Masallarda kurbağalar, yılanlar vardır, birden çirkin derilerinden soyunur, peri padişahının kızı oluverirler. Başkaları için yine kurbağadırlar belki. Her kadın bir kişi için tekrarlar bu mucizeyi.
Şurası kesin; şayet bir imajiner kahraman uzun ömürlü ise,
karakter derinleşmesi, dört başı mamur bir geçmişe sahip olması ve konjonktürel
bir kaderi yaşaması kaçınılmazdır. Özellikle çizgi kahramanlarda rastladığımız
bu durum, -nadiren de olsa- sinemada da işleyen bir kaidedir. Iron Man,
Amerikalı çocuklar için 1960’lı yılların başından beri yaşayan bir hayali
kahramandır. Her süper kahraman gibi, yaşayabilmesi için kendini sürekli
güncellemesi ve devrin algısına göre yeniden dizayn edilmesi gerekiyordu. Kabul
edelim ki Marvel bu işi en iyi yapan şirketlerden biri. Özellikle 80 sonrası
iyice coşan tüketim toplumunda pek çok yan sektörü de yedeğine alarak yaşadı ve
kök saldı bu imajiner kahraman.
Daha önce iki yalnız, bir de kolektif maceraysa sinemaya
dalan bu demir yığını adam, şimdi yeni macerası ve konsepti ile karşımızda. Ve
tahmin edileceği üzere artık sadece macera yaşatmıyor, oyuncak tüketiminden,
ulusal kaygılara kadar pek çok alt katmanıyla ateşliyor turbolarını. Serinin
ilkinde ‘islamofobi’yi tepe tepe kullanan film, sonra hedef kuzeye çevirmişti.
Şimdi ise, yön değil alan belirliyor ve alabildiğince geniş, global ölçekli bir
kötüyü koyuyor hedefe. Ancak, Iron Man 3’ü diğer tüm maceralardan ayıran bir
yön var ona birazdan değinelim. Önce hikaye: Diğer tüm hayali kahramanlar gibi, halkın
değil sistemin hizmetinde olan Iron Man, perdede yaşadığı üç maceradan (Biri
grup halinde idi) sonra lüks yaşamına ve kendi küstah dünyasına yeniden
dönmüştür. Görünürde hiçbir sorun yoktur ancak, alttan alta kişisel defoları
patlak vermeye başlamış ve paranın pek de mutluluk getirmediğini ufaktan
yaşadığı yüzleşmelerle görmektedir. Ancak bu süreç, vaktiyle önemsemediği bir
düşmanın büyüyüp, semirmesiyle daha da karmaşıklaşır. Görünürde tüm dünyayı
tehdit eden Mandarin, Tony Stark’ın meydan okumasıyla ne kadar acımasız
olduğunu gösterir. Bir anda neredeyse tüm silahlarından mahrum kalan Iron Man,
zırhsız ve yardımsız Amerikan izbelerinde hayata tutunmaya çabalarken de rahat
bırakılmaz. Üstüne üstlük Amerikan Başkanı da bu zalim düşmanlar tarafından
kaçırılınca yine ülkeyi kurtarmak ona kalacaktır.
İslamofobi'nin klasik sahneleriyle klişelendirirken bir anda tersten vuruyor Demir Adam 3.
Ve en büyük şaşırtmacayı melez kötüsünü deşifre ederken yapıyor.
Bu hikayenin senaristi aslında yabancı olmadığımız biri; Shane
Black. Onu özellikle Long Kiss Goodnight filminden hatırlayacaksınız. İyi
Geceler Öpücüğü, o kadar etkileyici bir senaryoya sahipti ki, merhum Erbakan’ın
bile bir gün eline bu filmin kasetini alıp, ‘İşte Amerika’nın dünyadan
sakladığı film’ diye basın toplantısı yaptığını hatırlıyorum. Black, adeta
tarifle başlanan bir yemek gibi, baştan sona özenli ve zekice yazdığı
senaryoda, bu tür bir filmde olması gereken tüm unsurları ustaca yerleştirmiş.
Üstelik bir tür ‘hem nala, hem mıha’ durumuyla… Yani hikaye sadece Amerikan
halkını tatmine yönelik bir seyir izlemiyor, kaba/ince alt metinleri okuyan
hemen herkesi mutlu edebilecek profesyonel bir yapıya sahip. Hamaset aroması
Amerikan halkına göre iyi ayarlanmış, ticari matematiği ve mühendisliği
masabaşında sıkı yapılmış bir çalışma Iron Man 3.
Kötülerin masumları vurdukları aracıları kurbanlardan
seçerek, hem film dışındaki Amerikan politik durumlarına atıfta bulunuyor hem
de, savaş gazisi askerlerin iç terörde maşa olarak kullanılmasına bir yönüyle
göz kırpıyor film. Irak/Afganistan gazisi asker ailelerine, yaptıkları terör
eylemi ne olursa olsun, ‘üzülmeyin’ diyor, ‘Aslında onlar da masum kurbandılar,
suçlu değiller!” Demir adam prototip üretim bandı da Wallmart oyuncak rafı gibi
dizayn edilmiş. Filme, hedef kitleyi temsilen konulan çocuk ve patates tüfeği
de yine film sonrası market çalışması için yapılan ustaca dokunuşlardan.
Demir Adam atölyesi oyuncak rafı gibi.
Filmin ilk göze batan unsuru, piyasanın talep ettiği her
unsuru özenle içermesi. Çocuk kahramandan vatanperverliğe, aptal ama samimi
karakterden hatayı anlayıp pişman olan (dönüşen) karaktere kadar pek çok hikaye
elemanı ustaca montajlanmış filme. Üstelik bunu ana öykünün bir parçası haline
getirmekte de büyük bir başarı var Demir Adam 3’te. Guy Pearce’in başarıyla
canlandırdığı Aldrich Killian karakteri, Notre Dame’in kamburu tadında başlayıp
zalim bir düşmana dönüşürken, esas vurgunu görünür kötü olan Mandarin’de
yapıyor film. Bu tür hamaset filmlerinin olmazsa olmazı, ‘doğu dünyası doğuştan
kötüdür’ imgelemi neredeyse her karesinde var iken, birden bire eleştiri okunun
yönünü değiştirip, Amerikan paradigmasına doğrudan giydiriyor Iron Man 3.
Beni esas şaşırtan sekans ise finale yakın yerde duran
başkanın petrol rafinerisinde Hz. İsa gibi gerilmesi ve onu kurtarmaya gelen
demir adamların adeta havari edasıyla sekansa dahil olmalarıydı. Finalin hemen
öncesinde, ‘zırh dediğin nedir ki, esas güç başka yerde’ alt vurgusu kaş göz
çıkarmadan ustaca yapılıyor Iron Man3’de. Üstelik söyleyeceği son sözün ucunu
açık bırakarak hem serinin gelecek filmler için geniş manevra alanı bırakıyor
hem de, küstah ve kibirli kahramanı daha da insanileştiriyor. Buna rağmen ‘Barış
olsaydı işsiz kalırdım’ vurgusu ve ‘Amerika kendi iblislerini üretir’le
karşıtlarına da göz kırpıyor.
Olmak ya da olmamak!
Quasimodo gibi, çan kulesinde dışlanmışlığı hissedince kötü olunur!.
Robert Downey Junior, ne derli bir usta oyuncu olduğunu,
karakterdeki anlık değişimler ve incelikli rolüyle bir kez daha ispatlarken,
daha önce Lawwless’ta kötü olarak izlediğimiz Guy Pearce, gerek kötü adam
olmadan önceki ezik karakteri, gerekse karizmatik kötüyü başarıyla
canlandırıyor.
Ancak bence esas övgüyü, kahraman ve zırh konusunda
hakkediyor film. Malum; Iron Man’i diğer imajiner süper kahramanlardan ayıran
şeyi zırhı. Çoğu süper kahraman maske ya da pelerin takarken, Iron Man için
zırh olmazsa olmazdır. Ve aslında bir süre sonra şu soru soruyor; zırh mı
kahramanı yüceltti, kahraman mı zırhı? Zırhı, bir kabuk metaforu gibi
kullanmayı başaran film, ana öyküyü eksiksiz ve aksiyonu bol şekilde
ilerletirken, mebzul miktarda ironiyi de yanına alarak kahramanın temel
paradokslarına derinlemesine dalıyor. Zırhın sadece insanlığa hizmet için bir
araç olmadığını, aynı zamanda kahramanın defolarını bastıran metal bir örtü de
olabileceğine dair nitelikli vuruşlar yapıyor. Filmin bana göre en büyük
eksiği, orta ölçekteki bu hesaplaşması, büyük hikayede neredeyse hiç
önemsememesi ve paradigmayı temsil edenlerin tamamının iyi olması. İyi de,
herkes bu kadar kusursuz ise, bunca fenalık nereden neş’et ediyor peki?
Elohi!
İbretlik bir plan daha.
11 Eylül'den beri artık klasikleşen sömürü tablosu: haç, çiçek, mum ve gözyaşı...
Ve havariler, mesih başkanı kurtarmaya gelir!
Hepsini deşifre ederek seyir zevkini batırmak istemem
elbette ama Victor Hugo’dan W. Shekespeare kadar bazı klasik ‘trük’leri de
karelerin içine gömerek tatlandıran film, benim gibi bu türden uzak insanları
bile sıkmamayı başarıyor.
Onca patırtı ve gürültü sonrasında ise bir final iç
hesaplaşması yaptırarak bir parça ciddileşiyor da film; bizi biz yapan
zırhlarımız mı, yoksa benliğimiz mi?
Çekilmişlerin içinde içi en fazla dolu olan ve bununla
beraber karakterin konvansiyonel hayranlarını da tatmin eden bir film olmuş
Iron Man 3.
Senaryosu Sadık Şendil tarafından yazılan, Ertem Eğilmez'in
yönettiği 1977 yapımı Gülen Gözler filmini hepimiz en az bir kez izlemişizdir. Oradaki
‘çılgın damat adayı' tiplemesindeki Vecihi'yi Şener Şen başarıyla
canlandırmıştı. Hani şu ‘pırpır'ıyla sevdiği kızın evinin üzerinde uçarken
ortalığı birbirine katan sakar âşık! Esasen yaşamış, gerçek bir karakter
ustalıkla eklemlenmişti hikâyeye. Vecihi, pek çok ilkleri yapmış çılgın bir
havacımızdı. Dün, Kadıköy Kızıltoprak'ta Vecihi Hürkuş Anıtı açıldı.
Vecihi Hürkuş, hayatı macera ve enteresanlıklarla dolu
muhteşem bir adam aslında. 73 yıllık ömründe, birden fazla hayata ancak
sığabilecek serencamı var Hürkuş’un. İtiraf etmek gerekirse, Vecihi’nin
hayatının başlı başına filme alınmasını yıllardan beri hep istemiş, bu işi
yapabilecek dostlarımın her birine en az bir kere bundan bahsetmişimdir.
18 Ocak 1896'da Dersaadet'te doğan Vecihi, orta
halli ama kalabalık bir ailenin mensubu. Üç yaşında iken gümrük memuru babasını
kaybediyor ve çocukluğu amcalar, halalar, enişteler, yengeler, ağabeyler ve
ablaların içinde geçiyor. 1912'de (16 yaşında) Balkan Harbi'ne eniştesi Kurmay
Albay Kemal Bey'in yanında gönüllü olarak katılıyor ve harbin sonunda esir
kampına kumandan oluyor. Ama çocukluktan beri içinde hep ‘Tayyareci' olmak var.
Yaşı küçük olduğundan makinist mektebine alıyorlar Vecihi'yi, buradan Küçük
Zabit (Gedikli/Astsubay) olarak mezun oluyor. Makinist olarak Birinci Dünya
Savaşı'nda Bağdat cephesine gönderiliyor sonra. Orada 2 Şubat 1916 tarihinde
bir uçak kazasında yaralanarak İstanbul'a dönüyor.
Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek tayyareci
hayallerini gerçekleştiriyor. 1917 sonbaharında Kafkas Cephesi'ne, 7. Tayyare
Bölüğü'ne atanıyor ve bir Rus uçağı düşürerek Kafkas Cephesi'nde uçak düşüren
ilk tayyareci oluyor. Ancak Ekim 1917'de Ruslar düşürüyor uçağını, teslim
etmemek için kendi eliyle ateşe veriyor uçağını ve bu olay onda büyük acıya
neden oluyor.
Esir olarak Hazar Denizi'ndeki Nargin Adası'na gönderilince,
kısa süre sonra adadan yüzerek kaçıyor pilot Vecihi. İran'da karaya çıkıyor ve
2,5 ayda yaya olarak Süleymaniye üzerinden Musul'a geliyor. İstanbul'a ancak
harbin sonlarında dönüyor ama yine cepheden cepheye koşup, İstiklal Harbi'ne
hemen her cephede katılıyor. Sonrası film şeridi gibi… İlk sivil pilot oluyor,
ilk uçağı yapma hikâyesi enteresan.
Ganimet olarak Yunanlılardan ellerine geçen pek çok motordan
yararlanarak projesini hazırlayıp ilk uçağı Vecihi K VI'yı imal ediyor. Uçağı
için uçuş müsaadesi isteyince, uçabilirlik sertifikası için bir teknik heyet
oluşturuluyor, ancak teknik heyetin içerisinde tayyareyi uçuracak ve kontrol
edecek personel bulunmadığından gecikiyor. Sonunda teknik heyetten birinin
"Vecihi, biz sana bu lisansı veremeyiz, uçağına güveniyorsan atla, uç,
bizi de kurtar" sözü üzerine Hürkuş,28 Ocak 1925'de uçağı Vecihi K VI ile ilk uçuşunu yapıyor.
İlk Türk uçağını yapıyor ve kendi ismini koyuyor; Vecihi!
İzin almadan uçtuğu için cezalandırılıyor ve başlıyor talihsizliği.
İzin almadan uçtuğu için cezalandırılınca, istifa ederek
hava kuvvetlerinden ayrılıp Ankara'ya gidiyor ve kurulmakta olan Türk Tayyare
Cemiyeti'ne (T.T.C.) katılıyor. Hürkuş, yaptığı uçağını geri alıp, T.T.C.'nin
bağış toplama faaliyetlerinde kullanarak halka havacılık sevgisini aşılamak
istiyor ama uçağını geri almayı başaramıyor.
Dahiyane bir fikir daha geliyor aklına, bağış toplamak için
bir madalya tüzüğü hazırlıyor. Bağışa göre bronz, gümüş, altın ve elmaslı
madalya verilecek, 10.000 TL bağışlayanın adı da alınacak uçağa ad olarak
verilecek. Türk Tayyare Cemiyetine ilk yardım Ceyhan ilçesinden gelmiş, 10.000
TL telgrafla bağışlanmış, alınan ilk uçağa da Ceyhan adı veriliyor.
Film gibi bir hayat
Hürkuş'un uçakla yurtiçi bağış gezileri de bu uçakla başlıyor.
Yurtdışına eğitime ve savaş uçağı üretimi kurslarına
gönderilince Avrupalıların uçaklarındaki eksiklikleri görüp bunu rapor ediyor.
Devlet eli ayağı durmayan kıpır kıpır bu adamı bir türlü durduramayınca hep
pasif görevler verir ama Vecihi iki ay ücretsiz olarak uzatıp Kadıköy'de bir
keresteci dükkânını kiralayarak, üç ay içinde ilk Türk sivil uçağını, aslında
ikinci uçağı Vecihi XIV uçağını yaptığında tarih 1930'dur.
Mütevazı cenaze namazı
Gösteri uçuşu devlet yetkilileri tarafından pek
beğenilmesine rağmen Vecihi'ye uçuş izni verilmiyor nedense. İlk havayolu
kargosunu, ilk havacılık reklamcılığını, ilk sivil hava taşımacılığını hep
Vecihi yapar. Ancak takdir göreceği yerde, hep engelle karşılaşır, maddi/manevi
davalarla karşı karşıya kalır ve perişan olur. Bunun üzerine 29 Ekim 1936'da
yeğeni Eribe'nin paraşütünün açılmaması nedeniyle düşüp şehit olması onu tamamen
yıkar. 1954'te kurduğu (ilk sivil) Hürkuş Hava Yolları sudan bahanelerle
kapatılır, Ziraat Bankası'ndan çok büyük kredi aldığı için çok zor durumda
kalır. Hayatının sonlarında çok sıkıntı çekmiş, borçlandırılmış, icra
takipleri, davalar nedeniyle vatana hizmet tertibinden kendisine bağlanan çok
yetersiz maaşına bile haciz konulmuştur.
16 Temmuz 1969'da, Apollo 11 Ay'a indiği gün, hüzün ve
yokluk içinde hayata gözlerini yumar Vecihi Hürkuş. Mekânı cennet olsun.
Belgeseller enteresan oluyor ama en çok beyin ile ilgili
belgeseller ilginç gelir bana. Sırf bu meseleyi anlatan bir dizi film vardı; 3
LBS. Başlı başına bir muamma olan ve modern bilimin tüm imkanlarına rağmen
bütün sırları henüz çözülememiş olan beyin, bazı zamanlar insanın en büyük
düşmanı sayılabiliyor. Ve beynin insanoğluna oynadığı oyunlar kimi zaman çok
acımasız da olabiliyor.
Amerikalı yazar Scott Z. Burns ilginç biri. Onu The Bourne
Ultimatum filminden hatırlayacaksınız. Ancak esas marifeti bu değil. Burns,
bundan yaklaşık on yıl önce New York’taki bir hastanenin psikiyatri kliniğinde
bulunmuş ve buradan yola çıkarak Wonderland dizisi için bölüm yazdı. Steven
Soderbergh ile tanışmasından sonra son üç projeyi beraber yaptılar: Informant,
Contagion ve Side Effects.
“Yan etki” anlamına gelen Side Effects, nedense ülkemizde “Acı
Reçete” ismiyle gösterimde. Konusu ve türü itibarıyla pek bir yenilik içermeyen
hikayeye sahip. Şöyle: New York’ta üst düzey bir yaşam süren Emily ve Martin
çiftinin evliliği, Martin’in borsa yolsuzluğu yüzünden hapse girmesiyle
sarsılır. Şatafatlı yaşamı bırakıp, mütevazı bir hayata geçmek zorunda kalan
Emily, kocasını beklediği 4 yıl içinde, içten içe yaşadığı büyük sıkıntıyı hep
bastırır. Martin’in tahliyesiyle ruhunda ve beyninde gizledikleri bir şekilde
dışarı taşar ve intihara meyletmeye başlar. Pek sık görülmeyen bir yöntem ile
hayatına son vermek isteyen genç kadına psikiyatrist Jonathan yardım eder.
Doktorun telkini ile yeni denenmekte olan bir anti-depresanı kullanmayı kabul
eden Emily, iyileşeceği yerde günden güne kötüye gider.
Acı Reçete, bu tür filmlerin temel olmazsa olmazı olan
‘tutuculuk’ mesajını hep bir kenarda bulundurmayı ihmal etmeyen bir film.
Modern yaşamın ve tüketimin sarstığı ruhları, pek de provokatif olmayan bir dil
ile olabildiğince ölçülü ve dengeli anlatan yönetmen Steven Soderbergh, en
büyük koz olarak şaşırtmacayı kullanıyor. Bu nedenle klişe gibi görünen
senaryo, sert virajlara giriyor.
Film, Emily’nin ilacın etkisiyle işlediği büyük bir suç
sonrasında aniden istikamet değiştiriyor, başkalaşıyor. Görünen suç ve suçlunun
arkasına bakmayı deneyerek, gerçek suçluyu sorgulamaya imkan arıyor. Finale
doğru ise tekrar kırıyor direksiyonu. Tam da ‘Her şey iyi gidiyor’ derken
klişenin sığ sularına tekrar dönüyor ve yeni bir sürprizle seyirciyi yine
şaşırtarak koyuyor noktayı. Bunu yapmasının en önemli sebebi ise, film ürettiği
toplumun en çok da bu konulardaki muhafazakarlığı. Kendini riske etmeyen yönetmen,
adeta izleyiciye ‘ne yaparsan yap, tahmininde yanılacaksın’ testi uyguluyor.
Olaya eklenen ‘entrika’ dozu, bir ara esas meseleyi
unutturacak boyuta kadar ulaşıyor. Filmin başlangıç argümanları ve seyircinin
beklentilerine cevap vermek bir yana, bunları unutturmada tipik Hollywood
klişelerine sığınıyor. İlaç endüstrisinin bidayetinden beri tartışmasının
yaşadığı, paradoksa; ‘insanlığın iyiliği için birkaç insan feda edilebilir mi?’
kadim tartışmasına kendi hikayesi çerçevesinde yaklaşıp, bunu çok büyük bir
etik ve epik mücadeleye çevirmeden yapan yönetmen Soderbergh, meseleye nokta
koymak gibi bir derdi de taşımıyor. Film ‘insan beyni sağlam bir düşmandır’
tezinden, ‘doktor civanım’ basitliğine avdet ediyor.
Oysa Anti-Depresanlar çağdaş insanlın en önemli
meselelerinden... Modern tıbbın sonradan keşfettiği pek çok yeni hastalığa dair
bir şeyler söyleyebilme imkanı varken, bir noktadan sonra ‘ne haliniz varsa
görün’ diyerek entrika havuzuna çivileme atlamak filmin en büyük hayal
kırıklıklarından biri. Psikiyatri ve suç gibi birbirine çok yakışan iki başlığı
ele almak gerçekten akıllıca olsa da, meseleyi yarı yolda bırakıp dümeni başka
sulara kırmak –tercih meselesi olarak saygı duyulsa da- hiç de hoş durmamış.
Her ne kadar final kısmı ile hayal kırıklığı oluştursa da
bir gerçek her zaman var: Steven Soderbergh yaşayan en iyi yönetmenlerden biri
ve ele aldığı konu ne olursa olsun ortaya nev-i şahsına münhasır bir film
çıkıyor.
Acı Reçete, yüklendiği diyaloglar ve karakter
derinleşmelerinden dolayı sıklıkla mekandan kopuyor. Bu nedenle yer yer bir
sinema filminden ziyade ‘oyun’ hissiyatı vererek orijinal metinle bağını
koparmıyor, koparamıyor.
Filmin oyunculukları fena değil. Emily karakterini oynayan
Rooney Maara, abartısız oyunculuğuyla göz doldururken kadroya ‘celebrity’
kontenjanından katılan Catherine Zeta-Jones oynamak için değil, bulunmak için
gibi duruyor Acı Reçete’de.
Filmin bir de trajik alt mesajı var; Side Effects modern
aileye diyor ki, eşinizle asla mutfakta tartışmayın, ikinizden birinin sırtına
ekmek bıçağının saplanma ihtimali çok yüksektir. Ve şöyle sesleniyor adeta;
beyninize iyi davranın, zira beyin hiç de iyi bir düşman değildir!
Son olarak iki not düşelim. Filmde adı geçen (Ablixa) ilacı
ciddiye almayın, zira uydurmadır. Karşınıza çıkacak olan web sitesi de film
yapımcıları tarafından oluşturulmuş sahte sitedir. Yönetmen Steven Soderbergh,
Side Effects’in son filmi olacağını, yani bu mesleği bıraktığını söyledi. Gerçi
zaten sanatçılara bu yönden pek güven olmaz ama Acı Reçete’nın hiç de iyi bir
‘son film’ olduğunu söyleyemeyiz!
Mecidi’nin kamerası daima vicdana yakın civarlarda hareket
eder ve bu açıdan anlattığı hikaye ne olursa olsun, anlatımı evrenseldir. Kahramanları
asla kesin çizgilerle birbirinden ayrılmaz, bu nedenle kötüler ve iyiler
arasında aşılmaz sınır taşımaz Mecidi’nin insanları. Yalçın bir kayalık gibi
görünen yürekler bile hikaye aktıkça kamera aracılığıyla yumuşar ve ait olduğu
merkeze; insanlığa dönüş yapar. Doğası gereği olması gerekenden uzaklaşmış
olanı, film diliyle oluşturduğu bir cazibe ile fıtratın yörüngesine çeker. Bu nedenle
hikayeleri küçük ama anlam katman aralığı büyük sularda gelişir. Gücünü fıtrattan
alan sineması, gelenek ve şiirsellikten beslenir. Çok büyük resim yapmak
peşinde değildir belki ama her resimde büyük anlam peşindedir. Hayatın sıradanlığından
hikmetin sıradışılığını damıtır Mecidi.
Kamerası karelerin ortasında o kadar doğal durur ki, bir
süre sonra sadece seyirci değil, bizatihi oyuncular da unutur kamerayı ve
hayatın akışı yansır perdeye. Şüphesiz bunda sadece usta yönetmenin çerçeveye
olan hakimiyeti değil, hayata olan sağlam bakışının da etkisi vardır. Ve Mecid
Mecidi, sadece sinemayı, şiiri, resmi bilen bir sanatçı olarak değil, aynı
zamanda hayatı ve dünyayı bilen, meselelerin künhüne vakıf bir feylesof olarak
pek çok meslektaşından ayrı bir noktada durur.
Mecidi filmleri bildiğimiz seküler anlamda kaygılar içermez,
güncel politiğin metazorisine kurban etmek gibi bir ucuzluk sızmaz onun
sanatından. Hal böyle olunca anlattığı şey dünyevi ve gündelik kaygılardan
varestedir. Ne ki bu bilinci bile kamerayı –tabiri caizse- bir sopa gibi
kullanarak izleyicinin kafasına vurarak belli etmez usta yönetmen. Bilincin bile
belli bir edebi ve tevazuu vardır Mecidi filmlerinde. Hakikat, çayın içine
düşmüş şeker gibi homojen olarak yayılır karenin her birimine ve hikmet olarak
dimağlarda tat bırakır. Batının, idrak ile kıkırdaklaşıp katılaşan kibri bu
nedenle yoktur onun filmlerinde, olmayan şeyin de hissedilmesi zaten mümkün
değildir.
Yıl 1992, Baduk filminin setinde.
Esasen her iyi filmde olduğu gibi Mecidi filmlerinde de bir
özellik ortaktır; insanı dönüştürmesi. Yönü ve akış hızı ne olursa olsun tüm
hayatlar fıtrata doğru bir dönüş yapar ve doğal bir seyahate başlar filmlerini
izlerken. İçe, fıtratın ta kendisine doğru yapılan bir güzergah değişimidir bu.
Adına ister bilgi diyelim ister malumat, kuşandığı tüm
aparatları hikayelerinin içine mezceder ve genellikle çok basit obje ve
kavramlardan devasa anlam üretimine katkıda bulunur. Sanatın pek çok dalına
hakim olduğu için, bu hakimiyeti anlatımı basitleştirmede olağanüstü kullanır
ve sonuç harikadır. Bir çift pörsümüş ayakkabıdan gelmiş geçmiş en evrensel
mesajlardan birini çıkarabilecek ustalığın sırrı da bu hakimiyette gizlidir
esasen.
Bu kadar üstün yönü olan bir sinemacıyı elbette bir ‘Aziz’
mertebesine çıkarma gayretinde değiliz. Üstelik Mecid Mecidi filmleri için –samimi
olarak- söylenebilecek epey olumsuz yönden de bahsetmek mümkün. Ancak bunları
doğrudan filmleri ele alarak yapmak ve vicdanen hem de mantık olarak en doğrusu
olsa gerek. Geçtiğimiz gün Yedirenk sanat Vakfı’nda sohbet etme imkanı
bulduğumuz sinemanın bu usta isminin hayata ve sanata bakışını merkeze alan
muhabbet ortamı oluştu. Her şeyden önce eline aldığı tespihinden, kanepedeki
oturma şekline kadar samimi bir insan vardı karşımızda. Sanatın her daim
yedeğine alarak insana gizliden yüklediği kibir ile uzaktan yakından alakası
olmayan bu adam, kimi zaman meselenin en tehlikeli dolaylarında, kimi zaman
sinir uçlarında gezinmemize rağmen duruşunu zerre miktar bozmadı,
samimiyetinden asla uzaklaşmadı.
Yedirenk Sanat Vakfı'ndaki hararetli sohbetten...
Elbette böylesi bir yönetmenle sohbet imkanı elde
edildiğinde ilk sorulacak soru ‘sansür’ olabilirdi. Fakat biz meseleye başka
açıdan bakma gayreti içinde olduğumuz için ‘sanatta sınırlama’ meselesini biraz
deşmeye çalıştık. Gelin görün ki, sansür meselesi ustaya o kadar sık sorulmuş
ki, en başta soruyu çok klişe olarak algıladı ve belki de bugüne kadar yüzlerce
kez verdiği bir cevabı tekrar etti. O da şuydu; “Sansür ile suçlayanların
anladığı manada sansür ve özgürlüğü ben asla kabul etmiyorum. Özgürlüğe de
sansüre de yüklediğimiz anlamlar farklı olduğu için, ben ne dersem diyeyim çok
anlamı olmayacak.”
Oysa bizim sözünü etmeye çalıştığımız şey, bir inanç
insanının sinema yaparken önüne çıkabilecek tehlikeli ve yasak mevzular
olabilir miydi? Sözgelimi eşcinselliği anlatabilir miydi bir Müslüman sinemacı?
Ya da aşkı, cinayeti vs… Dediğimiz gibi, Mecidi daha önceden benzeri sorularla
belki de yüzlerce kez karşılaştığı için sorumuzu o cümleden zannetti ve –maalesef-
konu arada kaynadı gitti. Bu soruda ısrar etmek sıkıştırmak gibi nahoş bir
tablo doğuracağı için fazla üstelemek anlamsızdı.
Ancak sanat yapmanın önündeki engeller konusunda epey
dertliydi İranlı sinemacı. Ve çok doğru bir noktadan başladı bu engelleri
sıralamaya: Kendinden. Mecidi’ye göre en başta Müslüman sanatçılar yüzyıllardır
sanat yapmak adına dertlenmedikleri için, bugünkü hazin tabloyla karşı
karşıyaydık. Sanatın zorlayıcı, zihin açıcı ve yol bulucu yönü üzerine
gitmektense, zihin konforunu pek bozmuyordu inançlı sanatçılar. Ve günümüz
sıkıntılarının bir çoğu, çok önceden çözülmüş olması gerekirken, bugün
imkanların çok büyük olduğu dönemde, bu meseleleri aşmaya harcıyorduk
enerjimizi.
Elhak doğru bir tespitti bu. Ancak elbette tek başına bir engel
olarak bunu kabul etmek mümkün değildi. Nitekim devam etti Mecidi. Batı
dünyasını büyük ve tek bir kümeye koyarak (haksız da değil) bir abanmadan
bahsetti. Bir tür ruh satın alma refleksinden. Deneyimi ve acı tecrübeleri de
vardı bu konuda. –Yanılmıyorsam- Beduk filmi için Cannes’a gittiğinde,
mesleğinin henüz başında ve baharında olan genç Mecidi’ye bireysel iltifatların
yanında kurumsal olarak da iltifat görmek istiyorsa filminde bir takım küçük
(!) değişiklikler yapması gerektiği salık veriliyor. Enteresan olan şey,
izleyiciyi değiştirmek, iyiye yöneltmek potansiyeli bulunan filmin, bu
unsurları törpülenmek ve yönetmeni değiştirilmek isteniyor. Elbette şiddetle
karşı çıkıyor İranlı yönetmen ve bahsi edilen değişikler yapıldığında
kendisinin sinema yapması için bir neden kalmayacağını ifade ediyor.
Benzeri bir durum 1996 yılında Cennetin Çocukları Oscar’a
aday gösterildiğinde Amerika’da da yaşanıyor. Pek çok imkan seriliyor ayaklarının
altına. Sadece kendisine değil, aile ve akrabalarına da büyük imkanlar
sunuluyor. Yine ret cevabı veriyor yönetmen. Ve bugün bu durumu bir tür ‘gizli
sansür’ olarak niteliyor, hak ve hakikatin gizliden gizliye, ortaya çıkmadan
sansürlenmesi. Ki ‘Esas sansür budur’ diyor.
Serçelerin Şarkısı (2008)
Sonra acı bir örnek veriyor bizleri şaşırtarak. Muhsin Mahmelbaf’ın
–maalesef- bu oyuna geldiğini anlatıyor ve buna ne kadar üzüldüğünü. Bildiğimiz
üzere Mecidi, sinemaya Mahmelbaf filmlerinde oyunculuk yaparak başlamıştı. Hatta
şöyle sert bir ifade kullanıyor bir ara, ‘Ruhunu sattı maalesef!” Ona göre
Muhsin Mahmelbaf, daha çok imkan ve dünyevi fırsatlar adına kendi özünden,
ruhundan taviz vermiş durumda. Blimp Magazine’de yayınlanan bir röportajını
hatırlıyorum Mahmelbaf’ın ve maalesef Mecidiyi haklı çıkaracak türden bir
cevabını:
“Sizce İran sineması için en önemli sorun nedir?” diye sorup
iki cevap şıkkı sunuyor derginin muhabiri: “Pek çok ülkede olduğu gibi para
sıkıntısı mı, yoksa özgürlüğün olmaması mı?” Mahmelbaf teslimiyetin cevabını
deklare ediyor adeta: “Özgürlüğün olmaması!” En son çektiği filmin çok ibretlik
olduğunu da ekliyor sözlerine. Bu hatıraya bir kepçe de acı hatırlatma ekliyor
Mecidi: “(Mahmelbaf) Son filmini şu anda İsrail’de bir belgesel olarak çekiyor!”
(Mahmelbaf’ın Amerika için çektiği The Gardener isimli belgeselden bahsediyor)
Sezai Karakoç’un şiirindeki ‘Doğulu Baba’yı anlatıyoruz ona,
değişmeden gömülmek isteyen 7. Oğlunu öğreniyor ve hoşuna gidiyor:
“Batılılar !
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden…”
Sezai Karakoç – Masal
Sinemanın önündeki üçüncü engele geliyor sıra. Birinci engelin
kitlesel ve devletleştirilmiş hali aslında. Bir tür paradigmal engel bu:
Müslüman devletler ve toplumlar. Son filmi için çektiği sıkıntıyı iç çeke çeke
anlatıyor uzun uzun. Batılıların, Hıristiyanların, Budistlerin, Yahudilerin kendi
inançlarını sanat yoluyla anlatabilmek için nasıl çalıştıklarını ve
çırpındıklarını anlatıyor örnekler vererek ve bunun zerresinin bile
Müslümanlarda bulunmadığını söylüyor yüreği yanarak. ‘Bir tek Çağrı var!’ diyor
başını sallayarak.
Aslında Çağrı’dan da pek memnun olmadığın hissediyoruz ama
mevzuyu dağıtmamak adına o konuya hiç girmiyoruz. Merhum Mustafa Akkad’ın
çektiği sıkıntılardan bahsediyoruz bir süre karşılıklı. Ve maalesef aradan
geçen 40 yıla rağmen manzaranın çok değişmediğini anlatıyor. Çektiği sıkıntıları
örnekleriyle bir bir söylüyor. Özellikle Vahhabi düşüncesinin tarihi ve sanatı
hem imha ettiğini hem de şu anda önünde kocaman bir engel olarak durduğunu
söylüyor. Cesaretleri olsa, İslam tarihine ait neredeyse hiçbir şey
bırakmayacaklarını söylüyor ölçülü bir öfke ile.
Sonra benzeri bir korkuyu kendisinin yaşadığını söylüyor ve “suret
ve tasvir” meselesine giriyoruz böylece. Malum uzun yıllardan beri Hz. Peygamberi
anlatan büyük bütçeli bir film (30 milyon dolar) projesi üzerinde çalışıyordu
Mecid Mecidi. Ve daha filmin çekim öncesi Peygamber Efendimizi ses ve görüntü
olarak kullanacağına dair söylentiler çıkmış, büyük tartışmalar yaşanmış ve
tepkiler ortaya konmuştu. Önce bir şeye açıklık getiriyor, yüzünü asla
göstermeyeceğini söylüyor filmde. Ama suret olarak ve ses olarak yer aldığına
dair kanaat oluşturuyor bizde. Ve açık yüreklilikle bunu çekindiği için
yapamadığını söylüyor.
Bir çift eski ayakkabıdan çıkarılan büyük bir insanlık destanı: Cennetin Çocukları.
Tam bu esnada Mecidi ile durduğumuz noktanın farklılığına
dikkat çekiyor ve ısrarla tekrar soruyoruz; ‘Tepkilerden çekindiğiniz için mi
yüzünü göstermeyeceksiniz yoksa saygıdan dolayı mı?’ Cevap çok net; “Çekindiğim
içim!” Elbette onun görüşlerini dinlemek için o ortamdayız ama fikrimizi
söylemek zorunda kalıyoruz, bir vebalden bahsediyoruz ve edepten. Bu meseleyi
biraz derinleştirmek için, acaba suret göstermenin temelinde İslam’ın suret ve
saneme olan mesafesinden kaynaklanabilmiş olabileceğine dair bir içi fikirle
doldurulmuş soru yöneltiyoruz. Açılımı şöyle; putperest bir toplumun en büyük
riski tekrar eski inancına dönmesi olduğu için İslam ve dolayısıyla Kur’an en
sert tavrı put ve Allah’a şirk meselesinde gösteriyor. Bu sert ve uzun
mesafeden dolayı sanatın tasvir yönüne kota uyguladığını söyleyebilir miyiz?
Buna katılmıyor Mecidi. Minyatürlerde Hz. Peygamberin defalarca
resmedildiğini ve hiçbir sorun da yaşanmadığını söylüyor ama malum minyatür
birebir bir form değil sanat alanında. Sinemanın gerçeklik ile sık sık
karıştırılan bir algı riski var. Bunu da örneklendirerek aktarıyoruz. Hz. Vahşi
karakterini oynayan Salim Gedera’yı hatırlatıyoruz. Rolü o kadar gerçek
algılanıyor ki, Gedera’nın hayatı temelinden değişiyor. Sokaklarda ‘sen Hz. Hamza’yı
nasıl öldürürsün’ diye taşlanıyor ve işsiz kalıyor yıllarca. Keza Anthony Quinn’in
Hz. Hamza karakteriyle bütünleşmesini anımsatıyoruz.
Çok enteresan bir cevap ve bakış açısı geliyor Mecid Mecidi’den:
‘Bütün bunlar Müslüman sanatçıların çözmesi gereken meseleler ve bugüne kadar
çoktan çözülmeliydi aslında’ diyerek yine konfor tuzağına dikkat çekiyor ve
bunun bir tür dertsizlikten kaynaklandığını ifade ediyor. İnançlı sanatçıların
bunu dert etmesi durumunda çok önceden bu meselenin hallolmuş olabileceğine vurgu
yapıyor. ‘Ve elbette bugün bu kadar büyük soruna dönüştürülmezdi’ diyor.
1996 yapımı bir başyapıt: Baba
Pek çok erdemli kavram ile tanımlamak mümkün Mecid Mecidi’yi.
Ancak belki de onu en çok ifade edebilecek kelime şu: Dert! Derdi olan bir
sinemacı Mecidi ve elbette meselelere kendi perspektifinden bakarken herkesin
onaylayacağı bir duruş sergilemek zorunda değil. Bireysel fikri ne olursa olsun
filmleri de ortada olan bir yönetmen. Son olarak Vittorio De Sica ve Bisiklet Hırsızları’ndan
bahsediyoruz. Ve tabii Mecidi’nin Cennetin Çocukları’ndan. Ünlü İtalyan
yönetmenin filminde, en fakirin fakirden çalabilmeyi masum göstermesine
karşılık, ayakkabıları yokken camide ayakkabıları bekleyen çocuğunu
hatırlatıyoruz. İlginç bir ayrıntıyı naklediyor bize. 2003 yılında Asiatica’da
Vittorio De Sica Ödülü’nü alırken tam da bundan bahsedildiğini anlatıyor ve batıya
karşı doğunun duruşunun övgü aldığını ifade ediyor.
İslam’ın İslam karşıtları tarafından hasredilen algısıyla
oluşturulan görüntüsünden oldukça rahatsız olan yönetmen, bunun en büyük
sorumlusunun da Müslümanlar olduğunu tekrar tekrar vurguluyor. İnancını ve
peygamberini yeterince tanıtamamanın ızdırabını Müslümanların yaşamadığını
söylerken, bir eleştiriden ziyade üzüntü yaşıyor usta yönetmen. Ve bu
dertsizlik sorununun Müslümanların en büyük meselesi olduğunu da ısrarla ifade
ediyor.
Bilim-kurgu türü klasik sinemanın tıkandığı noktada değil,
bidayetinden beri sanatın bu son keşfiyle hep elele olmuş, sosyal ve siyasal
çalkantılarla girdiği darboğazlarda kimi zaman kurtarıcı tür olarak da kendini göstermiştir.
Türün edebiyatı, sinemanın türle olan seviyeli ilişkisinden sonra daha da
gelişmiş ve bir tür ying/yang uyumu ile günümüze kadar gelmiştir. Ancak... Popüler
sinemanın lokomotifi olan Hollywood'un bu konuda ciddi bir türbülansa girdiği
ve kendini tekrar ederken ağır makyaj ve frapan kolajlarla yeni tatlar aradığı
da bir gerçek. Bu hafta vizyona giren ve yönetmenliğini Joseph Kosinski'nin
yaptığı Oblivion bu konuda şahane bir örnek olarak film tarihindeki yerini
alıyor. Oblivion ne hikayesi ne de trükleriyle pek bir özgünlük barındırmadığı
gibi, bu tür filmlerin sıkı-fıkılığı asla bırakmadığı 'insani ol canımı ye'
mantığını da yeterince işleyemiyor. Detaylandırmadan önce hikayesine bir göz
atalım.
Sene olmuş 2077... Asırlardır korkuyla beklenen dünya dışı
yaratıklar gelmiş, mehtabımız ve yarım düzine gezegeni yok etmiş. Kahraman
insanlık onları fena dövmüş, kovmuş ama dünya da yaşanmaz hale gelmiş. Buna
rağmen harabeye dönen yeryüzünde bir tür gerilla savaşı yaşanmakta.
Kahramanımız Jack de pis uzaylıları kovalayıp yok eden ve aynı zamanda insansız
hava araçlarına teknik hizmet veren çok yönlü biridir. Yerden epey yukarıya
koydukları home-ofislerinde hem romantik karı-koca hayatı yaşadıkları, hem
"call-center" olarak destek
veren Viktoria ile gizemli ama seviyeli bir birlikteliği vardır. ne ki
rahat batar Jack'e ve sıklıkla gördüğü rüyalarından ötürü, hayatında bir
şeylerin yanlış gittiğini hisseder. Mevcut durumunu sorgulayamaya başladıkça
da, gerçeğin göründüğü gibi olmadığını görür...
Başlarda mebzul miktarda klişe felsefeyi yedeğine alarak ilerleyen film, bir noktadan sonra bilim/kurgu aksiyonunun kollarına teslim ediyor kendini.
Hikayeden de hemen anlaşılacağı üzere, gerek öykü/karakter
bağlamında, gerekse atmosfer/görsellik olarak pek çok filmle yakın akrabalık
ilişkisi taşıyan bir film Oblivion. Hatta bir ara bu işi o kadar abartıyor ki,
filmin sahneleri hızla akarken sanki önceki benzer filmlerin kolajını
izliyormuş hissi ediniyoruz. Bir çırpıda sıralayacak olursak; Mad Max, Matrix,
I am Legend, Prometheus, Total Recall, Equilibrium gibi pek çok filmin ayak
sesi geliyor Oblivion'dan...
Ancak sadece esinlenme, aşırma ile izah edilebilecek bir film
değil. Özellikle Duncan Jones'ın yönettiği ve Sam Rockwell'in muhteşem oyunuyla
zirveye taşıdığı bir bilim/kurgu klasiği olan Moon-Ay ile girdiği
parodi-etkileşim ilişkisi Oblivion'a bazı noktalarda değer katıyor.
Öte yandan nicedir bu türün edebiyat ve sinemasının sıklıkla
işlediği ve altını epeyce kalın kalemle çizdiği bir mevzu var: Alt sınıf
eşittir uzaylı/tanımlamayan yaratık. Son dönemde sıkça rastladığımız bu mental
yaklaşım Oblivion'da da karşımıza çıkıyor, üstelik bunu bir diğer meşhur bilim/kurgu
klişesiyle birleştirerek: Kurtarıcımız buralarda ama kim?
Bir tür İsa-Mesih /kahraman eşleştirmesi yapan Hıristiyan
kültürün ürettiği sinema, bu algıyı kullanmak için çok derin bir felsefe
yapmaya da gerek duymuyor. Mezkur filmimizde görüldüğü üzere en sığ aksiyona
bile bir tutam katıştırabiliyor.
Malcolm karakteri ziyadesiyle Morpheus'tan esinlenme.
Filmin çözülmeye başladığı andan itibaren başvurduğu
parodilerde kimi zaman doz aşımı hissedilse de, Jack-Malcolm (isme dikkat)
karşılıklı yüzleşmesi tıpkıbasım bir Neo-Marpheus yüzleşmesi olmuş. İnsan klon
tarlası ise tam olarak tüy dikiyor bu etkileşime. Hafıza formatlanmasıyla Total
Recall'a selam çakan film, kitap meselesiyle de Equilibrium'a saygı duruşunda
bulunuyor. 'Yalnız savaşçı' klişesi ile Mad Max ve I am Legend göndermeleri en
kolay farkedilenlerden.
Buna rağmen yönetmenin tarzından kaynaklanan kaçaklar oluyor
ki, filmin en eğlenceli kısımları buralar. Film belli bir felsefeyi derinlikli
olarak ele alacak diye beklerken olay bir anda Star Wars kovalamacalarına
dönüşüveriyor! Açıkçası Macaulay'ın Antik Roman Balatları'ndan kurtuluşa giden
yolun makine-insan ve ötekileştirme üzerinden gitmesini beklerken işi aksiyon
düzlemine çekip, seyirciye adrenalin sunarak ciddiyetinden çok şey yitiriyor
film.
Jack-Malcolm yüzleşmesi Matrix'teki Neo-Morpheus yüzleşmesi gibi olmuş.
Bu tür filmlerdeki gelecek tasavvurunu çok önemseyenlerdenim
ama maalesef Oblivion bu alanda da yeni bir şey içermediği gibi,
orijinallerinden esintiler taşımakta kifayet ediyor. Kıyamet sonrası olarak
tasarladığı tablolarda özgün hiç bir şey sunmadığı gibi, özgün olanlara bir şey
de eklemiyor ne yazık ki. Paradigmanın uzaylı/yaratık olarak tanımladığı halk
tabakasını tasvirde kendinden öncekilere son derece sadık kalıyor. Üstelik yer
altında yaşayan muhalifleri de silik ve yapay sunuyor.
Bir süre sonra, uzaylı yaratıkların aslında dünyalı alt sınıf olduğunu öğreniyoruz ama maalesef film yeterince derinlikli çizemiyor bu karakterleri.
Buralarda yaşadığımız hayal kırıklıklarını filme
ekleştirilmeye çalışılan aşkta arıyoruz ama maalesef bu yol da çıkmaza sapıyor
bir süre sonra ve son derece kopuk ve eksik bir his hikayesi anlatıyor film.
Üçlü bir aşka gibi tasarlanmış sevda meselesi bir süre sonra anlamsız ve
gerekçesiz bir kötüleşme ile platonizmin sınırlarına çekiliyor. Kafayı
antogonist olarak makinelere takan Oblivion, esas perde arkasındakiler hakkında
ise ser verip sır vermiyor ve biz film çıkışında, 'kahrolası federaller' yerine
'Alçak makineler' diyoruz.
Oblivion, kendi türüyle ilgili bir iddia taşımadan seyirlik
bir aksiyon olmayı tercih ederken, parodi kısmında kısmen bir muvaffakiyet var
o kadar.
Evinde yalnız bir adam… Rahatsız… Hemen her şeyden rahatsız.
Komşularından, toplumundan, devletinden, sisteminden… O kadar rahatsız ki
hastalanıyor sonunda. İnsanların arsızca başkalarını rahatsız etmeyi
umursamamaları çok ağırına gidiyor. Önemsenmemek, duyduğu rahatsızlığı kimsenin
umursamaması sonunda onu cinnetin eşiğine getiriyor. Ve sonunda şöyle diyor:
“Artık normal olmadığımı biliyorum!”
Nefretle doluyor; televizyonunun sesini sonun kadar açıp,
durmayan ağlayan bebeklerini susturmak için hiçbir şey yapmayan aileye, saçma
salak TV programlarına, arabalarını yanlış park eden sürücülere, radyodan
üzerine boca edilen ucuz milliyetçilik nutuklarına…
Aslında tasvir ettiği toplum bize çok uzak değil. Ne kadar
arızalı insan varsa yetenek adına ekranlara sürüldüğü, gülmekten kasılmaya
sabah işyerinde açılan yotube ekranından devam ettiği, neye dönüştüğünün
farkında olmayan bir modern toplum.
Kahramanımız bu korkunç baskı sarmalından çıkmayı
deneyemiyor bile. Zira, özel hayatı da tam bir kaos. Küçük kızını alıp giden
eşi, bir başkasıyla evlenmek üzere. Kıza ise babasını sıkıcı bulduğu için onu
ziyarete gelmeyi reddediyor.
Şu tespit gerçekten müthiş: “Hiç kimse bir şeyden konuşmuyor
artık. Sadece TV'de gördükleri, radyoda duydukları veya internette
seyrettiklerini geri kusuyorlar.”
Bu kapkara tabloyu değiştirecek imkanı da, gücü de pek yok
Frank’in. Önce hayaliyle küçük oyunlar oynuyor: Vurdumduymaz komşusunu
öldürüyor zihninde. Ardından eline delgeç alıp, bir tabanca gibi iş
arkadaşlarına sıkıyor ve onları öldürdüğünü kurguluyor. Ve direniyor bu
olumsuzluklara. Ne ki sıkıntılar arıd ardına geliyor, önce işinden oluyor,
ardından beyninde bir tümör olduğunu öğreniyor. Kendisine tek çıkış yolu
kaldığına inanıyor: İntihar! ‘Nasılsa öleceğim, hiç olmazsa geride kalanlara
mesaj bırakayım’ mantığıyla çok sıra dışı ve tehlikeli bir mesaj verme
yöntemini benimsiyor Frank.
İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘God Bless America –
Tanrı Amerika’yı Korusun’ filminin konusu olmasa da giriş kısmı böyle.
Roxy karakteri, kötülüğe dair yol gösteren şeytani yönü.
Benzer temalı kültlerinde örneği gördüğümüz bir ikiliyi oluşturmak için hikayeye
eklenen Roxy, tıpkı Katil Doğanlar’daki Mallory gibi, ana karakteri kışkırtan,
yapılacak olan fenalığı kendi mental yapısı içinde belli bir felsefeye oturtan
kötücül unsur.
Sinemaya girerken üç tane belgesel film afişi görüyoruz, üçü
de ilginç: Food inc., Man on Wire ve Jesus Camp… Keza, burada yapılan
tercihlerde, işlenen cinayetlerin kendince bir mantığı olduğunu da yine
yaşamasına izin verilen karakterden çözerek, meselenin basit bir sapıkça cinnet
meselesi olmadığı anlatılmaya çalışılıyor.
Elbette tüm bu olup bitenleri onaylayıp onaylamama durumunda
değiliz, ki zaten yönetmen Bobcat Goldthwait seyirciden bir tercihte
bulunmasını istemiyor. Zaman zaman kara mizahın uçlarına kadar gidip, şiddeti
görselleştirerek yaptığı eleştiri ayrıca bir eleştiri konusu da olabilir. İşin
sırı biraz da yönetmenin kimliğinde gizli. Asıl ismi Robert Francis Goldthwait
olan yönetmenimiz aslında orta kuşak bir Amerikan komedyeni. Yani klasik dönem
ile modern dönemin tam ortasında doğmuş, her iki döneme de şahitlik etmiş bir
sanatçı. Liseden itibaren ‘nokta ile Virgül’ türünden ikili şovlarla tanınan Goldthwait’i
Polis Akademisi’nde sesiyle insanları deviren Zed karakterinden
hatırlayacaksınız. Esas mesleğine ‘Televizyoncu’ diyebileceğimiz Goldthwait,
aslında bu kaynaktan beslenerek geliştirmiş Tanrı Amerika’yı Korusun’u. Bu
açıdan bir tür kendi eleştirisini de yapıyor, diyebiliriz.
Şöyle bir durum da var: Her ne kadar filmde şiddeti
içselleştirerek yapılan ve rahatsız olan herkesin ‘kurmaca’ olduğu için hoşuna
giderek izlediği kanlı eleştiri anlaşılabilir olsa bile, bizatihi marazi. Yani
kahraman Frank de normal biri değil ve kendisi de bunun farkında. Belki tek
başına kalsa sadece kendi hayatına son vererek bitireceği ızdırabı, bir tür
karakter simetrisini bularak rahatsız olduğu manzaradan daha rahatsız edici bir
manzaranın doğumuna vesile oluyor. Film, esasen son derece riskli bir algı
kaosunu da yüceltiyor. O da şu: sorumsuzluk ve duyarsızlığın cezası ölüm mü
olmalı?
Filmde, kötülüğün kavram ve anlam olarak karşısına koyduğu
gerekçelendirmeler ancak arızalı bir ruh ve zihin yapısının neticesi olabilir.
Frank, kendisini rahatsız eden her şeyi suçlarken, başlarda bunu mutlak kötülük
olarak düşünmüyor. Zaten bu yüzden, ilk cinayetleri zihninde işliyor. Ancak
Roxy’le tanıştıktan sonra zihin tam olarak şirazesinden çıkıyor. Söyledikleri
şeylerin hemen hepsi doğru olabilir. Modern topluma dair yaptığı okumanın
tamamı da. Ancak çözüm olarak sunduğu şey de eleştirdiği tablonun bir parçası,
hem de önemli bir parçası oluyor. Popüler kültür ve TV eleştirisi yaparken,
kendi yaptığıyla da bu manzaranın uzantısı olmak gibi bir handikabı var filmin!
Sistem eleştirisi yaparken sistemin parçası olmak. Ama biliyoruz, iki yanlış
bir doğru etmiyor ne yazık ki!
Tanrı Amerika’yı Korusun, yozlaşmış topluma yapılan yüksek
dozda bir eleştiri şüphesiz. Senaryoda yer alan ifadeler bazen bir sosyal rapor
metni gibi, son derece doğru, haklı ve yerinde. Film müziği ve oyunculuğuyla da
belli bir seviye tutturuyor. Daha önce izlediğimiz benzer temalı filmler
(Schumacher’in Falling Down, Bean’in Noise, Lumet’in Network’u gibi) arasında kara
mizaha en yakını ve Katil doğanlar kadar sert olmasa da en fazla şiddet
içereni.
Ve sanırım tek cümlelik özetini de şu repliğinde
barındırıyor: “Yani, artık medeni olmakla ilgilenmiyorsak niye kendimize
medeniyet diyoruz?”
Kan ve şiddete tahammülün varsa, festival çerçevesinde ya da
başka şekilde temin edip izlenmesi gereken bir film.