Aslında her şey yıpranıp eskiyebiliyor ve biz bu eskimeyi görerek, dokunarak filan anlayabiliyoruz. Eski bir resim bellidir, yıllanmış mobilyalar, tarihi evler, eski bir divit, yaprakları sararmış bir defter… Ama sesin eskilerden geldiğini yıllar öncesinden seslendiğini nasıl anlayacağız? Sanırım kayıt şartları değil sadece bizi alıp geçmişe götüren, iç çektiren ve ‘nerede o’ dedikten sonra ardına bin bir türlü şey ekleten:
Aşklar, insanlar, evler, eşyalar, şarkılar vesaire…
Sahi nerede onlar?
Seyyan Hanım’ın Tangoları işe böylesi bir nostaljik meraka cevap oluyor. Tango gibi asri ve garbi bir türün bile bir şekilde Osmanlı’ya, İstanbul’a göre nasıl kesilip, biçildiğini, nasıl yerlileştirilerek kendi doku tipimize uygun ve harika bir şekle getirildiğini delili gibi karşımızda duruyor.
Osmanlı’nın son dönem en büyük hastalıklarından olan batılılaşma ve çağdaşlaşma değer ifade eden şeylerden çok şeklen ve yüzeysel olmuştur belki. Başını Mehmed Akif merhumun çektiği dönemin bazı aydınlarının da şiddetle muarız olmalarının nedeni de bu. İşe yararlı olan, faydalı olanın alınıp malayani olanın elin tersiyle itilmesi.
Musiki ve sanat konusunda maalesef cinayet düzeyinde yanlışlar yapıldığı Cumhuriyet’in ilk yıllarında enstrümanlardan tarzlara, icradan türlere kadar birçok şeyi devlet baba kendi üzerine aldı sanatı ve sanatçıyı deruhte etmeye kalkıştı.
Böyle bir şey elbette mümkün değildi, akan su elbette tekrar mecrasını bulacaktı ama bu ara dönemde kendine has tadıyla ara türler ve tarzlar türedi.
Türk tangosu bu nedenle batılılardan farklıdır. Türk müzikalleri bu nedenle batılı emsallerinden çok daha enteresandır.
Seyyan hanım’ın seslendirdiği parçaları dinleyerek bunu tespit etmek mümkün. Ve tabi tekrar özgürlük ortamına geçişle belki soyu tükendi, yeni örnekleri artık verilemez oldu ama Türk Tangosu biraz uzak, unutulmuş, eski, yıpranmış olarak orada duruyordu yine. Sahibinin Sesi 7 no.'lu kataloğunda Seyyan Hanım'ın özgeçmişi şöyle veriliyor.
"Değerli mugannilerimizden , Bayan Seyyan 1913 senesinde İstanbul'da doğmuştur. Pek küçük çağında sesinin fevkalade güzelliği ve musikiye olan merakı dolayısıyla orta tahsilini bitirdikten sonra İstanbul Konservatuarı'na giderek Mösyö Talariko'dan ders almaya başlamıştır, az zamanda büyük bir kabiliyet gösteren Bayan Seyyan Türk Ocağı konserlerine iştirak etmiş ve büyük muvaffakiyetler kazanmıştır, (...) Sesinde billuri bir ahenk çağlar, dileyenleri zevkin yüksek ufuklarına çıkarır."
Konservatuar yıllarında Fransızca ve İtalyanca şarkılar okudu. Hocası Kaptanzade Ali Rıza Bey'in 1914-20 arasında yaptığı ilk Türk operet çalışmalarındaki müzikal anlayışı yansıtan Efem, Çoban Yıldızı, Akşam Garipliği, Zavallı Aşk gibi eserlerden oluşan konserler verdi. Kadıköy'de Opera Sineması'nda verilen bu konserlerde yaşı henüz 16 idi. Bu şarkıları Columbia firması adına plak yaptı. Bir kaç plakta kendisine Feyza Hanım eşlik etti. Sonradan Sahibinin Sesi firmasına geçti. 1932'de ilk sözlü Türk tangosu sayılan Mazi'yi plağa okuyarak açılan yeni, dönemin başyıldızı oldu. Çok kısa bir dönem, 1930-31 arası Moulin Rouge'da sahneye çıktı. Teğmen Sait Oskay'la evlendi. Plaklar yapmak için bulunduğu Sarıkamış'tan yılda bir iki kez İstanbul'a geliyor, Necip Aşkın Orkestrası eşliğinde stüdyoya giriyordu. Plaklarının sayışı elliye yakındır. Seyyan Hanım gerçekte: "Kim içerse Halis Düzü", "Daktilo", "Cici Berber", "Yaramaz", "Cemile", "Döktür" gibi rumbalar, fokstrotlar. "Ankara", "Demiryolu" gibi marşlar okumuşsa da asıl; ününü tango okuyucusu olarak yapmıştır. Plak şirketlerinin ticari amaçla okuttukları bu plaklar, ne dinleyicinin ne de kendisinin belleğinde yer etmiştir. Odeon firması içinde bir kaç plak yapıp piyasadan büsbütün çekilerek eşine ve ailesine yönelik bir yaşamı yeğlemiştir. Bu nedenle Seyyan Hanım, Lale-Nergis kardeşler, S.R. Bey, gibi taş plakların gizli bir yıldızı olarak kalmıştır. Ölümünden önce bir kaç radyo programına katılmış ve 1989, 16 Mayısında, İstanbul Maltepe'deki evinde vefat etmiştir.
Özel hayatına dair çok az malumat sahibiyiz. Fikirlerine dair de, işte kendi cümleleri:
"Ben aslında ilk değil ama ilklerdenim. Benden önce, Fikriye Hanım ve Afife Hanım vardı"."Kırmızı Değirmende" tanıştım Fikriye Hanım'la. Benden hem yaş hem cüssece büyüktü. Necip Andel şarkıları için sesi çok uygun değildi. O da mesela Muhlis Sabahattin Bey'in şarkılarından "Ayşe" gibi şarkıları söylüyordu.. Sabahattin Bey'de istedi şarkılarını söylememi ama kabul etmedim. O başka bir hayat tarzı gerektiriyordu.""Ben orada söylerken kimse dans etmezdi. Sadece konser dinlemeye gelmişler gibi dinlerlerdi. Annemle giderdik sonra onunla beraber dönerdik.""Oradan beni ayıran mekan değil, orada ki hayat tarzına ayak uyduramayışımdı."
Murat Belge’nin yaptığı söyleşinin öyküsü de şöyle:Taş Plaklarda Kalan Hoş Bir Tango
Murat Belge
Bir zamanlar bu ülkede nasıl bir müzik varmış?Kim neleri söylemiş? Radyoevi arşivlerine girip çıkma fırsatınız yoksa, bir yerlerden hazır bant vb. Elde edemiyorsanız bu soruların cevaplarını öğrenmenin yolu, taş plak toplamaktır.(...) Bir taş plak alıcısı olarak dinlediğim değişik türlerdeki müzikler arasında tango türünde etkileyici ve dinledikçe unutulmazlaşan bir ses dikkatimi çekiyordu."Seyyan Hanım" dı bu sesin sahibi. Çok kişiye sordum kimdi ne zaman söylemişti diye. Hiç cevap alamadım,bir keresinde bir plak kabı üzerinde resmini gördüm o kadar. Ama sonunda bir rastlantı yardım etti. Seyyan Hanım'ın izini buldun. Beni kabul etme nezaketini gösterdi. Maltepe'deki evine çağırdı. (...)tanışınca niçin ardında bu kadar az iz bıraktığını anladım.
"Çok genç yaşta konservatuara girdim. Sesim alaturkaya gitmiyordu,tangoya müsaitti. Hocam da öyle teşvik etmişti. İtalyanca ve Fransızca söylüyordum. İlk söylediğimde beş yıllık öğrenci sanmışlar,oysa başlayalı iki ay olmuştu.(...)İlk konserim Kadıköy'se Opera Sineması'ndaydı.Kaptanzade Ali Rıza Bey'in bestelerini söylemiştim. Bundan sonra daha profesyonelce çalışmak için teklifler aldım. O zamanlar Dervişzade İbrahim Bey Beyoğlu'nda bir gece kulübü açmıştı. Adı Moulin Rouge. Orada söylemeye başladım.(...)Oldukça sakin bir yerdi. Safiye Ayla'da yanılmıyorsam ilk burada sahneye çıkmıştı. Biz söylerken dans edilmezdi. Baştan sona programdı.(...)Annemle gider programı bitirince çıkar giderdim. Öyle taşkınlığı olan bir yer değildi ama yine de bu hayat hoşuma gitmiyordu. İçki içen insanları eğlendirme işini hiç bir zaman benimseyemedim."
"Evlendiğiniz subay sizi buradayken mi tanımıştı?"
"Öyle oldu. Zaten bütün subaylar birliklerinden kaçıp oraya geliyorlardı. (...) Evlendikten sonra bazı plak şirketleriyle anlaştım. Columbia'ya, Odeon'a da plak yaptım ama asıl Sahibinin Sesi ile yılda on plaklık bir anlaşma yapmıştık. Yılın belli zamanında İstanbul'a geliyordum (o zamanlar kocam şark hizmetindeydi) plakları doldurup dönüyordum."
"Bir plaktan kaç adet çıkarırlardı piyasaya"
Orasını hiç bilmiyorum, ilgilenmedim. Kimisi plak başına 10 kuruş gibi yüzde alırdı. Ben bunlarla uğraşmazdım. Bana ayda 100 lira ödüyorlardı."
"Sizden önce veya sizin zamanınızda Batı müziğinin yıldızları kimlerdi?"
"Ben ilklerden sayılırım. Benden önce Fikriye Hanım'la Afife Hanım varmış. Fikriye Hanım'ı Moulin Rouge'da tanımıştım. Benden yaşlı ve çok iri yarıydı. Sesi pesti. Necip Celal'e gitmezdi sesi, daha çok Muhlis Sabahattin'den ya da operetlerden söylerdi. Ayşe opereti gibi. (...) Sabahattin Bey benden operetlerinde, sinemada oynamamı istemişti ama kabul etmemiştim. Çok değişik bir hayat tarzı gerektiriyordu böyle işler." (...)
Taş plaktan bildiğim o ses ve sonra sesin sahibi hakkında uzun süre bilgi edinemeyişim. Acaba tüllü şapkalarını yuvarlak şapka çantalarına koyup etollerine sarınıp, Orient Express'e bindi ve Paris'e gitti böylece Türkiye'den silindi mi, diye bir spekülasyona beni iterken, sahici Seyyan Hanım'dan, tahmin ettiğim tarihlerde bavullarını hazırlayıp Sarıkamış'a gittiğini öğreniyorum. Sahici Seyyan Hanım, sindirilmiş bir olgunlukla oturuyor, kocasıyla, çocuklarıyla geçen hayatının amaçlanmış; ve gerçekleştirilmiş sadeliğini anlatıyor.
Kalan Müzik tarafından piyasaya sürülen Seyyan Hanım’dan Tangolar sadece bir müzik albümü değil bir tarih vesikası da…
Albümde yer alan eserler şöyle:
1- Hayat (Gülerken Ağlatır)
2- Bir Martı Gibi 3- Aşk Kerpeteni
4- Mehtaplı Bir Gece 5- Çalıkuşu
6- Gönlüm Sensiz Olmaz
7- Aşk Mevsimi
8- İnci
9- Hasret
10- Çapkın
11- Yıldızların Altında
12- Şen Kuzu Gibi
13- Siyah Gözlere
14- Suna
15- Mazi
16- Özleyiş
17- Deli Gönül
18- Ne Tatlı Bir An
19- Gelmez Oldu Hiç Sesin
20- Hicran
Ve elbette Mazi…
Şüphesiz insanı sarsan, sersem yapan ve aynı parçayı defalarca dinlemesine neden olan Mazi’yi ayrıca vurgulamak lazım.
1931-32 yıllarında 78 devirli taş plağa bir tango kayıt edilmiş... Adı "MAZİ" 1920'li yılların başında onsekiz, ondokuzyaşlarında bir genç olan Necip Celal ANDEL bestelemiş bu tangoyu, ilk Türk tangosu olmuş bu. "... Mazi kalbimde bir yaradır..."
Seyyan Hanım bu tangoyu plağa kayıt ettiği zaman kim bilebilirdi ki on yıllar sonrasında bu kayıt ve başka plak kayıtları bütün tazeliği ve güzelliği ile yaşayacak. En önemlisi yaşanmış anıları, güzellikleri yıllar sonrasına taptaze taşıyacak. Bunu başka tangolar, günün modası olacak başka dans ritmindeki parçalar izleyecek.
Lirik soprano sesi, Seyyan Hanım'ı öteki solistlerden ayıran güzel ses rengi birden popüler yapıvermişti. Eşinin subay olması nedeniyle Anadolu'nun bir ucundan, doğudaki bir yöreden 1930'lu yılların olanakları ile kalkıp İstanbul'a geliyor, Yeşilköy'deki plak stüdyosunda parçaların kaydını yapıyor, onları seslendiriyor; tekrar Anadolu'nun doğusuna eşinin görev yerine, dönüyordu. Bu geliş gidişler, sanırım 1942'ye kadar sürdü. Seyyan Hanım'ın bu eserleri on yıl içinde oluşmuş.
Mazi’nin sözleri ise şöyle:
Ben de gönül çektim eskiden
Yandı hayatım bu sevgiden
Anladım ki bir aşka bedel
Gençliğimmiş elimden giden
Önünde ben geldim de dize
Yâr olmadı bu kimse bize
En nihayet düşüp can verdim
Gözündeki yeşil denize
Sarmadımsa da belden, geçmedim bu emelden
Bir hazin maceradır onu aldılar elden
Başkasına yâr oldu, eller bahtiyâr oldu
Gönlüm hep baştan başa viran bir diyâr oldu
Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin hatıradır
Ne göğsünde uyuttu beni
Ne bûseyle avuttu beni
Geçti ardından uzun yıllar
O kadın da unuttu beni
Sarmadımsa da belden, geçmedim bu emelden
Bir hazin maceradır onu aldılar elden
Başkasına yâr oldu, eller bahtiyâr oldu
Gönlüm hep baştan başa viran bir diyâr oldu..










Benzer bir konu Yeni Zelandalı yönetmen Andrew Niccol’ün sıra dışı filmi Gattaca’da vardır. Doğacak çocukların geleceklerini genlerindeki yetenek ve zekanın belirlediği bir dünyada hastalıklı genine rağmen başkasının verilerini çalarak ayakta kalmaya çalışan bir anti-kahramanın hikayesi vardır Gattaca’da. Örnekleri çoğaltmak mümkün, ancak bu paranoyakça yönetim anlayışının bir ileriki aşaması, daha işlenmemiş suçlar için tutuklamak, daha vuku bulmamış olaylar için sorumlu tutmak olacaktır. Ki onun için de Spielberg’in Azınlık Raporu filmine müracaat gerekiyor! 






İran sinemasında neredeyse her filminde evrensel bir meseleyi ustalıkla irdeleyen derinlikli yönetmen Jafar Panahi’nin 1997 yılında çektiği “Ayeneh-Ayna” bir toplumun futbol ile toplumsal kazanım hissi arasında kurulduğu varsayılan bağları muazzam bir şekilde anlatır. Aynı yönetmen 2006 yılına geldiğinde vizörü daha da yakına alır. “Offside” İran gibi katı ve tavizsiz bir toplumda dahi futbolun nasıl bir üst kimliğe dönüştürüldüğünü şahane gösterir.
2005 yapımı bir Lexi Alexander filmi olan Hooligans ve 2008 Jon Baird filmi olan Cass futbol fanatikliğinin portrelenmesi açısından oldukça önemli ve belgesel veri taşıyan (Gerçek olaylara dayanıyorlar zira) sinema ürünleri. Hep yabancı filmlerden örnek vermemizin nedeni, futbolu bu kadar gelişmiş gibi görünüp, endüstrileşen bir ülkenin sinemasının da perişanlığının kanıtı aynı zamanda. Maalesef doğru düzgün bir tek film bile yok bu konuda ülkemizde.
Amansız Türko!
Allah’tan İspanya maçları ölüm-kalım değerinde algılanmadı ki, büyük olaylar çıkmadı! Ancak bu dolum patlamak için, milli maçlar dışındaki en büyük gerilim riski olan ilk maçı bekledi. 



Recep Tayyip Erdoğan da benzeri hislerle bir ata binmeyi denemiş, düşme sonrasında yapılan insafsız eleştiriler ile şimdi o tür bir şeye tevessül dahi etmiyor. Yani kimse bisiklete binmeyecek bunu biliyoruz!
Bakalım…