Küçük hayatları döndüren, kusursuz işleyen ama mütevazı olan çarklar
vardır. Sistem kendi rutininde akışını bu çarklara borçludur ama bunlardan biri
arıza yapmazsa varlıklarını kolay kolay fark edemeyeceğimiz sistemin
parçalarıdır bunlar. Bernie Tiede böyle biriydi. Hikaye gerçekten yaşandığı
için meselenin bir de sosyolojik boyutu var ama biz işin sanat kısmına
bakacağız.
Houston, Texas’lı yönetmen Richard Linklater Amerikanın
yetiştirdiği enteresan sinemacılardan biri.
Özellikle 90’lı yılların önemli sinemacılarından olan Linklater, klasik
sinema algısını zorlayan sanatkarlardan. Şu söz ona atfedilir; “hikayeniz ne
olursa olsun, ölçeğiniz doğru olmalı!” Sıra dışı animasyonu Waking Life’da
sanat ile felsefeyi nasıl ustaca harmanladığını görmüş ve Before Sunrise ile
klasik bir öyküyü nasıl görselleştirip, duygunun kökenine indiğine şahit
olmuştuk. Linklater son filmi Bernie ile kamerasını Doğu Texas’ın izbe
kasabalarından birine çeviriyor. WASP kültürünün hakim olduğu bu mikro dünyadan
evrensel ölçekte bir öykü çıkarmayı başarıyor yönetmen.
Filmin hikayesini anlatmak bile riskli aslında. Bu nedenle
öykü hakkında şunları söyleyebiliriz: Dış görünüşüyle tam bir zararsız, iyi
insan gibi görünen Bernie Tiede (Tipoloji olarak bizim müftülük görevlilerini
andırıyor) küçük bir kasabada (İsmi de ilginç; Carthage – Kartaca demek!) tahnitçilik
yaparak yaşayan bir isimsiz kahramandır. Özellikle kasabanın yaşlı kadınlarının
gözdesidir. Zira ölüm gibi zor vakıanın esnasında ve sonrasında ortaya çıkıp,
ölenin yakınlarına yakınlık göstererek acılarını azaltmakta, bununla da
yetinmeyip yakınlarını kaybeden ailelerle bağını koparmamaktadır. Bernie,
kilisenin arayıp da bulamadığı bir tür post-modern havaridir. Neredeyse günün
24 saatini uhrevi ve teskin işlerine ayırmaktadır. Ancak bu sıradan ve mütevazi
kahramanın hayatı bir gün değişmeye başlar. Marjorie Nugent isimli asabi mi
asabi, itici ve ters bir kadının kocası ölünce, Bernie ona da diğerleri gibi
yakınlık göstermek ister. Ancak marjorie başlarda bu ilgiyi reddeder ve mesafe
koyar. Lakin Bernie kendine has aurasıyla bu mesafeyi aşar ve ihtiyar kadınla
yakınlaşır. Fakat bu kez işler beklediği gibi gelişmez…
Kahraman karakterimiz bizdeki müftülük görevlilerini fena halde çağrıştırıyor.
Bernie (uzun ismiyle ‘Bernie’nin suçu ne?’) Richard
Linklater’in sair filmleri gibi; zorlamayan kısa planlar, seyirciyi zahmete
sokmayacak bildik duygular ama her kareden taşan doğallık ve samimiyet…
Hikayenin ‘yaşanmış’ olduğunu bilerek filmi izlemeye başlayan seyirci için etki
katlanarak artıyor elbette. Film, yönetmenin diğer yapımları gibi belli bir
dozda ‘kara mizah’ ve bağımsızlık emareleri taşıyor. Ancak, türün benzer
örneklerinden çok farklı yönleri de var. Misal, oyuncu olmayan kasabalılara
bizzat rol verip, sıklıkla röportaj eklemeleri yapması Bernie’yi bir tür
Docu/drama havasına sokuyor. Buralarda yönetmen devreye girip ince fırça
darbeleriyle karakterleri olağanlaştırıp insanileştirmesi filme değer katıyor.
Ölüm gibi özellikle batıda soğuk olarak algılanan bir
kavramı olağanlaştırması bana Garip Bir Koleksiyoncu filmini hatırlattı. Ama
Bernie esas olarak başka bir filme de selam çakıyor: Fargo… Coen Kardeşler’in
soğuk nihilizmi kadar olmasa da, Barnie ile Fargo birbirine uzak filmler değil.
Anlatıldığı dünyanın küçüklüğü, kahramanların vasat
karakterlerden oluşması, öyküyü yüceltmeye yarıyor Bernie’de. Biliyoruz ki, vasat
küçüldükçe zeka da, hırslar da, mutlu eden şeyler de küçülür. Yaşanmış
hikayenin içerdiği kriminoloji de filmi bir çeşit gerçek suç draması yapıyor.
Bernie baştan sona ölüm etrafında dönse de kavramsal açıdan derinleştirmeyi denemiyor.
Bernie karakteri belli ki iyi çalışılmış. Kişisel kimliği, arzuları
ve zaaflarıyla ilgili pek bir şey açığa çıkarmayan, onun hakkındaki kanaati
çevresiyle olan ilişkisine bakarak oluşturduğumuz bir gerçek tip Barnie Tield.
Herkesin kalbine gidecek bir yolu mutlaka bulan ve hakkında önyargı
oluşturabilecek kadar naif, hatta yanlış anlaşılabilecek boyutta kırılgan biri.
Öte yandan filmin kötü karakterini de çok fazla ötelemeden
çiziyor film. Bayan Nugent, aksi, insanlara karşı soğuk ve kinci biri.
Düşünsenize izin gününde bermuda şort giydi diye rahibe uyuz olan bir kadın.
Bundan dolayı kiliseye ve dine karşı mesafe koyabiliyor. Aşırı derecede
maddiyata önem veren biri ve kendi çocuklarıyla dahi bu yüzden mahkemelik.
Barnie ile yakınlaşması bile belli bir mesafe alıyor ve Barnie kimsenin
bilmediği kapalı yolları açarak ulaşıyor ihtiyarın gönlüne.
Başroldeki Jack Black aşırı derecede inandırıcı, Shirley
McLaine ise eski günlerdeki gibi döktürüyor.
Film, yaşanmış bir hikayeden perdeye aktarılıyor. Gerçek Bernie ve Marjoırie.
Tabii bizim gibi bu coğrafyaya çok uzak insanlar için çok
fark etmiyor ama Doğu ile Batı Teksas arasında ciddi bir kültür ve insan
tipolojisi farkı var. Batı Teksaslılar doğulular içen Gabby (yani geveze)
derler. Konuşmaya bayılan küçük bir kasabada ise tarihi insanlık kadar
etkileyici bir medya vardır: Fısıltı gazetesi. Yapılan bir iyilik ya da fenalık
katlanarak büyür ve kısa süre sonra bir kanaate dönüşür.
Filmde birkaç iyi oyuncu dışında genelde kasabalıları
kullanmak da bu yüzden işe yaramış ve dramanın etkisini azaltmak bir yana
inandırıcılık dozunu yükseltmiş. Jenerik sonrası röportajlarda dendiği gibi; ‘Dünyanın
Bernie’lere ihtiyacı var!’
Masallarda kurbağalar, yılanlar vardır, birden çirkin derilerinden soyunur, peri padişahının kızı oluverirler. Başkaları için yine kurbağadırlar belki. Her kadın bir kişi için tekrarlar bu mucizeyi.
Şurası kesin; şayet bir imajiner kahraman uzun ömürlü ise,
karakter derinleşmesi, dört başı mamur bir geçmişe sahip olması ve konjonktürel
bir kaderi yaşaması kaçınılmazdır. Özellikle çizgi kahramanlarda rastladığımız
bu durum, -nadiren de olsa- sinemada da işleyen bir kaidedir. Iron Man,
Amerikalı çocuklar için 1960’lı yılların başından beri yaşayan bir hayali
kahramandır. Her süper kahraman gibi, yaşayabilmesi için kendini sürekli
güncellemesi ve devrin algısına göre yeniden dizayn edilmesi gerekiyordu. Kabul
edelim ki Marvel bu işi en iyi yapan şirketlerden biri. Özellikle 80 sonrası
iyice coşan tüketim toplumunda pek çok yan sektörü de yedeğine alarak yaşadı ve
kök saldı bu imajiner kahraman.
Daha önce iki yalnız, bir de kolektif maceraysa sinemaya
dalan bu demir yığını adam, şimdi yeni macerası ve konsepti ile karşımızda. Ve
tahmin edileceği üzere artık sadece macera yaşatmıyor, oyuncak tüketiminden,
ulusal kaygılara kadar pek çok alt katmanıyla ateşliyor turbolarını. Serinin
ilkinde ‘islamofobi’yi tepe tepe kullanan film, sonra hedef kuzeye çevirmişti.
Şimdi ise, yön değil alan belirliyor ve alabildiğince geniş, global ölçekli bir
kötüyü koyuyor hedefe. Ancak, Iron Man 3’ü diğer tüm maceralardan ayıran bir
yön var ona birazdan değinelim. Önce hikaye: Diğer tüm hayali kahramanlar gibi, halkın
değil sistemin hizmetinde olan Iron Man, perdede yaşadığı üç maceradan (Biri
grup halinde idi) sonra lüks yaşamına ve kendi küstah dünyasına yeniden
dönmüştür. Görünürde hiçbir sorun yoktur ancak, alttan alta kişisel defoları
patlak vermeye başlamış ve paranın pek de mutluluk getirmediğini ufaktan
yaşadığı yüzleşmelerle görmektedir. Ancak bu süreç, vaktiyle önemsemediği bir
düşmanın büyüyüp, semirmesiyle daha da karmaşıklaşır. Görünürde tüm dünyayı
tehdit eden Mandarin, Tony Stark’ın meydan okumasıyla ne kadar acımasız
olduğunu gösterir. Bir anda neredeyse tüm silahlarından mahrum kalan Iron Man,
zırhsız ve yardımsız Amerikan izbelerinde hayata tutunmaya çabalarken de rahat
bırakılmaz. Üstüne üstlük Amerikan Başkanı da bu zalim düşmanlar tarafından
kaçırılınca yine ülkeyi kurtarmak ona kalacaktır.
İslamofobi'nin klasik sahneleriyle klişelendirirken bir anda tersten vuruyor Demir Adam 3.
Ve en büyük şaşırtmacayı melez kötüsünü deşifre ederken yapıyor.
Bu hikayenin senaristi aslında yabancı olmadığımız biri; Shane
Black. Onu özellikle Long Kiss Goodnight filminden hatırlayacaksınız. İyi
Geceler Öpücüğü, o kadar etkileyici bir senaryoya sahipti ki, merhum Erbakan’ın
bile bir gün eline bu filmin kasetini alıp, ‘İşte Amerika’nın dünyadan
sakladığı film’ diye basın toplantısı yaptığını hatırlıyorum. Black, adeta
tarifle başlanan bir yemek gibi, baştan sona özenli ve zekice yazdığı
senaryoda, bu tür bir filmde olması gereken tüm unsurları ustaca yerleştirmiş.
Üstelik bir tür ‘hem nala, hem mıha’ durumuyla… Yani hikaye sadece Amerikan
halkını tatmine yönelik bir seyir izlemiyor, kaba/ince alt metinleri okuyan
hemen herkesi mutlu edebilecek profesyonel bir yapıya sahip. Hamaset aroması
Amerikan halkına göre iyi ayarlanmış, ticari matematiği ve mühendisliği
masabaşında sıkı yapılmış bir çalışma Iron Man 3.
Kötülerin masumları vurdukları aracıları kurbanlardan
seçerek, hem film dışındaki Amerikan politik durumlarına atıfta bulunuyor hem
de, savaş gazisi askerlerin iç terörde maşa olarak kullanılmasına bir yönüyle
göz kırpıyor film. Irak/Afganistan gazisi asker ailelerine, yaptıkları terör
eylemi ne olursa olsun, ‘üzülmeyin’ diyor, ‘Aslında onlar da masum kurbandılar,
suçlu değiller!” Demir adam prototip üretim bandı da Wallmart oyuncak rafı gibi
dizayn edilmiş. Filme, hedef kitleyi temsilen konulan çocuk ve patates tüfeği
de yine film sonrası market çalışması için yapılan ustaca dokunuşlardan.
Demir Adam atölyesi oyuncak rafı gibi.
Filmin ilk göze batan unsuru, piyasanın talep ettiği her
unsuru özenle içermesi. Çocuk kahramandan vatanperverliğe, aptal ama samimi
karakterden hatayı anlayıp pişman olan (dönüşen) karaktere kadar pek çok hikaye
elemanı ustaca montajlanmış filme. Üstelik bunu ana öykünün bir parçası haline
getirmekte de büyük bir başarı var Demir Adam 3’te. Guy Pearce’in başarıyla
canlandırdığı Aldrich Killian karakteri, Notre Dame’in kamburu tadında başlayıp
zalim bir düşmana dönüşürken, esas vurgunu görünür kötü olan Mandarin’de
yapıyor film. Bu tür hamaset filmlerinin olmazsa olmazı, ‘doğu dünyası doğuştan
kötüdür’ imgelemi neredeyse her karesinde var iken, birden bire eleştiri okunun
yönünü değiştirip, Amerikan paradigmasına doğrudan giydiriyor Iron Man 3.
Beni esas şaşırtan sekans ise finale yakın yerde duran
başkanın petrol rafinerisinde Hz. İsa gibi gerilmesi ve onu kurtarmaya gelen
demir adamların adeta havari edasıyla sekansa dahil olmalarıydı. Finalin hemen
öncesinde, ‘zırh dediğin nedir ki, esas güç başka yerde’ alt vurgusu kaş göz
çıkarmadan ustaca yapılıyor Iron Man3’de. Üstelik söyleyeceği son sözün ucunu
açık bırakarak hem serinin gelecek filmler için geniş manevra alanı bırakıyor
hem de, küstah ve kibirli kahramanı daha da insanileştiriyor. Buna rağmen ‘Barış
olsaydı işsiz kalırdım’ vurgusu ve ‘Amerika kendi iblislerini üretir’le
karşıtlarına da göz kırpıyor.
Olmak ya da olmamak!
Quasimodo gibi, çan kulesinde dışlanmışlığı hissedince kötü olunur!.
Robert Downey Junior, ne derli bir usta oyuncu olduğunu,
karakterdeki anlık değişimler ve incelikli rolüyle bir kez daha ispatlarken,
daha önce Lawwless’ta kötü olarak izlediğimiz Guy Pearce, gerek kötü adam
olmadan önceki ezik karakteri, gerekse karizmatik kötüyü başarıyla
canlandırıyor.
Ancak bence esas övgüyü, kahraman ve zırh konusunda
hakkediyor film. Malum; Iron Man’i diğer imajiner süper kahramanlardan ayıran
şeyi zırhı. Çoğu süper kahraman maske ya da pelerin takarken, Iron Man için
zırh olmazsa olmazdır. Ve aslında bir süre sonra şu soru soruyor; zırh mı
kahramanı yüceltti, kahraman mı zırhı? Zırhı, bir kabuk metaforu gibi
kullanmayı başaran film, ana öyküyü eksiksiz ve aksiyonu bol şekilde
ilerletirken, mebzul miktarda ironiyi de yanına alarak kahramanın temel
paradokslarına derinlemesine dalıyor. Zırhın sadece insanlığa hizmet için bir
araç olmadığını, aynı zamanda kahramanın defolarını bastıran metal bir örtü de
olabileceğine dair nitelikli vuruşlar yapıyor. Filmin bana göre en büyük
eksiği, orta ölçekteki bu hesaplaşması, büyük hikayede neredeyse hiç
önemsememesi ve paradigmayı temsil edenlerin tamamının iyi olması. İyi de,
herkes bu kadar kusursuz ise, bunca fenalık nereden neş’et ediyor peki?
Elohi!
İbretlik bir plan daha.
11 Eylül'den beri artık klasikleşen sömürü tablosu: haç, çiçek, mum ve gözyaşı...
Ve havariler, mesih başkanı kurtarmaya gelir!
Hepsini deşifre ederek seyir zevkini batırmak istemem
elbette ama Victor Hugo’dan W. Shekespeare kadar bazı klasik ‘trük’leri de
karelerin içine gömerek tatlandıran film, benim gibi bu türden uzak insanları
bile sıkmamayı başarıyor.
Onca patırtı ve gürültü sonrasında ise bir final iç
hesaplaşması yaptırarak bir parça ciddileşiyor da film; bizi biz yapan
zırhlarımız mı, yoksa benliğimiz mi?
Çekilmişlerin içinde içi en fazla dolu olan ve bununla
beraber karakterin konvansiyonel hayranlarını da tatmin eden bir film olmuş
Iron Man 3.
Senaryosu Sadık Şendil tarafından yazılan, Ertem Eğilmez'in
yönettiği 1977 yapımı Gülen Gözler filmini hepimiz en az bir kez izlemişizdir. Oradaki
‘çılgın damat adayı' tiplemesindeki Vecihi'yi Şener Şen başarıyla
canlandırmıştı. Hani şu ‘pırpır'ıyla sevdiği kızın evinin üzerinde uçarken
ortalığı birbirine katan sakar âşık! Esasen yaşamış, gerçek bir karakter
ustalıkla eklemlenmişti hikâyeye. Vecihi, pek çok ilkleri yapmış çılgın bir
havacımızdı. Dün, Kadıköy Kızıltoprak'ta Vecihi Hürkuş Anıtı açıldı.
Vecihi Hürkuş, hayatı macera ve enteresanlıklarla dolu
muhteşem bir adam aslında. 73 yıllık ömründe, birden fazla hayata ancak
sığabilecek serencamı var Hürkuş’un. İtiraf etmek gerekirse, Vecihi’nin
hayatının başlı başına filme alınmasını yıllardan beri hep istemiş, bu işi
yapabilecek dostlarımın her birine en az bir kere bundan bahsetmişimdir.
18 Ocak 1896'da Dersaadet'te doğan Vecihi, orta
halli ama kalabalık bir ailenin mensubu. Üç yaşında iken gümrük memuru babasını
kaybediyor ve çocukluğu amcalar, halalar, enişteler, yengeler, ağabeyler ve
ablaların içinde geçiyor. 1912'de (16 yaşında) Balkan Harbi'ne eniştesi Kurmay
Albay Kemal Bey'in yanında gönüllü olarak katılıyor ve harbin sonunda esir
kampına kumandan oluyor. Ama çocukluktan beri içinde hep ‘Tayyareci' olmak var.
Yaşı küçük olduğundan makinist mektebine alıyorlar Vecihi'yi, buradan Küçük
Zabit (Gedikli/Astsubay) olarak mezun oluyor. Makinist olarak Birinci Dünya
Savaşı'nda Bağdat cephesine gönderiliyor sonra. Orada 2 Şubat 1916 tarihinde
bir uçak kazasında yaralanarak İstanbul'a dönüyor.
Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek tayyareci
hayallerini gerçekleştiriyor. 1917 sonbaharında Kafkas Cephesi'ne, 7. Tayyare
Bölüğü'ne atanıyor ve bir Rus uçağı düşürerek Kafkas Cephesi'nde uçak düşüren
ilk tayyareci oluyor. Ancak Ekim 1917'de Ruslar düşürüyor uçağını, teslim
etmemek için kendi eliyle ateşe veriyor uçağını ve bu olay onda büyük acıya
neden oluyor.
Esir olarak Hazar Denizi'ndeki Nargin Adası'na gönderilince,
kısa süre sonra adadan yüzerek kaçıyor pilot Vecihi. İran'da karaya çıkıyor ve
2,5 ayda yaya olarak Süleymaniye üzerinden Musul'a geliyor. İstanbul'a ancak
harbin sonlarında dönüyor ama yine cepheden cepheye koşup, İstiklal Harbi'ne
hemen her cephede katılıyor. Sonrası film şeridi gibi… İlk sivil pilot oluyor,
ilk uçağı yapma hikâyesi enteresan.
Ganimet olarak Yunanlılardan ellerine geçen pek çok motordan
yararlanarak projesini hazırlayıp ilk uçağı Vecihi K VI'yı imal ediyor. Uçağı
için uçuş müsaadesi isteyince, uçabilirlik sertifikası için bir teknik heyet
oluşturuluyor, ancak teknik heyetin içerisinde tayyareyi uçuracak ve kontrol
edecek personel bulunmadığından gecikiyor. Sonunda teknik heyetten birinin
"Vecihi, biz sana bu lisansı veremeyiz, uçağına güveniyorsan atla, uç,
bizi de kurtar" sözü üzerine Hürkuş,28 Ocak 1925'de uçağı Vecihi K VI ile ilk uçuşunu yapıyor.
İlk Türk uçağını yapıyor ve kendi ismini koyuyor; Vecihi!
İzin almadan uçtuğu için cezalandırılıyor ve başlıyor talihsizliği.
İzin almadan uçtuğu için cezalandırılınca, istifa ederek
hava kuvvetlerinden ayrılıp Ankara'ya gidiyor ve kurulmakta olan Türk Tayyare
Cemiyeti'ne (T.T.C.) katılıyor. Hürkuş, yaptığı uçağını geri alıp, T.T.C.'nin
bağış toplama faaliyetlerinde kullanarak halka havacılık sevgisini aşılamak
istiyor ama uçağını geri almayı başaramıyor.
Dahiyane bir fikir daha geliyor aklına, bağış toplamak için
bir madalya tüzüğü hazırlıyor. Bağışa göre bronz, gümüş, altın ve elmaslı
madalya verilecek, 10.000 TL bağışlayanın adı da alınacak uçağa ad olarak
verilecek. Türk Tayyare Cemiyetine ilk yardım Ceyhan ilçesinden gelmiş, 10.000
TL telgrafla bağışlanmış, alınan ilk uçağa da Ceyhan adı veriliyor.
Film gibi bir hayat
Hürkuş'un uçakla yurtiçi bağış gezileri de bu uçakla başlıyor.
Yurtdışına eğitime ve savaş uçağı üretimi kurslarına
gönderilince Avrupalıların uçaklarındaki eksiklikleri görüp bunu rapor ediyor.
Devlet eli ayağı durmayan kıpır kıpır bu adamı bir türlü durduramayınca hep
pasif görevler verir ama Vecihi iki ay ücretsiz olarak uzatıp Kadıköy'de bir
keresteci dükkânını kiralayarak, üç ay içinde ilk Türk sivil uçağını, aslında
ikinci uçağı Vecihi XIV uçağını yaptığında tarih 1930'dur.
Mütevazı cenaze namazı
Gösteri uçuşu devlet yetkilileri tarafından pek
beğenilmesine rağmen Vecihi'ye uçuş izni verilmiyor nedense. İlk havayolu
kargosunu, ilk havacılık reklamcılığını, ilk sivil hava taşımacılığını hep
Vecihi yapar. Ancak takdir göreceği yerde, hep engelle karşılaşır, maddi/manevi
davalarla karşı karşıya kalır ve perişan olur. Bunun üzerine 29 Ekim 1936'da
yeğeni Eribe'nin paraşütünün açılmaması nedeniyle düşüp şehit olması onu tamamen
yıkar. 1954'te kurduğu (ilk sivil) Hürkuş Hava Yolları sudan bahanelerle
kapatılır, Ziraat Bankası'ndan çok büyük kredi aldığı için çok zor durumda
kalır. Hayatının sonlarında çok sıkıntı çekmiş, borçlandırılmış, icra
takipleri, davalar nedeniyle vatana hizmet tertibinden kendisine bağlanan çok
yetersiz maaşına bile haciz konulmuştur.
16 Temmuz 1969'da, Apollo 11 Ay'a indiği gün, hüzün ve
yokluk içinde hayata gözlerini yumar Vecihi Hürkuş. Mekânı cennet olsun.
Belgeseller enteresan oluyor ama en çok beyin ile ilgili
belgeseller ilginç gelir bana. Sırf bu meseleyi anlatan bir dizi film vardı; 3
LBS. Başlı başına bir muamma olan ve modern bilimin tüm imkanlarına rağmen
bütün sırları henüz çözülememiş olan beyin, bazı zamanlar insanın en büyük
düşmanı sayılabiliyor. Ve beynin insanoğluna oynadığı oyunlar kimi zaman çok
acımasız da olabiliyor.
Amerikalı yazar Scott Z. Burns ilginç biri. Onu The Bourne
Ultimatum filminden hatırlayacaksınız. Ancak esas marifeti bu değil. Burns,
bundan yaklaşık on yıl önce New York’taki bir hastanenin psikiyatri kliniğinde
bulunmuş ve buradan yola çıkarak Wonderland dizisi için bölüm yazdı. Steven
Soderbergh ile tanışmasından sonra son üç projeyi beraber yaptılar: Informant,
Contagion ve Side Effects.
“Yan etki” anlamına gelen Side Effects, nedense ülkemizde “Acı
Reçete” ismiyle gösterimde. Konusu ve türü itibarıyla pek bir yenilik içermeyen
hikayeye sahip. Şöyle: New York’ta üst düzey bir yaşam süren Emily ve Martin
çiftinin evliliği, Martin’in borsa yolsuzluğu yüzünden hapse girmesiyle
sarsılır. Şatafatlı yaşamı bırakıp, mütevazı bir hayata geçmek zorunda kalan
Emily, kocasını beklediği 4 yıl içinde, içten içe yaşadığı büyük sıkıntıyı hep
bastırır. Martin’in tahliyesiyle ruhunda ve beyninde gizledikleri bir şekilde
dışarı taşar ve intihara meyletmeye başlar. Pek sık görülmeyen bir yöntem ile
hayatına son vermek isteyen genç kadına psikiyatrist Jonathan yardım eder.
Doktorun telkini ile yeni denenmekte olan bir anti-depresanı kullanmayı kabul
eden Emily, iyileşeceği yerde günden güne kötüye gider.
Acı Reçete, bu tür filmlerin temel olmazsa olmazı olan
‘tutuculuk’ mesajını hep bir kenarda bulundurmayı ihmal etmeyen bir film.
Modern yaşamın ve tüketimin sarstığı ruhları, pek de provokatif olmayan bir dil
ile olabildiğince ölçülü ve dengeli anlatan yönetmen Steven Soderbergh, en
büyük koz olarak şaşırtmacayı kullanıyor. Bu nedenle klişe gibi görünen
senaryo, sert virajlara giriyor.
Film, Emily’nin ilacın etkisiyle işlediği büyük bir suç
sonrasında aniden istikamet değiştiriyor, başkalaşıyor. Görünen suç ve suçlunun
arkasına bakmayı deneyerek, gerçek suçluyu sorgulamaya imkan arıyor. Finale
doğru ise tekrar kırıyor direksiyonu. Tam da ‘Her şey iyi gidiyor’ derken
klişenin sığ sularına tekrar dönüyor ve yeni bir sürprizle seyirciyi yine
şaşırtarak koyuyor noktayı. Bunu yapmasının en önemli sebebi ise, film ürettiği
toplumun en çok da bu konulardaki muhafazakarlığı. Kendini riske etmeyen yönetmen,
adeta izleyiciye ‘ne yaparsan yap, tahmininde yanılacaksın’ testi uyguluyor.
Olaya eklenen ‘entrika’ dozu, bir ara esas meseleyi
unutturacak boyuta kadar ulaşıyor. Filmin başlangıç argümanları ve seyircinin
beklentilerine cevap vermek bir yana, bunları unutturmada tipik Hollywood
klişelerine sığınıyor. İlaç endüstrisinin bidayetinden beri tartışmasının
yaşadığı, paradoksa; ‘insanlığın iyiliği için birkaç insan feda edilebilir mi?’
kadim tartışmasına kendi hikayesi çerçevesinde yaklaşıp, bunu çok büyük bir
etik ve epik mücadeleye çevirmeden yapan yönetmen Soderbergh, meseleye nokta
koymak gibi bir derdi de taşımıyor. Film ‘insan beyni sağlam bir düşmandır’
tezinden, ‘doktor civanım’ basitliğine avdet ediyor.
Oysa Anti-Depresanlar çağdaş insanlın en önemli
meselelerinden... Modern tıbbın sonradan keşfettiği pek çok yeni hastalığa dair
bir şeyler söyleyebilme imkanı varken, bir noktadan sonra ‘ne haliniz varsa
görün’ diyerek entrika havuzuna çivileme atlamak filmin en büyük hayal
kırıklıklarından biri. Psikiyatri ve suç gibi birbirine çok yakışan iki başlığı
ele almak gerçekten akıllıca olsa da, meseleyi yarı yolda bırakıp dümeni başka
sulara kırmak –tercih meselesi olarak saygı duyulsa da- hiç de hoş durmamış.
Her ne kadar final kısmı ile hayal kırıklığı oluştursa da
bir gerçek her zaman var: Steven Soderbergh yaşayan en iyi yönetmenlerden biri
ve ele aldığı konu ne olursa olsun ortaya nev-i şahsına münhasır bir film
çıkıyor.
Acı Reçete, yüklendiği diyaloglar ve karakter
derinleşmelerinden dolayı sıklıkla mekandan kopuyor. Bu nedenle yer yer bir
sinema filminden ziyade ‘oyun’ hissiyatı vererek orijinal metinle bağını
koparmıyor, koparamıyor.
Filmin oyunculukları fena değil. Emily karakterini oynayan
Rooney Maara, abartısız oyunculuğuyla göz doldururken kadroya ‘celebrity’
kontenjanından katılan Catherine Zeta-Jones oynamak için değil, bulunmak için
gibi duruyor Acı Reçete’de.
Filmin bir de trajik alt mesajı var; Side Effects modern
aileye diyor ki, eşinizle asla mutfakta tartışmayın, ikinizden birinin sırtına
ekmek bıçağının saplanma ihtimali çok yüksektir. Ve şöyle sesleniyor adeta;
beyninize iyi davranın, zira beyin hiç de iyi bir düşman değildir!
Son olarak iki not düşelim. Filmde adı geçen (Ablixa) ilacı
ciddiye almayın, zira uydurmadır. Karşınıza çıkacak olan web sitesi de film
yapımcıları tarafından oluşturulmuş sahte sitedir. Yönetmen Steven Soderbergh,
Side Effects’in son filmi olacağını, yani bu mesleği bıraktığını söyledi. Gerçi
zaten sanatçılara bu yönden pek güven olmaz ama Acı Reçete’nın hiç de iyi bir
‘son film’ olduğunu söyleyemeyiz!