak biliniyor. Emre bizden epeyce küçük ama spor meraklısı. Onun topuyla oynuyoruz hafta sonu. Sonra gelmemeye başlıyor nedense ve hayatımızın ilk ciddi kararını alıyoruz, ortaklaşa bir basketbol topu almak.

Hayallerimizi süsleyen bu salon yok artık! 

Para biriktiriyoruz haftalarca. 5 kişiyiz, herkes bir miktar veriyor ve üç kişi basket topu almak üzere Turan Hoca’nın dükkanına gidiyoruz. Paramız yeterli gelmiyor, müthiş üzgünüz. Turan Hoca, beni göstererek, ‘bu arkadaş kefil olursa kalanını sonra verirsiniz’ diyerek topu uzatıyor bize. Sadece mutlu değilim, aynı zamanda tepenin kralıyım da!

Ve o basket topu, benim gibi pek çok gencin tek meşgalesi oluyor. ‘Kapalı’nın arkası ve okulun bahçesi meskenimiz. Beyaz Gölge var ekranlarda, etkisinde kalmışız, kolay mı? Her uzuna ‘Kuliç’ lakabı takıyoruz mesela… Kötüler ‘Falkonetti’ ama o başka diziden.

Amatör lisans çıkarıyorum ama Doğan yıldız 75’den değil. Okul takımındayım da. Ne ki, yerel amirler pek sıcak değil amatör sporlara. Soyunma odalarını açmıyorlar mesela, ‘evde duş alın, kirleniyor buralar’ diyorlar. İki takıma tek soyunma odası veriyorlar bazen lütuf olarak. Hayatımda ilk kez, ‘fileli’ potaya basket atmanın tarifsiz zevkini yaşıyorum. Amatör maçlar, hakemler, seyirciler bambaşka bir yazı konusu. Kapalı Spor Salonu ile duygusal bir bağımız oluşuyor doğal olarak. Çok sonra yıkıldığını öğrenince içimde bir şeylerin burulduğunu hissediyorum.

Zemininin yenileme çalışmalarını hatırlıyorum. Vernik mi, cila mı neyse, o kadar fazla dökülmüş ki, çıkılan ilk maçta basketbol değil buz pateni yapıyoruz. Ayakta durmak mümkün değil. İsmini hatırlamadığım Urfa Lisesi’nden bir hoca (O dönem Doğan yıldız 75’te oynuyor) akıl ediyor ve çoraplar çıkarılıp ayakkabıların üzerine giyiliyor. Çoraplar kaymayı engelliyor ve o akşam kimse sakatlanmadan maçlar tamamlanıyor. 


Okulumun toprak sahasının, halı saha yapıldığını görüyorum sonraki gidişlerimde, galiba kapalı salon yapınca ihtiyaç kalmamış. Turan Hoca’nın spor dükkanını da göremiyorum, açıkçası borcumuzu ödeyip ödemediğimizi de tam hatırlamıyorum. Bir helallik, bir de teşekkür borcum var Turhan Erdem’e. Bana, spora, memleketime çoğu kişinin farkında olmadığı katkılarından dolayı…

Şimdilerde düşünüyorum da, kent sportif olarak yitirdiği bir ruhu arıyor. Geçmişin tozlu çekmecelerinde, bir yerlerde olan ruhu; fedakarlık, dostluk, kardeşlik ruhu. Aslında orada duruyor ama pek göremiyorlar sanırım. Turhan Hoca’nın gençlere yaklaşımında, beş arkadaşın bir araya gelip top alışında… Hayat işte…

21 Ocak 2013 Pazartesi

Oscar’ın belgeselleri


Film yarışmalarında bazı dallar vardır, çok fazla dikkat edilmez. Popüler değildir zira. Belgesel türü de bunlardan biri ne yazık ki. Ancak işin değerini bilenler, Akademi Ödülleri’ni özellikle de kısa ve belgesel türündeki adayları için beklerler. Zira, ‘celebrity’ sentetikliği yoktur bu alanlarda. Emek ve gerçek vardır. Bir de ağır politik entrikalar. Bu seneki Oscar Belgesel adayları bu anlamda tam bir örnek liste oluşturuyor. Epey renkli aday tablosunda en dikkat çeken filmlerden biri, İsrail’in MİT’i sayılan Shin Bet’in katı propagandasını yapan The Gatekeepers. İsminden de aşağı yukarı anlaşılıyor ne olduğu. Bir diğeri ise, geçtiğimiz çağın ‘bela’sı olarak kabul edilen AIDS vakasının başına giderek, mücadelesini anlatan How to Survive a Plague… Bir de trajik bir insan öyküsü var adaylar arasında: Searching for Sugar Man. Asıl adı Sixto Diaz Rodrigez olan ve 70’lerin başında iki albüm çıkaran müzisyenin intihara gidiş hikayesini fondaki toplumsal gelişmelerle veriyor belgesel. Ancak biz bu hafta iki önemli başka belgeseli inceleyeceğiz.


Kirby Dick ismi kamuoyumuza biraz yabancıdır. 1986 yılında bir Amerikan belgesel dizisinde yaptığı tek bölümlük yönetmenlik neticesinde işin tadını almış ve hayat felsefesi olan ‘şiddet karşıtlığı’ ile bunu birleştirip, birbirinden fena işlere imza atmış bir sinemacı. Denebilir ki, ahir ömrünü Amerika’daki ‘cinsel istismar’ ve ‘şiddet’ üzerine vakfetmiş bir inatçı adamdır Kirby Dick. Bu inatçılığı ona 2004 yılında Twist of Faith isimli filmiyle Oscar adaylığı getirmişti.

Bu yılki Oscar’larda ise çok daha sert bir belgesel ile yine aday listesinde: The Invisible War. İsminde de anlaşılacağı üzere, Amerikan ordusundaki üzeri örtülmeye çalışılan rezillikleri ele alıyor Dick. Dolayısıyla izlenmesi zor olduğu kadar rahatsız edici de. Bu zorluk ve rahatsız edicilik sadece içerikten kaynaklanmıyor, bir belgesele göre kat be kat fazla röportaj var Görünmez Savaş’ta.

Tüm cesaretlerini toplayıp açık kimlikleriyle kamera karşısına geçen kadınıyla erkeğiyle kurbanlar yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla aktarıyor seyirciye. Dünyaya kan kusturan modern ordunun halısını kaldırıyor ve altındakileri gösteriveriyor.


Film, kadın askerlerin ABD ordusuna ilk kez kabul edilişlerinin açıklandığı dönemden görüntülerle başlıyor belgesel. Geçmişte yaşanmış tacizler ve kapanmış davalar ile beraber hala devam eden davalara ve verilen mücadelelere şahit oluyoruz.
Searching for Sugar Man
Çarpıcı rakamlar da var filmde. Belgesel, ABD ordusunun kuruluşundan bu yana 500.000 taciz vakası olduğunun tahmin edildiğinin fakat bunlardan yalnızca 3230'unun kurbanlar tarafından bildirildiğinin altını çiziyor. Tecavüzcülerin %15'inin orduya girmeden önce tecavüz suçuyla yargılandığını, bunun ise normal popülasyondaki tecavüzcü oranının iki katına tekabül ettiğini öğreniyoruz.

En çarpıcı bölüm ise, bütün bu melanetin üzerinin örtülmesinin neredeyse kurumsal bir reflekse dönüştüğüne şahit olmak.  Tüm bu taciz ve tecavüz vakalarının üstlerinin nasıl örtüldüğünün, ordunun kendi saygınlığını ve üst düzey elemanlarını korumak için nasıl şekilden şekle büründüğünün, hatta ve hatta bürünmek zorunda kalmayıp hiçbir açıklama yapmadan olaylardan nasıl sıyrılabilme hakkının olduğunun açıklandığı bir belgesel The Invisible War.

Yetmiyor, çuvala sığmayan mızrak ordu dışına taşıyor ve siyaset heç de sıkılmadan, bir üst yorgan örüyor bu rezilliklere, sıkı sıkıya kapatıyor her şeyi.

Hiç de yabancı değil gibi…

Sundance Film Festivali'nde gösterilip seyirci ödülünü kucakladıktan sonra gündeme bomba gibi düşmüştü The Invisible War.


Bir ‘Direniş’ belgeseli 5 Broken Cameras – 5 Kırık kamera. Batı Şeria’nın küçük bir köyünde yaşayan Emad Burnat’ın dördüncü çocuğunun doğumuyla açılıyor. Aslında hiç de yabancı olmadığımız bir gerçek hikaye bu; İsrail askerlerinin işgal ve Filistinli köylüleri bezdirme taktikleri.

Gecenin bir vakti kapılar hır ve hızla vurulup, insanlar evlerinden atılmak isteniyor, gerekçe malum; buralar İsrail toprağı! Direniyor köylüler elbette. Silaha karşı öfke ve kararlılığın, hayata karşı ölümün duruşu bu. Büyük siyasi sinsilikler, asimilasyon ve soykırım politikalarının uygulanışının örneklerini izliyoruz sonra.

Gaz bombaları, gece baskınları, gözaltılar, işkenceler, yaralanma ve katledilmeler… Buna karşı duran muazzam bir sivil direniş ve akan hayat. Belgesel inceden bir olumlu İsrail örneğiyle, tersten vurur gibi görünse de, her şey gerçek.


Filistin köyüne, direnişe destek için gelenleri görüyoruz belgeselde. Bunların arasında bizzat İsrailliler de var. Ve bu direniş esnasında bir İsrailli öldürülüyor, ailesinin aldığı yüksek tazminatı görüyoruz. Bunun kontrastı olarak, katledilen bir Filistinlinin geride bıraktığı perişan ve yoksul aile…

Katıldığı pek çok festivalde övgü alan, işgal altındaki hayatları doğrudan perdeye yansıtan belgeselin yürüyüşü devam ediyor ve Filistin hala direniyor!




17 Ocak 2013 Perşembe

Oscar’ın 'kısa'ları (1): Buzkashi Boys



Buzkashi; Orta Asya'da Afganistan, Kırgızistan ve Tacikistan'da at sırtında takım halinde oynanan Polo benzeri bir spor. At üzerindeki sporcular, başı kesilmiş keçi ölüsünü, rakiplerine vermeden, yardımlaşma ile belli bir hedefe kadar taşımak zorunda. Güç, çeviklik, cesaret ve yardımlaşma gerektiren keçi kapma yarışı, yüzyıllardır Orta Asya bozkırlarında oynanıyor.

Film isminden de anlaşılacağı üzere bu spor çerçevesinde iki iyi arkadaşın (Rafi ve Ahmed) hikayesini anlatıyor. Bunlardan biri, demircinin oğlu, diğeri karizmatik bir sokak çocuğu. Savaşın paramparça ettiği hayatların tam göbeğinde, kendi küçük dünyalarında yaşayan ama hayalleri büyük olan iki küçük yürek.


 Son dönemde dünyanın en tekinsiz şehirlerinden sayılan, karla kaplı Kabil’den, haber bültenlerine, acı, kan ve gözyaşıyla gelen bir coğrafyadan, savaşın dışında basit ama gerçekçi bir hikaye Buzkashi Boys…

Filmin önemli bir özelliği var. Bir süreden beri internetten hizmet veren Kickstarter isimli platformun filmi olması. Bu platform mütevazı bir adım olarak kuruldu ama bugüne kadar binlerce sanat çalışmasına kaynaklık etti. Oscar’ın bu yıl ki kısa film adaylarında üç tane Kickstarter projesi var.


 Aday gösterilenler arasında bulunan ‘Innocente’, ‘Kings Point’ ve ‘Buzkashi Boys’ filmlerinin ortak noktası üçünün de finansörünün Kickstarter olması.

3 film Kickstarter’da 558 destekçiyle 90 bin dolar topladı. ‘Innocente’ ve ‘Kings Point’ en iyi kısa belgesel, ‘Buzkashi Boys’ ise en iyi kısa film dalında Oscar’a aday gösterildi.

Bu üç yeni filmle birlikte Kickstarter kaynaklı Oscar adaylarının sayısı altıya çıktı. Daha önce ‘Incident in New Baghdad’, ‘Sun Come Up’ ve ‘The Barber of Birmingham’ filmleri de aday olmuştu. Ancak aralarında henüz Oscar kazanan olmadı.


Filmlerine bütçe oluşturmak için Kickstarter’ı kullanan sanatçılar, topladıkları para karşılığında destekçilerine filmin bir kopyasını veya özel gösterim bileti hediye ediyorlar.

Kickstarter, bugüne kadar yaklaşık 892 bin destekçiyle 103 milyon dolar toplayarak 8 binden fazla film, belgesel ve video projesinin yapımcılarını destekledi. Filmin jeneriği ve sitesinde, ne kadar katkıda bulundukları önemsenmeksizin, tüm destekçilerin isim listesi yer alıyor.

Film ile ilgili ayrıntılı bilgi

Oscar’ın kısa adaylarının listesi

16 Ocak 2013 Çarşamba

Güzelliğini hatırlatmak isterdim, aynalardan evvel


Tiyatrocudur Yılmaz Erdoğan, şairdir, oyuncudur, komedyendir vs. Film çekti bir kaç tane bu sebeple de yönetmendir elbette. Kelebeğin Rüyası, Erdoğan'ın son filmi.

Yaşanmış bir hikayeden yola çıkılarak yazılan bir dönem öyküsü Kelebeğin rüyası; 40'lı yılların başında Zonguldak'ta yaşayan iki talihsiz genç şairin dokunaklı hikayesi var filmde.

Neşeli Hayat'ı kısmen ayırarak söyleyebiliriz ki, Erdoğan'ın önceki filmleri bir tür 'perde parodisi'ydi. Yılmaz Erdoğan kelebeğin rüyası ile sinemacı olduğunu gösteriyor artık. Rengiyle, dokusuyla, öyküsüyle... Fragmanına bakınca farklı ve güçlü bir filmle karşı karşıya olduğumuz hissini ediniyoruz. Her ne kadar biraz Amerikan tarzı olmuşsa da... Bahtı açık olsun.

Film, 22 Şubat'ta vizyona girecek.

İnternet sitesi ise şurası.