1 Ocak 2015 Perşembe
24 Aralık 2014 Çarşamba
Hayalet Köpek:Samuray’ın Yolu
Son dönem filmlerinde can sıkıntısından ne yapacağını
şaşırmış gibi görünse de Jim Jarmusch bağımsız sinemanın en enteresan
isimlerinden biridir.
Filme geçmeden önce belki yönetmen hakkında orta boylu bir şeyler
söylemek lazım:
Amerikalı bağımsız film yönetmeni. Gerçek adı James R.
Jarmusch’tur. Amerikayı Amerikan olmayan bir bakış açısıyla anlatmayı başarmış
bir yönetmendir ve bağımsız sinema için dönüm noktası olan filmleriyle
tanınmaktadır. Hollywood klişelerini kıran yapımlarıyla hayranlık uyandırmış ve
birçok bağımsız sinemacıya ilham vermiştir. Stranger Than Paradise, Mystery
Train ve Deadman önemli filmlerindendir.
Kimdir Bu Jarmusch?
22 Ocak 1953’te Akron, Ohio, Amerika’da dünyaya geldi. Ann
Jarmusch ve Tom Jarmusch’un abileriydi. Küçük yaşlarındayken yazar olmak isteyen
Jarmusch, 1971’de New York’a taşındı. Columbia University’de Amerikan
literatürü eğitimi almaya başladı. Ancak mezun olmasına bir dönem kala Fransız
edebiyatı okumak için bir yıllığına Paris’e gitti. O dönemde dünyanın dört bir
yanından farklı filmleri izleme fırsatı bulduğu için sık sık Cinémathèque
isimli sinemaya gidiyordu.
Daha sonra New York’a geri dönen Jarmusch DelByzanteens
isimli müzik grubuna katıldı. Ne yapmak istediğine karar vermesi uzun zaman
aldı. Sonunda New York University’ye sinema bölümünde okumak için başvurdu.
Eğitimden memnun kalmayan ve bu durumu daha sonra yapacağı bir açıklamada “Bana
öğrettikleri şeylerin bir çoğunu bilmemeliydim.” şeklinde ifade eden Jarmusch
için efsanevi film yapımcıları Nicholas Ray ve Tom DiCillo tanışması büyük şans
oldu.
Okulu bırakma kararı alan ve aldığı bursun tamamını ilk
filmi Permanent Vacation’da kullanan Jarmusch, Ray ve DiCillo’dan sinematografi
konusunda destek aldı. Filmde asistan yönetiminden sorumlu Sara Driver’la
karşılaşması Jarmusch için hayatının dönüm noktalarından biri oldu. Zira
yönetmen 20 yıl boyunca Driver’la hayatını paylaşacaktı. Driver aynı zamanda
Jarmusch’un Stranger Than Paradise, Mystery Train ve Permanent Vacation
filmlerinde oyunculuk da yaptı.
Permanent Vacation’ı, Stranger Than Paradise takip etti ve
hayal kırıklığına uğramış 3 gencin New York’tan Cleveland’a yaptıkları garip
yolculuğu anlatan bu film, tipik Hollywood klişelerini kırdı ve modern bağımsız
sinema için dönüm noktası oldu. Birçok film festivalinden ödül alan film,
Jarmusch’a Cannes’da altın kamera ödülünü kazandırdı.
1986’da daha sonra Hayat Güzeldir’le oskarı kucaklayacak
Roberto Benigni’nin senaryosunu yazdığı ve başrolde oynadığı Coffee and
Cigarettes’i izleyiciyle buluşturdu. Altı dakikalık film Saturday Night Live’da
gösterildi. Aynı yıl komedi ve drama türünde bir ironiyle sinemaseverleri
şaşırtan Jarmusch, Tom Waits, Roberto Benigni ve Ellen Barkin’li oyuncu
kadrosunu bir araya getirerek Down by Law’ı çekti. Film çeşitli film
festivallerinde dört ödül kazandı.
1989’da bir tekrar film niteliğinde olan Coffee and
Cigarettes II : Memphis Version’da Steve Buscemi ile birlikte çalıştı. Aynı yıl
Memphis Otel’le ve Elvis Presley’le bağlantılı üç farklı hikayeyi kurguladığı
Mystery Train’i çekti.
1991’de Winona Ryder’ın başrolde oynadığı ve Independent
Spirit Awards’ta en iyi sinematografi dalında ödülü kucaklayan Night on Earth
için kamera arkasındaydı. Taksiler ekseninde dünyanın değişik şehirlerinde aynı
anda meydana gelen beş farklı hikayeyi kesiştirdiği film, Quentin Tarantino’nun
Pulp Fiction filminin müjdecisi gibiydi.
Jarmusch, 1993’te daha önce ilk ikisini kameraya aldığı
Coffee and Cigarettes’ın üçüncüsü için çalışmaya başladı. Üçüncü film Coffee
and Cigarettes: Somewhere in California adını taşıyordu ve Tom Waits, Iggy Pop
gibi usta müzisyenler başrolleri paylaşıyordu.
Yönetmen daha önce diğer bölümlerini kısa kısa çektiği tüm
filmleri Coffee and Cigarettes’de biraraya getirdi. Tüm serilerin yer aldığı
filmde ekstralar da vardı ve The White Stripes’tan Jack ve Meg, Cate Blanchett,
Bill Murray, Steve Coogan ve Alfred Molina da oyuncu kadrosuna dahil
olmuşlardı.
Yönetmen daha sonraları farklı bir projesini hayata geçirdi:
Sons of Lee Marvin. Kurduğa gruba sanat çevresinden birçok ünlü katıldı. Bunlar
arasında daha önceki filmlerinde beraber çalıştığı müzisyenler Tom Waits ve
Iggy Pop’un yanı sıra, Richard Bose, Nick Cave, Thurston Moore, Mickey Rourke
ve Neil Young da vardı. Gruba üye olmanın bir tek koşulu vardı. O da fiziksel
olarak ünlü aktör Lee Marvin’e benzemekti. Dolayısıyla kadınlar üye olamıyordu.
Sık sık bir araya gelip Lee Marvin filmlerini izliyorlardı. Ancak Lee Marvin’in
gerçek oğlu bir gün barda tesadüfen rastladığı Tom Waits’e grubun varlığından
rahatsız olduğunu açıkladı.
1995’te, 19.yüzyılda geçen, başrollerinde Johnny Depp ve
Gary Farmer’ın oynadığı deadman için kamera arkasındaydı. Film sinema
eleştirmenlerince acidwestern, antiwestern ve popwestern şeklinde
değerlendirildi ve yine özgün bir kimlik kazandı.
1997’de Neil Young’ın Crazy Horse ile çıktığı konser turunu
filme aldığı “Year of the Horse” belgeselini çekti.
Ghost Dog: The Way of the Samurai (1999), Ten Minutes Older:
The Trumpet (2002) filmlerinden sonra son olarak 2005’te Broken Flowers için
kamera arkasına geçen Jarmusch, Bill Murray’le birlikte çalıştığı bu filmle
Cannes’da jüri özel ödülünü kazanmıştır.
Ludvig Hertzberg’ın yönetmenle yaptığı röportajlarını
kitaplaştırdığı Jim Jarmusch: Interviews’da, Jarmusch sinemasıyla ilgili şu
açıklamayı yapmıştır.
“Ben önce bir hikâye tasarlayıp yazmak, onu senaryo haline
getirmek ve sonra o senaryoya uygun oyuncular seçmek yerine, önce karakterlere
kafa yormaya başlayıp, daha sonra onlar hakkında bir hikâye kurmayı ve yazmayı
seviyorum. Hatta, bir vesileyle tanımış olduğum karakterlere uygun roller
düşünmeyi daha çok seviyorum. Zaten bu yüzden, işe karakterleri belirleyerek
yola koyulduğumdan, diyalog ve hikâye taslakları kaleme almak benim için çok
daha kolay oluyor. Yine de önceden yazdığım metindeki hiçbir şeyi kesin
saymıyorum. Oyuncularla prova yaparken hem doğaçlamaya geniş bir alan
tanıyorum, hem de oyuncularla etkileşim sürecinde karakterlerim kendilerine
başka yollar çizebiliyor. Dolayısıyla, hikâye de süreç içerisinde kökten
değişebiliyor. Hikâyesini böyle kurduğum bir filmi çektikten sonra da bir daha
geri dönüp ona bakmıyorum. Film kendi yolunda gidiyor…”
Hayalet Köpek
Sıradan bir mafya ayakçısı İtalyan esnafın, sokaktan aldığı
yetim bir çocuğu tetikçi ve kusursuz katil olarak yetiştirmesini anlatan
Hayalet Köpek, sıradan bir gangster filmi değil. Forest Whitaker’ın olağanüstü
performansı ve filme ustaca yedirilen felsefe ile eşsiz bir başyapıta
dönüşüyor. Ghost Dog'un hayatına yön
veren iki şey var. Hagakure: The Way of the Samurai isimli kitap, onun yaşam tarzını
belirliyor. Yıllar önce hayatını kurtaran yerel bir mafya adamı ise onun bir
sonraki görevini belirliyor. Samuray kodlarına göre yaşayan münzevi adam,
hayatını kurtaran adama sadakati nedeniyle onun bir silahına dönüşmüş
durumda...
Jim Jarmusch'un yönetmenliğini üstlendiği film, tam
anlamıyla bir Jarmusch filmi. Hip-hop kültürü, samuray tarzı ve suç dünyasının
birleştiği; melankolik, hüzünlü ve acımasız bir başyapıt olarak kabul ediliyor.
.
23 Aralık 2014 Salı
Film Tavsiyesi: Wasseypur Çeteleri
Wasseypur Çeteleri-Gangs of Wasseypur öyle bir film değil. Aksine sert bir gangster
filmi. Bu anlamda tipik Hint ekolünden de epey sapıyor. Ancak gerçekçi ve hatta
gereksiz şiddet ve ayrımcılık bile içeriyor. Hikaye şu: Film, Hindistan'da bir
madenci kasabası olan Wasseypur'un hâkimiyetini ele geçirme hırsı peşinde,
birbirlerine kan davası güden rakip ailelerin üç nesil süren hikâyesini
anlatıyor. Bu ilk yarı, sömürge dönemi Hindistan'ın son zamanlarında başlıyor:
İngiliz trenlerini yağmalayan Şahit Han, ardından sadece intikam için Ramadhir
Singh'in kömür madeninde işçilik yapıyor. On yılın sonunda oğlu Serdar Han
babasının onurunu kurtarmaya yemin edip Bollywood sinemasına kafayı takmış bir
kasaba olan Wasseypur´un en korkulan adamı oluyor.
Tam (lütfen korkmayın) 320 dakikalık bu sıra dışı Hint
filmine vakit ayırın, pişman olmazsınız.
22 Aralık 2014 Pazartesi
Film Tavsiyesi: Shine
Avustralyalı piyanist David Helfgott'un gerçek hayatını
anlatan filmde, David'in çocukluk döneminden başlayarak gördüğü baba baskısına
karşı çaresiz kalışı konu ediliyor. David, müziğe karşı çok yetenekli bir
çocuktur ve müthiş derecede piyano çalma yeteneğine sahiptir. Ancak babası onun
en küçük hatasını bile affetmeyecek kadar katı yüreklidir. Bu baskılara
dayanamayan David, evden uzaklaşır ancak yıllar sonra yine babasını arar.
Her şey bir yana Geoffrey Rush’un olağanüstü oyunculuğu için
mutlaka izlenmesi gereken bir başyapıt Shine. Film bir insanın hayatını adadığı
konçerto uğruna nelerden vazgeçeceğini sorgular izleyiciye de şu soruyu soruyor:
sizin uğruna her şeyden vazgeçebileceğiniz bir konçertonuz var mı?
İzleyin, izlettirin, güzel film yahu!
21 Aralık 2014 Pazar
20 Aralık 2014 Cumartesi
Film Tavsiyesi: Tepeye Çıkıp Dağdan İnen İngiliz
İki İngiliz kartograf
"Galler'in içindeki ilk dağ" olduğu iddia edilen dağı ölçmek
için küçük Güney Galler köyü Ffynnon Graw'ı ziyaret ederler. Yıl 1917 ve
Avrupa'daki savaş sürmektedir. Köylüler "dağlarından" gayet
gururludurlar ve gerçekte onun bir "tepe" olduğunu öğrenmekten
anlaşılabilir derecede hayal kırıklığına uğramış ve öfkelidirler. Bir kuralın
ve bunu zorla uygulatan İngiliz’in üstün gelmemesi için köylüler
"tepe"lerini "dağ" yapmak için işe koyulurlar. Ama bunu
yapabilmek için iş bitmeden İngilizlerin gitmesini engellemek zorundadırlar…
Pek çok filmiyle şahsı ‘gıcıklığım’ı kazanmış Hugh Grant’ı
bana sevdirtten bir film oldu Tepeye Çıkıp Dağdan İnen İngiliz.
19 Aralık 2014 Cuma
Güç insanı zehirler
İnsanlık tarihi bir anlamda da peygamberler tarihidir. Her
çağ kendi uyarıcısı ve rehberi ile beraber yerini alır, geçmişin sisli
vadisinde. Bu minvalden bakılacak olduğunda, en benzersiz ve değerli tarih
kitapları da kutsal metinlerdir. Kur’an-ı Kerim tarihi salt bir öyküleme
vesikası olarak nakletmez, aynı zamanda nazil olduğu çağdan kıyamete kadar ders
alınması gereken bir uyarıcı metin olarak da kullanır.
Bu anlamda Kur’an’ın naklettiği her olay hem bir tarihî
belge hem de ibret alınacak kıssadır. Sayıca çok daha fazlası olduğu hâlde
kutsal kitabımız sınırlı sayıda peygamberin öyküsünü bize nakleder. Yaşayışının
ve döneminin üzerinde en çok durduğu peygamberlerden biri de Hz. Musa (AS)’dır.
30’dan fazla sûrede Hz. Musa’dan bahsedilirken, üç büyük sûre (Kasas, A’raf ve
Taha) bu peygamberin hikâyesini son derece tafsilatlı ele alır. Belli bir
kronolojik okuma yapıldığında Musa Peygamber’in çocukluğundan gençliğine,
peygamberlik öncesinden, firavun ile giriştiği mücadeleye kadar tüm hayat
hikâyesini en ince ayrıntısına kadar anlatır. Şüphesiz Müslümanlar için Hz.
Musa’nın hayat hikâyesinde alınacak epey ibretli dersler vardır.
Hollywood zaman zaman Eski ve Yeni Ahit’e dayanarak
peygamberlerin hikâyelerini kimi zaman tek tek, kimi zaman hepsini birden
anlatan filmler çekti. Pek çoğu İsrailiyat arasında kaybolan, ilahî dersi
ıskalanmış filmlerdi. Bunu son olarak Aranofsky’nin Nuh’unda görmüştük. Bir
başka popüler yönetmen olan Ridley Scott, hayatının son deminde (kendisi 77
yaşında) Hz. Musa’nın hayatını çekti. Exodus: Gods and Kings – Exodus: Tanrılar
ve Krallar Hollywood’un gelişmiş sinema diliyle, yaslandığı yarı kutsal
metinlerin ustaca harmanlandığı bir film olarak perdedeki yerini alıyor.
Hikâye hepimizin malumu ama filmde şöyle geçiyor: Musa ve
Ramses, Mısır hükümdarı ailede birlikte yetişirler. Aralarında kan bağı olmasa
da iki kardeş gibidirler. Ramses mutlak gücün yozlaştırıcı etkisinden
kurtulamaz ve sonunda firavuna dönüşüp Musa’yı da en güvendiği danışmanı ve
komutanı yapar. Ancak Musa hakkındaki gerçeği öğrenince kardeşini ölüme terk
eder. Ölümden kurtulan Musa’yı ise kölelikten özgürlüğe uzanan çileli bir yol
beklemektedir.
Filmi iki başlıkta ele almak hem insaflıca hem de mantıklı
olacaktır. Bir epik/aksiyon filmi olarak değerlendirdiğimizde Exodus: Tanrılar
ve Krallar, kendinden bekleneni veren ve yönetmenin daha önce bazı filmlerinde
yaşattığı hayal kırıklıklarını minimum düzeyde yaşatan bir film. Gerek tarihsel
akışın içine yedirilen kalabalık savaş sahneleri, gerekse tabii felaketlerin
teknik ve estetik başarısı takdir edilecek düzeyde. Oyunculuk ve dengeli
müziğiyle de beklentileri karşılayan bir film yapmış Ridley Scottt.
Meseleye dinler tarihi ve kültürler açısından baktığımızda
ise şüphesiz öncelikli ayrımı kaynak farklılığı oluşturuyor. Kur’an-ı Kerim’in
peygamberler tarihine bakışı ve aktarışındaki perspektif mühim. Kitabımız
şüphesiz bu meseleleri “Şüphesiz sizin için onda ibret alınacak örnekler
vardır” diyalektiyle aktarır. Bu anlamda Exodus’un verebileceği yeni değil,
neredeyse hiçbir şey yok maalesef.
‘Yasak Meyve’yi ‘elma’, ‘Kutsal Kâse’yi ‘kadeh’ olarak
algılayıp yorumlayan geleneğin, ‘İlahî Muhavere’yi bu kadar lineer, hatta
laubali olarak yorumlaması filmin metninin dayandığı kültür açısından normal
kabul edilebilir elbette. Ancak,
‘Peygamberlere İman’ı Amentü’den biri sayan bir inanış için kabul
edilebilecek bir durum olmuyor.
Ramses’in iyi ve tarih boyunca övünülerek anılabilecek bir
kral olma fırsatı varken, kanında dolaşan gücün gittikçe kendisini zehirleyip
firavuna dönüştürmesi şüphesiz sadece yaşadığı çağı anlatmıyor, aynı zamanda
kıyamete kadar gelecek olan tüm yöneticiler için bir kötücül rol model sunuyor.
Böylesine önemli bir hikâyede ele alınıp derinleşebilecek o kadar çok alan
varken işin aksiyonunda boğularak yazık etmiş filmine Scott. En azından
Cennetin Krallığı’ndaki kadar bilgelik ve incelik bekleyerek gidenler umduğunu
bulamayacak Exodus: Tanrılar ve Krallar’da…
13 Aralık 2014 Cumartesi
Film Tavsiyesi: Çocuklar
İlk filmi Kar (Snijeg), Avrupa’nın göbeğinde ama insanların
neredeyse hiç görmediği, farkına bile varmadığı bir hiçliğin ortasında geçen,
son derece sağlam bir hikayeydi. Kar’ı farklı kılan sadece öyküsünün yalınlığı
ve taşıdığı ıstırap değildi, Aida Begiç’in mevcut sinema algısında çok sık
görmediğimiz anlatım tarzıydı. Begiç, Kar ile küçük ama evrensel bir damar
yakalamayı başarmıştı. Ki bu nedenle dünyanın neredeyse her yerinden övgü ve
ödül aldı.
Çocuklar’ın ise hikayesi şu: Avrupa’nın göbeğinde bir
savaştan ziyade, yıllar boyu süren katliamın her aile çıkardığı faturadan
kaderlerine düşeni almış iki kişidir Rahime ile Nedim. Anne ve babaları şehit
olmuştur. Rahime, savaş sonrası yaşanan tüm yozlaşma ve deformasyona inat
ailesini bir arada tutmaya adamıştır kendini. Oğlu ve kardeşine gerdiği koruma
kabuğu onu epey sertleştirmiş ve görünüş olarak duygusuzlaştırmış gibidir. Nedim
ise çektiği şeker hastalığı sıkıntısını umursamadan okulda başını belaya sokup
durur. Üstelik suç dünyasına girmek üzeredir. Nafakalarını orta sınıfa hitap
eden bir lokantanın mutfağında çalışarak sağlayan Rahime’nin ise tek amacı
kardeşini yetimhaneye göndermemektir.
Filmin analizini şuradan okuyabilirsiniz.
Film Tavsiyesi: Z- Ölümsüz
Costa-Gavras’ın 40 yıl önce çektiği ve sanki yeni çekilmiş
hissi uyandıran Z-Ölümsüz’de Dink Cinayeti’nden Danıştay Saldırısı’na,
çetelerden savcı Zekeriya Öz’e kadar hemen her şey var. Ülkemizin içinde
bulunduğu politik-ideolojik sıkıntılı günler beni biraz geriye götürdü. Bu
nedenle bugün size güncel bir film yerine bizim gibi ülkeler açısından
güncelliğini yitirmeyen eski bir filmden bahsedeceğim. Yunan(lı) yönetmen
Costa-Gavras, 1969 yılında çektiği ve 2’si Oscar olmak üzere 9 ayrı ödül alan
Z-Ölümsüz filmini ünlü Rum yazar Vasilis Vasiliskos’un aynı adlı eserinden
sinemaya uyarlamış.
Filmin başlarında şu çarpıcı cümle söyleniyor izleyiciye:
“Gerçek kişilerle ve olaylarla olan benzerlikler tesadüf değildir; kasıtlıdır!”
Ve çok kısa olarak hikaye: Savaş karşıtı konuşmalar yapan
ünlü bir siyasetçi faşist bir grup terörist tarafından öldürülür. Olay
sırasında polisin hiçbir müdahalede bulunmaması, hükümetin ve askeri
yetkililerin olayı örtbas etme girişimleri soruşturmanın çok daha derinlere
uzamasını ve olası bir hükümet komplosunu akla getirecektir. Soruşturmayı
yürüten savcı, devlet içinde bazı karanlık güçlerin farklı hesaplarının
olduğunu fark eder. Kısa süre içerisinde devletin hakim güçleri savcıya baskı
yapar. İşin garibi ülkenin hakim medyası da üç maymunu oynarken küçük bir medya
muhabiri olayın üzerine düşer. Savcı olayı deştikçe karanlık ilişkilerin ne
kadar derinlere indiğini hayretle görür. Karşılaştığı karanlık tablo onu
ürkütmek yerine, tersine güçlendirir ve tüm yasa dışı yapılanmayı ortaya
çıkarmak için var gücüyle çalışır.
Z-Ölümsüz birçok açıdan önemli bir film. Bir kere
sinematografik değerler anlamında mühim. Kurgusu, anlatımı, müziği ve
diyalogları ile ayrıksı ve çarpıcı. Sonra sosyoloji ve siyaset bilimi açısından
mühim. Belki ders olarak okutulacak kadar derin ve sarsıcı. Ve
politik-ideolojik sinema adına da üzerinde tartışılması gereken bir yapım.
Yönetmen Costa-Gavras bazen sanatı tehlikeye atabilecek kadar sert ve karşı bir
duruş ile anlatıyor derdini. Enteresandır bu durum filminin değerini düşürmek
yerine daha yukarıya çekiyor.
Hele hele filmin girişinde ülke meselesini tarım bakanının
ağzıyla ve ‘bitkiler ve küf’ başlığıyla anlatması var ki, insanı mest ediyor.
Her türlü düşünceyi ve karşı görüşü zararlı küfe benzetip, gerektiğinde adam
öldürmeyi bile bir ‘temizlenme’ olarak gören polis-asker şefinin bakış açısını
sunarken insan düşünce okyanuslarına dalıp dalıp çıkıyor.
Bakan şöyle bitiriyor sözlerini: “Beyler, hatırlatıyorum ki
önceki yıllarda olduğu gibi, uçaklar emrinizde olacaktır çiftçileri küfe karşı
uyarmanız için, asmaları mahveden bir hastalık, insanları perişan eden diğer
ideolojik hastalıkla aynı anda ortaya çıkmıştır.” Ve mikrofonu polis şefine
veriyor: “Bir ideolojik hastalık küf gibidir ve önleyici tedbirler gerektirir.
Küf gibi mikroplar ve çeşitli parazit unsurlar neden olur. Bu nedenle
insanların uygun çözeltilerle tedavisi kaçınılmazdır. Birinci aşama okullarda
oluşur. Benzetmeyi bağışlayın, tomurcuklar hâlâ çok gençtir. İkinci tedavi
kolej öğrencileri veya genç işçiler olarak çiçeklenmeye başladıklarında olur.
Püskürtme ve kutsal milli hürriyet ağacını ideolojik küf hastalığından
kurtarmak için en iyi zaman askerliktir.” Size bir şeyler hatırlatıyor mu bu
cümleler? Bana sanki herhangi bir ulusalcı sitenin forumundan alınmış gibi
geldi!
Enteresan olan filmde aslında ülke adı hiç geçmez. Ancak
buna rağmen Yunanistan’da 1963 yılında solcu milletvekili Gregoris Lambrakis’in
öldürülmesi sonrasında gerçekleşen olayların kurgulanarak yansıtıldığı açıkça
bellidir. Öte yandan filmi izleyen herkes filmin, 1967 ile 1974 arasında
Yunanistan’da hüküm süren askeri yönetimi eleştirdiğini çok iyi bilir.
Z-Ölümsüz’de, daha sonra Yunanistan’ın Cumhurbaşkanı olacak olan savcı Christos
Sartzetakis’ı Jean-Louis Trintignant canlandırıyor. Aslında daha ünlü oyuncular
olmalarına karşın, Yves Montand’ın ve Irene Papas’ın (Çağrı ve Ömer Muhtar’dan
hatırlayacaksınız) filmde daha küçük ama önemli rolleri var. Montand, öldürülen
solcu milletvekilini, Papas ise onun eşini canlandırıyor.
Filmin sonunda kahramanların akıbeti geliyor ekrana. Kimi 7.
kattan düşerek ölüyor, kimi ‘kaçarken’ vuruluyor (!), kimi sürgüne gönderiliyor
askeri rejim tarafından. Ardından bir yasaklılar listesi geliyor ki, akıllara
ziyan. Rus klasiklerinden giyim tarzlarına, basın özgürlüğünden sosyolojiye
kadar uzayıp giden inanılmaz bir yasaklar listesi. Modern müzik ve hatta
matematik. Muhtemelen dönemin iktidarını elinde tutanlar Dostoyevski’den
Becket’e kadar hemen herkesi ‘kendileri için tehlikeli dış güç ve ülkeyi
bölmeye çalışan hainler’ olarak görüyordu. Filmin isminin neden Z olduğunu da
yine son kısmında anlıyoruz. Dönemin güçleri Yunanca’da ‘Ölümsüz’ anlamına
gelen ‘Z’ harfini de yasaklamış…
Girişte de söylediğim gibi film eski ama güncelliğini -hele
hele bizim gibi ülkelerde- hiç yitirmemiş bir baş yapıt. Filmi izlerken
ülkemizde yaşanan gelişmelerle olan benzerliklere hayret ederken, sanki birkaç
ay önce çekilmiş hissi uyanıyor insanda. Dink Cinayeti’nden Danıştay
Saldırısı’na, insanların fişlenmesinden, vatan kurtarma psikolojisinde olan ruh
hastalarına kadar yaşayan her karakterin bir parçasını bulmak mümkün. Yunan
kuvvacılarından, tekaüt komutanlarına, kendini hukukçu zanneden faşistlerden,
dernek adı altında örgütlenen karanlık çetelere, oradan savcı Zekeriya Öz’e
kadar hemen her şey var filmde. Ve tabii medya da…
Film doğal olarak Yunanistan’da yasaklandı, ülkemizde de
1989’da, yani çekilmesinden 20 yıl sonra gösterim şansı buldu. Z-Ölümsüz’ü DVD
olarak bulmak mümkün şimdi. İzlemenizi salık veriyorum, yazdıklarımdan çok daha
fazlasını bulacağınızdan emin olun.
Künye
Z (Ölümsüz)
Yönetmen: Costa Gavras
Senaryo: Rum yazar Vasilis Vasiliskos’un aynı adlı eserinden
uyarlanmış
Oyuncular: Yves Montand, Irene Papas, Jean Louis Trintignant
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


.jpg)
















.jpg)