3 Nisan 2022 Pazar

Ürkütücü bir kavram: “Hizmet Mürtedi!”

 


Önce had sınırlarımın idrakinde olduğumu ibraz edeyim.

Ahmet Kurucan Hoca, zekasına, ilmine, vicdanına hayran olduğum, hemen her sohbetinden, yazısından mutlaka kendime ait kazanımlarla çıktığım çok değerli bir alimdir benim gözümde. Gerek genel perspektifte inanca, özel olarak İslam ve din anlayışındaki dar kalıpları aşan bakış açısı benim için daima ufuk açıcı olmuştur.

Kurucan Hoca’nın birkaç gün önce yayınlanan Hizmet Mürtedi başlıklı yazısı benim için zihin açıcı olmanın ötesinde nice zamandır ertelediğim bir konuya tekrar yoğunlaşmama sebep oldu.

İzah edeyim.

Yıllar önce, henüz meş’um darbe olayları filan yaşanmadan, sanıyorum 17/25 Aralık olayları sonrasında Hizmet Haraketi’nin gördüğü baskı artık görünür katmana taşınmaya başladığında Fethullah Gülen hocaefendi bir sohbetinde, kendisine yöneltilen bir sorudan yola çıkarak “Hizmet Mürtedi” kavramı kullandığında, epey şaşırmakla beraber, konu ilgimi çekmiş ve kendimce hemen birtakım araştırmalarda bulunmuştum. Niyetim bu konuda kapsamlı bir çalış yapmaktı ama sonrasında yaşanan olaylar (darbe girişim, yurt dışına çıkış, aile ve sağlık sorunları vs) bu niyeti sürekli ertelememe sebep olmuştu. Ahmet Hoca’nın bu yazısı konuyla alakamı depreştirdi ve tekrar araştırmaya daldım. Birazdan okuyacağınız metin, 40-50 sayfalık şimdiye kadar hazırlanmış bir çalışmanın içerisinden bir bölümü ve Kurucan’ın yazısı üzerine eklediğim bazı bireysel kanaatimden oluşuyor.

Bundan sonra sağlığım ne kadar elverir bilmiyorum (Üç kalp krizi, 5 stent sonrası) ama Allah ömür verirse bu çalışmayı tamamlamak istiyorum.

Neyse girizgahı çok uzatmamak gibi bir niyetim her zaman oluyor. Mevzuya geçiyorum.

Fethullah Gülen'in 26 Aralık 2014 tarihinde "Liyakat ve İstihkak" başlıklı sohbetinde ortaya koyduğu "Hizmet Mürtedleri" kavramı, o günden bugüne nedense beklediğim tartışmaya sebep olmamıştı. Oysa ben hem şaşırmış, hem de paniklemiştim.  Bu kavram, 17-25 Aralık operasyonlarından hemen sonra, AKP iktidarının cemaate baskıyı maksimum düzeye çıkardığı, 15 Temmuz'a giden sürecin başladığı kritik dönemde söylenmişti.

Şimdi bu sohbetin üzerinden neredeyse 8 yıl geçtikten sonra Ahmet Kurucan’ın bu konuda yazdığı makale beni hem sevindirdi hem de şaşırttı.

Her zaman olduğu gibi Kurucan’ın metnini epey zihin açıcı bulmakla beraber, yazıya sinen o samimi “defans” havası, Hocaefendi’nin yazıyı okuma ihtimali göz önünde bulundurularak kaleme alındığı intibaını uyandırdı bende.

Evet, doğal olarak Kurucan’ın en önemli ilmi beslenme kaynağı Gülen idi, ancak böylesine çetrefilli mevzuda Kurucan’ın (haddimi aşarak söylüyorum) biraz daha cesurca davranmasını beklerdim.

Madem o böyle yapmadı, mahallenin delisi olarak benim topa girmemde bir sakınca yoktur, paylanacaksam ben paylanayım, ne yapayım!

Hemen şunu ifade edeyim; Ahmet Kurucan'ın "Hizmet Mürtedi" kavramına ilişkin analizi, benim zihnimde inşa ettiğim kuramsal çerçeve ile karşılaştırıldığında, önemli yöntemsel ve içeriksel farklılıklar sergiliyor. Kurucan'ın yaklaşımı, Michel Foucault'nun "söylem çözümlemesi" kuramındaki "savunmacı söylem" kategorisine dahil edilebilecek bir karakter taşımakta. Bu yaklaşım, kavramın eleştirel çözümlemesinden ziyade, kavramın meşrulaştırılması ve potansiyel olumsuz yorumlardan arındırılması üzerine odakladığını tahmin etmek zor değil elbette.

Nitekim Kurucan'ın analizi "bilginin laneti" metaforu ile başlıyor. Hemen söyleyeyim bu yaklaşım, epistemolojik açıdan sorunlu bir duruş sergiliyor. Karl Popper'in "bilimsel yöntem" kuramı çerçevesinde değerlendirildiğinde, bir kavramın potansiyel yanlış anlaşılma riski, o kavramın bilimsel değerini sorgulamak için yeterli bir gerekçe oluşturamaz. Keza Thomas Kuhn'un "bilimsel devrimler" kuramında da şahane şekilde vurguladığı üzere, yeni kavramlar her zaman mevcut paradigmalarla çelişki üretme potansiyeli taşıyor, ancak bu durum onların bilimsel geçerliliğini ortadan kaldırmıyor.

Kurucan'ın analizi, kavramın 18 Ocak 2015 tarihli kullanımını 17-25 Aralık operasyonları ve sonrası sürecin psikolojik etkisiyle açıklama girişiminde bulunyor ki, bu benim de kısmen katıldığım bir kanaat.

Ne ki bu yaklaşım, bazı geçerli noktalar içermekle birlikte, önemli metodolojik sorunlar barındırıyor ve bu sorunları hala aşabilmiş değilim.

İlk olarak, Kurucan'ın "spontane konuşma" hipotezi, kavramın 2018 yılında "Süvari de Yetim Kuheylan da" başlıklı sohbette yeniden ve daha sistematik şekilde kullanılması karşısında geçerliliğini yitiriyor. 25 Mart 2018 tarihli bu sohbet, Gülen'in "iman irtidadı", "İslam irtidadı" ve "hizmet irtidadı" şeklinde üçlü bir sınıflandırma yaptığını gösteriyor. Bu sistematik ve kategorik ayrım/yaklaşım, kavramın sadece anlık bir çağrışımın ürünü olmadığını, tersine zihinsel ve düşünsel bir çerçevenin parçası olduğunu ortaya koyuyor.

İkinci olarak, Kurucan'ın "maksadı aşan beyan" kavramlaştırması, yorumbilim kuramındaki "yazar merkezli yorum" yanlışına düşüyor. Kavramın sahibi Gadamer'in "ufukların kaynaşması" kuramına göre, bir metnin anlamı sadece yazarın kastıyla sınırlandırılamaz; metin kendi dinamik anlamsal yapısına sahiptir ve tarihsel bağlam içerisinde yeni anlamlar kazanabilir.

Kurucan'ın Ahmet Şahin'den aktardığı "düşünürken konuşan insan" tespiti de, kavramın sistematik kullanımını açıklamakta yetersiz kaliyor. Aristoteles'in "Retorik" eserindeki "deliberative rhetoric" (müzakereci söz sanatı) kuramı perspektifiyle bakacak olursak, bir alimin 70 yıllık konuşma deneyimi sonucu geliştirdiği kavramsal çerçevenin tesadüfi olmadığı açıktır.

Ayrıca Wittgenstein'ın "dil oyunları" kuramı perspektifinden ele aldığımızda, dini bir otoritenin kullandığı terminolojinin "yaşam biçimi" bağlamında sistematik bir anlam taşıdığını görürüz. Gülen'in hem 2015, hem 2018'de aynı kavramsal çerçeveyi kullanması, bu terminolojinin düşünce sisteminin organik bir parçası olduğunun ispatı mahiyetindedir.

Benim yıllardır zihin kazanıp kaynayıp duran ve Kurucan'ın "Hizmeti din yerine koyma" iddiasını kesin bir dille reddetmesi,bana göre epistemolojik açıdan oldukça sıkıntılı bir yaklaşım. Gerekçelerine girersem bu yazı okurun sabrını zorlayan bir hacme ulaşacak ki, bunu şimdilik istemiyorum.

Öte yandan Kurucan'ın "Kabre girdiğinizde Münker Nekir gelecek..." anekdotu üzerinden yaptığı çıkarım, metodolojik açıdan da "anekdotal delil" yanlışına düşüyor. Bilenler bilir meşhur (Hume’nındı sanırım) "tümevarım sorunu" kuramında ifade ettiği, tekil örneklerden genel sonuçlara ulaşmak epistemolojik açıdan pek kıymet ifade etmeyen bir şey.

Daha da önemlisi, benim zihnimde inşa ettiğim, "Hizmet Mürtedleri" kavramının işlevsel değeri, onun hizmeti din (İslam değil) yerine koyup koymadığından bağımsız olarak değerlendirilebilir. Max Weber'in "ideal tip" metodolojisi çerçevesinde, bu kavram toplumsal hareketlerdeki ayrışma dinamiklerini anlama konusunda açıklayıcı değer taşımakta.

Kurucan'ın "akılzede, kalbzede, zavallı" nitelendirmelerini dönemin psikolojik koşullarıyla açıklama çabası, kavramsal çözümlemenin psikolojik indirgeme naifliğini gösteriyor. Pirlerin piri Durkheim'in "sosyolojik açıklama"sı, toplumsal olguların açıklanmasında bireysel psikolojik faktörler için yeterli olmadığını söyler bize; çünkü yapısal ve kurumsal dinamiklerin de dikkate alınması gerekmekte.

Bana göre Kurucan'ın analizindeki en ciddi eksiklik, "Hizmet Mürtedleri" kavramının tarihsel doğrulamasını ve öngörücü değerini tamamen göz ardı etmesi. Zira konuşmanın yapıldığı tarihten Kurucan’ın bu metni kaleme aldığı tarihe kadar geçen süre zarfında yaşanan gelişmelere bakarsak, mezkur sohbet yaşanacakları kayda değer bir doğrulukla öngörmüş.

Kurucan'ın "gönüllülük esası" vurgusu, da kavramın eleştirel değeri konusundaki bir diğer tutarsızlıktır bana göre. Yanlış anlaşılmasın tutarsızlık Hizmetin tamamen gönüllülük esasına dayanması kısmında değil, "mürted" kavramının kullanılmasının neden olacağı rahatsızlık! Hatta bu durum, Kurucan'ın kendi mantığı içerisinde bile bir çelişki oluşturmakta.

Bu konuların uzmanı Simmel'in "sosyal form" kuramı, her sosyal yapının üyelik ve ayrılma dinamikleri üzerine kurulu kendi normları olabileceğini söyler. İşin kurucusunun tesis ettiği bir normu başkasının anlamsızlaştırması tuhaf bir oksimoronluk oluşturur. Bu normların tanımlanması ve adlandırılması ise, sosyal grupların doğal işleyişinin bir parçasıdır doğal olarak.

Plonje bir perspektife çıkarsak, Kurucan'ın genel yaklaşımı, Jürgen Habermas'ın "ideoloji eleştirisi" kuramındaki "sistematik yanılsama" kategorisine pekala dahil edilebilir. Malum olduğu üzere bu yaklaşım, eleştirel mesafeyi korumak yerine, mevcut yapıyı meşrulaştırma güdüsüyle hareket etmekte.

Diğer yandan Max Weber'in "değer nötrelliği" ilkesi açısından değerlendirildiğinde, ilmi bir çözümlemenin savunmacı kaygılardan arındırılması gerekmekte. Kurucan'ın analizinin bu yönünün sıkıntılı, hatta defolu olduğunu söylemek zorundayım.

Toparlıyorum; zihnimde -yaptığım pek çok araştırma neticesinde- kurguladığım "Hizmet Mürtedleri" kavramının çözümlenmesinde en azından şimdilik iki farklı metodolojik yaklaşım olduğunu söylemek bile benim için rahatlatıcı. Tekrar edecek olursam Kurucan'ın savunmacı-açıklayıcı yaklaşımına karşılık, benim zihnimde inşa ettiğim eleştirel-analitik yaklaşım, kavramın toplumsal hareket literatürüne katkısını ve kuramsal değerini daha kapsamlı şekilde ortaya koyuyor bence.

Yazıya dönecek olursak, bu bağlamda, Kurucan'ın hareket içerisindeki konumu ve duygusal bağlılığı, analizinin objektifliğini etkileyebilecek faktörler olarak dikkate alınmalı.

Son bir not; eğer yanılmıyorsam Ahmet Kurucan muhtemelen, Gülen’in 12 Mayıs 2020 tarihinde yaptığı çok önemli bir konuşmayı kaçırmış. Zira Hocaefendi bu konuşmasında aslında “Hizmet mürtedleri” kavramını adeta izah ediyor.  

 

26 Şubat 2021 Cuma

 


Much more than a goal scorer!

Pelé

November 19th, 1969. A crowd of over 65,000 at the Maracana Stadium in Rio de Janeiro. The hosts, Vasco Da Gama, are hosting a very important opponent: Santos. In fact, there's an even bigger name than Santos: Pele.

When his name is announced, the Maracana stadium collapses.

Pele, who has already netted 999 times, is expected to score his thousandth goal here.

It's a historic day, because since the invention of soccer, no footballer on earth has come close to reaching this figure, let alone reaching it.

For the first time in its 70-year history, Vasco's own fans want a rival to score a goal.

In the first minutes of the match, as expected, Santos started to press, Pele, facing the goalkeeper with a through ball, lost his angle, but hit the ball, a little softly, Vasco goalkeeper Edgardo Andrada was in great form and kept it comfortably. Their own fans started booing their goalkeeper, Andrada was dumbfounded! In the second half Pele, this time from outside the penalty area, curled the ball outside the box with the outside of his right foot, the Vasco goalkeeper, at the risk of injuring his knee, flew like a tiger and cleared it off the crossbar with the outside of his right foot. The crowd went wild with rage.

Although Vasco scored an own goal (a Vasco defender headed the ball into his own net just as Pele was about to score), the match ended in a draw and the king of football did not score that day. This was undoubtedly due to the fact that the number 4 and 5 players of the home team abandoned the game and put Pele in their sights. Actually Brito, Dutra, Fidelis         and Jair Marinho, the Vasco Da Gama defense was a wall.

And the extra time

The moment came with 12 minutes to go, when Pele, entering the penalty area with a through ball, was caught between two opposing players and brought down. It's a cliché: the referee didn't hesitate to point to the penalty spot. Goalkeeper Andrada protested a lot, but the noise from the stands was deafening: Pele, Pele, Pele...

The Brazilian people, who had been suffering for years from the Mondgel Syndrome, which I will tell you about in a moment, had trampled on the love of the club, glorified the opposing goal scorer, wanted him to go down in history, and everyone had only one concern: "o milésimo", the historical witness to the "thousandth".

Pele tensed up as he planted the ball on the white dot. For a moment he thought to look around him. None of his teammates were around, and he turned back in amazement. The entire Santos team was lined up side by side on the midfield line, praying.

Pele hit the ball half a meter above the ground to the left of the goalkeeper, Andrada flew with all his might, he had anticipated the corner, he had managed to touch the ball, but he couldn't stop it from going into the net. As Andrada punched the grass in anger, all hell broke loose at the Maracana. Hundreds of journalists, photographers, TV journalists flooded the pitch, substitutes, technical staff, fans and so on, the pitch was full and the celebration of the goal lasted 24 minutes. 



One of the most important moments in the history of soccer, he went to the goal and took the ball between the nets and that ball is still considered sacred in Brazil today.
The scenes I have described are depicted in Netflix's new documentary Pelé.
The documentary is the result of an enormous archive search.
In addition to the fine workmanship, almost every living witness was interviewed. And of course, first and foremost with Pele, the hero of the documentary.
The documentary begins in an empty hangar as Pele, who has difficulty walking, slowly enters the frame and we learn the story from his mouth.
The Pele documentary starts by rewinding the movie a bit...
From the ghettos of Brazil, we learn about the poverty-stricken life of Pele, the painter's son of a father whose life is football.

Born in 1940 to a family of lumberjacks, the boy was named Edson Arantes do Nascimento Pele. A childhood spent in poverty with his two siblings, a professional soccer player father who was permanently unemployed... His name was Joao Ramos do Nascimento, his nickname was Dondinho (which doesn't sound very nice) and little Pele was called "son of Dondinho" for a long time. 


Dondinho played for junior teams and when Pele was 6 years old, he got the chance to sign for Atletico Mineiro, one of Brazil's big teams. The festive mood at home was short-lived, as he suffered a cruel blow in his first game and was injured, forcing him to end his career. From then on, he pinned all his hopes on his son. He becomes her first mentor and coach. And the unfortunate father finds a job as a cleaner in a hospital.

Pele, on the other hand, struggles to support his family by shining shoes until the age of 15.

Sometimes with a ball made out of old socks, sometimes with a grapefruit, Pele plays bounce ball, giving his foot a great agility.

These parts are not detailed in the documentary, after a general narration, the main story starts in 1956, when he joined the Santos club at the age of 15. We hear about the beginning of Pele's professional life from his teammate Pepe, who first discovered him. At the age of 16 he made the first team.

The event that changed his destiny was undoubtedly his call-up to the 58 World Cup squad. A tremendous happiness in the lumberjack family. Pele gets on a plane for the first time in his life and travels abroad for the first time. At the World Cup in Sweden, Brazil was not recognized. It was even seen as a bit of an average team. As Pele recounts his memories, he says that the Swedish children were amazed by the color and thought it was paint. When the journalists learned that there was a 17-year-old boy in the squad for the quarterfinals in Gothenburg, they made some rather obscene comments before the match.

Pele remembered his father's words: "Believe in yourself and remember, whatever your age, career, fame, you are all equal on the pitch!"



The ball comes into his lap in the penalty area, he does what he had done a thousand times before with a grapefruit, softens it with his knee, dives past the opponent and shoots... When Pele scores, the picture changes. Brazil, who beat Wales with this goal, are France's opponents in the semifinals.

Pele plays like a 40-year veteran and scores against France. And then another, and another. Brazil eliminates the arrogant French 5-2.

In the collective memory of the Brazilian people, the defeat to Uruguay in 1950.

The society feels a great sense of humiliation because of this. Losing the cup at home to another country, a Latin American country, has a huge impact on the country's self-confidence. Not just the 200,000 Brazilians who filled the Maracana stadium, but the whole country is traumatized.

Brazilian writer Neslon Rodriguez says that after this incident, Brazilian society suffered from a syndrome called "Mongrel Comlaxia".

So what is this Mongrel Complex?

Radriguez explained his concept as follows: "The feeling of inferiority that Brazilians voluntarily put themselves in compared to the rest of the world with the "Mongrel Complex". Brazilians are inverted Narcissus, spitting in their own image. Here is the truth: we cannot find personal or historical excuses for self-esteem."

There is still an urban legend that many people committed suicide by throwing themselves down at the Maracana stadium at the end of a match.

The Portuguese word for this complex is complexo de vira-lata, which translates as complexo de vira-lata, or stray dog complex.

The historical cycle will show that the Brazilians experienced a similar situation again in 2014 when they lost 7-1 to the Germans at the World Cup, again at home.

You can research the concept of "Cultural Shame" to understand the definition more closely.

Let's continue with our documentary. 



When Brazil, who had also eliminated France, faced Sweden in the final, all the players, with the exception of Pele, were very nervous. After Sweden's first goal, millions of Brazilians on the radio began to worry that history would repeat itself.

But heroes are heroes because they appear when they are needed most, and on the pitch the greatest hero in the history of soccer is born. Pele bounces the ball like a pair of intertwined socks, then, after beating his opponent, puts it in the corner. 1-1...

When hope blossoms, one grows... The Brazilian team shook off its humiliation and realized its strength. A few minutes after the first goal, Pele changed not only his personal history but also Brazil's fortunes with a header from Zagallo's cross. The Brazilian team won the final 5-2 and returned home as heroes. The country talks only about them, especially about Pele... 10 years of losers are over.

The documentary not only enriches the original match footage with interviews with the protagonists and witnesses, but also maintains continuity and increases curiosity.

In the documentary, we learn the unknown details of a well-known story.

A 17-year-old boy is changing the destiny of his country with his feet. 

What follows is a story of heroism. Pele has become the country's biggest brand, adding value to everything he touches. First and foremost to his club Santos. The club, which was ordinary and had not achieved much until that day, ran from success to success and its fame went beyond the borders of the country.

But life is not a straight line and no story continues in the same line of happiness. Pele also experiences great pain, hardship and despair.

Pele, who brought three of the four World Cups he participated in during his career to his country, for a period of time, his fate and the fate of his country were so parallel that Brazil was plunged into political and social chaos due to injuries and his withdrawal from football.

When General Medici consolidated his dictatorship in the late 60s, he made great use of soccer. And Pele, of course.

At this very moment, the world is embracing another political hero: Muhammad Ali Clay. Unlike Pele, Muhammad Ali refuses to be a political tool and is greatly admired. Pele, on the other hand, is criticized even in his own country for being a tool for a dictator. But he has his reasons.

Brazil owed a lot to Santos, Santos owed a lot to Pele, Pele owed a lot to Brazil... In this cycle of gratitude, Pele refuses to be a political figure. But he also refuses to be used by the state. When he goes all the way to the dictator's palace, he receives great criticism from the public.

In 1966, in the World Cup finals in England, Brazil played incredibly cruel football against their opponents. Within a week Brazil had 8 players, including Pele, out of the squad due to injury. Bulgaria, Hungary and Portugal were mercilessly crushed by the yellow and green team.

No matter how much Pele, the country's national symbol, ran away, he could not escape the coups. It was during this period that the fragile Brazilian society collapsed socially and economically. It was as if there was no hope without Pele.

When Pele announced his retirement from the national team, clouds of pessimism surrounded the country.

It was as if football was the glue that held society together, and when this failure led to Pele quitting the national team and then announcing that he was quitting football, social unrest broke out in Brazil in 1968. The Medici government declared martial law. The general saw pessimism as an opportunity to consolidate his dictatorship. 


The documentary does not act like Pele on these issues, but keeps its camera on the truth and tries to shed light on the history of the country beyond football. It talks about the peak of torture, murder, kidnappings, torture in prisons, repression, censorship and bans.

Directors Ben Nicholas and David Tryhorn (who we know from their documentaries on the famous athlete Danny Harris and the English soccer player Kenny Dalglish) While following Pele's life story, they also try not to miss the bigger picture.

Although side stories such as M. Ali and General Medici enrich the documentary in this respect, unfortunately, due to the time handicap, they are passed with small touches.

One of the most pleasant details is that the fatherly president of Santos at the time, Athiê Jorge Coury (who looks a lot like our late Süleyman Seba)

"As long as I am president, Pele will not be sold from Santos". Because according to Coury, Pele was a national treasure and national treasures could not be sold for any price.

Indeed, as soon as the Santos president changed, the new one, Vasco José Fae, gave the green light to Pele's transfer to America. Pele would try to save his body and soul, tired of being crushed under the weight of the world he lived in, by transferring to the Cosmos for 4 million dollars in 1975...

Between 1957-61, Pele scored 355 goals before he turned 21, a figure not reached by many scorers throughout their careers.

He scored 1284 goals for Santos, the team he played for until 1974.

By the time he retired from football in 1977, he had scored 1281 official goals in 1363 league games.

The number of goals he scored when he retired was much debated. Some say that Pele was lucky to have played football at a time when television was widespread and was the only channel in many countries. That's why many soccer players' goals were not included in the official literature. For some reason, the documentary prefers not to go into these issues. 



On the other hand

The biggest problem with the documentary is its duration.

The one and a half hour documentary is full in every sense of the word. However, the material that could have been a series of at least 8 episodes is either wasted or not touched upon at all, so to speak. For this reason, they tried to complete the story by including a considerable epilogue in the finale. As a moviegoer, we don't see the details of his adventure as an actor in the documentary, for example...

With all its flaws and beauties, Netflix's Pele is a great documentary. It offers both a historical perspective on our generation and a first-person account of a genuine hero.

Do not miss...

 

https://www.youtube.com/watch?v=KMyUnyxVB9Q

 


20 Şubat 2021 Cumartesi

 




Bir golcüden çok daha fazlası

Pelé

19 Kasım 1969.. Rio de Janeiro'daki Maracana Stadyumu'nda 65 binin üzerinde bir kalabalık var. Ev sahibi Vasco Da Gama, çok önemli bir rakibi ağırlıyor: Santos. Aslında Santos’tan bile önemli bir isim var takımda: Pele.

İsmi anons edildiğinde Maracana stadı yıkılıyor adeta.

O güne kadar ağları 999 kez havalandırmış olan Pele’nin bininci golünü burada atması bekleniyor.

Tarihi bir gün, zira futbol keşfedildiğinden beri yeryüzünde hiçbir futbolcu bu rakama ulaşmak bir yana, yanına bile yaklaşamamış..

70 yıllık tarihinde ilk kez kendi taraftarı rakip bir oyununun gol atmasını istiyor Vasco’nun.

Maçın ilk dakikalarında beklenildiği gibi Santos bastırmaya başlıyor, ara topu ile kaleciyle karşı karşıya kalan Pele açısını kaybetmesine rağmen topu, biraz da yumuşak vuruyor, Vasco kalecisi Edgardo Andrada inanılmaz formdaydı ve bu topu rahatlıkla tuttu. Kendi taraftarları kalecilerini yuhalamaya başlamıştı, Andrada şaşkındı! İkinci yarı Pele bu kez ceza saha dışından sağ ayağının dışıyla topa dış falso verdi, top muaazzam bir kavis çizerek kaleye girerken Vasco kalecisi dizini sakatlama pahasına adeta bir kaplan gibi uçtu ve üst direğe paralel olarak gelecek kadar havalanıp topu çıkardı. Seyirci öfkeden çılgına dönmüştü.

Vasco bir golü kendi kalesine atmasına rağmen (Top tam Pele’ye gelecekken Vascolu defans oyuncusu topu kafayla kendi kalesine yollamıştı) maç berabere bitmiş, futbolun kralı o gün gol kaydedememişti. Bunda ev sahibi ekibin 4 ve 5 numaralı oyuncularının maçı bırakıp Pele’yi markaja almalarının da etkisi vardı şüphesiz. Aslında Brito, Dutra, Fidelis                ve Jair Marinho’dan oluşan Vasco Da Gama defansı adeta duvar olmuştu.

Ve uzatmalar…

Beklenilen an bitime 12 dakika varken geldi, bir ara topuyla ceza sahasına giren Pele, iki rakip oyuncunun arasında kalıp düşürülmüştü. Bir klişe; hakem tereddütsüz penaltı noktasını gösterdi. Kaleci Andrada çok itiraz etti ama tribünlerden sağır edici bir ses yükseliyordu: Pele, Pele, Pele…

Birazdan size anlatacağım Mondgel Sendromunun pençesinde yıllarca kıvranan Brezilya halkı, kulüp aşkını ayaklar altına almış, rakip golcüyü yüceltiyor, tarihe geçmesini istiyordu herkesin tek derdi vardı: " o milésimo " yani “Bininci”ye tarihi şahitlik etmek.

Pele topu beyaz noktaya dikip gerildi. Bir an için çevresine bakmayı akıl etti. Hiçbir takım arkadaşı yoktu etrafında, merakla geriye döndüğünde hayret etmişti. Santos takımının tamamı orta saha çizgisinde yan yana dizilmiş dua ediyordu.

Pele topu kalecinin sol tarafına doğru yerden yarım metre yüksekten vurdu, Andrada var gücüyle uçtu, topun gideceği köşeyi tahmin etmişti, topa dokunmayı başarmıştı ama filelere gitmesine engel olamamıştı. Andrada öfkeyle çimleri yumruklarken Maracana’da kıyamet kopmuştu bile. Yüzlerce gazeteci, fotoğrafçı, televizyoncu sahaya doluştu, yedekler, teknik ekip, fanatikler filan derken saha tamamen dolmuştu ve gol sevindi 24 dakika sürmüştü.





Futbol tarihinin en önemli anlardan biri, kaleye gidip ağların arasından topu aldı ve o top bugün hala Brezilya’da kutsal kabul ediliyor.

Bu tasvir ettiğim sahneler Netflix’in yeni belgeseli  Pelé’de anlatılıyor.

Belgesel muazzam bir arşiv taramasıyla ortaya çıkmış.

İnce işçiliğe ilave olarak hayatta olan neredeyse tüm şahitler ile röportaj yapılmış. Ve tabi en başta belgeselin kahramanı Pele ile.

Belgesel boş bir hangarda yürüme zorluğu çeken Pele’nin ağır ağır çerçeveye girmesiyle başlıyor ve biz hikayeyi onun ağzından öğreniyoruz.

Filmi biraz geriye sararak başlıyor Pele belgeseli…

Futbol ile uğraşan bir babanın hayatı futbol olan boyacı oğlu Pele’nin sefaletle dolu yaşamından kesitleri Brezilya gettolarından öğreniyoruz.

Oduncu bir ailenin torunu olarak 1940 yılında doğan çocuğa Edson Arantes do Nascimento Pele ismini koyuyorlar. İki kardeşiyle beraber yokluk içinde geçen çocukluk, sürekli işsiz kalan profesyonel bir futbolcu baba… İsmi Joao Ramos do Nascimento, lakabı Dondinho (pek hoş anlama gelmiyor) ve küçük Pele uzun süre “Dondinho’nun oğlu” olarak çağırılıyor.



Küçük takımlarda oynayan Dondinho, Pele 6 yaşındayken Brezilya’nın büyük takımlarından Atletico Mineiro ile sözleşme şansı yakalıyor. Evde bayram havası kısa sürüyor zira ilk mazında çok zalimce bir darbeye maruz kalıp sakatlanıp kariyerini noktalamak zorunda kalıyor. O andan itibaren tüm umutlarını oğluna bağlıyor. İlk akıl hocası ve antrenörü oluyor. Ve bir hastanede temizlikçi olarak iş bulabiliyor bahtsız baba.

Pele ise ayakkabı boyacılığı ile ailesine destek olma çabasında 15 yaşına kadar geliyor.

Bazen eskimiş çoraplardan yaptığı top ile bazen bir greyfurt ile top sektirmece oynayarak ayağına müthiş bir kıvraklık kazandırıyor Pele.

Bu kısımlar belgeselde ayrıntılı geçmiyor, genel bir anlatımdan sonra esas hikayeyi 1956 yılında, 15 yaşında Santos kulübünün seçmelerine katılmasıyla başlatıyor. Onu ilk keşfeden takım arkadaşı Pepe’den dinliyoruz Pele’nin profesyonel hayatının başlangıcını. 16 yaşında A takıma geçiyor.

Kaderini değiştiren olay ise 58 Dünya Kupası kadrosuna çağırılması şüphesiz. Oduncu ailesinde muazzam bir mutluluk. Hayatında ilk kez uçağa biniyor Pele ve ilk kez yurt dışına çıkıyor. İsveç’te yapılan Dünya kupasında Brezilya tanınmıyor. Hatta biraz averaj takımı olarak görülüyor. Pele, hatıralarını naklederken İsveçli çocukların rengine hayret ettiklerini ve boya zannettiklerini aktarıyor. Göteborg’daki çeyrek finaline çıkarken kadroda 17 yaşında bir gencin olduğunu öğrenen gazeteciler epey müstehzi yorumlar yapıyorlar maç öncesinde.

Pele’nin aklında babasının sözleri: “Kendine inan ve unutma, yaşı, kariyeri, ünü ne olursa olsun sahada hepiniz eşitsiniz!”



Ceza alanında kucağına doğru gelen topu, o güne kadar binlerce kez greyfurtla yaptığı gibi yapıyor, diziyle yumuşatıp, rakibin yanından atıp geçiyor ve şut… Pele golü atınca manzara değişiveriyor. Bu golle Galler’i deviren Brezilya yarı finalde Fransa’nın rakibi.

Pele 40 yıllık tecrübeli futbolcular gibi oynuyor ve Fransa’ya da golünü atıyor. Ardından bir daha, bir tane daha. Brezilya, kibirli Fransızları 5-2 ezerek eliyor.

Brezilya halkının toplumsal hafızasında 1950 yılında Uruguay’a yenilmeleri.

Toplum bundan dolayı müthiş bir eziklik hissediyor zira. Kendi evlerinde kupayı başka, üstelik bir Latin Amerika ülkesine kaptırmak ülkenin kendine olan güvenini sarsacak kadar büyük bir etki oluşturuyor. Maracana stadını dolduran 200 bin Brezilyalı değil, tüm ülke büyük travma yaşıyor.

Brezilyalı yazar Neslon Rodriguez, bu olay sonrasında Brezilya toplumunun “Mongrel Komlpeksi” denilen bir sendroma yakalandığını söylüyor.

Peki nedir bu Mongrel Kompleksi?

Radriguez kavramını şöyle açıklıyordu: “"Mongrel Kompleksi" ile Brezilyalıların dünyanın geri kalanına kıyasla gönüllü olarak kendilerini koydukları aşağılık hissi. Brezilyalılar, kendi imajlarında tüküren ters Narcissus'tur . İşte gerçek: benlik saygısı için kişisel veya tarihsel bahaneler bulamıyoruz.”

Maracana stadyumunda maç sonunda epey insanın kendini aşağı atarak intihar ettiği şeklinde bir şehir efsanesi halen söylenir.

Kibarcası melezlik kompleksi olan ve Portekizce; complexo de vira-lata denen bu kompleksin tam karşılığı sokak köpeği kompleksidir.

Tarihsel döngü Brezilya halkının benzer bir durumu 2014’te yine ev sahibi oldukları dünya kupasında Almanlara 7-1 kaybettiklerinde tekrar yaşadıklarını gösterecektir.

Tanımı daha yakından anlayabilmek için “Kültürel Utanç” kavramını araştırabilirsiniz.

Biz belgeselimize devam edelim.



Fransa’yı da ekarte eden Brezilya finalde ev sahibi İsveç ile karşı karşıya geldiğinde Pele hariç tüm futbolcularda büyük bir tedirginlik vardır. İsveç’in attığı ilk gol sonrasında radyo başındaki milyonlarca Brezilyalı tarihin tekrar edeceğinden endişe duymaya başlamıştır.

Ancak kahramanlar en çok ihtiyaç duyuldukları anda ortayla çıktıkları için kahramandırlar ve sahada futbol tarihinin en büyük kahramanı doğmaktadır. Pele, topa adeta iç içe sarılan çoraplar gibi sektirir, rakibini geçtikten sonra köşeye bırakır. 1-1…

Umut yeşerince, insan büyür… Brezilya takımı ezikliğini üzerinden atmış, gücünü fark etmiştir. İlk golden birkaç dakika sonra Zagallo’nun ortasına kafasıyla yaptığı aşırtma vuruşuyla sadece kişisel tarihini değil, Brezilya’nın talihini de değiştirir Pele. Finali 5-2 kazanan Brezilya takımı ülkesine kahraman olarak döner. Ülke sadece onlardan, özellikle Pele’den bahsediyordur… 10 yıllık eziklik atılmıştır artık.

Belgesel orijinal maç görüntülerini kahramanlar ve şahitler ile yaptığı söyleşilerle sadece zenginleştirmiyor, büyük bir merak unsuru ile devamlılığı sağlıyor, merakı artırıyor.

Bilinen bir hikayenin, bilinmeyen ayrıntılarını öğrenerek ilerliyoruz belgeselde.

17 yaşındaki bir genç ülkesinin kaderini ayaklarıyla değiştiriyor adeta.


Sonrası bir kahramanlık öyküsü. Ülkenin en büyük markası haline gelen Pele, dokunduğu her şeye değer katıyor. Başta kulübü Santos’a. O güne kadar sıradan ve pek bir başarısı olmayan kulüp, başarıdan başarıya koşup, ünü ülke sınırlarını aşıyor.

Ancak hayat düz bir çizgi gibi seyir etmiyor ve hiçbir hikaye, aynı mutluluk çizgisinde devam etmiyor. Pele de büyük acılar, sıkıntılar, umutsuzluklar yaşıyor.

Kariyeri boyunca katıldığı 4 dünya kupasının üçünü ülkesine getiren Pele, bir dönem kendi kaderiyle ülkesinin kaderini o kadar paralel yaşıyor ki, sakatlıklar ve futboldan uzaklaşmasıyla Brezilya siyasal ve toplumsal kaosun içine sürükleniyor.

General Medici 60’ların sonunda diktatörlüğünü pekiştirirken futbolu çok iyi kullanıyor. Ve tabii Pele’yi de.

Tam bu esnada dünya başka bir siyasi kahramanı kucaklıyor: Muhammed Ali Clay. Muhammed Ali Pele’nin aksine siyasetin malzemesi olmayı reddediyor ve büyük takdir topluyor. Pele ise ülkesinde bile diktatöre malzeme olduğu için eleştiriliyor. Ancak kendince haklı nedenleri de var.

Şöyle; Brezilya Santos’a çok şey borçluydu, Santos ise Pele’ye, Pele de Brezilya’ya… Böyle bir minnet döngüsünde siyasi figür olmayı reddediyor Pele. Ancak devletin kendisini kullanmasına da ses çıkarmıyor. Diktatörün ayağına kadar sarayına gidince halktan büyük eleştiri alıyor.

1966 yılında İngiltere’deki Dünya Kupası finallerinde rakipleri Brezilya’ya karşı inanılmaz zalimce futbol oynadı. Pele dahil olmak üzere bir hafta içinde 8 futbolcusunu sakatlık dolayısıyla kadro dışı bıraktı Brezilya. Bulgaristan, Macaristan ve Portekiz acımadan kırıp geçti Sarı-Yeşilli takımı.

Ülkenin ulusal sembolü Pele ne kadar kaçarsa kaçsın darbelerden kurtulamadı. Kırılgan Brezilya toplumu sosyal ve ekonomik olarak çöküntüye bu dönemde girdi. Pele yoksa umut yoktu sanki.

Pele milli takımı bıraktığını açıklayınca karamsarlık bulutları ülkeyi çepeçevre kuşatmıştı.

Sanki toplumu bir arada tutan futboldu ve bu başarısızlık Pele’nin önce milli takımı bırakması ardından futbolu bırakacağını söylenmesi üzerine 68 de brezilya toplumsal karışıklık başlamıştı. Medici yönetimi sıkıyönetim ilan etti. General diktasını konsolide etmek için karamsarlığı fırsat olarak görmüştü.



Belgesel bu konularda Pele gibi davranmayıp gerçeğe tutuyor kamerasını ve futbolun dışında ülke tarihine de ışık tutmayı deniyor. İşkence cinayet adam kaçırmaların zirveye tırmanması, hapishanelerdeki işkenceleri, baskı, sansür ve yasakları dile getiriyor.

Yönetmenler Ben Nicholas ve David Tryhorn (Ki onları daha önce ünlü atlet Danny Harris ve İngiliz futbolcu Kenny Dalglish belgesellerinden tanıyoruz.) Pele’nin hayat öyküsünü takip ederken, bir yandan büyük resmi de ıskalamamaya çabalıyor.

M. Ali, General Medici gibi yan öyküler bu yönüyle belgeseli zenginleştirmekle beraber, süre handikapından dolayı küçük dokunuşlarla geçiyor maalesef.

En hoş ayrıntılardan biri ise Santos’un o dönemki babacan başkanı Athiê Jorge Coury’nin (Ki bizim rahmetli Süleyman Seba’ya çok benziyor)

“Ben başkan olduğum sürece Pele Santos’tan satılmayacaktır” demesiydi. Çünkü Coury’e göre Pele milli bir hazineydi ve milli hazineler hiçbir bedel karşılığı satılamazdı.

Nitekim Santos başkanı değişir değişmez, gelen yeni başkan Vasco José Fae Pele’nin Amerika’ya transferine yeşil ışık yaktı. Pele yaşadığı dünyanın ağırlığı altında ezilmekten yorgun düşen beden ve ruhunu 1975’te 4 milyon dolara Cosmos’a transfer olarak kurtarmayı deneyecekti…

1957-61 yılları arasında 21 yaşına girmeden 355 gole imza atmıştı Pele, birçok golcü kariyeri boyunca bu rakama ulaşamıyordu.

1974 yılına kadar oynadığı Santos takımında tam 1284 gol atmıştı.

1977’de futbolu bıraktığında, 1363 lig maçında attığı resmi gol sayısı 1281’e ulaştı.

Futbolu bıraktığında ulaştığı gol sayısı çok tartışıldı. Kimine göre Pele, televizyonun yaygınlaşması ve pek çok ülkede tek kanal olması döneminde futbol oynadığı için çok şanslıydı. Pek çok futbolcunun attığı gol bu yüzden resmi literatüre girmemişti. Belgesel bu konulara girmemeyi tercih ediyor nedense.



Öte yandan…

Belgeselin en büyük sıkıntısı süresi.

Bir buçuk saatlik belgesel her anlamıyla dolu dolu. Ancak en az 8 bölümlük bir seri olabilecek malzeme tabiri caizse ya harcamış ya hiç değinilmemiş. Bu sebeple finale hatırı sayılır bir epilog konularak hikaye tamamlanmaya çalışılmış. Bir sinemasever olarak onun aktörlük macerasının ayrıntılarını göremiyoruz belgeselde mesela…

Tüm eksiklikleri ve güzellikleriyle Netflix’in Pele’si muhteşem bir belgesel. Yaşadığımız kuşağa hem tarihsel bir perspektif sunuyor ve sahici bir kahramanın öyküsünü birinci ağızdan kayda geçiriyor.

Kaçırmayınız…

 English Version

https://www.youtube.com/watch?v=KMyUnyxVB9Q

 

5 Kasım 2016 Cumartesi

Sayıklama


"Çok yalnızım" dedi adam.

"Değilsin" diyemedi kadın.

Çünkü gitmişti...

Kovuk


Ağlıyordu kadın, 

"Yaptığın çocukluk" dedi sonra. 

Ağladı adam!

yangı-n


"Üşüyorum" dedi kadın. 

"Üzerine kalın bir şeyler al" demedi adam. 

"Canımı yakabilirsin" dedi sadece...

Tebessüm


"Gülümse" dedi adam;

"Yarın daha kötü olacak!"

Gülümsedi kadın...

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Ölüm; sonsuzlukla düğünümüzdür!

Sokrates’in öğrencisi, Aristo’nun hocası olan Eflatun (Platon) batı felsefesinin ilk noktası ve kurucusu sayılır. Bu düşünce ustası öğrencileri ile oturmuş gerçeğe dair sohbet ederken gerçek olmayan her şeyin yalan olmak zorunda olmayacağını anlatır. Biliyorum biraz karmaşık gibi görünüyor ama elimizde buna enfes bir örnek vardır; Şark Masalları. Gerçek değildirler ama yalan olduğunu da kimse iddia edemez.



Bediüzzaman Hazretleri’nin Risaleler’de, özellikle Küçük Sözler denilen risalelerinde bir anlatım tekniği vardır. Teknik ve anlatım tarzı ile sinematografiye şahane birer örnek olabilecek olan Küçük Sözler’de hakikatler anlatılırken öyküleme tekniği kullanılır. Bediüzzaman imana dair hakikatleri asrın idrakine göre ele alırken her biri çarpıcı bir yol hikayesi şeklinde özetlenebilecek ibretli örneklemelere başvurur.


Nacer Khemir Tunus-Kurba’lı bir sinemacıdır. Bugünlerde artık 60 yaşına yaklaşan sanatçının yönetmenlik geçmişinde çektiği film sayısı sadece 3’tür. Ancak bu sayısal azlık filmlerinin değerini düşürmez. Aksine anlattığı hikayelerin her birinin başlı başına bir şaheser olmasından dolayıdır. Sinemayı salt görüntü yahut, müzik ya da sözden ibaret görmeyen bu usta yönetmen, filmlerinde öylesine üç boyutlu bir derinlik yakalamıştır ki, bir gün gerçek sinemanın tartışıldığı günler gelirse eğer –zannederim- Khemir’in filmleri en baş köşeye kurulacaktır.


Beyazperdenin masal anlatma ustası olan Tunuslu yönetmenin ilk filmi olan 1986 yapımı ‘Les baliseurs du désert – Çöl Gezginleri’ Tunus’u uçsuz bucaksız çöllerinde izbe bir köye sürgün edilen idealist bir öğretmenin fonunda bir toplumun tevekkül ve küçük şeylerle imtihanını anlatır. Ustanın ikinci filmi 1991 yapımı ‘Le collier perdu de la colombe – Güvercinin Kayıp Kolyesi’ ise yine bir çöl köyünde bir medresede dini ve dünyevi ilmi aynı anda vermeyi hedefleyen bir hocanın fonunda çöl insanlarının aşk ve ‘doğruyol’ üzerine çarpıcı hikayesi vardır.


Nacer Khamer’in son filmi ise 2005 yapımı olan bir şaheser: Bab’Aziz…
Filmi izleyince son derece net anlaşılıyor ki, Khemir aslında bu son filmi için diğer iki filmi kameraya almış. Anlattığı hikayeden karakterlere, her biri muhteşem bir tabiat tablosu olan resimlerinden müziğe, olağanüstü oyunculuklardan akıllara durgunluk veren diyaloglara kusursuz bir film Bab’Aziz.



Değerlendirmeye geçmeden önce filmin konusu hakkında birkaç cümle yazmak lazım sanırım: Bab’Aziz (Günümüz Türkçesiyle bu kelimenin karşılığı ne yazık ki yok. Belki ‘Bilge Dede’ demek en doğrusu.) Ve şirin mi şirin, cingöz mü cingöz torunu Ishtar bir çöl yolculuğundadırlar. Küçük torun meseleleri çok kavrayamasa da dedesinin derinliğini hissetmektedir. Dedesinin söylediğine göre tüm dervişlerin bir araya geleceği, nadir olarak tertip edilen bir sufiler toplantısına gidiyorlardır. Ama ne yön bellidir ne de ne zaman yetişeceklerine dair bir fikir. Sadece yürümektedirler. Dede yol boyunca torununa çarpıcı masallar anlatırken, karşılaştıkları insanların her birinin ilginç hikayesi vardır.


Yönetmen çok basit ve sade bir yol hikayesinden evrenin ve dünyanın anlamını damıtmış aslında. Film 2006 yılında İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilmişti. Gösterim sırasında filmi hakkında bir de konuşma yapan yönetmen şunları söylemişti: “Bu film bir sorudan çıktı aslında: Babanız, yanınızda yere düşse ve yüzü çamurlansa ne yaparsınız? Ben olamasam bile benim babam tam bir Müslüman’dı ve şu sıralar onun yüzüne (dinine) çamur çalınıyor durmadan. Ben bu filmle babamın yüzünü silmeye, temizlemeye çalıştım. İslam’ın batı tarafından sunulan yüzünü değil, bilinmeyen, es geçilen ve unutturulan yüzünü göstermeye çalıştım.”


Ne muazzam bir duruş, ne görkemli bir mantık ve ne saygı duyulacak bir yaklaşımdır bu! Nitekim öyle de oluyor… Bab’Aziz filmi ilk karesinden finale kadar her zerresinde İslam’ın, imanın ve erdemin güzelliklerini görsel bir tokat gibi yüzümüzü yüzümüze indiriyor. Film izlerken sersemleşmemek elde değil.


Besmele ile açılan film ayet-i kerimlerin muhteşem tilaveti ile bizi büyülü bir çöl atmosferine götürürken epigraf ile zihnimize ilk çiviyi çakıyor: “Dünyadaki ruhlar kadar Allah’a giden yol vardır!” Gazali ve İmam-ı rabbani’den yola çıkılarak yazılan ilk diyaloglar öncesinde gecenin karanlığında çölde bir siluet belirir; bir çoban siluetidir bu. Ve bir kız topraktan diri diri çıkar. Kız çocuklarını toprağa diri diri gömen cahiliyeye yapılan bu göndermeden sonra secde halinde kum altında kalan bilge dede de çıkınca karşılıklı konuşmalarla filmin o muhteşem atmosferine gireriz. Kız der; “dedeciğim tek başımıza bu çölde yolumuzu nasıl bulacağız, ya kaybolursak?” Bilge dede son derece rahat cevap verir; “İnancı olan kişi asla kaybolmaz küçük meleğim!”


Kum metaforundan her kahramandaki bir zaaf ile aslında hakka ve hakikate giden bir yol olduğunu insan beynini uyuştururcasına bize gösteren film, gerçek ile hayalin, hakikat ile masalın iç içe geçirilmiş bir kanaviçesi adeta. Üstelik tüm hikaye bir yandan akarken diğer yandan da insanı alıp başka boyutlara taşıyan bir müzik, birer tablo güzelliğindeki çerçeveler ve bir hikmet akademisinden damıtılmış gibi duran replikler bize eşlik ediyor.


Hiç adetim değildir ama finale yakın bölümdeki şu diyalogu da size aktararak nasıl bir film ile karşı karşıya olduğumuzu fark etmenizi rica ediyorum:


“Hassan... Seni bekliyordum.”


“Beni mi bekliyordun?”


“Ölümüme şahit olman için.”


“Neden ben? Ben ölümden çok korkarım...”


“Biliyorum. Anne karnında karanlıktaki bebeğe denseydi ki: "Dışarıda aydınlık bir dünya var, yüksek dağlarla dolu, büyük denizleri olan, dalgalanan düzlükleri olan, çiçekleri açmış güzel bahçeleri olan, dereleri olan, yıldızlarla dolu bir gökyüzü ve alevli güneşi olan... Ve sen, bu mucizelerle yüzleşmek yerine, karanlıkla çevrilmiş oturuyorsun... " Doğmamış çocuk, bu mucizeler hakkında hiçbir şey bilmediği için, hiçbirine inanmayacaktır. Tıpkı ölümü karşılarken bizim gibi. İşte bu yüzden korkarız. Ölüm nasıl olur da son olur Hassan oğlum, benim düğün gecemde mutsuz olma. Sonsuzlukla olan evliliğimin artık zamanı geldi.”


Filmin sonunda yönetmen, diyaloglarını Mevlana, Fahrettin-i Attar, İbn-i Arabi ve İbn-i Ferid gibi İslam düşünürlerinden aldığını söylüyor. Biz anlıyoruz ki, hakiki anlamda sinema yapılacaksa böyle bir şey olmalı…



Necir Khemir bize bir masal anlatıyor beyaz perdede; gerçek olmayan ama doğrunun ta kendisi olan!



TRAILER - Bab'Aziz: The prince who contemplated his soul from TypecastReleasing on Vimeo.

28 Mayıs 2016 Cumartesi

Yeşilçam usulü duvarları yıkmak

Sinema dergilerinin ülkemizdeki serencamı önemlidir ve Yeşilçam endüstrisini besleyen ana damarların başında gelir. Yaklaşık 15 yıl altın çağını yaşayan Yeşilçam’a yıldız üreten, kapağına taşıdığı kişileri meşhur etmekle kalmayıp, onlara istihdam da sağlayan sinema sektörünün aktif ve fonksiyonel ayaklarından biriydi. Pek çok Yeşilçam jönü gibi Tamer Yiğit’in de kaderini Ses dergisinin açtığı yarışma değiştirmişti. 1962 yılında kazandığı birincilikle sinemaya hızlı giren Yiğit kısa sürede kariyer basamaklarını tırmanıp zirveye ulaşmıştı.

Aynı yıl bir başka mecmua olan Artist de farklı bir starı kattı bu kervana: Filiz Akın. Akın da aldığı iyi bir eğitim ve iyi sosyal çevresine rağmen sinemayı tercih etti ve kısa sürede (o dönem yılda 100’den fazla sinema filmi çekiliyordu ve bu rakam 10 yıl içinde 3 kat artacaktı) oynadığı filmlerle Türk halkının gönlüne taht kurdu.


Güzel Sanatlar okulunda henüz öğrenci iken sinemaya adımını atan Türker İnanoğlu ise sadece sinemayla uğraşan bir sanatçı değil, aynı zamanda toplumun gidişatını çok iyi sezinleyen usta bir iş adamıydı da. Ömer Lütfi Akad gibi yönetmenlere asistanlık yaptı, sonra kendisi kamera arkasına geçip yaklaşık 10 film yönetti. Yeşilçam’ın yükseleceğini fark etti ve 1960 yılında Erler filmi kurarak yapımcılığa da geçti ve arzu ettiği projeleri hayata geçirmeye başladı.
İşte Yeşilçam’ın kuruluş yıllarında bir araya gelen bu üç isim Türker İnanoğlu, Tamer Yiğit ve Filiz Akın Meyhane – Can Düşmanı isimli projede beraber çalıştılar. Yıl 1964’tü ve o sene Yeşilçam 180 film ile kendi rekorunu kırmıştı. Bir yandan melodramlar tam gaz devam ederken, diğer yandan Yönetmenler Çağı’nın usta isimleri kendi eserlerini ortaya koymaya devam ediyordu. Halit Refiğ, bir başyapıt olan Gurbet Kuşları’nı o sene çekti mesela.  Metin Erksan ise Suçlular Aramızda ile bir tür burjuva melodramına imza atıyordu.


O sene çok önemli bir olay daha yaşanacaktı Türk sineması adına; Antalya’da Türk Film Prodüktörleri Cemiyeti ve Antalya Belediyesi'nin ortak girişimleriyle daha sonra Altın Portakal olarak ünlenecek bir film şenliği düzenlenmeye başladı. Önemli ödülleri Halit Refiğ’in Gurbet Kuşları topladı. Erksan’ın Acı Hayat’ındaki rolüyle Türkan Şoray (filmde Ayhan Işık da rol alıyordu) en iyi kadın, Memduh Ün’ün Ağaçlar Ayakta Ölür’deki performansıyla İzzet Günay (Yıldız Kenter ile baş rolü paylaşıyordu)en iyi erkek oyuncu seçildi.

O dönem sadece sinema farklı değildi, toplum da farklıydı. Daha bir naif, daha bir samimi ve daha bir bozulmamış yapısı vardı Türk milletinin. Bunu da özellikle film afişlerinden, fragmanlarına, oradan filmlerdeki repliklere kadar görmek mümkündü.


Aşağıda izleyeceğiz fragman da bu anlamda ilklerden ve en önemlilerden biri. Belki dünyada benzeri az bulunan bir içerik ile fragman ile filmi, oyuncuların gerçek kimliği ile tanıttı. Bir tür dökü-fragman çalışmasına imza atmıştı Türker İnanoğlu. Senaryosunu Bülent Oran’ın yazdığı filmin senaryosuna ilave olarak yaklaşık 5 dakika uzunluğundaki bu belgesel fragmanı da yazmış ve filmde de küçük bir rolü bulunan Erkan Yolaç fragmanı sunmuştu.

Fragmanın dilindeki samimiyet ve bir tür ‘dördüncü duvarın yıkılması’ (bu yıkımın üçüncüsü de var, beşincisi de hatta) hamlesi sinema salonundaki izleyicileri şok etmekle beraber çok etkiledi. Belki başka bir yazıda Yeşilçam kahramanları ve defosuzluk mevzusunda uzunca yazmak nasip olur, iyilerin ve kötülerin defosuzluğunun duvarların yıkımıyla bir anda yabancılaşma efekti etkisi göstermesi ve kahramanın gerçek kimliğine dair minik bilgi kırıntılarıyla oluşan samimi atmosfer filmi daha da etkileyici kıldı ve tuttu bu yöntem.


Buyrun izleyelim:



1 Mayıs 2016 Pazar

Şüphesiz ki insan zalimdir!


Sadece bir film yönetmeni değil, aynı zamanda bir kültür gezginidir Fransız sinemacı Jean-Jacques Annaud… Kamerun’da askerliğini yaparken kaleme aldıktan sonra 1976’da çektiği ilk uzun metrajı Siyahlar, Beyazlar ve Renkliler’le Oscar alarak sinema dünyasına etkileyici bir giriş yapmıştı. Ateş Savaşı’nda ise hayatı başa sarıp, en kadim meselelere kendi perspektifiyle bakan Annaud, esas çıkışı 1986’da Umberto Eco’nun klasik eseri Gülün Adı’nı sinemaya muazzam şekilde uyarlayarak yaptı. Neredeyse diyalogu olmayan bir drama; Ayı ile ekosisteme yöneletti vizorönü, Tibet’te Yedi Yıl ile bambaşka bir kültüre yaklaştı sonra. Kâh uzak doğuya çevirdi yönünü, kâh Rusya’ya, kâh Afrika’ya. Ve mutlaka aralara birer ikişer hayvan, tabiat, denge içerikli bambaşka filmleri serpiştirdi. En son Kara Altın ile Arap çöllerinde sömürgecilik, petrol ve varoluş üzerine –yetersiz de olsa- bir şeyler söyledi kendince. Adeta kamerasını bir uçan halı gibi kullanıp, tarihte ileri/geri, coğrafyada sağa/sola, yukarı/aşağı dolaşıp durdu filmografisi boyunca.

Jian Rong’un son dönem klasikleri arasında yer alan Wolf Totem adlı romanının dünya çapında 20 milyondan fazla sattığı söyleniyor. (Kurt Totemi, Çev.: Avi Pardo, Doğan Kitap, 2013) Yazarın hayatının on yıldan fazla bir bölümünü geçirdiği Çin’in İç Moğolistan bölgesinde, Çin Kültür Devrimi sonrasında yaşananları akıcı bir dil ile anlatan kitap; ideolojiler, tabiat ve insan-hayvan-çevre ilişkisine dair sarsıcı tablolar içeriyor.
 
Annaud, her filminde olduğu gibi, bir belgeselci titizliğiyle yaklaşıyor projeye. İmkanınız varsa filmin kamera arkasını mutlaka izleyiniz. 
İşte usta yönetmen Jean-Jacques Annaud’nun son filmi bu kitabın sinemaya uyarlanması. Film ne hikmetse dağıtımcı tarafından Kurdun Uyanışı ismiyle gösteriliyor. Hemen özetine geçelim: Çin Kültür Devrimi’nin tüm hızıyla sürdüğü 60’lı yılların sonlarında baskıcı rejim ‘halkı bilinçlendirmek’ amacıyla genç öğretmenleri bozkır obalarına yollar. Bunlardan biri olan Chen Zhen, tabiatla uyum içinde yaşayan yerlilerin huzur ve mutluluğunun nasıl bozulduğuna şahit olur. Hayat bir denge üzerinde yürürken ideolojinin sert müdahalesi her şeyi alt üst etmeye başlar.

Jean-Jacques Annaud daha önceki filmlerinde bir belgeselci titizliğiyle doğal hayata yaklaşmayı defalarca başarmış ve bir docu-drama tadıyla filmler ortaya çıkarmıştı. Kurdun Uyanışı, bu yönüyle belli bir içerik ve estetiği yakalıyor. Ancak çok şey anlatmak isteyen senaryo, içerdiği boşluklar ile bazı hisleri aktarmaktan epeyce uzaklaşıyor ne yazık ki. Yine Annaud filmlerinde çok merak ettiğimiz kamera arkasını Kurdun Uyanışı’nda da hissediyoruz, zira Fransız yönetmen sanki insan oynatır gibi rol yaptırmayı başarıyor kurtlara. Film, pek çok yönüyle ‘epik’ ögeler içeriyor ve özellikle görsel yönüyle hayli etkileyici. Bu görkemli görselliği destekleyen müzik de alınan seyirlik lezzeti yukarı çekiyor.


Filmin ciddi bir belgesel boyutu var. “Şu ceylanlar ne zavallı yaratıklar! Kurtlar çok zalim. Hayatın değerinden habersiz masum yaratıkları öldürüyorlar.” diyor kahramanlardan biri ama hemen itiraz geliyor; “Hayır! Asıl zalim olan ceylanlardır. Bütün otları yiyip tüketiyorlar. Buralarda ot hayattır! Hem de büyük hayattır. Diğer küçük hayatların devam etmesi de büyük hayata bağlıdır.” Kâinattaki denge unsuruna canlı/cansız, büyük/küçük her şeyin aynı derecede katkıda bulunduğunu yeterince etkili olmayan bir aşk ve bilgelik öyküsüyle anlatmayı deniyor film.

“Hayat; anı seçmekle ilgilidir ve kurtlar ve Moğollar bunu çok iyi bilir.” cümlesiyle ekolojik sistemdeki dengeye uyumlu olan insanın mutsuzluğu, bu dengeyi bozmasıyla başladığını anlatır Jian Rong. Kurdun Uyanışı, belki bir başyapıt değil ama Jean-Jacques Annaud kalitesini her karesinde hissettiren önemli bir film.

Kurdun Uyanışı
Orijinal adı: Le Dernier Loup (Wolf Totem)
Yönetmen: Jean Jacques Annaud

Oyuncular: Shaofeng Feng, Shawn Dou, Ankhnyam Ragchaa, Yin Zhusheng