Stanley Kubrick kült filmi 2001: Uzay Macerası’nı 1968
yılında çektiğinde ortaya çıkan şeyin sadece bir filmden ibaret olmadığını
insanoğlu aya ayak bastıktan sonra anlayacaktı.
Zira astronotların çektiği belgesel görüntüler ile Kubrick’in
görüntüleri şaşırtıcı derecede benzerlik içermekle kalmıyor, Kubrick’in kurduğu
uzay/zaman uzamsal ilişkisi bir nevi artık bilimsel veri olarak kabul
ediliyordu. Usta yönetmenin çeşitli itham ve suçlamalarla ömür boyu karşı
karşıya kalmak bir yana, çok sonra çektiği The Shining ile bu iddialara cevap
verir gibi pek çok alt metin kullansa da, The Shining-Cinnet çok daha büyük
tartışmalara ve ithamlara sebep oldu. Bu anlamda uzay filmlerinin babası
sayılan 2001: Uzay macerası, kendinden sonra gelen tüm filmlere tabii olarak
ilham verdi. Bu filme yoğunlaşırsak yazının tamamını ayırmak bile yetmeyeceği
için burada bırakalım.
Memento ve Inception gibi önemli filmlere imza atan sıra
dışı yönetmen Christopher Nolan’ın Interstellar- Yıldızlararası projesi daha
yapım öncesi aşamasında Kubrick’in Uzay macerası ile benzeştirilip
karşılaştırılmaya başlanmıştı. Aslında projenin varlığı yaklaşık 8 yıldır
biliniyordu. Jonathan Nolan’ın (Christopher’in
kardeşi) yazdığı metnin Spielberg tarafından çekilmesi bekleniyordu. Açıkçası,
yazarın ağabeyinin kendi felsefesinden eklemeler yaparak çekmeye karar vermesi
sinema sanatı açısından sevindiriciydi, zira Spielberg’in projeyi mısır patlağı
malzemesine dönüştürme ihtimali yüksekti.
Ne ki Yıldızlararası henüz vizyona girmeden tuhaf bir
fısıltı gazetesi yayını başladı. Kimi otoriteler filmi özel gösterimde izlemiş
ve sinema tarihinin en iyi filmi payesini vermişti bile. Ünlü sinema
sitelerinde aldığı puanlar dudak uçuklatacak cinstendi. Kimileri bunun
yönetmenin bir tür PR çalışması olduğunu söylerken, kimi de kendi adına özel
mail adresi bile almayan Nolan’ın buna tenezzül etmeyeceğini yazıp çizdi.
Aslında gerekçesiz bir durum değildi bu. Zira ‘Nolan Kredisi’
diye bir kavram oluşmuştu sinema sektöründe. Öyledir de, bazı yönetmenler
isterlerse telefon rehberini senaryolaştırıp filme çekeceklerini söylesinler,
kitleler üzerinde heyecan oluştururlar. Nolan da böylesi bir isimdi. Bu tür
isimlerin en büyük talihsizlikleri ise, filmlerini görmeden yüceltenler olduğu
gibi, izlemeden yerin dibine batıranların da varlığıydı!
İşte bu tartışmalar gölgesinde vizyona girdi Yıldızlararası.
Film, uzak olmayan bir gelecekte insanlığın sonuna dair bir anti-ütopyayı
anlatıyor. Hükümetlerin ve silahların dünyayı yaşanılmaz kılmasına ramak kala,
insanlığın inisiyatif alıp tekrar fabrika ayarlarına dönme çabasını, ancak
biraz da işin işten geçme döneminde kendine konu ediniyor Yıldızlararası.
Tekrar tarıma dönen insanlık, mahvettiği çevrenin gazabından kurtulmak için
çareler ararken, işi gücü olmadığından kendini mısır yetiştiriciliğine vermiş
bir pilot ve kızının odağında bir grup araştırmacının dünyayı kurtarma çabasını
izliyoruz Interstellar’da.
Film hakkında söylenebilecek en önemli şey, hem Kubrick’e
hem de Nolan’a büyük haksızlık yapıldığı. Zira 2001: Uzay Macerası ile
Yıldızlararası’nın türü dışında hiçbir benzerliği yok. Bu filmleri bir birine
benzetmek İnce Memed ile Zapata’yı aynı kefeye koymak gibi bir şey. Bir kere
Kubrick’in sinema dili ile Nolan’ınki arasında uçurum var. Öyle olması da doğal...
Biri uzay hakkında neredeyse ‘hiç’ bilgi sahibi iken muazzam bir görü ve
görsellikle bir dünya tasvir etmişti. Nolan ise, bilimin geldiği tüm verileri
yedeğine alarak, adeta yüzyıl öncesinin atmosferini tekrar kurmuş ve gücünü
görsellikten ziyade felsefe ve kelama dayayan, duygusal eğrisi muazzam bükümlü
bir yapım ortaya çıkarmış.

Bilinmeyen bir dünyayı tek karede tasvir edip işin içinden
çıkıveren Kubrick dehası ile, zamanı bir oyun hamuru gibi evirip çevirerek,
üstelik buna duygusal gerilim ve aksiyon da eklemlemeyi başaran Nolan
derinliğini mukayese etmek değil, tamamlayıcı olarak görmek lazım. 1968 yapımı
filmdeki karadelik görselliği ile 2014 görselliğini karşılaştırmak zaten
vicdansızlıktır.
Kubrick’in dış uzayı ile Nolan’ın iç uzayı ayrı ayrı
lezzetler içeriyor. Hatırlayalım; Inception bir yönüyle ‘iç uzay’ filmiydi. İnsanın
derinliğine ve bilinmezliğine yapılan ürpertici ve zihin karıştırıcı bir
seyahat vardı o filmde. Interstellar,
kapkara bir gelecekte insana dair umut ekimleri yaparken, işin felsefesini,
duygusunu ve zaman kavramındaki analitiğini sinema diliyle vermeyi deniyor.
Tabii şahane bir görsellik ve Hans Zimmer’in acımasızca güzel olan müziği
eşliğinde!
Esasen bu tür filmler ister istemez kendisinden öncekilerle
bir şekilde irtibatlandırılabiliyor. Metinleri Malick’i hatırlatan
Yıldızlararası, dramatik yapısıyla Zemeckis’in Mesaj’ını çağrıştırıyor da
diyebiliriz.
Christopher Nolan sineması dediğimiz şey bir tür
sinemasından ziyade, tarz sinemasına dönüşüyor her film ile biraz daha. Nolan
anlattığı hikayenin türü ne olursa olsun mebzul miktarda epikleştirerek ve
zaman kavramıyla ciddi şekilde oynayarak aktarıyor şeride.
Nolan’ın kadere bakışı elbette takdire şayan, bunu yaparken
bir yükseltiye tırmanıp ‘ey insan’ didaktizmine saplanmaması da, ancak ‘boşuna
bakışını başka yere çevirme, çare sensin’ materyalizmi de samimiyetindeki
sıcaklığı zedeleyen yönlerden. Elbette ‘Çare Drogba’ vulgarizasyonu yapmıyoruz
ama kainattaki o muhteşem manzumeyi görüp, bunu tasvir ederken bilimin soğuk
yörüngesinde iki ayağın da sabit kalması , doğrusu, çok hazzetmediğimiz bir
durum!
Açıkçası sinema tarihini değiştirecek ölçüde güçlü bir film
değil Yıldızlararası, ancak ‘dağ fare doğurdu’ durumu da yok. C. Nolan tadı her
karesine sinmiş, insanlığın geçmiş ve geleceğine dair sağlam şeyler söyleyen
bir film.