1 Ocak 2015 Perşembe

Gurbet


"Nene" dedim

"Hasret nedir?"

Durdu, biraz sustu, sayıklar gibi konuştu sonra: 

"Gitti gideli, dünya bana gurbet oğul!"


24 Aralık 2014 Çarşamba

Hayalet Köpek:Samuray’ın Yolu

Son dönem filmlerinde can sıkıntısından ne yapacağını şaşırmış gibi görünse de Jim Jarmusch bağımsız sinemanın en enteresan isimlerinden biridir.
Filme geçmeden önce belki yönetmen hakkında orta boylu bir şeyler söylemek lazım:

Amerikalı bağımsız film yönetmeni. Gerçek adı James R. Jarmusch’tur. Amerikayı Amerikan olmayan bir bakış açısıyla anlatmayı başarmış bir yönetmendir ve bağımsız sinema için dönüm noktası olan filmleriyle tanınmaktadır. Hollywood klişelerini kıran yapımlarıyla hayranlık uyandırmış ve birçok bağımsız sinemacıya ilham vermiştir. Stranger Than Paradise, Mystery Train ve Deadman önemli filmlerindendir.

Kimdir Bu Jarmusch?

22 Ocak 1953’te Akron, Ohio, Amerika’da dünyaya geldi. Ann Jarmusch ve Tom Jarmusch’un abileriydi. Küçük yaşlarındayken yazar olmak isteyen Jarmusch, 1971’de New York’a taşındı. Columbia University’de Amerikan literatürü eğitimi almaya başladı. Ancak mezun olmasına bir dönem kala Fransız edebiyatı okumak için bir yıllığına Paris’e gitti. O dönemde dünyanın dört bir yanından farklı filmleri izleme fırsatı bulduğu için sık sık Cinémathèque isimli sinemaya gidiyordu.

Daha sonra New York’a geri dönen Jarmusch Del­Byzanteens isimli müzik grubuna katıldı. Ne yapmak istediğine karar vermesi uzun zaman aldı. Sonunda New York University’ye sinema bölümünde okumak için başvurdu. Eğitimden memnun kalmayan ve bu durumu daha sonra yapacağı bir açıklamada “Bana öğrettikleri şeylerin bir çoğunu bilmemeliydim.” şeklinde ifade eden Jarmusch için efsanevi film yapımcıları Nicholas Ray ve Tom DiCillo tanışması büyük şans oldu.

Okulu bırakma kararı alan ve aldığı bursun tamamını ilk filmi Permanent Vacation’da kullanan Jarmusch, Ray ve DiCillo’dan sinematografi konusunda destek aldı. Filmde asistan yönetiminden sorumlu Sara Driver’la karşılaşması Jarmusch için hayatının dönüm noktalarından biri oldu. Zira yönetmen 20 yıl boyunca Driver’la hayatını paylaşacaktı. Driver aynı zamanda Jarmusch’un Stranger Than Paradise, Mystery Train ve Permanent Vacation filmlerinde oyunculuk da yaptı.

Permanent Vacation’ı, Stranger Than Paradise takip etti ve hayal kırıklığına uğramış 3 gencin New York’tan Cleveland’a yaptıkları garip yolculuğu anlatan bu film, tipik Hollywood klişelerini kırdı ve modern bağımsız sinema için dönüm noktası oldu. Birçok film festivalinden ödül alan film, Jarmusch’a Cannes’da altın kamera ödülünü kazandırdı.

1986’da daha sonra Hayat Güzeldir’le oskarı kucaklayacak Roberto Benigni’nin senaryosunu yazdığı ve başrolde oynadığı Coffee and Cigarettes’i izleyiciyle buluşturdu. Altı dakikalık film Saturday Night Live’da gösterildi. Aynı yıl komedi ve drama türünde bir ironiyle sinemaseverleri şaşırtan Jarmusch, Tom Waits, Roberto Benigni ve Ellen Barkin’li oyuncu kadrosunu bir araya getirerek Down by Law’ı çekti. Film çeşitli film festivallerinde dört ödül kazandı.

1989’da bir tekrar film niteliğinde olan Coffee and Cigarettes II : Memphis Version’da Steve Buscemi ile birlikte çalıştı. Aynı yıl Memphis Otel’le ve Elvis Presley’le bağlantılı üç farklı hikayeyi kurguladığı Mystery Train’i çekti.

1991’de Winona Ryder’ın başrolde oynadığı ve Independent Spirit Awards’ta en iyi sinematografi dalında ödülü kucaklayan Night on Earth için kamera arkasındaydı. Taksiler ekseninde dünyanın değişik şehirlerinde aynı anda meydana gelen beş farklı hikayeyi kesiştirdiği film, Quentin Tarantino’nun Pulp Fiction filminin müjdecisi gibiydi.

Jarmusch, 1993’te daha önce ilk ikisini kameraya aldığı Coffee and Cigarettes’ın üçüncüsü için çalışmaya başladı. Üçüncü film Coffee and Cigarettes: Somewhere in California adını taşıyordu ve Tom Waits, Iggy Pop gibi usta müzisyenler başrolleri paylaşıyordu.

Yönetmen daha önce diğer bölümlerini kısa kısa çektiği tüm filmleri Coffee and Cigarettes’de biraraya getirdi. Tüm serilerin yer aldığı filmde ekstralar da vardı ve The White Stripes’tan Jack ve Meg, Cate Blanchett, Bill Murray, Steve Coogan ve Alfred Molina da oyuncu kadrosuna dahil olmuşlardı.

Yönetmen daha sonraları farklı bir projesini hayata geçirdi: Sons of Lee Marvin. Kurduğa gruba sanat çevresinden birçok ünlü katıldı. Bunlar arasında daha önceki filmlerinde beraber çalıştığı müzisyenler Tom Waits ve Iggy Pop’un yanı sıra, Richard Bose, Nick Cave, Thurston Moore, Mickey Rourke ve Neil Young da vardı. Gruba üye olmanın bir tek koşulu vardı. O da fiziksel olarak ünlü aktör Lee Marvin’e benzemekti. Dolayısıyla kadınlar üye olamıyordu. Sık sık bir araya gelip Lee Marvin filmlerini izliyorlardı. Ancak Lee Marvin’in gerçek oğlu bir gün barda tesadüfen rastladığı Tom Waits’e grubun varlığından rahatsız olduğunu açıkladı.
1995’te, 19.yüzyılda geçen, başrollerinde Johnny Depp ve Gary Farmer’ın oynadığı dead­man için kamera arkasındaydı. Film sinema eleştirmenlerince acid­western, anti­western ve pop­western şeklinde değerlendirildi ve yine özgün bir kimlik kazandı.

1997’de Neil Young’ın Crazy Horse ile çıktığı konser turunu filme aldığı “Year of the Horse” belgeselini çekti.

Ghost Dog: The Way of the Samurai (1999), Ten Minutes Older: The Trumpet (2002) filmlerinden sonra son olarak 2005’te Broken Flowers için kamera arkasına geçen Jarmusch, Bill Murray’le birlikte çalıştığı bu filmle Cannes’da jüri özel ödülünü kazanmıştır.

Ludvig Hertzberg’ın yönetmenle yaptığı röportajlarını kitaplaştırdığı Jim Jarmusch: Interviews’da, Jarmusch sinemasıyla ilgili şu açıklamayı yapmıştır.
“Ben önce bir hikâye tasarlayıp yazmak, onu senaryo haline getirmek ve sonra o senaryoya uygun oyuncular seçmek yerine, önce karakterlere kafa yormaya başlayıp, daha sonra onlar hakkında bir hikâye kurmayı ve yazmayı seviyorum. Hatta, bir vesileyle tanımış olduğum karakterlere uygun roller düşünmeyi daha çok seviyorum. Zaten bu yüzden, işe karakterleri belirleyerek yola koyulduğumdan, diyalog ve hikâye taslakları kaleme almak benim için çok daha kolay oluyor. Yine de önceden yazdığım metindeki hiçbir şeyi kesin saymıyorum. Oyuncularla prova yaparken hem doğaçlamaya geniş bir alan tanıyorum, hem de oyuncularla etkileşim sürecinde karakterlerim kendilerine başka yollar çizebiliyor. Dolayısıyla, hikâye de süreç içerisinde kökten değişebiliyor. Hikâyesini böyle kurduğum bir filmi çektikten sonra da bir daha geri dönüp ona bakmıyorum. Film kendi yolunda gidiyor…”



Hayalet Köpek

Sıradan bir mafya ayakçısı İtalyan esnafın, sokaktan aldığı yetim bir çocuğu tetikçi ve kusursuz katil olarak yetiştirmesini anlatan Hayalet Köpek, sıradan bir gangster filmi değil. Forest Whitaker’ın olağanüstü performansı ve filme ustaca yedirilen felsefe ile eşsiz bir başyapıta dönüşüyor.  Ghost Dog'un hayatına yön veren iki şey var. Hagakure: The Way of the Samurai isimli kitap, onun yaşam tarzını belirliyor. Yıllar önce hayatını kurtaran yerel bir mafya adamı ise onun bir sonraki görevini belirliyor. Samuray kodlarına göre yaşayan münzevi adam, hayatını kurtaran adama sadakati nedeniyle onun bir silahına dönüşmüş durumda...

Jim Jarmusch'un yönetmenliğini üstlendiği film, tam anlamıyla bir Jarmusch filmi. Hip-hop kültürü, samuray tarzı ve suç dünyasının birleştiği; melankolik, hüzünlü ve acımasız bir başyapıt olarak kabul ediliyor. .



23 Aralık 2014 Salı

Film Tavsiyesi: Wasseypur Çeteleri


Pek çok başarılı drama örneği vermelerine rağmen işin içine kattıkları müzik klipleri dolayısıyla Hint sinemasına mesafeli yaklaşanlardanım. O enfes Slumdog Milyoner’de yönetmen Danny böyle bu meseleyi dansı, müziği filan son jeneriğe koyarak çözmüştü bu meseleyi. Lakin pek çok yüksek sinema örneği Hint filmi bu zaafından ve ağdalı oyunculuklarından dolayı hem süre hem de estetik olarak filmin değerini düşürdü maalesef.

Wasseypur Çeteleri-Gangs of Wasseypur  öyle bir film değil. Aksine sert bir gangster filmi. Bu anlamda tipik Hint ekolünden de epey sapıyor. Ancak gerçekçi ve hatta gereksiz şiddet ve ayrımcılık bile içeriyor. Hikaye şu: Film, Hindistan'da bir madenci kasabası olan Wasseypur'un hâkimiyetini ele geçirme hırsı peşinde, birbirlerine kan davası güden rakip ailelerin üç nesil süren hikâyesini anlatıyor. Bu ilk yarı, sömürge dönemi Hindistan'ın son zamanlarında başlıyor: İngiliz trenlerini yağmalayan Şahit Han, ardından sadece intikam için Ramadhir Singh'in kömür madeninde işçilik yapıyor. On yılın sonunda oğlu Serdar Han babasının onurunu kurtarmaya yemin edip Bollywood sinemasına kafayı takmış bir kasaba olan Wasseypur´un en korkulan adamı oluyor.

Tam (lütfen korkmayın) 320 dakikalık bu sıra dışı Hint filmine vakit ayırın, pişman olmazsınız.


22 Aralık 2014 Pazartesi

Film Tavsiyesi: Shine


Avustralyalı piyanist David Helfgott'un gerçek hayatını anlatan filmde, David'in çocukluk döneminden başlayarak gördüğü baba baskısına karşı çaresiz kalışı konu ediliyor. David, müziğe karşı çok yetenekli bir çocuktur ve müthiş derecede piyano çalma yeteneğine sahiptir. Ancak babası onun en küçük hatasını bile affetmeyecek kadar katı yüreklidir. Bu baskılara dayanamayan David, evden uzaklaşır ancak yıllar sonra yine babasını arar.

Her şey bir yana Geoffrey Rush’un olağanüstü oyunculuğu için mutlaka izlenmesi gereken bir başyapıt Shine. Film bir insanın hayatını adadığı konçerto uğruna nelerden vazgeçeceğini sorgular izleyiciye de şu soruyu soruyor: sizin uğruna her şeyden vazgeçebileceğiniz bir konçertonuz var mı?
İzleyin, izlettirin, güzel film yahu!


Hatıralar


“Nene” dedim, “Üzülüyor musun hatırladıkça?”

Gözleri nemlendi ve şöyle dedi:


“Özlemek bile güzel oğul!”

21 Aralık 2014 Pazar

Üşüme!


“Nene” dedim “üşüyor musun?”

Durdu ellerine baktı ve


“Üzerime titrerdi, şimdi titriyor ellerim oğul” dedi. 

20 Aralık 2014 Cumartesi

Film Tavsiyesi: Tepeye Çıkıp Dağdan İnen İngiliz


Biliyorum epey uzun ve aynı zamanda tuhaf bir film bu. İngilizcesi şöyle: The Englishman Who Went Up a Hill But Came Down a Mountain. 1995 yapımı bir Christopher monger filmi olan Tepeye Çıkıp Dağdan İnen İngiliz kıyıda köşede kalmış filmlerden.

İki İngiliz kartograf  "Galler'in içindeki ilk dağ" olduğu iddia edilen dağı ölçmek için küçük Güney Galler köyü Ffynnon Graw'ı ziyaret ederler. Yıl 1917 ve Avrupa'daki savaş sürmektedir. Köylüler "dağlarından" gayet gururludurlar ve gerçekte onun bir "tepe" olduğunu öğrenmekten anlaşılabilir derecede hayal kırıklığına uğramış ve öfkelidirler. Bir kuralın ve bunu zorla uygulatan İngiliz’in üstün gelmemesi için köylüler "tepe"lerini "dağ" yapmak için işe koyulurlar. Ama bunu yapabilmek için iş bitmeden İngilizlerin gitmesini engellemek zorundadırlar…


Pek çok filmiyle şahsı ‘gıcıklığım’ı kazanmış Hugh Grant’ı bana sevdirtten bir film oldu Tepeye Çıkıp Dağdan İnen İngiliz. 

19 Aralık 2014 Cuma

Güç insanı zehirler

İnsanlık tarihi bir anlamda da peygamberler tarihidir. Her çağ kendi uyarıcısı ve rehberi ile beraber yerini alır, geçmişin sisli vadisinde. Bu minvalden bakılacak olduğunda, en benzersiz ve değerli tarih kitapları da kutsal metinlerdir. Kur’an-ı Kerim tarihi salt bir öyküleme vesikası olarak nakletmez, aynı zamanda nazil olduğu çağdan kıyamete kadar ders alınması gereken bir uyarıcı metin olarak da kullanır.

Bu anlamda Kur’an’ın naklettiği her olay hem bir tarihî belge hem de ibret alınacak kıssadır. Sayıca çok daha fazlası olduğu hâlde kutsal kitabımız sınırlı sayıda peygamberin öyküsünü bize nakleder. Yaşayışının ve döneminin üzerinde en çok durduğu peygamberlerden biri de Hz. Musa (AS)’dır. 30’dan fazla sûrede Hz. Musa’dan bahsedilirken, üç büyük sûre (Kasas, A’raf ve Taha) bu peygamberin hikâyesini son derece tafsilatlı ele alır. Belli bir kronolojik okuma yapıldığında Musa Peygamber’in çocukluğundan gençliğine, peygamberlik öncesinden, firavun ile giriştiği mücadeleye kadar tüm hayat hikâyesini en ince ayrıntısına kadar anlatır. Şüphesiz Müslümanlar için Hz. Musa’nın hayat hikâyesinde alınacak epey ibretli dersler vardır.


Hollywood zaman zaman Eski ve Yeni Ahit’e dayanarak peygamberlerin hikâyelerini kimi zaman tek tek, kimi zaman hepsini birden anlatan filmler çekti. Pek çoğu İsrailiyat arasında kaybolan, ilahî dersi ıskalanmış filmlerdi. Bunu son olarak Aranofsky’nin Nuh’unda görmüştük. Bir başka popüler yönetmen olan Ridley Scott, hayatının son deminde (kendisi 77 yaşında) Hz. Musa’nın hayatını çekti. Exodus: Gods and Kings – Exodus: Tanrılar ve Krallar Hollywood’un gelişmiş sinema diliyle, yaslandığı yarı kutsal metinlerin ustaca harmanlandığı bir film olarak perdedeki yerini alıyor.

Hikâye hepimizin malumu ama filmde şöyle geçiyor: Musa ve Ramses, Mısır hükümdarı ailede birlikte yetişirler. Aralarında kan bağı olmasa da iki kardeş gibidirler. Ramses mutlak gücün yozlaştırıcı etkisinden kurtulamaz ve sonunda firavuna dönüşüp Musa’yı da en güvendiği danışmanı ve komutanı yapar. Ancak Musa hakkındaki gerçeği öğrenince kardeşini ölüme terk eder. Ölümden kurtulan Musa’yı ise kölelikten özgürlüğe uzanan çileli bir yol beklemektedir.


Filmi iki başlıkta ele almak hem insaflıca hem de mantıklı olacaktır. Bir epik/aksiyon filmi olarak değerlendirdiğimizde Exodus: Tanrılar ve Krallar, kendinden bekleneni veren ve yönetmenin daha önce bazı filmlerinde yaşattığı hayal kırıklıklarını minimum düzeyde yaşatan bir film. Gerek tarihsel akışın içine yedirilen kalabalık savaş sahneleri, gerekse tabii felaketlerin teknik ve estetik başarısı takdir edilecek düzeyde. Oyunculuk ve dengeli müziğiyle de beklentileri karşılayan bir film yapmış Ridley Scottt.

Meseleye dinler tarihi ve kültürler açısından baktığımızda ise şüphesiz öncelikli ayrımı kaynak farklılığı oluşturuyor. Kur’an-ı Kerim’in peygamberler tarihine bakışı ve aktarışındaki perspektif mühim. Kitabımız şüphesiz bu meseleleri “Şüphesiz sizin için onda ibret alınacak örnekler vardır” diyalektiyle aktarır. Bu anlamda Exodus’un verebileceği yeni değil, neredeyse hiçbir şey yok maalesef.

‘Yasak Meyve’yi ‘elma’, ‘Kutsal Kâse’yi ‘kadeh’ olarak algılayıp yorumlayan geleneğin, ‘İlahî Muhavere’yi bu kadar lineer, hatta laubali olarak yorumlaması filmin metninin dayandığı kültür açısından normal kabul edilebilir elbette. Ancak,  ‘Peygamberlere İman’ı Amentü’den biri sayan bir inanış için kabul edilebilecek bir durum olmuyor.


Ramses’in iyi ve tarih boyunca övünülerek anılabilecek bir kral olma fırsatı varken, kanında dolaşan gücün gittikçe kendisini zehirleyip firavuna dönüştürmesi şüphesiz sadece yaşadığı çağı anlatmıyor, aynı zamanda kıyamete kadar gelecek olan tüm yöneticiler için bir kötücül rol model sunuyor. Böylesine önemli bir hikâyede ele alınıp derinleşebilecek o kadar çok alan varken işin aksiyonunda boğularak yazık etmiş filmine Scott. En azından Cennetin Krallığı’ndaki kadar bilgelik ve incelik bekleyerek gidenler umduğunu bulamayacak Exodus: Tanrılar ve Krallar’da…

13 Aralık 2014 Cumartesi

Film Tavsiyesi: Çocuklar

İlk filmi Kar (Snijeg), Avrupa’nın göbeğinde ama insanların neredeyse hiç görmediği, farkına bile varmadığı bir hiçliğin ortasında geçen, son derece sağlam bir hikayeydi. Kar’ı farklı kılan sadece öyküsünün yalınlığı ve taşıdığı ıstırap değildi, Aida Begiç’in mevcut sinema algısında çok sık görmediğimiz anlatım tarzıydı. Begiç, Kar ile küçük ama evrensel bir damar yakalamayı başarmıştı. Ki bu nedenle dünyanın neredeyse her yerinden övgü ve ödül aldı.

Çocuklar’ın ise hikayesi şu: Avrupa’nın göbeğinde bir savaştan ziyade, yıllar boyu süren katliamın her aile çıkardığı faturadan kaderlerine düşeni almış iki kişidir Rahime ile Nedim. Anne ve babaları şehit olmuştur. Rahime, savaş sonrası yaşanan tüm yozlaşma ve deformasyona inat ailesini bir arada tutmaya adamıştır kendini. Oğlu ve kardeşine gerdiği koruma kabuğu onu epey sertleştirmiş ve görünüş olarak duygusuzlaştırmış gibidir. Nedim ise çektiği şeker hastalığı sıkıntısını umursamadan okulda başını belaya sokup durur. Üstelik suç dünyasına girmek üzeredir. Nafakalarını orta sınıfa hitap eden bir lokantanın mutfağında çalışarak sağlayan Rahime’nin ise tek amacı kardeşini yetimhaneye göndermemektir.


Filmin analizini şuradan okuyabilirsiniz. 


Film Tavsiyesi: Z- Ölümsüz


Costa-Gavras’ın 40 yıl önce çektiği ve sanki yeni çekilmiş hissi uyandıran Z-Ölümsüz’de Dink Cinayeti’nden Danıştay Saldırısı’na, çetelerden savcı Zekeriya Öz’e kadar hemen her şey var. Ülkemizin içinde bulunduğu politik-ideolojik sıkıntılı günler beni biraz geriye götürdü. Bu nedenle bugün size güncel bir film yerine bizim gibi ülkeler açısından güncelliğini yitirmeyen eski bir filmden bahsedeceğim. Yunan(lı) yönetmen Costa-Gavras, 1969 yılında çektiği ve 2’si Oscar olmak üzere 9 ayrı ödül alan Z-Ölümsüz filmini ünlü Rum yazar Vasilis Vasiliskos’un aynı adlı eserinden sinemaya uyarlamış.

Filmin başlarında şu çarpıcı cümle söyleniyor izleyiciye: “Gerçek kişilerle ve olaylarla olan benzerlikler tesadüf değildir; kasıtlıdır!”

Ve çok kısa olarak hikaye: Savaş karşıtı konuşmalar yapan ünlü bir siyasetçi faşist bir grup terörist tarafından öldürülür. Olay sırasında polisin hiçbir müdahalede bulunmaması, hükümetin ve askeri yetkililerin olayı örtbas etme girişimleri soruşturmanın çok daha derinlere uzamasını ve olası bir hükümet komplosunu akla getirecektir. Soruşturmayı yürüten savcı, devlet içinde bazı karanlık güçlerin farklı hesaplarının olduğunu fark eder. Kısa süre içerisinde devletin hakim güçleri savcıya baskı yapar. İşin garibi ülkenin hakim medyası da üç maymunu oynarken küçük bir medya muhabiri olayın üzerine düşer. Savcı olayı deştikçe karanlık ilişkilerin ne kadar derinlere indiğini hayretle görür. Karşılaştığı karanlık tablo onu ürkütmek yerine, tersine güçlendirir ve tüm yasa dışı yapılanmayı ortaya çıkarmak için var gücüyle çalışır.


Z-Ölümsüz birçok açıdan önemli bir film. Bir kere sinematografik değerler anlamında mühim. Kurgusu, anlatımı, müziği ve diyalogları ile ayrıksı ve çarpıcı. Sonra sosyoloji ve siyaset bilimi açısından mühim. Belki ders olarak okutulacak kadar derin ve sarsıcı. Ve politik-ideolojik sinema adına da üzerinde tartışılması gereken bir yapım. Yönetmen Costa-Gavras bazen sanatı tehlikeye atabilecek kadar sert ve karşı bir duruş ile anlatıyor derdini. Enteresandır bu durum filminin değerini düşürmek yerine daha yukarıya çekiyor.

Hele hele filmin girişinde ülke meselesini tarım bakanının ağzıyla ve ‘bitkiler ve küf’ başlığıyla anlatması var ki, insanı mest ediyor. Her türlü düşünceyi ve karşı görüşü zararlı küfe benzetip, gerektiğinde adam öldürmeyi bile bir ‘temizlenme’ olarak gören polis-asker şefinin bakış açısını sunarken insan düşünce okyanuslarına dalıp dalıp çıkıyor.

Bakan şöyle bitiriyor sözlerini: “Beyler, hatırlatıyorum ki önceki yıllarda olduğu gibi, uçaklar emrinizde olacaktır çiftçileri küfe karşı uyarmanız için, asmaları mahveden bir hastalık, insanları perişan eden diğer ideolojik hastalıkla aynı anda ortaya çıkmıştır.” Ve mikrofonu polis şefine veriyor: “Bir ideolojik hastalık küf gibidir ve önleyici tedbirler gerektirir. Küf gibi mikroplar ve çeşitli parazit unsurlar neden olur. Bu nedenle insanların uygun çözeltilerle tedavisi kaçınılmazdır. Birinci aşama okullarda oluşur. Benzetmeyi bağışlayın, tomurcuklar hâlâ çok gençtir. İkinci tedavi kolej öğrencileri veya genç işçiler olarak çiçeklenmeye başladıklarında olur. Püskürtme ve kutsal milli hürriyet ağacını ideolojik küf hastalığından kurtarmak için en iyi zaman askerliktir.” Size bir şeyler hatırlatıyor mu bu cümleler? Bana sanki herhangi bir ulusalcı sitenin forumundan alınmış gibi geldi!


Enteresan olan filmde aslında ülke adı hiç geçmez. Ancak buna rağmen Yunanistan’da 1963 yılında solcu milletvekili Gregoris Lambrakis’in öldürülmesi sonrasında gerçekleşen olayların kurgulanarak yansıtıldığı açıkça bellidir. Öte yandan filmi izleyen herkes filmin, 1967 ile 1974 arasında Yunanistan’da hüküm süren askeri yönetimi eleştirdiğini çok iyi bilir. Z-Ölümsüz’de, daha sonra Yunanistan’ın Cumhurbaşkanı olacak olan savcı Christos Sartzetakis’ı Jean-Louis Trintignant canlandırıyor. Aslında daha ünlü oyuncular olmalarına karşın, Yves Montand’ın ve Irene Papas’ın (Çağrı ve Ömer Muhtar’dan hatırlayacaksınız) filmde daha küçük ama önemli rolleri var. Montand, öldürülen solcu milletvekilini, Papas ise onun eşini canlandırıyor.

Filmin sonunda kahramanların akıbeti geliyor ekrana. Kimi 7. kattan düşerek ölüyor, kimi ‘kaçarken’ vuruluyor (!), kimi sürgüne gönderiliyor askeri rejim tarafından. Ardından bir yasaklılar listesi geliyor ki, akıllara ziyan. Rus klasiklerinden giyim tarzlarına, basın özgürlüğünden sosyolojiye kadar uzayıp giden inanılmaz bir yasaklar listesi. Modern müzik ve hatta matematik. Muhtemelen dönemin iktidarını elinde tutanlar Dostoyevski’den Becket’e kadar hemen herkesi ‘kendileri için tehlikeli dış güç ve ülkeyi bölmeye çalışan hainler’ olarak görüyordu. Filmin isminin neden Z olduğunu da yine son kısmında anlıyoruz. Dönemin güçleri Yunanca’da ‘Ölümsüz’ anlamına gelen ‘Z’ harfini de yasaklamış…

Girişte de söylediğim gibi film eski ama güncelliğini -hele hele bizim gibi ülkelerde- hiç yitirmemiş bir baş yapıt. Filmi izlerken ülkemizde yaşanan gelişmelerle olan benzerliklere hayret ederken, sanki birkaç ay önce çekilmiş hissi uyanıyor insanda. Dink Cinayeti’nden Danıştay Saldırısı’na, insanların fişlenmesinden, vatan kurtarma psikolojisinde olan ruh hastalarına kadar yaşayan her karakterin bir parçasını bulmak mümkün. Yunan kuvvacılarından, tekaüt komutanlarına, kendini hukukçu zanneden faşistlerden, dernek adı altında örgütlenen karanlık çetelere, oradan savcı Zekeriya Öz’e kadar hemen her şey var filmde. Ve tabii medya da…

Film doğal olarak Yunanistan’da yasaklandı, ülkemizde de 1989’da, yani çekilmesinden 20 yıl sonra gösterim şansı buldu. Z-Ölümsüz’ü DVD olarak bulmak mümkün şimdi. İzlemenizi salık veriyorum, yazdıklarımdan çok daha fazlasını bulacağınızdan emin olun.

  
Künye

Z (Ölümsüz)
Yönetmen: Costa Gavras
Senaryo: Rum yazar Vasilis Vasiliskos’un aynı adlı eserinden uyarlanmış

Oyuncular: Yves Montand, Irene Papas, Jean Louis Trintignant