6 Haziran 2013 Perşembe

Geriye kalan her şeyi unutsak da olur!


Galiba cümle Friedrich Nietzsche’ aitti ve şöyleydi: “Kalabalığa derin görünmek isteyen kimse karanlığa yönelir, kalabalık da dibini görmediği her şeyi derin sanır.”

Ve şöyle yazmıştı yazılarını genelde beğenerek okuduğum bir yazar; “Taksim'de Gezi'de herkes çöp topluyor, yemek yapıp dağıtıyor, küfür edenleri uyarıyor, birbirini kolluyor. Geleceğimizin erken bir fotoğrafı.” Açıkçası diğer beyaz adamların mevzuyla ilgili zorlama romantizmleri pek ilgili çekmemişti ama bu iddialı cümleler hakikaten ilginçti. Yoksa Ayşe Arman vapurlar felan mühim değildi…

Vakit ikindi sonrasıydı ve Taksim'e çıkan yolların kaldırımlarından çift yönlü bir insan trafiği vardı. Hava kararmadan aşağılara inmek isteyen aceleci turistler ile akşam karanlığında alanda olmayı tercih ettikleri belli olan, Taksim’e doğru yürüyen acelesi olmayan göstericiler.


Taksim’e çıkan her yolun sonunda olduğu gibi Sıraselviler’in girişinde de devasa bir barikat var. Genelde demirler kullanılmış. Küçük bir gezinti sonrasında buranın durumu en iyi olan barikat olduğunu görüyoruz. Bazı sokakların girişinde kamyonlar yan yatırılmış, bazılarında otobüsler yakılıp, harap edildikten sonra enlemesine konulmuş, bazılarında ise polis araçları barikat olarak kullanılmış. Marmara otelinin önünde televizyonun canlı yayın aracı tahrip edilmiş, üzeri sloganla dolu, hatıra resmi çektiriyor göstericiler. Bana çok ilginç geldi ama durumdan rahatsız gibi görünmüyorlardı açıkçası.

Taksim’deki büyük anıt da dahil olmak üzere yüksek olan her yere örgüt bayrakları, sloganlar asılmış. Büyük bir kentin en mühim meydanından çok bir banliyö görüntüsü var Taksim’de. Buraya gelmem de ayrı hikaye:

Bulunduğum yer metro ile ulaşımı mümkün kılmıyordu ve özel araçla oralara kadar gitmenin mümkün olmadığını biliyordum. ‘acaba giden taksi olur mu?’ endişesiyle yola baktım ki, tam da Sıraselviler’den bir tanesi çıktı karşıma. En fazla yirmibeşinde bir genç. Ve ben daha sormadan çıkan kısmın özetini geçti adeta. İlk şoku enteresandı: “Müşteri vardı, bir baktım gürültü, ardından kalabalık, derken taş yağmuru başladı. Yapıştırdım abi, ne yapayım, baktım iki araç çarpraz durmuş, durursam araba pert olacak, çektim el frenini kızakladım, hafiften tamponla park yerindeki arabalara vurdum ama anında uzadım ordan…”

İnmeden önce zıpkın kaptan şoförüm uyarıyor; abi duman görürsen genzin ilk yanarsa biberdir, koku ilk gelirse portakal, işte o pis, hemen kaç!!!

Sanki nargile tarifi yapıyor gibi çok kolay söyledi bunları.

Eylemciler ellerinin yetiştiği her noktaya slogan yazmış. Hatta biri şöyle, ‘Slogan yazacak boş duvar bulamadım!”

Marmara oteli zarar görmemiş gibi duruyor ama kapıdaki görevliler acayip tedirgin. Hemen altındaki Starbucks talan edilmiş ve Devrim Büfe yapılmış. Simit, su, çay servisi yapılıyor. Her şey bedava…


AKM uzaktan çok ilginç görünüyor. Damında bir sürü insan. Kimi gösterici, kimi medya mensubu, kurmuşlar tripodu görüntü alıyorlar. İki sevgili ayaklarını sarkıtmış, mehtabı izler gibi meydanı izliyor. Ve AKM’nin ön tarafı neredeyse pankart ve bayraklarla dolu. Bu yaşıma kadar ismini duymadığım parti ve örgüt isimleri. Hepsi özgürlük vaat ediyor.

‘AKM’yi yıktırmayız’ şeklinde bir iddiası var bu eylemcilerin. Yani önem veriyor beyaz insan bu binaya. Fakat neredeyse tamamen harabe haline gelmiş durumda. Camlar kırık, içerisi karanlık. Girip bir bakalım niyetiyle oraya yöneliyoruz ama ne mümkün. Ağır bir idrar kokusu ve her taraf tam mezbelelik. Bu kadar önem verilen binaya bunun yapılması biraz garip açıkçası.

Bir çöp toplayan adam var Maçka tarafındaki çıkışta. Eylemcilerin bize büyük bir romantizm eşliğinde gösterilerek topladıkları çöp torbalarını koydukları yer burası. Küçük bir plastik torba tepesi. Adam, etrafında atılan sloganları umursamadan torbaları karıştırıyor. En çok plastik şişelere talep var. Bir halk otobüsü neredeyse iskelet halinde. Kız arkadaşını ve onun yancısını yanına alan bir genç direksiyona oturmuş, hadi sizi istediğiniz yere götüreyim diyor. Kikirdeyerek hatıra fotoğrafı çekiyor gençler. Hemen arkasında bir emniyet aracı da yakılmış ve enkaz halinde. Onun içinde bir delikanlı şapkasını yüzüne kapamış uyuyor. Sprey boyayla kapatılmaya çalışılan yazının sadece ‘emniyet’ kısmı görünüyor.


Yine o kesif amonyak kokusu. Fakat zamanla alışıldığından olsa gerek, kimsede rahatsızlık emaresi yok. Belki de atılan gazdan dolayı kokuya alışkınlık var.

Parkın girişindeki inşaat barakalarının camları yok. Duvarlarda sloganlar üst üste yazılı durumda. Üç çocuk ele geçirdikleri bir polis kaskıyla oynuyor. Biri başına takıyor, diğeri sertçe kafasına vuruyor ve ortak tepki: “İşlemiyor lan!”

BDP organize bir şekilde eğleniyor. Müzik sistemleri var, halay çemberi oluşturmuş ‘şemmame’ oynuyorlar, biraz ötede bir minibüsteki ses sisteminden rahmetli Cem Karaca haykırıyor, “ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında. Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında…”

Yıllar önce ödül töreninde Ahmet Kaya’ya çatal bıçak yağdıranların muadilleri parkın orta yerinde gayet entelektüel bir gururla sohbet ediyorlar.

Anti-kapitalist Müslümanlar da bir yer kapmış. Kocaman bir pankartın altında başı açık kızlarla kapalılar memleket meselelerini vuzuha kavuşturuyor. Barakaların dibine birkaç kadın oturmuş. Kiminin kucağında çocuğu, kimi bebek arabasında. Yorgunlar belli. ‘Süt bitti nereden bulabiliriz’ diye bağırıyor bir genç anne.

Gezi Parkı’nın hemen girişindeki ilk geniş alana upuzun bir pankart asılmış: Kızıl Meydana hoş geldiniz. Kim ne derse desin, mevcut kalabalık ile eylemin en başındaki kitle arasında çok büyük bir profil farkı var. Standlar var mesela komünist efsanelerin posterleriyle süslenmiş, kitap-dergi filan satıyorlar. Başka bir stantta iki genç kız Ekim Gençliği Yaz kampı kampanyasının satışını yapıyor. İzmir-Özdere’de olacakmış. ‘özgürlüğümüz için buluşuyoruz’ yazıyor ilan afişinde.

Garip bir panayır kurulmuş sanki, tüm bu sıra dışı manzara normalmiş gibi davranıyor çoğu eylemci. Gecikmiş bir 1 Mayıs yaşanıyor adeta.

Bir de ekmek derdinde olanlar var tabi. Çöp toplayan gariban gibi. Su satıyor kimi, kimi bayrak. Biri deniz gözlüğü satıyor, bir genç pazarlık yapıyor bermuda şortuyla.

Bir genç kız erkek arkadaşını getirmiş ama çocuk durumun idrakinde değil gibi, ‘Çağla Natuliste filmi kaçırmayalım olur mu?’ diyor kız çekiyor kolundan gel bak, dilek ağacı var burada. Tahrip edilen bir araç adeta dilek ağacına dönüştürülmüş. Herkes bir şeyler yazıp yapıştırıyor. Meraklı insanlar da okuyorlar bunları. Biri çok enteresandı: “Bizleri mutlu etiğin için teşekür ederiz Tayip amca:)”



Elbette başta dilek ağacı olmak üzere, her şey güllük gülistanlık ve zeka içeren esprilerle süslü değil Taksim’de. Bir kere kim ne derse desin District 9 filminin platosuna dönmüş Taksim Meydanı. Yakılan araçlar, kırılan cam çerçeveler, her taraftan sarkan bayraklar, sloganlar…

Duvarlar mesela… Sloganlarla dolu ve arada müthiş zeka parıltısı taşıyan örnekler olsa da, bir nefret ve öfke kusan dil hakim Taksim’i çevreleyen bina duvarlarında. En galiz küfürlerden, en uçuk özgürlük naralarına kadar. Taksim yaşanan travmanın derinliğini göstermesi açısından çok önemli verileri taşıyor hala. Amonyak ve gaz kokuları altında.

Russel’in o müthiş lafı eşliğinde eylem alanını terk ediyorum: “İnsan olduğunuzu hatırlayın. Geriye kalan her şeyi unutsanız da olur!"

Karanlıktan Gelen: Kapıyı çalan kimdir?


Pek çok alanda bayrağı kaybeden Hollywood’un elinde kalan nadir mevzilerden biri bilim-kurgu türü. Amerikan sineması bu türe dair o kadar büyük ve önemli filmler üretti ki, tatmin çıtası kolay ulaşılır bir yükseklikte değil. Açıkçası, yeni çıkan her bilim-kurgu örneği bu nedenle çok fazla şansa sahip olamıyor. Karanlıktan Gelen (Dark Skies) bu türün en cazip temalarından birine; uzaylı meselesine, gizem ve korkuyu da ekleyerek etkileyici olmaya çalışan bir film.

Üniversite yıllarımda oturduğumuz semtte bir adam vardı. Yaşını tam tahmin edemediğimiz bu tuhaf adam, zaman zaman bekar evimize gelir ve inanılması zor şeylerden bahsederdi. Anlattığına göre, yaklaşık 20 yıl önce uzaylılar onu evinden alıp, daha önce hiç görmediği yerlere götürmüş, bir şekilde beyninin kopyasını almış, genetiğine müdahale etmiş ve yine bir gece yarısı geri getirip evine bırakmışlardı. Merak dolu bakışlarımız eşliğinde sorduğumuz hemen her soruya kendi mantığı içinde cevaplar veren bu tuhaf adam, ilk etapta dinleyenleri etkilese de, farklı günlerde sorulan aynı sorulara farkla cevaplar verdiği için, hemen herkesten ‘deli’ damgası yemişti bile. Ve sadece bir soruya cevap ver-e-mediğini hatırlıyorum. O da şu: “Peki abi, bu uzaylılar, bu kadar insan varken neden seni seçtiler?” Önce biraz bozuluyor ve sonra sorunun hakkını teslim ediyordu: “İşte onu ben de bilmiyorum ama bir gün ortaya çıkar sebebi!”

Scott Stewart, kariyer olarak görsel efekt sahasında uzmanlaşmış bir isim. Çok büyük projelerde görev almış. Iron Man, Red Cliff, ünlü bilim-kurgu klasiği Blade Runner’in revizyonu gibi önemli işlerde onun ismi de var.

Üstelik eli kalem tutan biri Steward. Daha önce Kıyamet Melekleri (Legion) ve Kutsal Savaşçı (Priest) isimli iki özgün ama vasatı aşamayan filmi hem yazımına katkıda bulunmuş, hem de yönetmenliğini yapmıştı. Her iki filmin de hem tür açısından, hem de muhteva olarak bir takım ortak paydaları vardı. Steward, sadece bilim-kurgu tarzını kullanmıyor, buna birkaç farklı tür ve küçümsenmeyecek derecede inanç referansları ekleştirerek yapıyordu filmlerini. Karanlıktan Gelen, yönetmenin bu türdeki yolculuğunda üçüncü durağı. Açıkçası yönetmen, daha önce çektiği iki filmin bazı yönlerini, ya izleyiciyi çok tatmin etmediği için tırpanlamış ya da artık o alanda söyleyecek başka şeyi kalmamış. Bu nedenle Karanlıktan Gelen, ‘Uzaylılar’ klişesine fazlasıyla sahip ve neredeyse yeni bir şey söylemeyen bir yapım.


Hikaye şöyle: Şehrin kenar ama fakir olmayan mahallesinde yaşayan genç bir aile rutin hayatlarını mutlu-mesut şekilde devam ettirirken, bir anda evlerinde garip şeyler olmaya başlar. İlk başlarda hırsızdan şüphelenirler ama öyle olsa bile çok muzip biri olmalıdır hırsız. Zira pek bir şey çalmadığı gibi, evdeki eşyalar ile tuhaf şekiller çizer, ortalığı birbirine katar. Klasik güvenlik önlemleri almaya çabalarken, küçük çocuklarının da tuhaflaştığını görürler. Ve en inanılmaz olan olur, eve gelenler hem çok gizemli, hem de ısrarcıdırlar. Aile bir anda uzaylıların ürkütücü tehdidi altında kalır.

Film, Steward’ın önceki yapımlarından ziyade mebzul miktarda Paranormal Activity ve Ruhlar Bölgesi filmlerine benziyor. Yapımcının aynı olması bu nedenle tesadüf değil. Birinde cin vs, diğerinde ruhlara atfedilen gizem, Karanlıktan Gelen’de uzaylılara yükleniyor.  Bu nedenle bu iki filmi hatırlatan epey sahne var. Scott Steward’in biraz önce bahsini ettiğimiz iki filminin, son filminden farklı olmasının nedenlerinden biri de, yapımcının bu işe fazla bütçe ayırmaması olabilir. Bir önceki filmini 60 milyon dolara çeken yönetmen, bu filmi için sadece 3.5 milyon dalar harcamış. Dolayısıyla Karanlıktan Gelen, yüksek sahne pek içermediği gibi, genellikle Paranormal Activity gibi evin içerisinde geçiyor.

Filmin sıkı sıkıya sarıldığı ilk kavram, ailenin korunma güdüsü. Çaresiz durumda kalan kalan modern insanın, aradığı çıkış yöntemlerini sırayla uygulayan sıkışık aile, kendi kavramlarına sıkı sıkıya sarılarak belayı defedebilmeye uğraşıyor Karanlıktan Gelen’de. Bununla beraber, film salt bir uzaylı tehdidi ile sınırlı kalmıyor, Amerikan hayatının günceline ait pek çok meseleyi de yan mesele olarak işliyor. Ekonomik sıkıntı, işsizlik, bozulan dengeler vs.


Film, neredeyse tüm süresi boyunca hiçbir sürprize sahip olmadan, sadece seyirciyi tedirgin etme güzergahında ilerlerken, kendini kaptıranlara iyi vakit geçirtiyor ve esas vurucu darbeyi finalde yapıyor. Scott en iyi bildiği şeyi, görsel ve işitsel efektleri başarıyla uygulayarak filmin gerilim dozunu hep yukarıda tutuyor. Karanlıktan Gelen’in başarılı olan özelliklerinden biri de, filmin ana korku öğesi olan uzaylıları çala-kamera bir iki planda gösterip, gerilimi buna rağmen sağlayabilmesi.

Son tahlilde şunu söyleyebiliriz; her ne kadar düşük bütçeli bir prodüksiyon gibi görülse de, musallat olan belayı (ruh ya da cin yerine uzaylılar) değiştirerek kontrollü bir film olmuş Karanlıktan Gelen. Ait olduğu kültür gereği, çok fazla hakim olamadığı post-apokaliptik mevzular yerine (Priest ve Legion örneğinde olduğu gibi) daha güncel ve bilim-kurgu perspektifiyle klişe hikayesiyle kısmî bir başarıya da ulaşıyor. Neticede bu türe uzaktan muhabbet gösterenleri sıkmayacak, türün aşinalarını tatmin edecek bir yapım çıkıyor ortaya.


29 Mayıs 2013 Çarşamba

Selam: Mağluptur bu yolda galip!




 “Sizi severim ama hakikati daha ziyade severim…”
Aristo (Eflatun’a hitaben)



Bu satırları takip edenler İslam’ın sanata, özellikle sinemaya bakışını defaatle ele alan yazılar kaleme aldığımızı hatırlayacaklardır. Hassaten Kur’an’ı Kerim’in gerek biçimsel –metin- olarak (tabiri caizse benzersiz bir sinematografiyle) gerekse içerik olarak (Tam da dünya sinemasının hikaye bağlamında tıkandığı son dönemlerde) son derece bakir ve benzersiz bir kaynak olabileceğini çok kere ifade etmeye çabaladık.

Keza Risale-i Nur’lar da benzer bir bakış açısıyla ele alındığında Bediüzzaman Hazretleri’nin hem sinemanın temel kullanım unsurlarına (Flash Back, Flash Forwad, anlatım açıları da dahil) şaşırtıcı derecede hakim olduğunu ve özellikle anlatım dili olarak öykü ve his aktarımında -Hazreti Üstad’ın sinemanın keşif yıllarında yaşamasına rağmen-, günümüz sinema dilini aşan bir üslup kullandığını da çok kere vurgulamıştık.

Türk Sineması ‘altın çağ’ denilen dönemde yılda 300’den fazla film üretiyordu. Ancak bu üretimin de bir noktadan sonra tıkandığını, birbirine benzer hikayelerin, birbirinin neredeyse tıpkı basımı filmler ile seyirciyi salonlardan kaçırdıklarını biliyoruz. Ve kısa süre sonra gelen yabancılaşma.. Film dilinde yabancılaşma, hikayede yabancılaşma, oyunculuklarda yabancılaşma. Neredeyse özgün hiçbir şeyi kalmadı Yeşilçam’ın ve tabiri caizse uzun bir fetret devri yaşadı.

HİZMET VE GÖRSEL SANATLAR

Hizmet; bidayetinden beri teknolojiyi, hassaten görsel sanatları ziyadesiyle kullanıyordu. Hatta bundan dolayı, konvansiyonel sair topluluk, hareket ve hizmetlerden eleştiri bile alıyordu, diyebiliriz. Fakirin öğrencilik yıllarına rastlar o dönem. Ülke genelinde sinemanın ciddi anlamda bir fetret dönemi yaşadığı ve video teknolojisinin gelişmesi, video playerlerin hemen her eve girmesi (Betamax/VHS) bu formatta sanat ürünlerinin artmasına neden olmuştu. Pek çok önemli yönetmen, pek çok önemli filmi video formatında yaptığı için sinema salonlarında gösterime girme imkanı da bulamamıştı.



Başta Sema Video olmak üzere, resmi/gayr-ı resmi videokaset kiralama/satma işi yapan kurumlar adeta arı gibi çalışıyor ve Hizmet, bu sektörü hem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ufkunun birer semeresi olan vaaz ve nasihatlerini, hem de izlemeye uygun bulunan sinema ürünlerini kendi networkünde dolaşıma sokuyordu. Açıkçası çok bereketli ve semereli bir dönemdi.

Elbette, aradan geçen zaman hem hizmeti global ölçekte etkin bir aktör ve hayatın her alanında olduğu gibi, sanat sektöründe de artık söz söyleyebilecek duruma getirdi. Artık sadece, bizlere sunulan fikir ve sanat eserlerini tüketip, bu konuda yorum yapan değil, aynı zamanda proje üreten bir noktaya gelmiş bulunuyoruz.

Ve elbette tek başına bir şükür vesilesi olan bu durumda, çok da dikkatli olunması gerektiğinin idrakinde olmak gerekiyor. Sanat alanında verilecek her ürün, kolektif bir şuurun ortak semeresi sayılacağı (öyle olmasa bile, öyle bir algı oluşturacağı) herkesin malumu. Dolayısıyla, üretilen her içeriğe/sanat eserine dünya çapında bir camianın bu alandaki arz-ı endam edişi olarak bakılmaktadır.

Şunu da ifade etmek lazım; böylesi bir bilinç ve arka plana sahip olan hareketin üreteceği her ne ise, her zaman en üst düzey olmayacaktır. Böyle olması da beklenemez elbette. Ancak, kolektif şuurun nişanesi olan birikim ve tecrübenin, üretilen her esere yansıması da zaruridir. Dolayısıyla, kademeli bir kaliteleşme, pey der pey bir rafineleşme olması gerekir.

Söz gelimi, yeni bir gazete çıkarılacaksa, bunun Zaman gazetesinden daha alt kalitede bir mevkute olması beklenemez. Keza TV sektöründe yapılacak her yeni hamlenin alt sınırı bellidir.

ÖNEMLİ BİR KISTAS: SAMİMİYET

Tekrar sinema alanına dönecek olursak. Daha önce üretilen sayısı sınırlı birkaç filmin elbette istenilen ve arzu edilen seviyede olmadığı muhakkak.  Ancak, o eserlerin en azından hizmetin bu sektördeki ilk ürünleri olmasının getirdiği belirli bir tolere edici bakış açısıyla değerlendirildiğini de bilmek lazım. Bununla beraber, önceki örneklerde çok önemli bir ortak payda vardı: samimiyet. Eserler, her ne kadar arzu edilen kalitede olmasa da, içerdiği samimiyet her karesinde hissedildiğinden, hep hoş görüldü ve ‘inşallah daha iyisi yapılır’ temennisi ile karşılandı.

Şüphesiz Selam filmini de böylesi bir arka plan ile izlemeye başlamak durumundayız.


Bu perspektif ile alındığında Selam, ele aldığı kahramanlık hikayelerinin etkileyiciliğinden maça ‘1-0’ önde başlayan bir film. Neredeyse her hikayesi başka bir filme konu olabilecek bir hareketin anlatıcılığına soyunmak, böylesi bir üstünlükle başlamayı kaçınılmaz kılıyor zaten. Dolayısıyla Selam’ın anlattığı hikaye, filmden bağımsız olarak başlı başına etkileyici ve belli miktarda epik unsunlar içeriyor.

Film, üç öğretmenin hikayesini parçalı olarak anlatırken, çok da uzak olmadığımız, bir şekilde daha önceden okuyup, aşina olduğumuz üç öyküye yaklaşıyor. Bu anlamda Türk halkının yabancısı olmadığı kahramanlar ve tiplemeler var. Sıkıntı şu; bu karakterlerin eklemlendiği hikayeler ve derinleşmeler ne kadar sağlıklı ve doğru?

Yeri gelmişken bir hakkı teslim etmemek olmaz; Selam bir sinema filmine layık bir görselliğe ve resim temizliğine sahip. Oyunculuklar yer yer aksasa da, genel olarak derdini anlatabilen bir yapım.

Bu sütunların takipçileri, sinemaya bakış açımızda ‘iyi/kötü’ perspektifinden ziyade ‘olmuş/olmamış’ ya da ‘başarılı/başarısız’ düşüncesinin hakim olduğunu bilirler. Dolayısıyla Selam ‘kötü’ bir filmden ziyade –maalesef- olmamış denebilecek bir sinema eseri. Film, olumlu ve üstün özelliklerini cömertçe harcayan, dahası; bazı yönleriyle epey riskler ve yanlış anlaşılmalara son derece müsait bir yapı içeriyor. Elbette, tüm bu sıkıntılarda belli bir kasıt ya da art niyetten ziyade, yetkin olamama durumu var. Filmin oturtulduğu temel mantık ve mesaj ekseninin de küçümsenmeyecek boyutta riskli olduğunu söylemek zorundayız.


Şüphesiz filmi yapan arkadaşlar ciddi emek ve efor sarf etmiş ve şüphesiz kuşku götürmeyecek bir samimiyete sahip film. Ancak, bazı durumlarda samimiyet tehlikeli bir rendeye dönüşüp, anlatılmak isteneni yanlış algılamaya sebep olabilecek ters tepen bir silaha dönüşebiliyor. Bu durum bazen çok tehlikeli sularda ve yanlış anlaşılması çok olağan mesajların altını ısrarla çiziliyor.

İsterseniz filmin temel zaafları, riskleri ve sıkıntılarını teker teker ele alarak ne demek istediğimizi izah edelim:

İlk olarak ‘aşk’ kavramına, nirengi noktası inanç ve iman olan bir hareketin tamamen dışından, seküler sığlıkla bakmayı tercih eden bir film Selam. Bu durum, hem haksızlık hem de vebal gibi geldi. Dünyanın dört bir yanında bin bir cefa, çile. ıstırap ve hasret ile yapılan hizmetlerin temel motivasyonu olan ‘ilahi aşk’ı, son derece sığ (üstelik bu sekülerleşme de ciddi zaaflar içeriyor)  ve beşeri bir alana kaydırarak hem hizmete büyük haksızlık ediyor, hem de negatif bir örneğin altını kalınca çizerek, adeta meşrulaştırma girişiminde bulunuyor.

Dahası; bu aşk, klasik olarak işlenilen bir aşk da değil; üçlü bir aşktan bahsediyor film. Avantür tarzın –tabiri bağışlayın- ‘iki köpek bir kemik’ olarak kabataslak ifade ettiği kadim çatışmayı filmin merkezine oturtmayı deniyor. Selam’da her şeyin önüne geçirilen aşk üçlü bir aşk, yani; “sevdiğim başka, sevenim başka” arabeskliğinden başka bir şey değil ne yazık ki!

Bu aşk üçgenini çizerken, hizmete bir de kötülük ediyor Selam. Temel motivasyonu uhrevi parametreler olan hareketi, nefsanî hislerine alet eden bir karakteri hikayeye dahil ederek olağanlaştırıyor. Açıkçası bu hem haksız, hem de çok riskli bir durumdur. Bilmem kaç kurban vererek sevdiği kızın yanına gitmek isteyen genci, hikayenin sonunda neye dönüştürürseniz dönüştürün, akılda başka şeyler kalabiliyor; mesela, Kimse Yok Mu’ya 100 kurban bağışla, aşık olduğun kızın yanına götürsün seni! Bakınız şu cümleler bir sözlükten alındı: “Kimse Yok Mu derneğini miydi filmdeki, 100 kurban daha bağışlayınca zengin bebesi Berkecan’ı hoşlandığı kızın yanına yolladılar, demek ki hayır derneklerinde de rüşvetle istenilen şey yapılabiliyormuş mesajı veriyor.”


Kaldı ki bu "müptela aşık" arketipi de sorunlu ve yapmacık. Seyirci bu nefsanî istekli gencin, dünyevi aşkına, bırakınız saygı duymayı gülüyor sadece!

İyi ve kötü karakterize edilirken de hem dikkatsiz hem çok kaba bir dil kullanıyor film. “İyiler neden iyi, temel motivasyonları nedir?” gibi bir derdi olmadığı gibi, kötüler de öylesine kötü, hiçbir gerekçelendirme, sebep yerleştirme çabası yok filmin. Böyle olunca, himmet toplayan kadın da, buna karşı çıkan baba da havada kalıyor, kaba bir arabesk figürü gibi duruyor.


Filmin dramatik dili de çok iptidai, ilkel ve neredeyse mizaha kaçacak türden. Pek çok sahnede seyircinin kahkaha atması çok muhtemel… Artık günümüz seyircisi çok kaliteli yabancı filmleri de izleyebiliyor, dolayısıyla yaptığımız filmlerin dil ve estetiğinin onlar kadar olmasa da en azından onlara göre komik sayılabilecek bir seviyesizlikte olmaması lazım. Keza dramanın yine temel özelliklerinden olan ‘Söylediğini gösterme, gösterdiğini söyletme’ kaidesi neredeyse paramparça ediliyor. Seyirciye tabiri caizse ‘aptal’ muamelesi yapılarak (söz gelimi beyazların arabasına almadığı için çocukları ölen zenci aile) aynı mesaj neredeyse 6-7 kez veriliyor yine de doymuyor film. Biz Afrikalı ailenin dramını gözlerimizle görmüşken, bunu tekrar tekrar söyletmenin mantığını anlamak mümkün değil. Afganistan’daki aç çocukların durumu da çok farklı değil.

Bununla beraber, anlatılmaması gerekeni defalarca anlatan film, anlatılması gerekeni yarım yamalak ortalık yerde bırakarak pek çok noktada algı eksikliğine de sebep oluyor. Bosna hikayesindeki öğrencilerin esas meselesini, biz mevzuyu dışarıdan bilmesek, anlamak mümkün değil sanırım. Nehirde boğulan öğretmenin hikayesi çok meşhur olduğu için daha bu sahnenin ikinci dakikasında öykünün gidişatını biliyoruz. Köprü üzerinde çocuğa didaktizm şahikası konuşmayı dakikalarca yaptırmak, üstelik bunu telaffuz sorunundan dolayı seyircinin tam anlamaması ciddi bir zaaf.

Film, belli bir omurga hikayeye yaslanmadığı için parçalı şekilde anlatılıyor ve adeta öykü zıplayarak ilerliyor. Bu hikaye parçalanmışlığı, filmin sair sütunları da doğru dürüst inşa edilmediği için, bir süre sonra tamamen dağılıyor. Üç ayrı hikaye, bir ana örgü ile ortak bir şekilde ilerlemiyor, her hikayenin kendi güzergahı var ancak, üç hikayenin de hedefi çok zayıf ve yetersiz. Afrika'da ırkçılık önyargısını kırmadaki hizmetin rolü alabildiğince basite indirgenerek anlatılıyor. Ve maalesef bırakınız inanmayı 'Gerçek kesit' türünden dramatizasyon seviyesine iniyor durum. Bosna hikayesi de öyle. Tıpkı Afrika gibi, yaşanmış bir olaya dayanan hikaye, dramanın doğası gereği daha yükselmesi gerekirken, hakikatin yanında daha da cılızlaşıyor ve bir yerden sonra tamamen kartonlaşıyor. Afganistan ise, büyük ihtimalle çekimlerin zor koşullarda yapılmasından dolayı, hem hikayenin kahramanlarını doğru dürüst tanımıyoruz, hem derme çatma dekorlarla Afgan halkının temel acılarını bırakınız lineer yansıtmayı, daha da aşağı çekildiğini görüyoruz.


Üstelik film, hangi konuya ne kadar gireceği meselesinde de savruk ve kararsız. Hikayeler ile ilgisi olsun olmasın, neredeyse hizmete müteallik her şeye bir şekilde bulaşıyor ve bir yere bağlamak gibi derdi olmadan öylesine ortalık yerde bırakıyor: Himmet, hicret, eğitim, STK, Türkçe Olimpiyatları vs. Hepsine değmeye özen gösteriyor ama doğru dürüst bir şey de söylemediği gibi, adeta biçer döver gibi başak tarlalarını dümdüz ederek geçiveriyor. Bunu yaparken genellikle parodi düzeyinden bir adım ötesine geçemiyor yazık ki!

Oyunculuk konusu ise ayrı bir üzüntü kaynağı. Elbette filmde rol alan oyuncular ellerinden gelenin en iyisini yapmayı denemişler ama korkarım ki, bu yetmemiş. Bosna’da görev yapan öğretmenin doğallığı dışında oyunculuk yok denecek kadar zayıf. Onu da başarısız bir boğulma aksiyonuyla nehirde batırıp harcıyor film. Hele Afganistan’daki bayan öğretmen adeta bir fresk gibi hissiz duruyor. Buna, sponsorlardan temin edilmiş gıcır gıcır kostümler de eklenince, inandırıcılık neredeyse mümkün olmuyor. Selam, film dili, anlatımı, içeriği ve oyunculuğu ile 10 yıl önce Samanyolu’nun yayınladığı herhangi bir dizinin bir bölümünden daha kaliteli değil ne yazık ki!

Şüphesiz belli bir zihinsel yaklaşımla, böylesi bir filmin, izleyici profilinin hoşuna gidecek bazı unsurları içermesi hesaplanmış. Türkçe Olimpiyatları sekansı da böyle bir şey. Ama Allah aşkına, izlerken göz yaşlarımızı tutamadığımız bu organizasyonu, arabesk bir iki aşık öğretmenin melodramatik buluşmasına dönüştürmek, biraz vicdansızlık değil mi?

Selam filmi, kanaatimce ecdada da büyük haksızlık yapıyor. Merhum Meriç, ‘kıtaları atlas kumaş gibi kesip biçerdik, kelle damlardı kılıcımızdan, cihanda bir biz vardır, bir küffar’ derken Osmanlı’nın fetih ruhuna değinir. Merhum Necip Fazıl ise, ecdadın kılıcını bir cerrah neşterine benzetir ve asrın cerahatını akıtmak için zaruri bulur. Durum böyleyken, fetih ruhunu neredeyse reddederek, ‘siz iyi ki kılıçla gelmediniz’ demenin mantığı çok havada duruyor ve ecdada ciddi haksızlık ediyor bence. Sadece ecdat da değil üstelik. Efendimiz (SAV) dönemine, Hz. Ali’ye, Hz. Halid B. Velid’e vs… Hepsine büyük bir haksızlık var Selam’da.


Şüphesiz şunun farkındayız; Kılıç kavramsal olarak bir karşılığa denk gelir İslam terminolojisinde. Hak ve hakikatin kılıcı gibi. Risale-i Nur epistemolojisinde hakikatin elmas kılıcını sıklıkla görürüz mesela. Pek çok uhrevi metinde kılıç sembolik olarak ‘zülumatı yırtıp atan, kesen’ manasında kullanılır. Şüphesiz filme ismini veren ‘Selam’ kavramı da çok güçlüdür ve hassaten günümüz hizmet anlayışını doğru olarak ifade edip karşılar. Lakin bir kavramı yücelteceğiz derken, başka ve önemli bir kavramı, üstelik yanlış anlamlar çıkarabilecek şekilde yermenin, ötelemenin mantığı ne hizmete ne de İslam anlayışına uyar. Selam, içerdiği anlam ve gündelik kullanım dolayısıyla kılıca düşmanmış gibi sunulursa son derece riskli neticeler damıtılır. Bu mantık art niyet taşımıyorsa bile en azından şuursuzluk içermektedir. Sadece şu Hadis-i şerif bile meseleyi özetliyor: “Bilin ki Cennet kılıçların gölgesi altındadır." (Buharî, Cihâd 156, 22, 32,112, Temennî 8; Müslim, Cihâd 20; Ebu Dâvûd, Cihâd 98)

HOCAEFENDİ’NİN FİLME BAKIŞI

Şüphesiz biraz sert gibi görünen bu değerlendirmeye itirazlar olacaktır. En başta da, ‘sen böyle diyorsun ama Hocaefendi’nin bakış açısı da belli’ denilecektir.

Önce Muhterem Hocaefendi’nin Selam filmi ile ilgili değerlendirmesinden bir kesiti aktarayım: “Ben ne filmden anlarım, ne senaryodan anlarım, ne yapımdan anlarım. Takdir ettiğim yanları oldu. Öğretmenler, Anadolu insanının o kendisine çok yakışan, numarası kendisine tam uyan anlayış, düşünce, feragat hissi ve hasbiliğiyle sadece dünyanın bir yerine değil Afrika’dan Uzak Doğu’ya, oradan Balkanlara pek çok ülkeye gitmişler. O öğretmenlerimiz farklı coğrafyalarda, farklı anlayış ve kültürlerde yetişmiş insanları ellerine almış, teknede yoğuruyor gibi yoğurmuş, yumuşatmış ve potada eritmişler.”

Şöyle devam ediyor Hocaefendi; “Filmin bir sahnesinde Mostar Köprüsü’nde kavga edip suya atlayan iki çocuğu kurtarmak için kendisini feda eden öğretmen anlatılıyor. Onu seyrederken gözyaşlarımı tutamadım. Afrika’da canlandırılan sahneler de böyleydi. Filmde rol alan arkadaşlar da öğretmenlerin oralardaki fedakârlıkları karşısında büyülendiklerini anlatıyorlar. Oynadıkları roller onları da büyülemiş. Zira, olan şeyler bir vakıa, bir realite, bir gerçek…”

Şu kısım ise çok mühim: “Evlerinde duvaklı gelinlerini bırakıp gidenler oldu. Parmaklarında nişan yüzüğüyle gidenler oldu. Gözü yaşlı anneyi babayı bırakıp gidenler oldu… “Kaç senedir oradasın?” diye sorduklarım oldu; kimisi “Hocam, on senedir oradayım!” dedi. İşte bunun alnı değil de ayağı bile öpülür. “Selam”la gitmiş arkadaşlar.. Tahtalara “selam” yazmışlar. Bu, esenlik demektir. Laf atsalar bile “Selam!.. Esenlik içinde kalın!” Gelip çarpsalar bile bir sapan taşı gibi, altın gibi ses verir: “Selam!..” Böyle gittiyseniz, Allah’ın izni ve inayetiyle, selam size orada kalıcılık zemin ve atmosferini oluşturur.”


Şu hadisi hepimiz biliriz; "Bir gün İslam Peygamberi Hz. Muhammed, yakın dostları ile yürürken, yol kenarında bir köpek ölüsü görür. Ashap "Bu leş Ne kadar pis kokuyor" diye birbirlerine dert yanarlar. Rahmet Peygamberi ise onları uyarmadan, en kibar üslupla onlara şunu söyler: "Ne güzel dişleri var!"

Hocaefendi’yi Hocaefendi yapan şey, en kötü manzara karşısında bile güzeli görüp ön plana çıkarmasıdır. Hele hele hizmet mevzuunda alabildiğince hassas ve rikkatli olduğu hepimizin malumu. Kaldı ki, fikirlerini beyan etmeden önce özellikle vurguladığı ‘Ben filmden anlamam’ hususu önemli.

Elbette bizlere film ile ilgili olumlu kanaatleri aktarılacaktır, ancak tahminim o ki, Hocaefendi de filmde bizim derinlemesine yaptığımız analize yakın analizleri yapıp, sakıncalı yönleri belirttikten sonra filmin anlatmak istediği mesajı hususan ön plana çıkararak, büyüklüğüne ve hassasiyetine yakışan bir bakış açısı göstermekle beraber, filmin izlenme odağı hakkında da ciddi fikir vermektedir.

Evet. Selam filmi tüm negatif hususlarına rağmen, çok önemli bir meseleyi ele almaktadır. Zaten filmin zayıf ve yanlış yönlerini ‘ne de olsa bizimkilerin filmi görmezden gelelim’ demeden ele almamızın temel nedeni de budur. Parmaklarındaki nişan yüzüğünü bırakıp, gözü yaşlı anne babayı bırakıp gidenleri dünyevi bir aşk uğruna günlerini gecelerini bitirip tüketen birileri olarak göstermek bu davaya –en hafif ifadeyle- haksızlık etmektedirler. Üstelik bunu ‘film olduğu için böyle’ gerekçesine sığınarak yapılması büsbütün insafsızlıktır.

Dikkat buyrulursa Hocaefendi filme övgü dizmiyor, filmden yola çıkarak hizmetin yaşanmış hikayeleri karşısında göz yaşı döküyor, hisleniyor ve iltifatlar ediyor.

Hasılı durum şudur; Fethullah Gülen Hocaefendi, büyüklüğüne, temel karakterine, önderliğine ve farklı olan bakış açısına göre söylüyor, konuşuyor ve tespitlerde bulunuyor. Burada en ufak bir yanılgı, yanlışlık ve terslik yoktur. Bizim işimiz ise farklıdır. Fethullah Gülen öyle olduğu için Hocaefendi’dir, biz ise böyle önümüzdeki film kimin olursa olsun, hak ve hakkaniyet hudutlarını aşmadan işin gereğini yazmak zorunda olduğumuz için böylesi yazıları istemeden de olsa kaleme alıyoruz.

Ve meseleye bakışımızda şöyle bir farklılık var: Muhterem Hocaefendi, -Allah u Alem- bu tür filmlerin en azından bir ilk adım olarak önemli olduğunu, daha kaliteli yapımlar için öncül olması bağlamında mühim buluyor. Oysa şahsen, bu tür olumsuz tabloların, özellikle konuyu tükettiği için, ondan sonraki filmlerin de önünü tıkadığına inanıyorum. Yani Selam, ele alıp hakkını veremediği pek çok konu, hikaye ve kahramanı maalesef harcamıştır. Kendisinden sonra çekilecek benzeri filmlerin işini daha da zorlaştırmıştır.

Selam filmi meselesi böyle.