Not: Ey okur, birazdan okumaya başlayacağın yazı fena halde
ipucu ve açıklama içermektedir. Dolayısıyla eğer bahsi geçen filmi izlemeden
okursan, seyir zevkini düşürebilir. Tavsiyem, önce git filmi izle sonra bu
satırlarda tekrar buluşalım.
Kaderin enteresan bir cilvesi olsa gerek: Geçtiğimiz hafta
vizyona giren ve yönetmenliğini Russel Crowe’un yaptığı Son Umut’un mottosu;
“Nefretin bittiği yerde umut başlar” idi. Bu hafta vizyona giren Mahsun
Kırmızıgül’ün Mucize’sinin afişinde ise şöyle yazıyor: “Umudun bittiği yerde
mucize başlar.”
Önce hak teslimi yapmak boynumuzun borcu: Mahsun Kırmızıgül,
sinema kariyerine başladığı Beyaz Melek, pek çok kişi tarafından burun
kıvrılarak karşılandığı için, vizyona girdiği anda perdedeki başarısı büyük bir
şaşkınlığa sebebiyet vermişti. Kırmızıgül şaşırtıcı derecede yetkin olarak
kullandığı kamera ile hiç de fena olmayan bir hikaye anlatıcısı olduğu ilk
filminde dost/düşman herkese göstermişti. Üstelik kamerayı odakladığı nokta da
çok önemliydi. Kalbe yakın bir yerlerde konuşlandırdığı vizör ile bardağın dolu
kısmını görmeyi tercih ediyor, can yakıcı ve sıkıcı gerçekliğe çok fazla
bulaşmadan dimağlarda masalsı bir tat bırakmayı tercih ediyordu müzik kökenli
sinemacı.
Sinemasında bir sıkıntıdan söz edilecekse o da şuydu:
Kırmızıgül ilk üç filminin her birinde birkaç filme yetecek kadar çok malzemeyi
işlemeyi deniyor, bu sebeple hem esas hikaye zedelenebiliyor, hem de yan
öyküler havada kalıyordu. İşin bir de, alakası olsun/olmasın her üç filmine de
bir şekilde girmeyi başaran Doğu/Batı simetrisinden yola çıkarak ‘yapmayın siz
kardeşsiniz’ metazorisi vardı. En alakasız görünen filmi New York’ta Beş
Minare’de bile ‘hah bu sefer yapmamış galiba’ dediğimiz anda finalde eline sopa
alarak başımıza vura vura anlatmayı denedi denemesine ve filmin o ana kadar
elde ettiği pek çok kazanımı harcayıverdi!
Tahlilini yapacağımız filmin hikayesine bir göz atmakta
fayda var. Mucize, 60 İhtilali esnasında mecburi şark görevi vesilesiyle
doğunun kuş uçmaz kervan geçmez bir mezrasına gitmek zorunda kalan Mahir
öğretmenin hikayesi gibi görünmekle beraber, ortalarından itibaren –spastik
demek lazım sanırım- engelli bir köylü olan Aziz’in öyküsüne dönüşüyor. Evin 6
erkekten büyüğü olan Aziz, anne ve babası tarafından ‘özürlü’ olması dolayısıyla
el üstünde tutulmaktadır tutulmasına ama başta çocuklar olmak üzere öz
kardeşleri bile hastalığını ‘delilik’ olarak görüp ona göre davranmaktadır.
Üstelik zamanın çok yavaş aktığı bu beldelerde hayatı hızlandıran en önemli
gelişme evliliktir ve Aziz kardeşlerinden büyük olmasına rağmen, onun özel
durumundan dolayı sırayı kardeşleri kapmıştır!
Ne ki, Mahir öğretmen hem köyün, hem de Aziz’in kaderini etkileyebilecek
dokunuşlarda bulunur buradaki hayatlara. Yokluk, sahipsizlik, unutulmuşluğun
kader olduğu bir yerdeki sıradan insanları anlatan Mucize, küçük bir
topluluktaki insan tiplemeleriyle öne çıkan bir yapıya sahip.
Daha ilk planıyla ‘Bu bir Mahsun Kırmızıgül filmidir’
dedirten Mucize, nedense bana birkaç yıl önce izlediğimiz belgesel/drama İki
Dil Bir Bavul’u hatırlattı. Her ne kadar okulsuz köye öğretmen olarak atanan
Mahir ile kütüphanesiz nahiyeye kütüphane müdürü olarak sürgün edilen
Güner’in hikayesi örtüşse de, Vizontele
Tuuba ile Mucize arasında çok ciddi bir sosyolojik ve tür farklılığı mevcut
olduğu için onunla karşılaştırmak haksızlık olacaktır.
Mucize, bir yönüyle önceki Kırmızıgül filmleriyle
benzerlikler içerse de, yapısal olarak epey farklı. Ancak korkarım ki, bu
farklılık filmin aleyhine bir durum. Zira, önceki filmlerinde 2 saate birkaç
filmlik hikaye sıkıştırmayı çabalayan yönetmen, bu kez neredeyse 1,5 saat
boyunca ne anlatacağına karar veremeyen bir mütereddit bir görüntü sergiliyor.
Film uzun dakikalar boyunca resimlerine ve karakterlerin birbiri peşi sıra
patlattığı espri ve durum komedileriyle vaziyeti idare ediyor. Aziz’in öyküsüne
odaklanmaya başladığımız anda dram başlıyor başlamasına ama filmin ortasını
çoktan geçmiş bulunuyoruz.
Bir de yönetmenlik açısından ciddi bir tehlike bekliyor
Mahsun Kırmızıgül’ü, şöyle ki; Bir yönetmenin filmlerinde ‘kendini tekrar’
hissedilmeye başlandıysa, tehlike sinyalleri veriliyor demektir. Mucize bu
bağlamda, Kırmızıgül sineması için bir tür tekrar, hatta kimi anlarda ‘patinaj’
hissi veriyor maalesef.
Kimi zaman absürtlüğe kaçan mizahi yapısı, kimi zaman
gözleri doldurabilecek düzeye ulaşan dramasıyla Mucize, kendini seyrettirmeyi
başarsa da, senaryosundan kaynaklanan mühim sıkıntılara sahip. 2 saati aşkın
süren filmde, öylesine boşluklar var ki, 4. filmini çeken bir sinemacıya
yakışmayacak türden. Bu yönüyle Mucize bir ilk film acemiliklerini taşımakla
beraber, bazı yönleriyle Kırmızıgül sineması için çıtayı bir ‘tık’ daha
yukarıya taşımayı da başarıyor. Bunlardan ilki şüphesiz Kırmızıgül’ün yöreyi
çok iyi bilmesi. Sadece mekan, kostüm, dekor anlamında değil sosyolojik dil
olarak da meseleye çok hakim bir isim Mahsun Kırmızıgül. Ne ki, sinematografik olarak kendini tekrar
etmekten de kaçamamış.
Güçlü sinematografi
Mucize’de, film boyunca her biri birer tablo hükmünde
sayısız resim yapmış görüntü yönetmeni. Anlık ekran görüntüsünü al, herhangi
bir galeride sergile! O kadar başarılı yani… Ancak bu güzellikler özellikle
filmin başlarında dramaya katkı sağlamaktan ziyade folklorik ve turistik
güzellikler olarak duruyor. Birer ‘footage’ naifliğindeki resimler kadar
senaryoya da yoğunlaşabilinseymiş keşke!
Dönem filmi çekmek her zaman zordur, ancak zamanın çok yavaş
aktığı otantik yerler için geçerli değil bu durum. Hele ki bahsini ettiğimiz
tarih uzak değil, yakın bir geçmişi anlatıyorsa. Filmin esas mekanı olan mezra,
zamanın çok ağır aktığı bir yöre olduğu için doğal mekan/dekor ihtiyacını
ziyadesiyle karşılıyor. Son derece başarılı kostüm ve aksesuar, yani sanat
yönetimi mevcut. Allah’tan köyde geçiyor film, yoksa Mucize de diğer dönem
filmlerimizde olduğu gibi, iki eski model araba, birkaç eski tabela ve kostüm
ile dönemi verme kolaycılığına kaçmıyor değil.
Çiğ senaryo
Mahsun Kırmızıgül sinemasının takdir edilip, yüceltilecek
pek çok yönü olduğu muhakkak. Ancak, artık dördüncü filmini çekmiş yönetmene
‘acemi toleransı’ da pek doğru değil. Dolayısıyla Mucize’nin yer yer tel tel
dökülen, yer yere bir acemi sinema öğrencisinin bile yapmaması gereken hata ve
eksikliklerle bezeli, sinemanın tabiatına hiç uymadığı gibi, kendi içinde tutarlılığı
da bulunmayan senaryosuna biraz daha yakından bakalım.
Özensiz diyaloglar, ortalarına kadar ne yapacağına karar
veremeyen yapısı ve derinliksiz karakterleriyle maalesef en çiğ Mahsun
Kırmızıgül senaryosuyla karşı karşıyayız. Bir kere film öğretmen Mahir’in mi,
yoksa spastik Aziz’in mi hikayesini omurga olarak alıyor, kararsız. Mahir
karakteri sadece şiveyle sahicileştirilmeye çalışılırken, filmin hikayelediği
bir yıl içerisinde Mahir’in iç dünyasının kıyısına bile yaklaşamıyor. Ailesiyle
yaşadığı sıkıntıları filan pek önemsemiyor senaryo. Hatta unutuveriyor… En can
alıcı nokta ise, Mahir’in tüm olumsuzluğa rağmen, üstelik ailesi batıda bir
şehirdeyken ve devlet ‘dönebilirsin’ demesine rağmen ‘neden’ kaldığı konusunda
bizi ikna edemiyor Mucize…
Ve pek çok köksüz, eğreti duran karakter geçidiyle adeta
‘dakkaya oynuyor’… Onlarca önemsenmiş ama silik kalmış, olsa da olur olmasa da
olur karakter resmi geçidi gibi… Mahir’in kayınpederini bir ara görüyoruz asık
suratı, gayr-ı memnun bakışıyla üstelik hiç de fena olmayan bir isme görev
verilmiş ama birkaç saniyelik plan ile bitip gidiyor bu karakter. Mahir’in
ailesi yapay ve hikayeye zarar verecek derecede silik işlenmiş.
Yapısal sorunları olan senaryo (böylesi bir profesyonel
metin, hiçbir uzman isme okutulmaz mı, enteresan!) yüklüce anakronik unsurlar
da içeriyor. Eşkiyalar romantik bir bakış açısıyla yüceltiliyor. Şüphesiz
olabilir, eşkıyadan inşaat ustası da çıkarabilirsiniz ancak, seyirciye
sunuldukları sahneyi görkemli gösterme adına Beyaz Melek’tekinin neredeyse
birebir tekrarını koymanın anlamı nedir?
Eşkıya Cemilo ayrı bir muamma. Kağıt üzerinde iyi düşünülmüş
gibi duruyor, sürekli dağlara bakan eşi, yetim gibi duran çocuğu filan
eyvallah. Ancak, Cemilo’nun karşı durduğu, uğruna adam öldürdüğü feodalite
nereye kaybolmuş ki?
Oyunculuklar
Çok güçlü oyunculara sahip bir film Mucize. Kırmızıgül bence
önemli bir tercih yaparak kendi karakterini epey geri planda tutmuş. Sadece
fiziksel bir arızî durum ile kimi anlarda bir adım ileri çıkmasa, olsa da
olurmuş olmasa da, diyebileceğimiz bir karakteri canlandırıyor. Keza diğer pek
çok karakter temelsiz ve yapay duruyor.
Muhtar ve karısı (her iki karakteri canlandıran oyuncular da
muazzam oynamışlar) dışında ruh dünyalarına girebildiğimiz kimse yok. Son
birkaç dakika olmasa filmin ana karakterine bile mesafeli yaklaşıyor senaryo
yapısıyla ancak anlık abartılı oyunlar ile karakterler ön plana çıkmaya
uğraşıyor. Bazı karakterler ise anlamsız şekilde ortadan kayboluveriyor ya da
silikleşiyor. Yine rolü neredeyse Beyaz melek filmindeki rolüyle birebir aynı
olan Ali Sürmeli çok güzel oyun çıkarmasına rağmen, ortalardan itibaren giderek
buharlaşıyor adeta.
Yanlış müzik tercihi
Mahsun Kırmızıgül bir müzisyen. Doğal olarak filmlerinde
müziği ciddi anlamda ön plana çıkarıyor. Daha önceki filmlerinde yaptığı
senfonik müzik tercihini Mucize’de de değiştirmiyor yönetmen. Kalabalık
yaylılar ile görkemli resimlere daha da görkem katıyor ama bu durum filmin
ruhunu ne kadar uygun emin değilim açıkçası. Nihayetinde bir yöre filmi
izliyoruz ve insan istemez, ruhuna uygun bir tını duyma ihtiyacı hissediyor.
Nedense finalde bir şarkı ile bir parmak bal çalarak bunu gidermeyi tercih
ediyor, o kadar.
Zaten iliğine kadar insan odaklı bir hayatı betimlemeye
çalışan bir filme müziğe bu kadar abanmanın mantığını kavramakta zorlanıyor
insan. Tabiatın kendi melodisi, sesi varken bunu vermek yerine ha bire batı
senfonik ezgisiyle ihtişamı artırmaya çabalamak filmin ruhuna zarar veren en
önemli yönlerden.
Gereğinden fazla sarkan film, esas hikayesini anlatmaya
başlıyor başlamasına ama iki saati buluyor geçen süre. Dolayısıyla meselenin
esas dramatik yönünü geçiştirmek zorunda kalıyor. Aziz’in kriz ve karar anı,
ödediği bedel ve kazanımı bir çırpıda geçiveriyor maalesef. İşin garip tarafı,
seyircide bıkkınlık oluşturacak kadar uzayan film, finaline yakın sahnelerinde
bile slow motion tercihinden geri durmuyor nedense.
Gerçeklik meselesi
Evet, bir filmin başına ya da sonuna ‘yaşanmış hikaye’
yazmak şüphesiz etkiyi artırabilir ama daha önemli noktaları göz ardı ediyor
günümüz yönetmenleri. Bir filmde olup bitenlerin yaşanmışlığından çok daha
önemli bir olgu vardır; filmsel gerçeklik. Yani ister gerçek hayatta yaşanmış
olsun, ister olmasın, mesele sizin seyirciyi ikna etmenizdir. Mucize, bu
yönüyle kolaycılığı tercih ediyor ve esas kahramanın dönüştüğü kısmı bir yazı
ve tek cümlelik replik ile geçiştiriveriyor.
Ezcümle; Mucize, Mahsun Kırmızıgül’ün yine kalbe hitap eden,
masalsı tatlar içeren ve artık ustalaşması gerektiği noktalarda zaaflar
barındıran bir film.













.jpg)












