Urfa'da pürüzsüz ve güçlü sesler için kullanılan bir tabirdir bu.
Kızdırma görmemiş... Yani; ateşli hastalık geçirmemiş, ses telleri zedelenmemiş anlamına gelir. Sanatçının kimliği hakkındaki kısıtlı bilgiyi videonun giriş kısmından öğreniyoruz. Samiye Hanım'ın bulabildiğim üç yorumunu buraya koydum.
Biliyorum; birazdan yazacaklarımın çok azı bir sinema
filmiyle ilgili gibi duracak ama emin olun bahsini edeceğimiz film ile, yazacaklarımızın doğrudan ve büyük ilgisi var. Sinema elbette, nihayetinde bir
sanat dalı ama ele aldığı konu ve verdiği mesajı doğru okuyabilmek için film
karelerinin arasında gezinmek kadar, bu karelerin arkasında duran bir takım
gerçekleri de görmek gerekiyor. Bu nedenle, film analizine kadar biraz sabır
göstermenizi arzu ederim.
Oswald Chambers, İskoç bir gezgin rahipti. Hıristiyanlık ve ahir
zamana dair tehlikeli görüşleri vardı. Nitekim Çanakkale Savaşı döneminde
ülkeleri adım adım gezerek 'Haçlı' ruhunu övüyor, işgalci güçlere moral
aşılıyordu. 'Dini Nasihatler' isimli bir de kitap yazdı Chambers. Adı 'Nasihat'
olan bu kitap baştan sona Haçlı ruhunu motive edecek 'gaz veren' metinlerdi.
Misal bir yerinde şöyle diyordu Chambers: "İnanç, kahramanlıklar üzerine
inşa edilmiştir." G.W. Bush'un önemli danışmanlarından olan papaz Jerry
Fallwel, sıkı bir Chambers takipçisiydi. Dolayısıyla Başkan Bush'un başucu
kitaplarından biriydi onun kitabı. Bush, bu kitaba kendini o kadar kaptırmıştı
ki, yakın çevresi çoğu kez başkanın kendisini, 'İsa'dan hemen önce yeryüzüne
inip, İsa'nın gelişine dünyayı hazırlayan adam' olarak gördüğünü söylüyordu.
Nitekim o dönem yayınlanan Nesweek'in bir kapağı bu konuya
ayrıldı. Dosyanın ismi de ilginçti: Bush ve Yaradan! George W. Bush, sabahın erken saatlerinde
kalkıp dini kitaplar okuyor. Kabine toplantıları da dualarla başlıyor, kendisine
sorulan basit soruları bile İncil'den örnekler vererek cevaplıyor.
"Yaradan" kelimesini dilinden düşürmeyen Başkan, görevinin kendisine
Tanrı tarafından verildiğine inanıyordu. Aynı günlerde Fransız Le Nouvel
Observateur Dergisi Amerika Başkanı George W. Bush'un dünya üzerinde yaşayan
500 milyon "Evangelist"in en önemli dini liderlerinden biri olduğunu
yazdı.
Grace Hallsell'in enteresan kitabı 'Forcing God's Hand'de
Amerika için tehlikeyi şöyle ifade edilir; "Amerika için gelecek yıllarda
en ciddi tehlike, dünyanın sonunun geldiğine inanan ve o sonu kendi
hayatlarında görebilmek için her şeyi yapabilecek tarikatlar..."
Hallsell'e göre, 'Tanrı'yı kıyamete zorlayan' bu görüş Amerika'da iktidar
olunca, tehlikeli ve kanlı oyun süreci başlamış oldu. Ve Newsweek tam da bu
dönemde kapağı yayınladı: ‘Güneyden Gelen Kral” yani Hz. Mesih’in öncüsü.
Kocaman bir Bush resmi süslüyordu başlığı!
Sonrasında neler olduysa, tamamı bu yeni konsept ve angajman
çerçevesinde yaşandı, diyebiliriz. Amerika, bu yeni politikası ile paralel
olarak yeni dostluklar ve düşmanlıklar tesis etmekte gecikmedi.
11 Eylül Saldırısı sonrası, başta Amerika olmak üzere
Batı'nın 'öncelikli düşman' statüsüne aldığı İslam ve Müslümanlar, yıllardır
kurtulamadıkları bir etiketle yaftalandılar: Terörizm.
ABD yönetimi ‘Terörizm’ yani yeni düşman ile yapacağı
mücadeleyi topyekun kurguladı. Olay sadece siyasi ya da askeri değildi. Medya
ayağı vardı, sanat ayağı da. Bunun için Hollywood’a önemli görev düşüyordu. Bu
nedenle Pentagon-CIA ve Hollywood arasında büyük bir stratejik bütünleşme
örnekleri görülmeye başlandı.
Pentagon sponsorluğunda, Kuzey Kaliforniya Üniversitesi
Teknoloji Fakültesi, senarist Steven De Suuza (Die Hard / Zor Ölüm), yönetmen
Joseph Zito (Delta Force / Delta Gücü, Point Last Seen ), David Fincher ve
Spike Jonze ile birçok görüşme düzenledi.
Kenneth Bergquist tarafından yönetilen bu görüşmelerin
amacı, terör saldırıları senaryolarının kurgulanması ve gerçekçi repliklerin yazılmasıydı.
Pentagon’la Hollywood arasındaki bu stratejik işbirliğinin ilk örneği II. Dünya
Savaşı yıllarında kurulan Enformasyon Bürosu’ydu. Savaş boyunca Hollywood’da
hangi tür filmlerin yapılması gerektiği konusunda brifing veren bu
“düzenleyici” kurum, Hollywood’un cepheden neyi, ne kadar aktaracağını
belirliyordu.
Birçok büyük film stüdyosu ellerindeki ‘felaket’ temalı
projeleri hızla dönüştürdüler. Hepsi yeni konsepte uygun hale getirildi.
Bu dönemde dönemde vizyona giren filmlerin büyük bir
çoğunluğunu savaş filmleri oluşturuyordu. Birkaçı olarak Ridley Scott’un
Somali’deki Amerikan bozgununu anlattığı “Black Hawk Down / Kara Şahin Düştü (2002)”,
Kuzey Vietnam Ordusu ile Amerikan Ordusu arasındaki savaşın yeniden işlendiği
Randall Wallace’ın “We Were Soldiers/ Bir Zamanlar Askerdik (2002)” ve Phil
Alden Robinson’un nükleer savaş kabusunu dirilttiği “Sum of All Fears/ En Büyük
Korku (2002)” yu saymak mümkün.
Nitekim bu yeni konsept
Le Monde’dan Samuel Blumenfeld’in dikkatini çekmiş olacak ki, 24 Temmuz
2002’de ilginç bir yazı kaleme aldı ve şu enteresan tespiti yaptı: “ABD’nin
Irak’a girip girmeyeceğini önceden kestirebilmek için filmlerin vizyona giriş
tarihlerini yakından takip etmek gerekiyor!”
Nitekim ne Amerikan Film Endüstrisi ne de ABD resmi
kurumları bu gerçeği gizleme gereği hissettiler. CIA’nin yeni halkla ilişkiler
politikası daha eğlendirici ve dostane bulunuyordu. Halkı gizli güvenlik
konusunda bilgilendirip eğitirken aynı zamanda gizli konuları da açığa çıkarmamayı
öngören bir politika olarak değerlendirildi.
CIA’nin yeni halkla ilişkiler müdürü M.F. Brandon şöyle
diyordu: “CIA senaryoya bakar, gerekli yerlerde işbirliği yapar, gerektiğinde
ise öğüt verir ve sahip olduğu imkânları film sektörüyle paylaşır. Eğer birisi
çıkıp CIA hakkında aptalca bir tanıtım yaparsa, bunu yapmakta serbesttir, fakat
biz bunu desteklemeyiz.”
Tam da bu dönemde, Beyaz Saray sözcüsü Ari Fleischer, ABD
Başkanı George Bush’un yakın danışmanlarından olan Karl Rove’un Hollywood
stüdyolarının başlıca yöneticileriyle bir araya geleceğini söyledi. Fleischer,
film endüstrisi ve sanatçılardan propaganda savaşı sürdürmek için yardım
istenebileceği ihtimalini gözardı etmediklerini belirterek, “Beyaz Saray, ülke
içinde ve dışında yükselen hoşgörü, cesaret ve vatanseverlik gibi değerleri
eğlence dünyasıyla paylaşacak” dedi. Geçmişte uyuşturucu ve alkolle mücadele
konusunda ünlü sanatçılardan yardım istendiğini hatırlatan sözcü, “Beyaz Saray,
Hollywood’a yaratıcılığından dolayı büyük saygı duyuyor ve yurt içinde olduğu
kadar yurt dışında da halkı eğitmek kapasitesinde olduğunu kabul ediyor” diye
konuştu. Karl Rove’un Pazar günü Paramount, CBS, Showtime ve HBO televizyon
kanalları, Dreamworks ve MGM stüdyoları yöneticileriyle görüştü.
Haklarını teslim etmek lazım ki, Amerikan film endüstrisi
başta olmak üzere, batı sineması bu algıya epey destek verdi ve genellikle de
başarılı ürünler ortaya koydu. Kathryn Bigelow'un baştan sona Amerikan ordu
güzellemesi The Hurt Locker (Oscar ile de taçlandırılmıştı) bu türün
zirvesidir. Yine haklarını yememek lazım, sayıca çok az da olsa, tersi sanat
örnekleri de verildi. 2007 yapımı muhteşem bir belgesel olan 'Taxi to the Dark
Side' bunlardan sadece biriydi.
22 yaşındaki taksi şoförlüğü ile ailesini geçindiren Afgan
köylüsü Dilaver'in hikayesini anlatan belgeselde, 5 Aralık 2002 de terörist
olduğu şüphesiyle Amerikan askerleri tarafından göz altına alınıp, sorguya
çekilmesi anlatılıyordu. Envai türlü işkence neticesinde hayatını kaybeden
Dilaver'den sonra Amerikan hükümeti, 'işkence'yi farklı bir formda tartışıyor
ve adeta meşru görüyordu.
Belgesel, Amerikan askerlerinin Afganistan ve Irak’ta
gözaltına alınan tutuklulara Bagram (Afganistan), Abu Garib (Irak) ve
Guantanamo (Küba) hapishanelerinde uyguladıkları sorguya çekme ve işkence
tekniklerini ve Bush Hükümetinin bu konudaki politikasını anlatıyordu. Bir
diğer benzer yapım ise Michael Winterbottom'un sarsıcı filmi ' The Road to
Guantanamo.'
The Hurt Locker ile muhafazakar Amerikalıların, hükümetin ve
Hollywood'un gönlüne taht kuran Kathryn Bigelow, yeni filmi 'Zero Dark Thirty'
ile bu sevgiyi perçinlemek istiyor sanırım. Film, her ne kadar Oscar'lı örneği
kadar kaba bir propaganda filmi olmasa da, aynı türün kısmen incelikli bir
örneği. Zaten bunu bizzat yapımcılar da gizlemiyorlar. Ağustos ayında Entertainment
Weekly’de, filmin Obama’yı destekleme projesi olduğu, ancak kamuoyu
yoklamalarının beklenenden iyi çıkması neticesinde, bitirilmesi için acele
edilmediği yazıldı.
Projenin ortaya çıkış hikayesini fena halde merak etmeme
rağmen, herhangi bir mecrada denk gelmedi. Ama şahsen, Electronic Art’sın
klasik oyunu Medal of Honor: Warfighter’ın bulunduğunu biliyordum. Kim bilir
belki de Bilgelow ya da üst düzey politikacılardan birinin yetkilileri bu oyunu
oynarken filmini yapmayı düşündüler. Nitekim, filmin vizyonundan sonra oyun
şirketi ile film şirketi ortak olarak bu meşhur oyunun ‘Zero Dark Thirty’
edisyonunu piyasaya sürdüler. Orada istediğiniz kadar Ortadoğulu terörist
öldürüp, gönlünüzce işkence yapabiliyorsunuz!!
Biz filmimize dönelim…
Zero Dark Thirty, 2002 yapımı, 11 farklı ülkeden, 11
yönetmenin çektiği, 11'er dakikalık 11 Eylül 2001'i anlatan 11 adet kısa
filmden Meksikalı yönetmen Alejandro González Iñárritu'nunkinden ödünç alıyor
açılışı. Acıları hatırlatıyor filmin gazeteci kökenli senaristi Mark Boal.
Sonra mesleğe yeni başlayan bir kadın CIA ajanının, işkence içinde uzmanlaşmış
ustasının yanına geldiğini görüyoruz. Maya, 'kirli' işine başlarken son derece
insani (doğrusu; pasif aslında) gibi
görünüyor. Ya da karakter ile insani bir ‘eşleşme’ kurmamızı planlıyor film. Sanırım
‘gerçeklerle örtüşme’ gayreti, dramayı geri plana itiyor ve karakteri
derinlemesine ele alıp, ruh dünyasına filan inmeyi boş veriyoruz sonra.
Yaklaşık yarım saat boyunca bitmek bilmeyen sorgu ve işkence sahneleri
izliyoruz. Bir yere kadar, hislerini köreltmemeyi başaran ajan Maya, bizzat
bombalı saldırının hedefi olunca, pısırık halini atlatıyor, hissizleşiyor ve
hayatını Üsame Bin ladin'i yakalamaya adıyor. Film, El Kaide'nin liderinin peşinde
geçen yaklaşık 10 yıllık bir dilimi anlatıyor.
Yönetmen Bigelow, daha proje aşamasındayken Amerikan
devletinin desteğini aldığı için, filmin inandırıcılığı yönünden pek endişesi
yok gibi. Ki haksız da değil, ilk karesinden son jeneriğine kadar bunu (meselenin
dokümantasyon kısmının iyi hazırlandığını) hissediyoruz. Önceki örneklerine
nazaran, biraz daha insaflı ve propaganda dozunu biraz aşağı çeken yönetmen,
anlaşılan bundan dolayı kırmış olacak ki, CIA filme mesafeli davrandı
sonrasında. Yönetmen ve yapımcıya da gönül koyduklarını açıkça ifade ettiler.
Filmin proje olduğu ve yapım ve sonrası aşamasında, kısmen
de olsa kendi başına hareket ettiği o kadar açıktı ki, Pentagon ve CIA’yi
memnun etme adına, filmin fragmanı ve basına dağıtılan görsellerinde tek kare
işkence gösterilmedi. Sızanlar da hızla bulunup, kaldırıldı.
Maymunlarının ölümüyle üzüntülere gark olan işkencecimiz.
Zero Dark Thirty'nin (ZDT) çizdiği atmosferde, kötülere kaba
saba bir bakış açısı yok belki ama çok daha ince işçilik mevcut. Omurgadaki
klişelere ilave olarak, özel çalışılan alt mesajlarda az değil. Misal; Üsame'yi
ele verenlerin maddi zaaflarını o kadar bayağılaştırıyor ki, mesele bir ara
'Ladin'i ver arabayı kap' seviyesine kadar iniyor. İşkence sahneleri, gerçekçi
olma adına birebir verilirken, eleştirel bir bakış bile olmaması da ayrı bir
konu elbette.
2010 yapımı bir Gregor Jordan filmi olan Unthinkable'da
işkencenin meşrulaştırma çabalarını, izlerken irite olarak görmüştük. Samuel
Jackson'un çizdiği işkenceci tiplemesi şu mesajın altını çiziyordu: "Evet;
işkence kötüdür elbette ama terör daha
kötüdür. İşkence, teröre karşı standart donanım olarak normal görülmeli!"
Zero Dark Thirty, bu fikriyatı iyice içselleştirerek, bitmek
tükenmek bilmeyen diyaloglarla ilerliyor yaklaşık iki saat boyunca. İşkence
sahnelerinin sonunda, işkencecinin tutsağa dediği, "Yenilgi böyle bir şey
kardeş, senin cihadın son buldu." cümlesi filmin iliklerine sinen
Evangelist yaklaşımın en bariz göstergesi.
Amerikan teknolojisinin gövde gösterisi.
Filmin önemli sıkıntıları var. İlki; yazımından kaynaklanan.
Bir çeşit docu-drama tadında ilerleyen filmde, anlatım sıçramalı ama ritmik
olmadan yapılıyor. Keyfe keder konulan seperatorlerin hiç bir anlamı yok.
Dahası yaklaşık iki saat boyunca bir sürü isim havada uçuşuyor. Bunların çoğu
süreci yakından takip etmeyenler için çok anlam ifade etmiyor ve ziyadesiyle filmin
dışına atıfta bulunuyor. Bu durum filmin metnini senaryodan ziyade, espiyonaj raporuna
dönüştürüyor. Senaryonun en başarılı olduğu noktalar, lalettayin araya serpiştirilen
düşman aşağılamaları. Örneğin, ilk faslın sonuna doğru işkenceci, tutukluya tasma
takıp, 'sen benim köpeğimsin.' diyor. Biraz sonra ise 'İstediğimi anlatmazsan
Seni İsrail’e veririm tehdidi' savuruyor.
Operasyon öncesi nal atma oyunu gibi, diyalogsuz mesajlar da cabası.
Sorunlu senaryo, zıp zıp zıplayarak ilerliyor. Omurga
hikayeyi bağlayacak küçük yan hikayeleri koymayı gereksiz görüyor gazeteci
kökenli senaristimiz. Koydukları da yarım yamalak kalıveriyor.
Film, diyaloglarla ikna edemediği seyirciyi, belgesel havası
verilmiş sorgu görüntüleriyle ikna etmeye çabalıyor sonra. Hakkını teslim
edelim, burada kendince bir kontrast da yakalıyor Bigelow; Amerika'nın güçlü
kadınlarına karşı, Orta doğunun gölge kadınları...
Kadın ve bayrak; God Bless America!
Filmin başarılı olduğu noktalardan biri görsel anlatımı. Ki
Bigelow'un geçmişi bunun güzel örnekleriyle dolu. Hatırlayalım; derinliği olan
bir vampir/yol filmi olan Near Dark, felsefi bir soygun/spor filmi Point Break
ve sıra dışı bilim/kurgu olan Strange Days... Hepsi birbirinden değerli
yapımlar. Ancak, kamera propagandanın hizmetine girince, tüm sevimliliğini
yitirdiği gibi, sanata ihanet aparatına da dönüşebiliyor ne yazık ki. Amaç
başka olunca sinema ikinci plana düşüyor ve bazı akıl almaz hatalar bile
yapılabiliyor. Misal; bir sorgu sahnesi esnasında bir üniversite öğrencisinin
yapmayacağı ters açı hataları var ki, Bigelow için bunun önemi kalmıyor
sanırım. Tamamen hakkını da yememek lazım. Bazı klişeler ile bu açıklar
kapatılmaya çalışılmıyor da değil; İşkenceyi yaptıktan sonra tuvalete gidip
aynada yüzlerine bakarak yapılan vicdan arayışı gibi…
Ters açılar, açılar...
Başta bahsettiğimiz belgesel Taxi to the Dark Side'de Başkan
Bush'un 'Amerika işkence yapmaz' görüntüsüne Bigelow, Obama'nın aynı
cümleleriyle katkıda bulunuyor ama özellikle 'Su ile işkence' meselesinde
hukuktan ziyade vicdanlara seslenmeyi deniyor yönetmen. Amerikalılara,
'vicdanınız sızlamasın, haklısınız' diyor.
Filmin en büyük eleştirisi ise (Galiba CIA en çok bu sahneye
kızmış!) Obama’nın televizyonda, ‘Amerika işkence etmez’ diye demeç verirken işkencecilerin
TV izlemesi. Yönetmen bu kadar özeleştiri ile idare edin, demeye getiriyor işi.
Klasik propaganda sinemasının evrilip, hangi noktaya
geldiğini göstermesi açısından önemli bir film ZDT. Ne enteresandır bir diğer
örneği de çok yakınımızda duruyor bu sene: Argo. Ve nihayetinde galiba aday
seçimleri yapılırken Akademi bu iki filmden birine razı olmamızı söylüyor bize.
Müzik kullanmaya fırsat vermiyor yönetmen, dolayısıyla
sadece hissiyatımız olabiliyor müzikle ilgili, hiç de fena olmayabilirmiş ama
doğru dürüst müzik yok maalesef.
Toparlayacak olursak… Kim söylemişti hatırlamıyorum ama
doğru söylemişti; “Acımasızlık Amerika’nın resmi politikalarından biridir.”
ZDT, ABD’nin resmi politikasını uygulayan filmler sıralamasında listebaşı
oynayacak kadar başarılı. Buna bir de Amerika’nın teknolojik gücüne dair gövde
gösterisini de ekleyince, hakkını teslim etmek lazım, ‘bizim çocuklar başarmış’
gururlanmasını hak ediyor.
En büyük iki yüzlülüğü ise, filmin ‘gerçeklere’ dayandığını
söyleyerek yapıyor olması Zero Dark Thirty’i sadece bir film olarak
değerlendirmeye imkan tanımıyor ne yazık ki! Bir de –tabiri maruz görün- ucuz
ahlakçılığa sığınma durumu var.’ İnandırıcılık adına işkenceyi, tecavüzü olduğu
gibi verdik’ savunmasına sığınıyorsanız, kesinlikle ucuz ahlakçılık
yapıyorsunuzdur ve ne yazık ki Bigelow bunu yapıyor. Film hakkındaki en enfes
ve basit tespiti ise Sloven filozof Slavoj Zizek’in, The Guardian’da yayınlanan
yazısı yapıyor sanırım: “Zero Dark Thirty: Hollywood'un Amerikan İktidarına
Hediyesi.”
Tüm bunlardan sonra insan kendi kendine şöyle
fısıldayabiliyor; gel de Stanley Kubrick'i saygıyla anma!
*Filmde Üsame Bin Ladin'i öldüren ekibin başı miğferini
çıkardıktan sonra bu cümleyi söylüyor.
Spike Lee’nin 1992 yapımı biyografi filmi Malcolm X, sinema
tarihinin en başarılı açılış sekanslarından birini barındırır. Ancak, esas
çarpıcı sekansı, kahramanın dönüştüğü hapishane sahneleridir. Burada, Elijah Muhammed’ın
sadık adamlarından biri Malcolm’u kütüpheneye götürür ve bir sözlük açar
(Muhtemelen Redhouse) akabinde ‘siyah’ maddesine gelip başlarlar okumaya: "Siyah:
Işıktan yoksun. Renkten yoksun. Karanlığa kapatılmış; bu nedenle, son derece
kasvetli ve kara; pisliğe bulanmış, kirli. Kasvetli, düşmanca. Çirkin, pis bir şekilde kötü..."
Malcolm, beyaz adamın siyaha yüklediği bu kötücül anlamları daha net anlamak
için. Sonra bir de ‘beyaz’ maddesini okur. Sonrası malum; bir serseriden,
özgürlük savaşçısı çıkmaya başlar…
Bir Tarantino filmi olan Zincirsiz, sıradan bir kölenin,
kişisel arzuları ve intikam hisleriyle yola çıkıp, ne mene bir adalet
uygulayıcısına(!) dönüştüğünü anlatan, yönetmenin belki de en politik filmi. Irkçılığa
şimdiye kadar yapılmış en sert ve doğrudan eleştiri yönelten filmlerden biri
olmakla beraber, kendisi bizzat eleştirdiği şeyi yapmakta hiçbir sakınca da
görmüyor açıkçası.
Hollywood’un ‘deli fişek’ ismi Quentin Tarantino, tartışması
henüz çekim aşamasında yapılan filmi ‘Zincirsiz – Django Unchained’
gösterimiyle beraber, beklenilen ilgiyi gördü, tartışmaları getirdi. Bir çok
ciddi yarışmada listelere giren ‘Zincirsiz’ 5 dalda Oscar’a aday olarak da,
daha epey konuşulacağını haber veriyor. Filmin gişe başarısı da yapımcıları
memnun eden faktörlerden oldu. Zincirsiz, ünlü yönetmenin sadece sinema
alanında geldiği noktayı değil, politik olarak da durduğu yeri göstermesi
açısından enteresan.
Hikayesi şöyle:
Amerika’nın kendi topraklarında yaptığı ilk ve son savaş
henüz başlamamıştır. Dahası Hitler’in zuhuruna daha çok vardır. Alman asıllı
bir ödül avcısı (insan avlayarak yapıyor bunu) Dr. Schultz (On numara bir
karakter ismi) tehlikeli üç kardeşin peşine düşmüştür. Üç acımasız siyah derili
düşmanı, insanlık suçu işlemiş adam; Brittle Kardeşler… Bunu tek başına
yapamayacağını anlamış ve kendisine bir yancı aramaktadır. Öfkeli siyah derili
Django’yu bu sebeple bulur ve köle tacirlerinin elinden kurtarır. Django,
içindeki ‘beyaz’ nefreti, Dr. Schultz sayesinde yasal güzergâha döker ve hem suç
(!) işlemeden beyaz öldürür hem de para kazanır! Ne ki, kahramanımızın bir
gönül yarası vardır ve sevdiği kadını bulmak için Dr. Schultz’u bir anda yancı
durumuna düşürüp bir barut fıçısında oturan Amerika’nın ortalarında Broomhilda’yı
arayışa girişir. Tuhaf ve kanlı bir arayıştır bu!
Analize geçmeden önce, bir ayrıntıyı en öne almak gerekiyor
ki, yönetmene haksızlık etmeyelim. Filmin başlarında Alman kahramanımıza,
zencilere yardım etme sevdasının kökeni/nedeni doğrudan soruluyor, zira
izleyicinin ilk merak ettiği mesele bu. Ve Dr. Schultz bir Alman efsanesiyle
veriyor cevabı. Gereğinden iyi olarak görünen bu karakterin ve filmin temel
motivasyonu da burada yaslıyor sırtını; Django, doktor için bir efsane
kahramanının yaşayan izdüşümüdür!
Evvelen belirtmek gerekiyor ki, bir liseli velet açlığında
sinemacı olan Quentin Tarantino, epeydir ‘Uzakdoğu’ya ‘takık’ durumdaydı. Ne
zaman ki çekik gözlü ruh ikizi Takeshi Miike’nin ‘Sukiyaki Western Django’
filmiyle hem/dem oldu, o zamandan beri Spagetti Western’e sardı. Zaten bahsini
ettiğimiz tür, atmosfer ve tarz olarak Tarantino sinemasına uzak bir yerde
durmuyordu.
Lakin bununla beraber sıra dışı yönetmenin takıntıları ile
ustalığının birbirine fena halde karıştığını görüyoruz
‘Zincirsiz-Django-Uchained’de.
Adından da kolayca anlaşılacağı gibi, bir western klasiğine
dayanıyor ‘Zincirsiz’. 1968 yapımı bir İtalyan filmine. Sıra dışı yönetmen
Sergio Corbucci’nin (toprağı bol olsun, çektiği 63 filmden bir tane aklı
başında olanı yoktu) aynı isimli filmine bir tutam da, yine aynı yönetmenin Il
Grande Silenzio – Büyük Sessizlik’in ekleştirerek kurmuş filmin omurgasını.
Gerek Django, gerekse Büyük Sessizlik’in çok önemli bir farkı var Tarantino’nun
son filminden; yalnız kahramanların öyküsüdür her ikisi de…
68 yapımı Django ise, ırkçılık meselesini gerek coğrafi,
gereksi felsefi olarak çok daha rasyonel yerleştiriyor film karesine. Başka bir
dolu yan meseleyle beraber sınırda geçiyor tüm macera. Ve tabii kendine has
müziği ve Enzo Barboni’nin bir çeşit ‘tarz’ oluşturan görüntüleriyle.
Arızalı yönetmenimizin bir önceki filmi Soysuzlar Çetesi’ni
hatırlayalım: Nazi soykırımı dolayısıyla zaten geçmişten gelen bir vurgunla
yaralı olan sinelere öylesine bir ‘merhem’ vermişti ki, kahramanlar sadece
Nazilerin öldürmüyor, bunu zevkten dört köşe olarak yapıyorlardı. Yönetmen
şiddetin dibine kadar inerken, seyircisini de bu zevke (!) ortak etmeye
çabalıyordu.
Zincirsiz’de de benzer bir durum var. Siyahlara her türlü
melaneti vaktiyle yapmış ve hala bununla yüzleşmemiş bir topluluğa film
yaparken, kara derililerin intikamını film diliyle almasını istermiş gibi,
şiddetin ucunu yaktıkça yakıyor Tarantino. Yoksa ölü bedene defalarca saplanan
mermiyi, tüm iticiliğiyle sayısız kere vermenin akıl sağlığıyla bir ilgisi
olamaz.
Kaldı ki, Tarantino’nun bu işe ilk başladığında bozduğu
ezber ve kendi oluşturduğu bir takım kural ve stil vardı. Rezervuar Köpekleri
ve Ucuz Roman ile ortaya çıkardığı bir Tarantino Sineması vardı. Neydi
Tarantino’nun özelliği ve sinemaya kattığı yenilik; tabiri caizse sinemanın
kafiye/uyak düzenine radikal bir dokunuşta bulunmuştu. Hatta dokunuş değil,
darbe!..
Zincirsiz’de bunu tam olarak uygulamamakla beraber kendi
sinema diline çok da ihanet ediyor gibi görünmüyor Tarantino. Zira Django’nun
orijinaline (Corbucci’ninkine) baktığımızda, filmin ilk 15 dakikasında tüm
kahramanların tanıtıldığı, meselenin açıklıkla izah edildiği ve sonradan
çıkacak sürpriz isimlerle beraber, daha ilk sekansta yerli yerine oturtulan
kötü ile iyinin çatışma anının beklendiğini görüyoruz.
Zincirsiz’de Tarantino, böyle yapmıyor, kendi sinema diline
sadık bir kurgu ile akıtıyor filmi. Ne ki, kendine kurduğu bir takım tuzaklar
var ve bunların hepsine teker teker ve özenle düşüyor Tarantino.
Şunun farkında olduğum bilinsin önce: Tarantino sinemasının
öncelikle ayrıksı özelliği geçişleridir. Doğrusu, geçiş zenginlikleri
içermesidir. Ancak en az bunun kadar önemli bir yönü daha vardır; uzun
diyalogları. Tarantino, kendine has bir sinema dili oluştururken, üzerinde
oturduğu en sağlam platform, monolog ya da diyaloglardır. Bu anlamda Tarantino
sineması gücünü biraz da ‘çene’sinden alır. Hatırlayalım; ‘Pulp Fiction’da
kahramanlarımız Vincent Vega (J. Travolta) ile Jules Winnfield’ın (S. L.
Jackson) patronları Marsellus Wallace’ın (V.Rhames) emanetini almaya giderken
sergiledikleri çene performansı, sinema tarihinin en uzun konuşma sahnelerinden
biridir.
Bir kere her geçen gün daha da gevezeleşiyor Tarantino
filmleri. Soysuzlar Çetesi’nde sündürmekten yerden toplamak zorunda kalmıştık
çeneleri. Zincirsiz’de ise yönetmen adeta, ‘Bu daha hiçbir şey’ demeye
getiriyor meseleyi. Bitmek tükenmek bilmeyen sade suya tirit diyaloglar
uzadıkça uzuyor, biz sıkıldıkça Tarantino saplantılı bir haz alıyor sanki... Hatırlayın
Soysuzlar Çetesi’nde izlediğimiz bodrumdaki bar sahnesini. Dakikalar boyu,
hiçbir yere varmayacak gevezelikler. Zincirsiz, kaldığı yerden devam ediyor
çene performansına. Elbette bunları koyarken boşuna yapmıyor, karakterinin
zekasını, kişiliğini ve arketipini seyirciye geçirmek amacıyla koyuyor ama bir
süre sonra bunlar unutulup, dakikalar süren boşboğazlıklar uzayıp gidiyor.
Yine bu ‘diyalog’ bahsinin bir parçası olan ‘aksan’
meselesine de kısaca değinmek gerekiyor. Artık terminolojiye de giren ‘Tarantinoesque-Tarantinesk’in
önemli unsurlarından biri de aksandır. Pek bayılır yönetmenimiz Texas ve
dolaylarının aksanına. Dolayısıyla hikayesini bu ‘dil’e uzak olmayan yerlere
monte ediyor ki, kurtlarını döksün sanki. Hele ki finale doğru bizzat kendisi
de iştirak ediyor bu aksan fetişizmine. Masa başında uzayıp giden ‘çan çan’
geyikler usta oyunculuklar sayesinde belki sıkılmadan izlenebiliyor ama filme
neler kattığı tartışılır duruma geliyor.
Yönetmenin, şiddete meyyal olduğu hepimizin malumu. Önceleri
nispeten ‘rafine’ olarak bu işi tasarlarken (Bu noktada Katil Doğanlar’ı
hatırlatmak isterim) her adımda bir basamak daha yukarı taşıyor işi…
Nihayetinde, Kill Bill ile (biraz da keşifle) şiddeti doğrudan verme hastalığı
giderek iflah olmaz bir boyuta ulaşmış durumda. Soysuzlar Çetesi’ndeki
Peckinpah’a rahmet okutan şiddet dozu, Zincirsiz’de aşağı inmiyor. Şiddet dozu
bir ara o kadar yükseliyor ki, mizahın sınırlarına dahil oluyor sahneler. Bu
çalçene geyikler kesilip atılsa,2 saatlik zıpkın gibi bir filmin ortaya çıkması
işten bile değilmiş.
Özellikle finale yakın, yani haneyi yıkıp viran etmeden
önceki, şiddet gösterisi bana nedense ‘Şehrin Azizleri - The Boondock Saints’i
hatırlattı. Çoğu kişi bu sekansı daha çok ‘Yaralıyüz-Scarface’ ile benzeştirse
de, aslında bu usta yönetmenimizin mimetik yönüne şahane bir delil olsa gerek.
Öyle ya da böyle, şu ya da bu filme bir şekilde refere oluveriyor sahneler. Ama
hakkını teslim etmek lazım, Şehrin Azizleri’ndeki lirizm çok ilgisini çekmez
yönetmenimizin.
Tarantino senaryolarını oynamak epey zorlu bir meseledir. Bu
nedenle, usta yönetmenin oyuncu yönetimine kimse bir şey diyemez. Zincirsiz’de
de, başta Dr. Schultz’u oynayan Christoph Waltz, tabiri caizse döktürüyor.
Klişe tabirle, ‘Oscarlık’ performans gösteren oyuncu, geçen yıl Soysuzlar
Çetesi’ndeki rolüyle bu ödülü almış olmasa, bu sene verirlerdi sanırım. Keza
her ne kadar kaşıyla gözüyle oynanmış olsa da Samuel L. Jackson olağanüstü
performans sergiliyor. Film ilk yarısını Dr. Schultz karakteri sırtlarken, ikinci
yarısında bu görevi Jackson’un Stephen karakteri alıyor. Leonardo DiCaprio da oldukça başarılı. Bu
meyanda en sönük kalan karakter korkarım ki, ana kahramanımız Jamie Foxx
oluyor. Foxx, sıradan bir köleden, felsefi bir kahramana dönüşürken, değişimi
verebilmek adına oldukça cimri davranıyor.
Hin yönetmenin, kahramanlarından birini ‘Alman kökenli’
yapmasının da sebebi var bence. Bir önceki filminden kalan kalp kırıklıklarını
nispeten gidermek ve ‘Almanlar da aslında özünde iyi insanlar’ cilasını atmak. Filmin
zeka düzeyi en yüksek karakterinin bir Avrupalı olması ise ayrı bir derinleşme
konusu. Ne ki bu alt metnin bilinçli bir şekilde konulduğundan çok emin
değilim. Başka bir hinlik ise, ‘Ev kölesi’ tiplemesiyle döktüren Samuel
Jackson’u senaryoya dahil etmesi. Malum, Malcolm X’ın vaktiyle televizyonda
yaptığı bir konuşmaya dayanıyor karakter. Merhum Malcolm X, köleleştirilmiş
ruhlardan bahsedip, evin sahibini içselleştirmiş ev kölelerinden bahsetmişti
meşhur konuşmasında. Django, ana arteriyle şiddetin kadim sahibi beyaza olanca
gücüyle abanırken, onun oluşturduğu küçük ihanet adacıklarına da hak ettiğini
veriyor.
Hakikat ile uydurulmuş olmayı basit bir kolajlama yöntemiyle
karıştırmıyor Quentin Tarantino. Her ikisini de önce un/ufak ediyor, ardından
tuhaf bir hazla kendi iksirini oluşturuyor. Kendince hangisinden kaç doz
alacağını da çok iyi biliyor. Ki bu yüzden tüm bu olup bitene Tarantino
Sineması diyoruz.
Filmin ruhuna uygun müzikler ile sıkıcılığın önüne geçmeyi
başaran Zincirsiz, tiplemelerin neredeyse tamamının sıra dışı olmasıyla inandırıcılık
meselesiyle çok ilgilenmediğini açık ediyor. Zaten, film diliyle doğru dürüst
anlatılmamış bir tarihsel meselede dilediği gibi at koşturmanın zevkini yaşıyor/yaşatıyor
Tarantino. Ve öyle bir ‘iç soğutan’ final ile ellerini çırparak temizliyor ki,
ancak Tarantino yapabilir böyle bir şeyi. Tabiri caizse kendi zincirlerini
kopartıyor yönetmen.
Açıkçası herkesin diline yapışıp duran, Spagetti meselesinde
de, öyle aman aman bir ‘tür’ uygulayıcısı gibi durum da yok. Açıkçası filmi
izlemeden önceki en büyük korkum, Tarantino’nun tipik bir ‘Spagetti Western’
parodisi yapma kolaycılığına kaçmasıydı. Böyle bir durum yok. Konvansiyonel western kalıpları zaten yeterli
gelmiyor usta yönetmene. Galiba olan şu; Sergio Cobrucci ile Takeshi Miike
arasında bir alan oluşturuyor kendine Quentin Tarantino. Şaşırtıcı, rahatsız
edici ve hayranlarını mest edici… Zincirsiz, bir çeşit mini ‘Soysuzlar Çetesi’
hikayesi…
Son olarak, filmi izledikten sonra eve gelip Alan Parker’ın
‘Missisipi Burning – Missisipi Yanıyor’unu izlediğimi belirtmek isterim.
Yaklaşık 3 yıl önce başlayan bir projeydi Gelmeyen Bahar. Nihayet olgunlaştı, çekildi ve artık vizyon bekliyor. Filmi izlemedim ama Emrah Erdoğan'ın herkesi şaşırtacağından eminim. Fragmanı bugün internete verildi.
Hayat dediğimiz şey, her odasında bir parçamızı bıraktığımız
kocaman bir bina değil midir?
Hayatı, anıların üzerine yığma bina şeklinde inşa ederek
yaşamıyor muyuz?
Japon animasyoncu Kunio Kato'nun yazıp, yönettiği 2008 yapımı Tsumiki no ie, kısacık süresi içinde, hayata ve geçmişe dair önemli şeyler söylüyor.
Denizin üzerinde bir kulübede tek başına yaşayan bir
ihtiyar. Bir sabah deniz yükselir ve çözüm olarak evine bir kat daha çıkar.
Derken piposu denize düşer ve piposunu almaya doğru bir yolculuğa çıkar. Geçmişiyle
yüzleşirken, hayatın dibine doğru da bir yolculuk yapacaktır.
İsterseniz küresel ısınma, kozmik kıyamet öncesi ya da post-apokaliptik
bir hatırlatma olarak bakın, isterseniz mekan-insan ilişkisi üzerine can yakan
bir hatırlatma olarak. ‘Küçük küplerden Oluşan Ev’ anlamına gelen ‘Tsumiki no ie’,
hikayenin ruhunu zedelemeyen çizgileri, duru anlatımı ile bir başyapıt olarak
duruyor.
Kenji Kondo’nun basit ama derin hüzün içeren müziğiyle
beraber bir vurguna dönüşen film, iddiasız görünümüne rağmen güçlü mesajlar
içeriyor.
Pek çok ödülle beraber, 2009 yılında Oscar almış, anılar ve
yalnızlaşma üzerine sarsıcı bir animasyon. 12 dakikaya sığdırılmış devasa bir
anlam.
Sizi bilmem ama teknolojinin gelişmesiyle özellikle
animasyon sektörü -bir yönüyle alkışlıyoruz elbette- gittikçe insani
sıcaklıktan uzağa düşüyor. Fantastik hayvanların, oyuncakların, arabaların
insani hislerle bezenmiş hikayeleri, belki tek başına sıcak ve güzel
görünebilir ama 'fıtrî-doğal' olandan uzaklaştırdığını düşünüyorum. Hele bir de
buna 3D teknolojisi eklenince sadece ırklar, türler, cinsler birbirine
girmiyor, nevzuhur yaratık modelleri de arz-ı endam ediyor ve gerçeklik ile
fantastik olanın sınarları birbirine karışıyor.
İş bu nedenle, klasik iki boyutlu animasyonlara gün geçtikçe
daha çok hasret duyuyoruz. Bilvesile Aslan Kral'ı hasretle yad ederim.
Fransız yapımı 'Zarafa-Zürafa' teknik ve estetik olarak hasretini
duyduğumuz türden bir animasyon. Sadece
iki boyutlu ve klasik çizgi film formunda oluşuyla değil, içerdiği hisler ve
anlattığı hikayenin temelleri anlamında da klasik damaklara hitap ediyor.
Hikaye hiç yabancı değil aslında: 19. Asrın sonlarına doğru
Afrika'nın ücra köylerinden birinde köle tacirleri ve hırsızlar cirit
atmaktadır. Maki ve Soula esir olarak düştükleri köle tacirinin kampında
tanışırlar. Köyleri yakılmış, akrabaları katledilmiştir. Maki özgürlüğüne
düşkün bir çocuktur ve kamptan kaçar. Bir süre sonra bir zürafa kabilesiyle
yolu kesişir. Ama kötü kalpli tacir onu gelip bulur. Sürünün lideri olan
zürafayı da öldürür. Sıra tam Maki'ye gelmiştir ki, gizemli çöl tuaregi Hasan
girer devreye. Taciri kovar. Öldürülen zürafanın çocuğunu ise Mısır Paşası'na
götürmek üzere alı koyar. Maki ise ölen zürafanın ruhuna, çocuğunu koruyacağına
söz vermiştir ve Hasan'ın peşine takılır. Etkileyici bir yolculuk sonrasında İskenderiye'ye
ulaşan üç hayvan, iki insandan oluşan kafile burada başka bir görev üstlenirler;
zürafa Fransa Kralı'na, Mısır'ı Türkler'den kurtarmak karşılığında hediye
olarak götürülecektir. Marsilya'dan Alpler'e, oradan Paris'e uzanacak heyecanlı
yolculuk başlar. Bu esnada köle taciri ve sadık köpeği Hamok da
kahramanlarımızın peşini bırakmayacaktır.
Bir hikaye çölde geçiyorsa 'epik' olması kaçınılmaz oluyor,
ki Zürafa bu anlamda müzik tercihlerini de, hikayenin gelişimini de epik türe
uygun olarak seçmiş. Ve elbette bir yol filmi…
Temel karakter seçimleri yerli yerinde ve işin kuralına
uymaktan milim sapmıyor. Filmin biraz
kısa oluşunun nedeni, hedef kitle profili önemsenerek yan öyküleri fazla
derinlemesine ele almaması. Ki bu da akılcı bir tercih gibi görünüyor.
Format animasyon olunca temel karakterleri uçlara çekmenin
hiç bir mahzuru olmuyor. Zürafa da böyle yapıyor aynen. İyiler de, kötüler de
alabildiğince sivriltiliyor ve en uç noktalarına yerleştiriliyor arketiplerin.
Bu anlamda Köpek Hamok tiplemesi önemli bir yer işgal ediyor filmde.
Tema belli aslında; "insanın insana yapabileceği
kötülük ve hayvan-insan dostluğunun her türlü zorluğu aşabilmesi." Zürafa,
buna ilaveten, çocuksu bir Maki-Soula etkileşimi koyuyor ki, her kültürde bunun
karşılığı var. Doğru tercih yani.
Ne var ki, büsbütün tutarlı ve kusursuz değil film. Hatta
bazı önemli ve tehlikeli zaafları bile bulunuyor. İnanca yaklaşımında
gösterdiği tarafsızlık ve özeni, tarihe yaklaşımında görmüyoruz Zürafa
filminin.
Klasik bir çöl ve köle hikayesi izlerken, kendi içinde,
iyiler, kötüler ve kahramanlarla ilerliyoruz. İskenderiye'ye geldikten sonra
tekrar devreye giren anlatıcı, filmin rotasını değiştiriyor birdenbire. Tarihi
gerçekliği bükerek öykümüze hizmet etmesini istiyor yazarlarımız. Ve bunu
yaparken de klişenin dibine kadar iniyor; Mısır Paşası'nı Nasrettin Hoca prototipinde
görüyoruz mesela.
Bunda herhangi bir sakınca olmayabilir belki, ancak başka
bazı tarihi gerçekler tahrif edilerek veriliyor ki, özellikle çocuklara hitap
eden bir filmde böylesine doğru olmayan -çizgi film de olsa- ekimler, bir takım
sıkıntılara neden olabilir.
İşgalci olan Fransa değil de, Türklermiş, Fransızlar
kurtarıcı olarak gelmiş gibi anlatılıyor filmde. Bahsedilen zaman dilimi, İskenderiye'nin
Osmanlı'nın bir ili olduğu dönem. Kendi şehrini korsanlar ile kuşatan bir ülke
olarak Osmanlı hiç de sahici durmuyor açıkçası.
Neyse ki çok sürmüyor bu fasıl, tekrar eski matematiğine
geri dönüyor ama filmin tutarlılığına ciddi bir çizik atıyor bu durum. Burada
da Budizm'e şöyle bir uğrayıp yola devam ediyoruz. Geyik reenkarnasyon geçirip,
Alpler'de kelebek olarak geri dönüyor.
Çizgi de olsa hiç kan göstermemesi önemli bence.
Bir takdir edilecek yön ise, Kraliyete bakış açısı. Irkçı ve
kibirden patlayacak burjuvaya bir çizi film formunda yapılabilecek en sert
eleştiriyi yapıyor Zürafa. Mizahın keskin diliyle yapıyor bunu. Bunu gördükten
sonra Osmanlı'yı hırsız ve köle tacirleriyle ortak korsan gibi çizdiği için
fazla kızamıyoruz belki ama, nihayetinde animasyon da olsa tarihsel bir hikaye
anlatıyor Zürafa.
Stilizasyonu, estetik tercihleri, müziği ve anlatımıyla
şüphesiz güzel bir film, keşke içeriği için de aynı şeyi söyleyebilseydim.
Çocuklarınıza izletecekseniz, 'bir miktar tarih anlattıktan sonra yapın' derim.
Bahçelievler’de oturuyoruz. Üç
katlı, tavanı yüksek, önünde orta boy, arkasında armut ve kiraz ağaçlarının
süslediği kocaman bir bahçenin olduğu bir bina. Doğal oyun parkımız. Şehir
küçük, epey hem de. Akaba çıkışında tabelada, ‘Nüfus: 133 Bin’ yazıyor.
Buraya Şehitlik’ten taşınmışız...
İpekyol’u yeni yapmışlar.
Onla ilgili menkıbemi okumak isteyenler şuradan bakabilir. Yolun öte yanında, doğum hastanesiyle yol arasında bir arazi var. Öyle böyle
değil, ferah feza bir alan. Gençler top oynuyor, biz çocuklar ise evden bir kovaya su
doldurup içine bir kalıp buz atarak saha kenarına gidiyoruz o dönemde.
Bardağı
bilmem kaç kuruş...
Terli bir topçu geliyor, bardağı boş verip kovayı tepesine
dikiyor. Ağlamaklıyım. Cebinden çıkarıp (galiba) 2,5 Lira veriyor. Toptan satış
hoşuma gidiyor ve arkadaşları maça çağırıyor genci; ‘Mahmut gel hadi.’ Adının
Mahmut Tuncer olduğunu çok sonra öğreniyorum.
Bahçelievler biraz çarpık, biraz modern, en çok da yüksek.
Her taraf çok katlı bina, birinin adı Gökdelen!..
İsmi Bahçelievler ama artık bahçeli ev kalmamış gibi. Birkaç bahçeli istisna binadan biri de bizimkisi; Acar Apartmanı. Sağımızdaki bina Özen apartmanı... Çok yakında bir bayan berber
var; Kuaför Esin… Bayan kuaförü, yaşım küçük, yani müsait olduğu halde içini
hiç görmedim kuaförün. Hemen yanında boş bir arsa. Yıllar sonra üzerine devasa
bir beton yapı oturttular, her arsanın kaderini yaşadı anlayacağınız… Bu arsayı
kaydedin bir kenara…
Televizyon filan yok ya da yeni yeni yaygınlaşmaya başlamış.
En azından ‘paket yayın’ olduğunu hatırlıyorum mesela. Futbol ortak ilgi alanı.
Şehrin takımı, yani Urfaspor –galiba- üçüncü ligde. Vefaspor maçına götürdüğünü
hatırlıyorum babamın. İki de minik cep dürbünü getirmişti İstanbul’dan, sahanın
istediğimiz yerine anında zoom-in yapmanın ayrıcalığı. Emin değilim ama
spor-toto filan da -ya yoktu ya da haberim- yoktu o dönem sanırım. Tribünde
büyük bahislerin döndüğü kalmış zihnimin bir köşesinde.
Ve bir takım isimler...
Sadullah mesela, sonra Muammer, upuzun
boylu, orta saha… Kalede Hüsnü var. (O zaman ne anlama geldiğini bilmiyorum) Dadaş
Nurcan var sonra. Felaket bir şey. Turhan var bir de. Ben onu yıllarca ‘Turan’
olarak biliyorum. Komşumuz Kuaför Esin’in kocası. Sonradan yine aynı
memleketten çıkan G. Saray’lı Suat’a benzetip dururdum nedense.
Çocukluğumun efsane takımı. Turhan Hoca oturanlardan sol baştaki. Zemine dikkat, yeryüzünde başka hiç bir yerde bulunamayacak cinsten bir malzeme.
Derken bir teknik direktör geldi; İlker Tolon. Yan binamız
Özen apartmanının son katına taşındılar. Hayatımda ilk kez ‘39’ plaka bir araba
gördüm. Lüleburgaz’dan gelmişler. Bir de kardeşi var futbolcu; Naci. Onu da getirmiş.‘Frikikçi’ Naci. Ceza sahası
yakınlarında faul oldu mu affı yoktu. İlker Hoca’nın benim yaşımda bir oğlu var;
Hikmet. Bir de küçük kız kardeşi var. Hayatımda bir ilk daha, ilk kez elektrogitar
görüyorum Hikmet’lerin evinde. Fişe takılı olmayınca ses çıkmıyor, garip!
Barış Manço’nun ‘Nick The Chopper’ını ezbere biliyor
Hikmet’in kardeşi, garip!
Onların gitarı beni hayran bırakıyor, bizim arka bahçedeki
köpek de Hikmet’i. İkisi arasında mekik dokuyoruz gün boyu. Sonra Urfaspor’un
antrenman ve maçlarına gidiyoruz. Arkadaşım hocanın oğlu ya, torpilliyim artık.
Yok, şimdi hatırladım; televizyon var evimizde ve Vikingler var, zira Naci
antrenmanda eğlenceli bir adam. ‘Haydi Yallah hop hop hop’ diye Vikingler çizgi
dizisinin şarkısıyla ısınıyor.
Şehir stadyumunun zemini bir acayip…
Yıllar sonra orada
oyuncu olarak oynamak imkanı da buldum, ondan söylüyorum. Her maç öncesi
itfaiye kamyonu suluyor ama ‘jilet’ gibi bir zemin. Kumun hangi çeşidi böyledir
hala aklım ermez. Kayarak yere düşen bir oyuncunun derisi soyuluyor istisnasız.
Hikmet’in gelişiyle ayrıcalıklı statüsündeyim. Daha önceleri stat çevresine
gidip, son 10 dakikada açılan kapıdan girerek, tel örgüler arasında maçı izleme
imkanı bulan ben, bazı zamanlar yedek kulübesinden maç izleyebiliyorum.
Tribünler inanılmaz renkli. Bir yandan Urfaspor maçı
izlenirken, diğer yandan radyodan 1. Lig maçları dinleniyor.
Şimdiki gibi değil, iki top var, kimi zaman tek. Stadın
duvarları yüksek değil, bazen ‘Arap sallama’ vuruyor topçular ve hop arkadaki
Bamyasuyu’na uçuyor top. Yedek top giriyor devreye, o da caddeye kaçınca, hakem
maçı durdurup topu bekliyor tüm stadyum.
Hikmet’lerin oturduğu binanın alt katında Yusuf oturuyor.
Tüm muhabbetlerimiz, ‘Müfit Dayı’ üzerine Yusuf’la. ‘Müfit Dayım şöyle, Müfit
Dayım böyle vs.’ G. Saray’da forma giyen Müfit Erkasap’ın yeğeni Yusuf. Daha
yaşımız, Öğretmenler Apartmanının aşağısındaki boş arazide ‘mahle maçı’ yapmaya
müsait değil.
Turhan Erdem, babamla tanıştığı için biliyor beni. Bazen
gururumu okşama için, ‘geç kaleye şut atayım’ diyor. İnanılmaz derecede
gururlanıp kaleye geçiyorum. Kendimi yerlere atıyorum topu tutmak için. Top
dediğim, ‘meşin’ futbol topu değil, ‘plastik’ bile değil bildiğimiz ‘naylon’ (Biz 'laylon' diyoruz bittabi) top.
Bir süre sonra, mahallenin gençlerinin, ağabeylerimizin
yukarıda bahsettiğim arsada düzenli olarak antrenman yaptıklarını görüyoruz.
Arsayı çevreleyen boy hizasındaki duvara tırmanıp izliyoruz. Turhan, mahallenin
gençlerine futbol öğretiyor. Derme çatma da olsa, bir akademi gibi oluyor
burası. Sonradan resmileşiyor ve kulüp olarak amatör kümede mücadeleye başlıyor
bu arsanın topçuları. İsmi de çok fiyakalı; Doğan Yıldız 75.
Yaman topçuları var...
Bir Haluk var mesela enteresan. Türkiye
penaltı yarışmasında üçüncü oluyor bir süre sonra. Birincinin ismi ise Tanju
Çolak! Bir gün duvarın üzerinde gariban şekilde otururken, gençlerden biri
yaradana sığınıp abanıyor topa, suratımın tam ortasına geliyor ve ters takla
atarak duvardan aşağı düşüyorum. Turan Hoca gelip teselli ediyor, kanayan
burnumu temizliyor ve ‘hadi geç kaleye’ diyor ve ekliyor, ‘Sert vurmayın kaleci
küçük!’
Okul takımında da, amatör takımda da 8 numara giyiyorum. Olmazsa olmazım.
Doğan yıldız 75 mahalli spora damgasını vuruyor adeta. Sadece
futbol branşında değil, basketbol ve voleybolda da takım kuruyor. Boydan ve
yaştan kaybediyoruz lisans almak için. Ama Turan Hoca’nın sözü var babama, bir
gün gelecek bana lisans çıkaracak!
O sene acayipti. Şampiyon oldu takım. 2. Lige çıktı sanırım.
Memlekette bahar havası ile beraber değişimler de yaşanıyor maalesef.
Karışıyor ülke, siyasetçilerin asabi açıklamalar bugünkü
kadar olmasa da fena. Okullarda kavgalar başlıyor, ‘sağ-sol’ çatışması giderek
şiddetleniyor bir yandan.
Turhan Erdem hoca jübile yapıyor sonra, Esin ablanın dükkanını yıkıp, yerine bina yapıyorlar. Başka
yerde daha büyük bir kuaför açıyor çok uzak değil ama; Kütüphaneye giderken solda, Cengiz Topel İlkokulunun sol çapraz karşısında! Bilmiyorum aslen memleketleri neresi ama
gitmiyor Urfa’dan. Stada yakın bir yerde spor malzemeleri dükkanı açıyor Turan. Ve
kopuyorum Hoca’dan.
Yıllar geçiyor tabi...
Fiziksel olarak da gelişiyorum, Meslek
Lisesi’ne başlamadan önce kapalı spor salonunun arkasındaki spor alanını
keşfediyoruz. 4 pota ve zemini beton alanda. Ama top yok. Sabahları gidip topu
olanların gelmesini bekliyoruz. Sonra da bizi seçip bir takıma alırlar diye.
Akabinde tek pota maç. Arkadaş ediniyoruz epeyce. Sıcak yaz günlerinde burada
geçiyor günlerimiz. Bitişikteki çay bahçesinin bekçisi su vermekten bıkmış
bize.
Bir ayrıntı; çay bahçesi de enteresan, ismi; Emirgan. Parası
olanlar, saatlerce top oynayıp, ter akıttıktan sonra buz gibi ‘Şehir’
gazozlarına saldırıyor. İradesiz paralılar ise hem oynayıp, hem kenara yanaşan ‘frigocu’lardan
aldıkları 'eskimo'yu yalıyor. 'Portalin' belli bir sınıfa ait içecek gibi. En büyük
özellik ise şu; kapağı açıldığı andan itibaren şişenin boğazına doğru havanın
temas ettiği asitli içecek birden buzlanmaya başlıyor ve ilk yudum ‘karlamaç’
olarak geliyor ağızlara.
Liseye basketbolsever olarak başlıyorum. Sanat Okulu’nun
bahçesinde toprak zeminli iki basketbol sahası var. Ama basket topumuz yok.
Plastik top da bir yere kadar zevk veriyor. Bir gün pırıl pırıl bir çocuk
geliyor yanımıza, elindeki filede gıcır bir basketbol topu: Voit. ‘Mahmut Tacir’in
oğluyum’ diyor tanışırken, yanılmıyorsam ismi Emre bu delikanlının. Mahmut
Tacir; bir marka sağlık sektöründe. Urfa’nın en iyi doktoru olarak biliniyor.
Emre bizden epeyce küçük ama spor meraklısı. Onun topuyla oynuyoruz hafta sonu.
Sonra gelmemeye başlıyor nedense ve hayatımızın ilk ciddi kararını alıyoruz,
ortaklaşa bir basketbol topu almak.
Hayallerimizi süsleyen bu salon yok artık!
Para biriktiriyoruz haftalarca. 5 kişiyiz, herkes bir miktar
veriyor ve üç kişi basket topu almak üzere Turan Hoca’nın dükkanına gidiyoruz.
Paramız yeterli gelmiyor, müthiş üzgünüz. Turan Hoca, beni göstererek, ‘bu
arkadaş kefil olursa kalanını sonra verirsiniz’ diyerek topu uzatıyor bize.
Sadece mutlu değilim, aynı zamanda tepenin kralıyım da!
Ve o basket topu, benim gibi pek çok gencin tek meşgalesi
oluyor. ‘Kapalı’nın arkası ve okulun bahçesi meskenimiz. Beyaz Gölge var
ekranlarda, etkisinde kalmışız, kolay mı? Her uzuna ‘Kuliç’ lakabı takıyoruz
mesela… Kötüler ‘Falkonetti’ ama o başka diziden.
Amatör lisans çıkarıyorum ama Doğan yıldız 75’den değil.
Okul takımındayım da. Ne ki, yerel amirler pek sıcak değil amatör sporlara.
Soyunma odalarını açmıyorlar mesela, ‘evde duş alın, kirleniyor buralar’
diyorlar. İki takıma tek soyunma odası veriyorlar bazen lütuf olarak. Hayatımda
ilk kez, ‘fileli’ potaya basket atmanın tarifsiz zevkini yaşıyorum. Amatör
maçlar, hakemler, seyirciler bambaşka bir yazı konusu. Kapalı Spor Salonu ile
duygusal bir bağımız oluşuyor doğal olarak. Çok sonra yıkıldığını öğrenince
içimde bir şeylerin burulduğunu hissediyorum.
Zemininin yenileme çalışmalarını hatırlıyorum. Vernik mi, cila mı neyse, o kadar fazla dökülmüş ki,
çıkılan ilk maçta basketbol değil buz pateni yapıyoruz. Ayakta durmak mümkün değil.
İsmini hatırlamadığım Urfa Lisesi’nden bir hoca (O dönem Doğan yıldız 75’te
oynuyor) akıl ediyor ve çoraplar çıkarılıp ayakkabıların üzerine giyiliyor. Çoraplar
kaymayı engelliyor ve o akşam kimse sakatlanmadan maçlar tamamlanıyor.
Okulumun toprak sahasının, halı saha yapıldığını görüyorum
sonraki gidişlerimde, galiba kapalı salon yapınca ihtiyaç kalmamış. Turan
Hoca’nın spor dükkanını da göremiyorum, açıkçası borcumuzu ödeyip ödemediğimizi
de tam hatırlamıyorum. Bir helallik, bir de teşekkür borcum var Turhan Erdem’e.
Bana, spora, memleketime çoğu kişinin farkında olmadığı katkılarından dolayı…
Şimdilerde düşünüyorum da, kent sportif olarak yitirdiği bir
ruhu arıyor. Geçmişin tozlu çekmecelerinde, bir yerlerde olan ruhu; fedakarlık,
dostluk, kardeşlik ruhu. Aslında orada duruyor ama pek göremiyorlar sanırım.
Turhan Hoca’nın gençlere yaklaşımında, beş arkadaşın bir araya gelip top
alışında… Hayat işte…