İlginç bir soyisim: Şasa… Köken olarak Kafkasya’ya kadar uzanıyor; ok-yay manasına da, okun temrenini yapan usta anlamına da geliyor. Daha eskiye uzanan bir yönü de var belki ama aile çok fazla kurcalamamış bu bağlantıyı; Kerbela şehitleri arasında ‘Ebu Şasa’ isminde bir zat var…
Varlıklı ‘asrî’ bir ailenin çocuğu olarak 1941 yılında dünyaya gözünü açan Ayşe Şasa, daha doğduğunda yalnızlığa itiliyor. Baba vasiyetiyle ticarete atılmış ve kereste tüccarlığı ile epey zengin olmuş bir baba: Avni Şasa… Muzaffer Paşa’nın torunu anne, ünlü Rauf Orbay’ın kız kardeşi. Nedense kızına karşı çok sert, hatta acımasız Melike Hanım. Ayşe Şasa, annesini; “Başkalarına peri kızı, bana ejderha.” şeklinde tanımlıyor bir dönem. Oldukça katı bir çocukluk geçirmiş anne Melike Hanım. Küçük Ayşe’yi daha süt emerken bakıcı ve mürebbiyelerin insaf ve terbiyesine bırakması belki de bu yüzden.
Amerikan hayatına, tenise, deniz sporlarına düşkün bir ebeveyn… Feneryolu’nda beraber yelkencilik yaptıkları İngiliz aileler ile Batı’ya öykünen bir tarz-ı hayat. Dönemin tipik sınıfsal takıntısı; Batı’ya ait olan her şey iyi ve güzeldir. Alaturka olan her şey ise ayıp!
Rauf Orbay’ın, küçük Ayşe’nin karakterinde ne tür bir etkisi var tam olarak bilmiyoruz ama dönemin rejimiyle düştüğü fikir ayrılığından dolayı hep ‘muhalif’ olarak biliniyor ve sürekli takibat altında. Anne Melike Hanım, daha çocuk yaşta nereye gitse takip edildiklerini söylüyor. Belki de bu takip edilme paranoyası, ileriki yıllarda Ayşe Şasa’nın ruhunu darmadağın edecek hastalığın ilk tohumları oluyor.
Korku rejimi!
Doğumundan hemen sonra mürebbiyelere teslim edilen küçük Ayşe, ileride yaşadığı bu zorlu dönemi ‘korku rejimi’ olarak niteleyecektir. Öyle insafsız bir terbiye şekli ki, sevgiyle bile korkutulur çocuk! Yaklaşık 12 yıl sürer bu rejim. Hepsi gayrimüslim olan dadı ve mürebbiyelerin ruhunda bıraktığı izler yıllar boyu silinmez Şasa’nın. Yahudi mürebbiye Katie’nin “Yaramazlık yaparsan giderim, bir daha da gelmem.” tehdidini ömrünün sonuna kadar unutmaz.
Yine şizofrenik ekim diyebileceğimiz pek çok olay bu dönemde yaşanır. Mürebbiyelerin Yahudi soykırımına dair anlattıkları dehşetli öyküler hep canlı kalır zihninde Ayşe’nin.
Katie, aslında inançlı biri ve kendi inancına göre Tanrı kavramını aşılıyor küçük Ayşe’ye: Lieber Gott… Ve minik avuçlar açılıp şunu diliyor; Tanrım, annemi babamı bana göster! Allah ismiyle değil ‘Gott’ ismiyle yakarışlarda bulunuyor minicik kız. Ve belki ileride büyük şekilde yaşayacağı nöbetin ilk kırıntısını da o dönem görüyor. Kardeşi Bekir ile beraber Yıldız Parkı’nda gezerken, bir ara kayboluyorlar, ayakları ve elleri üzerinde sürünen bir adam görüyor Ayşe. İnanılmaz korkuyor. Hatırlayabildiği en erken sanrı da bu.
Şairin ‘Derdim bana derman imiş’ dediği gibi, hikâyeleme yeteneği tam da bu korku rejimi döneminde gelişiyor Ayşe Şasa’nın. Kış gecelerinde, kardeşi Bekir ile yalnız kaldıklarında, korkularını aşmak için ona hikâyeler anlatmaya başlıyor. Fark ediyor ki, anlatmaya başladıkça kendisini zincirleyen boğucu dünyadan kopuyor, ferahlık hissediyor. Anne-baba gezmeye gitmiş, mürebbiyeler aşağıda eğleniyorlar, iki küçük çocuk, üst katta hikâyeler ile zihinlerinin açılan penceresinden hayal âlemine kaçıyorlar.
Çocukluğunun bu ruh ezici etkisi ilk mektep dönemine de yansıyor Ayşe Şasa’nın. Pasif ve içine kapanık bir öğrenci. Lakabı: Aptal Ayşe! Yahudi ve Hıristiyan mürebbiyelerin onu tanıştırdığı ecnebi manevî dünya ile annesinin dünyevî âlemi arasında bir yerlerde sıkışıp kalıyor. Son mürebbiyesi ‘Zalim’ Barbara, onu Taksim’de bir kiliseye götürüyor. Çarmıha gerilmiş İsa ikonu önünde mum dikiyorlar ve fotografik hafızası son derece güçlü olan küçük Ayşe’nin zihninden bu acı tablo asla gitmiyor sonra. Üstüne, gezi meraklısı ebeveyninin her Avrupa seyahatinde çocuklarını bol bol kiliseye götürüp çarmıhtaki İsa figürlerini göstermeleri bu travmayı daha da derinleştiriyor ve çocuk yaşta ölüm korkusu ile baş başa bırakıyor. Şöyle anlatıyor Şasa: “İsa’nın hep o kanlar içinde sararmış bedeni, yer yer kızıla kaçan sarı ışıklar korku ve keder uyandırıyor ve melankolimi besliyor. Ölüm korkusunu daha da derinleştiriyor, marazî halim giderek büyüyor.”
Asriliğin mecburi şartı olarak ilkokulda başlayan müzik dersleri. Küçük Ayşe müziğe yetenekli ama piyanodan nefret ediyor. Saatler boyu çalsın diye piyano ile baş başa bırakılıyor. Ve ilk tepki; bir gün dayanamayıp piyanonun tuşlarını kırıyor Ayşe. Kendi evinde adeta yetimhane hayatı… Çıkışsız bir durum.
Keşif ve sarsılış
İlkokul sonrası yatılı olarak Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ne yazdırıyorlar Ayşe Şasa’yı. İlk tepki korku, yalvarıyor ama nafile, kaçış yok. İlkokul boyunca ‘geri zekâlı’ olarak damgalanan ‘Aptal kız’ kolej sınavını dördüncülükle kazanıyor. Ancak kimsenin umurunda olmuyor bu başarı. Başarısızlıkları kadar başarıları da umursanmıyor. O yaşta yatılı okul, daha fazla yalnızlık demek. Zihninde bir sürü kötü ve kasvetli anılar, kan revan içindeki sanal tablolar ile yapayalnızlaşıyor Ayşe Şasa.
Mürebbiyeler ona Almanca öğretmiş zaten, bu dil sayesinde kısa sürede İngilizceyi de çözüyor. Okulda başarılı oluşu da yalnızlığına eklenince, okulda da, evde de adeta görülmek istenmeyen çocuk durumunda. Bir tek öğretmenlerin gözbebeği…
Kardeşine anlattığı hikâyelerden betimleme yeteneğini geliştiren Şasa, yatılı okulda yazma yeteneğini keşfediyor. Onun için muazzam bir buluş bu ve daha 12-13 yaşında ‘Çiftehavuzlar Postası’ isimli bir dergi çıkarıyor. Bir tek ‘anneanne’ fark ediyor bu durumu ve teşhisi koyuyor: “Bu kız büyüyünce yazar olacak!”
Doğru ya da yanlış, bir inanç dayanağı var Ayşe Şasa’nın: ‘Lieber Gott–Sevgili Tanrım.’ Lise yıllarında bu inanç önce ciddi sarsıntıya uğruyor, sonra uzaklaşıyor ondan. Woolf, Joyce, Kafka, Camus, Sartre okumak o dönem aydın olmanın gereği! Bir tek Sait Faik çok okuyor yerlilerden, o da Abasıyanık’ın kurduğu yalnızlık dünyasında kendine yer bulmasından.
İlk ruhî rahatsızlık bu dönemde baş gösteriyor. Hastanede asistan doktor, ömür boyu unutmayacağı şu cümleleri söylüyor: “Sen çocukluğunu atlamışsın, dikkat etmezsen gençliğini de yaşayamazsın. Zihnî hayatın tehlikede.” İlk kez orada içindeki sırrını paylaşıyor genç Ayşe: “İntihar etmeyi düşünüyorum!” Genç doktor, karşısındaki hassas insanın ruh haline göre mi, yoksa cidden bir şeyler gördüğü için mi söyledi tam olarak bilmiyoruz ama şöyle bir şey diyor: “Sen bu topluma gerekli birisin, akıllı bir çocuksun!”
İlk idolü Cevat Çapan. Önce egzistansiyalist, ardından sosyalistler ilgi alanına giriyor Ayşe Şasa’nın. Çapan’dan etkilenerek sinema tarihi ve sanat dergileri alıp okumaya başlıyor. Ve ilk hikâyesini İngilizce yazıyor; bozkırda bir istasyonu anlatıyor. Gençliğinin sarı ve dumanlı dünyasını betimliyor öyküsünde. Kendisi fikrî bunalımlar, ruhî savrulmalar yaşarken, ailesi hiçbir şeyden habersiz ve umursamaz şekilde, Cihangir’deki 500 metrekarelik dairelerinde davetler, partiler düzenlemeye devam ediyor.
16 yaşındayken, Şişli La Paix Hastanesi’nin önünden geçiyor bir gün Ayşe Şasa. Doğru
düzgün bir inancı bile yok, o anda içinden dua ya da dilek gibi bir şey geçiriyor: “Hakikate vasıl olmama vesile olacaksa, yolumun bu hastaneden geçmesine razıyım!”
Liseden mezun olacağı yıl bir oyun yazıyor, ismi ‘Yaşadığımız Odalar.’ Okulda sahneleniyor bu oyun ve ününü bir anda okul dışına da taşıyor Ayşe Şasa’nın. Okul haricinden entelektüeller, yazarlar gelip oyunu izliyor. Cevat Çapan, gazetede bir yazı kaleme alıyor oyunla ilgili. Bu övgüler onun dengesini büsbütün sarsmaktan başka işe yaramıyor.
Yolunu seç!
İki arkadaşı tam da bu dönemde, o güne kadar ismini dahi duymadığı bir entelektüelin yanına götürüyorlar. Kemal Tahir isimli bu adam, önce bir tanım yapıyor; neredeyse Ayşe Şasa’nın ruh dünyasını tasvir ediyor. Ardından yerli olmaktan bahsedip, Batıcı okumuşların züppece eğilimlerini aşağılıyor. Derken laf, Şasa’nın yazdığı oyuna geliyor. Kemal Tahir, hayatı boyunca unutmayacağı bir nasihatte bulunuyor: “Maskaralık yaptığın sürece seni baş tacı ederler ama ciddi bir şey yaparsan kimse ilgilenmez. Yolunu seç.” Birkaç gün boyunca bu cümleler aklından çıkmıyor Şasa’nın.
Annesi ressam, Çapan tiyatrocu olmasını istiyor. Pek çok kişi de birikimi ve kaleminin güçlü olması dolayısıyla yazar olmasını salık veriyor. Şasa, kendi ifadesiyle ‘Yazıcı’ olmaya, yani senaryo yazmaya karar veriyor. Bunda en önemli etkenlerden biri de Türk sinemasının durumu.
Yaş 18’e gelmiş. Evliliği bir tür evden kaçış olarak düşündüğü için, arkadaşı Atilla Tokatlı ile evlenmeyi planlıyor. Ailesi bu evliliğe karşı, bu nedenle sinema okuması için onu yurt dışına gönderme planları yapılıyor. İngiltere’de bir sinema okulu yeni açılmış. Oraya gitmeyi kafasına koymuşken, tesadüfen tanıştığı bir kameraman Walter Lessaly, “Sakın ha!” diyor, “para tuzağı…” Pratik yapmasını ve alaylı olarak sinemaya girmesinin daha akıllıca olacağını söylemesi Şasa’nın kararını etkiliyor.
Buna rağmen ailesi onu apar topar Londra’ya sinema okuluna yolluyor ama okul henüz açılmamış. Okuldan ziyade Londra’nın kasvetli havası ruhunu boğuyor Ayşe Şasa’nın. Muhtemel nevrotik sıkıntıları hissettiği için geri dönüyor.
Sorunlu bir çocukluk ve parıltılı bir gençlik arasında, muazzam nihilist bir kızdır Ayşe Şasa. Cevat Çapan’ın tanıştırdığı iki kişiden biri olan (diğeri Halit Refiğ) Atilla Tokatlı ile evleniyor. Aile karşı çıkıyor ve adeta evlatlıktan reddediyor. Vakko’da desen çizerek bir dönem geçinmeye çabalıyor Şasa.
İlk profesyonel işini de bu dönem alıyor. Memduh Ün, yönetmenliğini Halit Refiğ’in yaptığı ‘Yasak Aşk’ isimli filmin diyaloglarını yazmasını istiyor. Ancak ilk iş acemiliğinden kullanılmıyor yazdıkları. Bir vesile ile Atıf Yılmaz’a asistanlık yapmaya başlıyor ama Kemal Tahir bunu duyunca küçümsemeyle karışık, “Atıf Yılmaz’ın asistanı da mı varmış?” diyor. Vedat Türkali’nin asistan aradığı duyulunca sekreter olarak onun yanında işe başlıyor. Eşi Atilla’nın kardeşi Erdoğan, Yeşilçam’da hayli iş yapan bir senarist. Memduh Ün’e bir Shakespeare uyarlaması yazıp satıyorlar: ‘Hırçın Kız.’ Asistanlık, senaryo yazarlığı derken Yeşilçam ile ilişkiyi iyice sıkılaştırıyor Ayşe Şasa. Cihangir’deki evleri ise eş-dost ziyaretiyle dolup taşıyor. Gelenler arasında Aziz Nesin, Ruhi Su, Lütfi Akad, Suna Kıraç gibi isimler var.
İlk evliliğinin hayal kırıklığıyla bitmesi Kemal Tahir ile olan irtibatını daha da sağlamlaştırıyor Şasa’nın. Orada tanıştığı Üstün İnanç vasıtasıyla Sezai Karakoç’u keşfediyor. Kendini tamamen işine verince ilk büyük krizin ayak sesleri duyulmaya başlıyor. 24 yaşına gelmiştir, bir otel odasında girdiği krizden kurtulma sürecinde Atıf Yılmaz’ın babacan yaklaşımına sığınıyor ve onunla evlilik kararı alıyorlar.
Gökdelen Mağara
Kaderin garip tecellisi Ayşe Şasa’nın manevî kırılmaları ile yaşadığı evler arasında enteresan bir ilişki vardır. Hastalığın başladığı yer Şişli’de bir apartmanın çatı katı; Moralı Apartmanı. Hayatının son dönemini ise Gayrettepe’deki ‘Gökdelen Mağara’ dediğimiz üst katta geçirecektir.
Atıf Yılmaz ile evliliğin ilk günleri mutlu ve geçmişin buhranlı günlerinden uzak. En önemlisi yaralarını tedavi etmek istercesine sürekli yazıyor Şasa. Yönetmenler Çağı’nın üç önemli ismiyle çok yakın; Erksan, Akad ve Refiğ… Ve gittikçe profesyonelleşiyor. Oyuncuya göre senaryo ve diyalog yazabilecek kadar ustalaşıyor senarist Ayşe. En önemlisi, sık sık Kemal Tahir’in ‘gürül gürül akan’ sohbetlerine katılıyor sürekli. Şöyle tanımlıyor Şasa: “Sokrat’a benzettiğim Kemal Tahir’i kendime baba edindim.” Kemal Tahir, dönemin sanat âlemi için adeta seküler bir kutup. Muazzam etkileyiciliği var ama bir yönü hep eksik. Şasa, bunu fark edemeyecek kadar genç ama inançsız bir yerellik tasavvuru çok sathî ve mesnetsiz kalıyor. Benzer eksikliği Halit Refiğ’in temellendirmeye çabaladığı ‘ulusal sinema’ akımında görüyor Ayşe Şasa. ‘Ah Güzel İstanbul’u Safa Önal ile beraber yazıyor ama o kadar tek boyutlu buluyor ki, imzasını dahi kullanmıyor.
Yılmaz Güney ile tanışmak, Şasa’nın hayatındaki kırılma noktalarından biri. Güney, o dönem Atıf Yılmaz ile çok iş yapıyor. Yeşilçam’ın hızlı yükselen değerlerinden. Ondaki ezik ve Anadolu damarı cezbediyor Şasa’yı ama Sinematek çevrelerinin aşırı sahipleniciliği Güney’in sineması kadar karakterini de etkiliyor. O ezik Anadolu insanı gidiyor, sert ve meydan okuyan biri geliyor. Atif Yılmaz ile evliyken pek çok filme imza atıyor kalemiyle: Son Kuşlar, Murat’ın Türküsü, Belalı Arif, Kozanoğlu, İlk ve Son, Cemile, Köroğlu, Yedi Kocalı Hürmüz, Güllü, Unutulan Kadın, Toprağın Kanı vs…
Atıf Yılmaz’ın dünyevî yönü bir süre sonra rahatsız etmeye başlıyor Ayşe Şasa’yı. Ciddiyetten sürekli kaçış, her şeyi hafifletme çabası Şasa’nın meşrebine uygun düşmemeye başlıyor. Ve yıpranıyor ikinci evliliği de. Derken soğukluk, ardından gizli bir gerilim, üstü örtülü çekişme ve kopuş…
1971 yılında yaşanan Muhtıra pek çok aydın gibi Ayşe Şasa’yı da etkiliyor. Evine baskın düzenleniyor, arama yapılıyor. Başta Kemal Tahir olmak üzere pek çok aydın muazzam baskı altına alınıyor. Kemal Tahir’in yakalanmasıyla hastalığı artık görünür oluyor Ayşe Şasa’nın. Zira Tahir, onun için bir dayanak, ayakta durabilme sütunu. Kemal Tahir ciddi bir hastalığın pençesine düşünce enerjisi tükeniyor ve ölüm ötesine dair soruların etrafında geziniyor artık fikirler. Ancak, Ayşe Şasa’nın dağarcığında bu problemin çözümüne dair tek cümle bile yok! Bir çıkmaza giriyor ve devasa bir duvara tosluyor adeta…
Hipokondriak korkuları, vesvese ve paranoyaları artıyor Şasa’nın. Kemal Tahir’in yataktaki bitkin hali onu fazlasıyla etkiliyor, sanki beraber tükeniyorlar.
Ve hastalık
Soğuk bir günün gecesinde, Atıf Yılmaz, Ayşe Şasa’nın elini kendi cebine sokmuş, beraber yürümektedirler. Ayşe bir anda, kocasının elinde zehirleyici iğne olduğunu düşünüyor. Elini hırsla cebinden çıkarıp karanlık sokakta koşmaya başlıyor. Tam bir konfüzyon hali. Atıf Yılmaz şaşkın… Saatler sonra bir lokalde perişan şekilde buluyor ailesi Ayşe’yi. Zihni bulanıyor ve halsizleşiyor. Çaresiz bir haldeyken Şişli La Paix Hastanesi’ne götürüyorlar; 16 yaşındayken önünden geçtiği hastane! Ebeveyni ise ‘acaba çevremiz ne der?’ telaşı içinde şaşkın ve gizlemeye çalışıyor olayı.
İlk hastalık nöbetinde hastanede 15 gün kalıyor Şasa. Ancak şizofreni almış başını gitmiş durumda. Ziyaretçilerin hepsinin, özellikle de Atıf Yılmaz’ın casus olduğuna ve kendisini kaçırmaya geldiğine inanıyor. Ona göre uzayda çok büyük savaşlar oluyor ve bu, insanlıktan gizleniyor! Küçüklüğünden beri zihnine yapılan tüm ekimler; Nazi öyküleri, savaş sahneleri, Hz. İsa figürleri birer birer canlanıyor tekrar. Kabul etmek lazım ki, çok zengin bir şizoid hikâye tarlasıdır bu!
1973 yılında Kemal Tahir’in ölümü, ruhunda onarılmaz bir hasara sebep oluyor. Uzun süren bir terapi ve tedavi süreci başlıyor. Bu sürecin en önemli bedeli ise Atıf Yılmaz. Bir daha bir araya gelmiyorlar. Kemal Tahir birkaç yıl önce Şerif Mardin isimli Boğaziçi’nden bir hocayla tanıştırmıştır Ayşe Şasa’yı. Bir dönem onun sosyoloji derslerine devam ediyor ama esas ufkunu örten kasvet ağını yıkan eser Thomas Kuhn’un ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı’ oluyor. Marksist düşüncenin etkisiyle oluşan bilim putunu yıkıyor.
Ve birbiri ardına gelen sıkıntılar; babasına konulan lösemi teşhisini ondan gizliyorlar ama iletişim de epey azalıyor. Marksist zihinsel koltuk değneklerini de bırakınca büsbütün yalpalamaya başlıyor. Muazzam bir boşluk ve tükeniş dönemi… Babası tedavi olmak Paris’e giderken onu da yanına alıyor. Anne-babası hastanedeyken yalnız başına otel odalarında kalıyor günler boyu. Ve ikinci büyük kriz… Üç gün Paris’te bir akıl hastanesinde yatış ve geri dönüş…
1976 yılında hayatla irtibatını sağlayan zayıf ama kadim dal da kopuyor. Avni Şasa rahmetli oluyor. Bu ölüm ailesiyle olan ilişkisini tümden bitirir gibi oluyor. Kardeşleri, Ayşe’den kaçıyor adeta. 3 yıl arayanı soranı yok Gayrettepe’deki gökdelenin üst katında. 1980 yılına geldiğinde kendi kendine şu soruyu soruyor Ayşe Şasa: “Hiç mi dostum yok benim?”
Hikayânin bambaşka bir yönü ise burada devreye giriyor…
Ayşe Şasa’nın deyişiyle: “Bitkiye, hayvana, insana, illa da insana ama yaratılmışın her türüne yönelik engin, uçsuz bucaksız merhameti ve sevgisi olan” Bülent Oran. Senaristtir ve ilk beraber işlerini 1963 yılında Çapkın Kız’da yapmışlardır. Sonra kopuş olmuştur.
Türk sineması erotizme yenilmiş, salonları ucuz erotik komediler işgal etmiş, seyirci profili tamamen değişmiştir. Yeşilçam emekçilerinin çoğu açlıkla mücadele etmekte, kimileri piyasa hakimiyetine teslim olup yeni yapımcılara teslim olmaktadır. Bülent Oran, vaktiyle çok fazla film yazmış senaristlerdendir.
Bir gece ilginç bir rüya görür Oran. Bir dönem hikâyelerini kendisine getirip, senaryo yapmasını istedikleri ‘Kolejli Kız’ konuk olmuştur düşüne. Hiçbir alâka kurmaz ve ertesi gün kendi işine devam etmek için Taksim’e çıktığında bir vitrinde gördüğü oyuncak bebek ona ‘Ayşe’yi anımsatır. Kararını vermiştir; ona gidecektir.
İnanması zor ama aynı gün Ayşe Şasa da sebepsiz yere Bülent Oran’ı hatırlar ve deliler gibi telefonunu arar. Ona ulaşması lazımdır!
Gayrettepe’deki yüksek mağarasına gelir Oran. Ve o günden sonra sık sık ziyaretler başlar. İnsanlığına paha biçilmez olan bu sinema adamına artık eskisi gibi iş gelmediği için vaktinin çoğunu Ayşe Şasa ile beraber geçirmeye başlar. Hastane, doktorlar, tedavi süreçleri, ilaçlar ve uykusuz geceler. Bülent Oran, her daim yanı başındadır artık. Sımsıkı yakaladığı eli bırakmaya hiç niyeti yoktur. Kim bilir belki bıraksa, Ayşe Şasa’nın kırılgan ruhu daha fazla kaldıramayacaktır yaşadığı buhranları…
Ba’su Ba’del Mevt
Ne ki manevî açıdan derdine derman olabilecek durumda değildir Oran. Varlığıyla ona güç vermeye çalışır ama ruhunun tedavisi için hâlâ arayış içinde yuvarlanmaktadır Şasa. 1981 yılında, eline aldığı bir kataloğun arka kapağındaki kitap tanıtımı, hayatını bütünüyle değiştirecektir. Muhyiddin ibni Arabî ismini ilk kez o arka kapakta görür. Ve kitabın ismi: Füsusu’l-Hikem… Tamamen içgüdüsel olarak kitabı İngiltere’den sipariş eder ve gelir kitap. Ne İslamî terminolojiyi biliyordur ne de tasavvufla ilgili bir altyapısı vardır Şasa’nın. Bir kenara koyar kitabı.
İki kere intiharı denemiş, başarılı olamamıştır. Bülent Oran’ın tüm desteğine rağmen depresyonu yenememektedir. Uyku haplarına bağımlılığı olmuş, 1,78 m. boyundaki kadın 40 kiloya kadar düşmüştür. Yine hastane ve bu kez bağımlılık tedavisi… Eşi ve en büyük destekçisi Bülent Oran hep yanında. Elinden tutup bir çocuk gibi parka götürüyor, renkli kalemler alıyor, ‘Hadi beraber yazalım.’ diye yazmaya teşvik ediyor. Zorla sinemaya götürüyor ama daha da tüketiyor bu yorgunluk Şasa’yı. Madem öyle, diyor Bülent Oran, bu sefer evde film izletmeye başlıyor. Hayatında hep küçümsediği, hor gördüğü avantür filmleri beraber izliyorlar ve hayatında yeni bir katmanı fark ediyor Şasa. Beraber filmleri yorumlamaya başlıyorlar. ‘Altın Kız’ isimli bir filmi beraber izliyorlar. Kızını olimpiyatlara hazırlayan azimli bir babanın hikâyesi… “Sen benim kızımsın, seni olimpiyatlara hazırlayacağım. Yeniden koşacaksın, yeni senaryolar yazacaksın, hatta kitaplar.” diyor heyecanla.
İngiltere’den gelen kitap, 1 yıl bir köşede durduktan sonra, kapağını açıyor Ayşe Şasa. Ve bambaşka bir boyuta çıkıyor sanki. Geleneğin sırlı kapısını geçip, şiirsel bir dünyaya adım atıyor. Füsus’u okudukça 20 yıla yakın bir zaman süresince ufkunu saran simsiyah bulutlar dağılmaya başlıyor. O derunî dünyayı anlamak zor ama Ayşe Şasa’nın felsefe ve sosyoloji temeli var. Aydınlık ve billur bir dünya beliriyor önünde.
Tasavvuf ummanının gümüşten sahilinde bulduğu her cevhere sıkı sıkıya sarılıyor. Kendini ‘mezardan kalkmış’ gibi hissediyor. Yepyeni bir doğuş bu, bambaşka bir boyutun girift kodunun çözülmesi…
Bir gün Cihan Ünal ziyaretine geliyor. Elinde şiir kaseti. Şiirlerden biri ‘Mataramda Tuzlu Su.’ Dinler dinlemez vuruluyor. Heyecan ve hayretle “Kimin bu şiir?” diye soruyor, o güne kadar ismini duymadığı bir şairin ismini söylüyor Ünal: “İsmet Özel.”
Kısa süre sonra ‘Waldo Sen Neden Burada Değilsin?’ kitabına denk geliyor Özel’in, alıp bir nefeste okuyor ve arzusu daha da büyüyor: Mutlaka tanışmalıyım onunla! Herkese onu soruyor ve uzun uğraşlar sonrasında telefonla ulaştığında ismini söylüyor, aldığı cevap ilginç: “Sizi tanıyorum. Yılmaz Güney asker arkadaşımdı, o sizden bahsederdi!”
Telefon ile bir dünya örmeye başlıyor kendine. İsmet Özel, pek çok mütefekkir ile tanıştırıyor. Tasavvuf pınarının membaına kadar iniyor Ayşe Şasa. İyileşmeye başladığını ise tekrar senaryo yazmaya başlamasından anlıyoruz. Mustafa Kutlu ve Dergah çevresiyle tanışıyor. ‘Yeşilçam Günlüğü’ başlığıyla sinemaya dair yepyeni ufukları içeren yazılar kaleme alıyor 4 yıl boyunca. Yusuf Kurçenli ile ‘Gramofon Avrat’ isimli filmde çalışıyorlar. ‘Recep ve Zehra ve Ayşe’ ile ‘Ölmez Ağacı’ da bu dönemde yazılıyor. Ruhunun kuytuluklarından damıttığı ‘Arkadaşım Şeytan’ da aynı sürecin son demlerinde senaryolaşıyor.
Yıllar süren yalnızlık ve sıkıntılı gecelerinin acısını neredeyse 24 saat boyunca kendi inşa ettiği ‘Tele Mahallesi’nde uyanık kalarak çıkarıyor. Bir hazinenin üzerine oturmuş, avuçladıkça çoğaltıyor sanki Ayşe Şasa. Bir lise öğrencisi açlığıyla keşfettiği yeni dünyanın derinliklerine dalıyor ve sağdıklarını paylaşıyor herkesle. Habire notlar tutuyor ve ulaştığı yeni inancı, İslam estetiğinin ışığında tekrar ele alıyor. Bambaşka bir perspektif çıkarıyor ortaya.
Epey bereketli eserler vermeye başlaması için hiçbir engeli kalmıyor artık: ‘Vakte Karşı Sözler’, ‘Düş, Gerçeklik, Sinema’, ‘Yeşilçam Günlüğü’, ‘Delilik Ülkesinden Notlar’, ‘Bir Ruh Macerası’ ve ‘Şebek’.
İmtihan olmaya devam ediyor elbette. En büyük korkularından olan, yakınlarından birini kaybetme korkusu Bülent Oran hastalandığında üzerine çullanıyor. Ancak, iman, ibadet ve metanet ile aşıyor bu cendereyi. Sekine iniyor üzerine ve teslim olmayı öğreniyor eşini kaybettiği anda.
Hayatının son demlerinde evi adeta bir medrese, külliye gibi dolup dolup taşıyor. Onlarca ziyaretçi, Ayşe Şasa’nın sohbetinde bulunmak için sıraya giriyor adeta. Veda projesi ‘Dinle Neyden’i yazdıktan sonra aktif olarak sinemaya veda ediyor ama son nefesine kadar dostlarıyla kurduğu iletişimi koparmıyor. Ve hatime olarak şunları yazıyor: “Şimdi, şu eski koltuğumda oturuyorum ve gücümün yettiğince tefekkür ediyorum… Herkes geleceğe doğru hayal kurar, ben geçmişe doğru… Bir bahçeye yolculuk yapıyorum… Bir zamanlar, yani çocukluğumda öyle bir bahçenin ortasındaydım ama o nimetin o günlerde şükrünü eda edebilme hassasiyetine sahip değildim. Şimdiki halimle; aklım ve gönlümle o güzel bahçeye dönüyorum… Çimenlerin üzerine seccademi serip şükür namazı kılıyorum. Bu benim geçmişe doğru yolculuğum, geçmişe dönük hayalim…”
Serin bir haziran sabahına karşı, 73 yaşında mütebessim bir yüz ifadesi ile ahirete yürüyor Ayşe Şasa…




































