30 Temmuz 2010 Cuma

Başlangıç: Rüyalarda çatışırız!


Memento, Insomnia gibi sıra dışı filmlere imza atan İngiliz yönetmen Christopher Nolan, Batman fantezisine ara verip yine sarsıcı bir film olan Inception/Başlangıç enteresan bir konu, ile başlayıp ara sıcak olarak bol aksiyonlu görsellik ve ‘adamlar yapmış’lı final vaad ediyor!




Sinema ile rüya arasındaki bağıntıyı alan milyonlarca yazı kaleme alınmıştır sanırım. Yüzlerce kitap, binlerce tez yazılmıştır bu konuda. Bu kadar sıradan olup, gizemi bu kadar büyük bir kavram/olgu üzerine ne dense eksik kalıyor. Sinema bidayetinden beri çok nadir olarak bizzat rüya kavramını kendine tema olarak seçiyor.


1990’da ünlü yönetmen Adrian Lyne ülkemizde ‘Dahşetin Nefesi’ adıyla gösterilen Jacob's Ladder isimli filmiyle Vietnam gazisi bir askerin savaşın etkisiyle aldığı ilaçlardan sonra gerçeklik duygusunu yitirmesini anlatmıştı. Buna yakın ancak daha politik bir temayı 2004 yılında Johathan Damme’ın The Manchurian Candidate’sinde görmüştük. Keza 1997 yılında Alejandro Amenábar sarsıcı bir filme imza atmıştı: Abre Los Ojos/Aç Gözünü. Daha sonra Hollywood’un Amerika’ya ithal edip Vanilla Sky ismiyle Tom Cruise’a başrol oynattığı filmde kahramanımız rüya ile gerçek arasında o kadar çok gidip geliyordu ki, sonunda yaşadıklarından hangisi rüya, hangisi gerçek karıştırıyordu. Rüya/gerçeklik paradoks/metaforunu işleyen en etkili filmlerden biri ise Hintli Tarsem Singh imzalı 2000 yapımı bir filmdi: The Cell – Hücre. Singh. Bir katilin rüyalarına sızarak seri cinayeti çözmeye çalışan bir kahramanın öyküsünü anlatıyordu Hücre’de.


Fransızların aykırı yönetmeni Jean-Pierre Jeunet ise 1995 yapımı La cité des enfants perdus – Kayıp çocuklar Kenti’nde, o kendine has tarzıyla kurguladığı atmosferde, kendisi rüya göremediği için çocukların rüyalarını çalan kötücül bir adamın masalını anlatmıştı bize.


2007 yılında ise genç bir Türk yönetmen el attı bu kez bu gizemli dünyaya. Gökhan Yorgancıgil’in sıradışı filmi Sıfır Dediğimde’de, önemli bir el yazması kitabı kaybeden bir öğrencinin bilinçaltına sızılarak yapılan araştırmada, insanın içindeki o kocaman evren keşfedilmeye çalışılmıştı.

Christopher Nolan, Insception’da kendi tarzından taviz vermeden bu hassas konuya el atıyor. Üstelik film dili ve atmosferi olarak da Matrix’ten çok fazla uzak olmayan bir dünyaya taşıyor bizi. Her zaman olduğu gibi kitaba orta yerinden başlayan Nolan, kahramanımızı bir deniz kenarından karaya çıkarırken, filmin sonuna doğru toparlayabileceğimiz şu ana temayı işliyor: Dom Cobb (Leonardo DiCaprio) tehlikeli bir iş olan ‘bilgiyi çekip çıkartma’da bu meslektaşlarının en iyisi olan yetenekli bir hırsızdır: Uzmanlık alanı, insan zihninin en zayıf olduğu rüya görme evresinde, kişinin bilincinin derinliklerine sızıp, burada gizlenen değerli sırları çalmaktır. Cobb’un ender görülen bu yeteneği onu şirket casusluğunun düzenbazlıklarla dolu bu yeni dünyasında aranan bir oyuncu hâline getirmişse de, uluslararası bir kaçak durumuna düşmesine ve hayatı boyunca sevdiği her şeyi kaybetmesine neden olmuştur. Karısını bu derin ve çetrefilli yollarda yitirmiştir. (Bu yönüyle bakıldığında bir tür Shutter Island tadı da yok değil filmde) Şimdi Cobb’a bir fırsatı tanınır. Çok zengin olan Uzakdoğulu bir iş adamı, ezeli bir rakibini alt etmesinde ona yardım etmesi durumunda Cobb’u temize çıkarma sözü verir. Böylelikle rüya hırsızımız ülkesine ve çocuklarına dönebilecektir. Fakat bu işte ondan istenen; Başlangıç’ı başarması, yani bilgiyi yerleştirmesidir. Cobb ve uzmanlardan oluşan ekibi bu kez mükemmel bir hırsızlık yerine bunun tam tersini yapmak durumundadırlar; görevleri bir fikri çalmak değil, onu yerleştirmektir. Başarılı olabilirlerse, bu mükemmel bir suç olacaktır. Ancak bu hiç de kolay bir iş değildir, rüya içinde üç tane rüya gördürüp, çok katmanlı bir yolculuğa ve maceraya atılmak durumunda kalacaktır.

 Ünlü hırsızın ekibi ne denli dikkatli bir planlama ve uzmanlık sergilese de, tehlikeli bir düşman için yeterince hazırlıklı olamazlar. Çünkü bu düşman sanki her hareketlerini önceden tahmin edebiliyordur. Bu öyle bir düşmandır ki onun gelişini sadece Cobb görebilir. Üstelik her rüyadan gerçeğe uyanmak da mümkün değildir!

Matrix’deki ünlü ihanet sahnesini hatırlar mısınız? Hani şu gıcık sesli Cypher’ın ajanlarla yemekte buluştuğu sahne. Ne diyordu: Biliyor musun? Bu bifteğin var olmadığını biliyorum. Bunu ağzıma koyduğumda Matrix'in beynime bunun sulu ve lezzetli olduğun söylediğini biliyorum. Dokuz yıldan sonra, ne farkettim biliyor musun? Cehalet erdemdir.” Başlangıç’ın bütün vukuatı da zihinde yaşanıyor. Afişinde de denildiği gibi, olay mahalli zihin…

Nolan’ın sair yönetmenlerden en ayırt edici özelliği en çetrefilli mevzuları bile akıcı bir kurgu ile seyirciye geçirebilmesi. Elbette bunu bol miktarda görsel efekt ile yaptığını söylemeye gerek yok. Zaten böylesi bir filmde sağlam görsel efekt olmasa senaryo ne kadar sağlam olursa olsun komik kalırdı. Başlangıç tüm o karmaşasını müthiş görsellikle sadeleştirerek bize aktarıyor. Film belki önceki benzeşleri gibi derinlik ihtiva etmiyor, katman sadece REM katmanları arasında kalıyor lakin, yine de fikir orijinal, anlatım orijinal…

En önemlisi de, insanoğluna dair bilinen ama üzerinde pek düşünülmeyen ya da kısıtlı bir çevrenin düşündüğü boyutu popüler bir sanat eseri olarak önümüze sermesi. Bir yönüyle zeka parıltısı olarak duran tema, bir yönüyle de ürkütücü aslında. Malum sinema bazı zaman gerçeğin ve ünümüzün önüne geçiyor gibi görünse de, gelişmiş memleketlerin bu tür rüya hırsızlığı, bilinçaltı ekim ekipleri oluşturup oluşturmadığını da şimdilik sadece komplo teorilerinde görüyoruz.

Başlangıç’ta anlatılanlar gerçeklikle ne kadar paralel bilemiyoruz ama Christopher Nolan sezonun en enteresan filmine imza atmayı başarmış durumda…


Bay martıyı takdimimdir!

J. Luis Borges, sıra dışı çalışması Düşsel Varlıklar Kitabı’nda Wisconsin ve Minnesota kereste kamplarında anlatılan bir masal kahramanından bahseder. Hidebehind isimli bu düşsel varlık ilk etapta insana bir zarar vermese de huysuzlandırmasıyla kafasını yemesini sağlayabilirmiş. Adından da anlaşıldığı gibi Hidebehind insanın hep arkasında duran, ne kadar hızlı dönerse dönsün bir türlü görmesinin mümkün olmadığı bir düşsel varlık. Zaman geçtikçe zalimleşen bu yaratığın daha sonra birçok oduncuyu ensesinden ısırıp öldürdükten sonra yemesine rağmen, kimsenin görmediği söylenir olmuş…


Son birkaç gündür İngiliz medyası bu Hidebehind’e benzer bir yaratık, daha doğrusu insandan bahsediyor. Bu yaratık Amerika’da olduğu gibi odunculara musallat olmuyor. Ve daha önemlisi onu gören oluyor, en doğrusu Hidebehind’in aksine onu görmeyen yok. Onu görmeyen tek kişi ise, oduncu yerine musallat olduğu TV muhabirleri.

İsmi Paul Yarrow olan bu kişi TV muhabirlerinin arkasına gelip ekrana çıkan milyonlarca sıradan insandan biri gibi görünse de, bu işi profesyonel olarak yapıyor. Ve bugüne kadar yaklaşık 100 kere yapmış bu işi.


Canavarımızın toplu eserlerini şu linkten bulabilirsiniz

Esasen Yarrow’un bu işe yeni başladığını söylemek mümkün de değil. Bir tür medya maydanozu olan Yarrow, konuşulmaktan, gündem olmaktan çok hoşlanan biri. Ne var ki kader ona cömert davranmamış ve maalesef sıradan bir işçi olmaktan ileri gidememiş. İli yıl önce bir tür Altın Kalpli İnsan ödülünü de alan kahraman canavarımız hayatının acılar içinde geçtiğini söylemiş o dönem tüm gazetelere. 14 yaşından itibaren yatalak olan anneannesine bakan Paul’un üye olduğu ve katıldığı kampanya sayısı bilinmiyor. Akıl Sağlığı Sorunları Derneği’ne de üyeliği bulunuyor, kiracılar Derneği’ne de!

Amerika’da masal canavarı olarak odunculara musallat olan Paul Yarrow karakteri, Avrupa’da muhabir ensesine binerek şöhretin sınırlarını zorluyor!

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Piyanisti vurun!


Esrik bir kahkaha asılıydı dudaklarında.



Gözlerinde okyanusun yosun rengi derinliği. Yüzünde düşük bir kadının atılacak şuh kahkaha öncesi şehveti, parmaklarında ruhunun iskeleti vardı. Adı Barbara...


Herkesle sevişebilecekmiş, her erkeği arzulayacakmış gibi duruyor. Çaldığı her konçertodan sonra dönerken aramıza, gözlerinin iliştiği ilk yüze davetkar bakışının sebebi buydu belki de. Oysa ben anlamıştım onu..


Geceydi..


Hüzün hızla tırmanıyordu gecenin sarp yamacına. Tepesine, oraklaşmış loş hilal asılı resmin önünde, piyanoya dokunurken parmakları, gözleri boşlukta, ruhu bugünde değildi..


Kimbilir belki Mozart ile sevişiyor, Bach ile uvertür yapıyor, Tchaikovsky ile oynaştıktan sonra bakıyordu insanlara. İhanet ediyordu Barbara, Beethoven’i aldatıyor, Chopin’in kemiklerini sızlatıyor, Strauss’un kollarından kaçıyordu erkeklerin koynuna. Onun için önemi yoktu erkeklerin. O, ruhunun bekaretini Schumann’a vermiş, genç kızlık heyecanlarını Rachmaninov’un düşsel bahçesinde yaşamıştı. Schubert ile batırmıştı güneşi, ve geceyi Rodrigo’nun kollarında uğurlamıştı belki..


Şimdi bir kış günü, mitoloji tanrılarının çocukluk günlerinde yarattığı güneşli bir coğrafyada, karın tokluğuna dokunuyordu piyanonun tuşlarına.. Ve onu dinleyenleri yollarken müzikal boyutun bulutlarına, o geçmişi, kendisi ve ruhuyla piyanosunun gölgesinde geziniyordu hoyratça. Ruhunu ve rahmini Kuprisky ile doyuruyordu.


Barbara!..


Parmaklarıyla Johan Sebastian Bach’ın tenine dokunur gibi dokunuyor, ince ve titrek bedenini Vivaldi’nin mevsiminden diğer mevsimine kanatlandırıyordu. Kimse için çalmıyordu.. Bastığı yanlış tuşta canının yanmasını kimsenin farketmediği gibi, Barbara’nın tuşların üzerindeki ruhsal salınımını da kimse bilemiyordu. Parmaklarından tellere uçuşan nağmeler, gençliğine, kadınlığına, geçmişine dair bir ritüelin armonisi gibi yükseliyordu boşluğa. Tenin dizginlerini çözmüş, dişiliğini herkese açmıştı.. Onunla sevişenler, hiç bir zaman bir kadına sahip olur gibi ona sahip olamayacaklarını bilemiyorlardı ne yazık ki?


Bambaşka bir öykü vardı Viyana’da..


Prusyalı bir kadın piyanistin öyküsü.. Parmaklarıyla ruhlara ritim tutan Viyana Senfoni Orkestrası’nın başpiyanisti.. Piyanoyu bir arslana benzetirdi Rachmaninov.. Prusyalı piyanist bir aslan terbiyecisiydi. O canavar, kontrol edemeyince bedenleri ve ruhları yutan tuşlu vahşi yaratık, Prusyalı piyanistin parmaklarında ürkek, evcil bir kediye dönüşüyordu her dokunuşunda.


Sonra....


Sonra büyük bir facia yaşadı genç kadın.. Neredeyse bütün bedenini yeniden inşa etti doktorlar.


Ve geçirmiş olduğu kazadan sonra, eklemleri, damarları yeniden birleştirildi..


Ancak geleceğe dair kötü önermeleri vardı doktorların.. Sıcak beldelerde yaşamak zorundaydı Prusyalı piyanist.


Tuşlarda dolaşan gezgin ruhu, bedenine binip güneye; güneşin insan tenine cömertçe davrandığı ülkeye göç etti. Dilini bilmediği sahillerde, tanımadığı insanlar ile tanıştı.


Bilmediği dil ruhunu çocuklaştırdı yine. Başka bir dilde konuşmayı, başka kültürde insanları sevmekle beraber öğrendi. Her keşif bir aşkı beraberinde getiriyordu Adem’in yeryüzüne indiği günden beri. Bir gün her an gürleyecek bulutlar gibi bakan biri çıktı karşısına.


Ve hazzı yaşadı.. Aşkı yaşadı..


Hem bilmediği dilleri çözdü, hem bedeninin dili çözüldü.. Aşık oldu, sabahlara kadar bulutsu gözlerine baktı sevdiğini.. Ve her aşkın kaçınılmaz kaderi gibi, ihaneti, acıyı yaşadı sonra..


Terkedildi sebepsizce..


Bir dostu çok sonra bana, ‘Öfke titretmişti bedenini’ diyecekti. Yaşamının ikinci büyük kırılmasını yaşamıştı müzisyen kadın. Mesleğini sevmiş araba altında ezilmişti, erkeğini sevmiş ihaneti yaşamıştı. Onun için manastıra kapanmak ile, bir erkek yüzünden bütün erkeklerden intikam almak arasında fark yoktu. Önüne çıkan her erkekten bir erkeğin intikamını aldı. Hazlarını çaldı kadınlığıyla.. Doyumsuz bir intikam hissiydi bu. Yüzlerini sildi erkeklerin, kişiliklerini sıfırladı ve her önüne çıkanla sevişti, hiçbirine kadınlığını ve ruhunu vermeden. İntikam onu üzerinde sonbaharın soluk güneşinin battığı bordo renkli akşamlı beldelere savurdu.. Karın tokluğuna tuşlara dokundu başpiyanist kadın.. Yarı sarhoş, proleter turistlerin armonik doyumlarına bakarken, kendi geçmişinin ritmiyle basıyordu tuşlara. Yaşamında iki defa yanlış tuşa dokunmuştu.. İki aşkı fırlatmıştı onu buralara.. İşi ve erkeği. Günlük iki martini fiyatına çalarken cep telefonlarında konuşlanan derin melodileri, o herkese tebessüm dağıtıyordu.. Ve ben loş resmin altında ona bakarken ruhunun resmini izliyordum hayran hayran.. Bağrındaki kan, kalbindeki tırnak izlerinde arıyordum geçmişini..


Elindeki üçe katlanan bastonu gözleriydi Gül Rahmi’nin. Gözleriyle beraber hayata olan bütün bağlarını alıp götürdü geçirdiği ateşli hastalık. Kokular ve seslerle örülü bir dünya kurmuştu kendi kendine. Yaşlandıkça birbirine yaklaşıyordu renkler. Şekiller birbirine dönüşmüştü büyüdükçe. Gülleri kokularından, şekilleri seslerinden tanıyordu.


Belki de bu sebeple bir gece yarısı girdiği loş bir otel lobisinde duyduğu Dört Mevsim’le kendinden geçmişti. Tuşlardan yükselen melodiler ile kurdu zihninde Barbara’nın siluetini. Bir insanın sınırlarını aşabilecek kadar dinleyebilirdi müziği. Onlarca ciğeri şişirip patlatabilecek kadar koklayabilirdi çiçekleri. Barbara onun için tuşlardan oluşan bir kadındı.


Tutku her geçen gün sardı bedenini. Dünyadan kaçmak için koştu onun piyanosuna. Seslerin tarlasından toplanabilecek en muhteşem demetleri topluyordu ona Prusyalı Piyanist kadın. Sesi kokluyor, kokuyu çalıyordu sanki. Diğerlerine hissetmediği gibi, bastonuyla tempo tutan bu adama da ilgi duymadı Barbara. Ama herhangi bir şeye bakar gibi melankolik baktı, her bestenin sonundaki alkışa şuh kahkahalar attı. Karanlık kubbesinde minicik de olsa bir ışık huzmesi görmüştü Gül Rahmi. Güller kadar uzaklardan gelen bu piyanist kadın da vazgeçilmezdi artık kendisi için. Geçmişini bilmediği, sihirli parmaklara sahip olan bu kadının ruhunu aradı geceleri bastonunun ucuyla. Zamanı kaybetmişti. Mevsimlerden güz mü , yaz mı, yoksa kuşların yeşil kanatlar taktığı bahar mı bilmiyordu. Barbara notalardan şehvet çiziyor, buna karşılık Rahmi güllerden karasevdalar yapıyordu her gece.


Ve Geceydi...


Upuzun bir gecenin sabahında. Barbara’nın penceresinin aşağısında, betonun üzerinde kin dolu gözlere sonsuza bir beden buldu otel bahçıvanı. Kulağından ve dudağından sızan kan, her gün yıkattığı beyaz gömleğine çizmişti kaderini.


Barbara’nın o incecik bileklerine takıldı kelepçeler. Tuşlara dokunan narin parmaklar, demirin soğuk tenine değdi karanlıklarda. ‘Bu kadın’ demişti siyah kostümlü adam yüksek tavanlı adalet tapınağında. ‘Kendine aşık ettirip. Sonra aldattı maktülü ve itti aşağıya.’ Ayağa kalktı izleyiciler, karar okundu solgun yüzüne.


Viyana... Akdeniz... Müzik ve güneş.. Ve esrik kahkaha! Suskunluk orucuna başlarken, hepsini dışarıda parmaklıkların ardında bıraktı.


Yaşlı kadın, götürülürken o soğuk ve nemli karanlık mahpusa, bağırdı arkasından:


‘Vurun!!! Piyanisti vurun. Kurşuna dizin. Asın!’ Kalabalığı yararak ilerlerken bile haykırıyordu: ‘Öldürdü oğlumu. Soldurdu Gül Rahmi’mi’


Adı Barbara’ydı.. Prusyalı bir piyanistti.. Kaderin onu savurduğu iki büyük sarsılma sonrası, dudaklarında esrik bir kahkaha, gözlerinde okyanusun yosun rengi derinliği, yüzünde düşük bir kadının atılacak şuh kahkaha öncesi şehveti, parmaklarında ruhunun iskeleti vardı...

27 Temmuz 2010 Salı

Ağlayın su yükselsin!

‘Bıçak soksan gölgeme



Sıcacık kanım damlar



Gir de bir bak ülkeme



Başsız başsız adamlar!..’

Böyle diyor merhum şairler sultanı Necip Fazıl...


Mavi Marmara olayının en şiddetli anlarıydı. Hepimiz gergin, hepimiz öfkeli ve hepimiz kontrolsüzdük. Fethullah Gülen beklemediğimiz bir çıkış yaptı. Çoğumuz şaşırdı bu çıkışa. Ancak güvenen için sorun yoktu. Yine şairler sultanının dediği gibi, ‘sana göl gelen yere o çöl diyorsa çöldür’ durumu vardı. İtiraf ediyorum, birçok densizliğe şahit oldum Gülen’in bu açıklaması sonrasında. Nice kendine ‘Adam’ dedirten şahıs olmadık maskaralıklar yaptılar. Açık söyleyeyim Bülent Arınç’ın, Sayın Gülen ne derse doğrudur’ açıklaması da bu cümleden beni etkiledi.


Ve fakat kendi kendine ‘delikanlılık’ payesi veren birkaç yarı entelektüel sünepenin cüretleri beni şaşırttı.


Bulgar sınırına koysan, ne yapacağını şaşırıp pantolonun paçasını ıslatacak zevat, başkasına cesaret ve yiğitlik dersi verebilecek kadar haddini aşıyor, kendinden geçiyordu. Ezikliği üç beş entel isim ezberiyle izole ettiğini sanan bu zavallı güruh Gülen’e ‘Seni zaten hiç sevmezdim Hoca’ türünden çemkirmelerde bulunabilecek küstahlığı gösteriyorlardı. En büyük verimlilikleri kıç çatallarında penye pamuğundan topak biriktirmek olan bu ezikler çetesi her meseleyi Çorlulu Ali’de nargile içerken üfledikleri palavralardan ibaret sanıyor ve her şeyin kırmızı yanaklı utangaç Anadolu kızlarını etkilemek kadar kolay olduğunu düşünüyorlardı.


Zira bilmiyorlardı, yaşamamışlardı, taşın altında tırnak uçları bile yoktu. Derdin, sıkıntının zerresini bile çekmemiş, ama ‘mış’ gibi yapmayı öğrenmişlerdi kendi ağabeylerinden. Delikanlı rolü yapıyor, racon kesiyor, tespit üflüyor, sağa sola hırlıyorlardı.


‘seni sevmemiştim Hoca’ diyen çakal, şöyle bir şey diyebilecek kadar haddini bilmiyordu mesela: ‘Erkek olan ağlamaz, sen habire ağladığın için sevmiyorum seni…’


Gerçi şimdilerde Tayyip Erdoğan’ın da ağladığını görünce belki gözyaşı ile ilgili bir şeyler öğrenirler. Hissetmeseler bile öğrenirler. Zira onlar için gözyaşı gösterisi alanı bir tek korkudan bacaklarının titrediği anlardır. Onlar, ‘Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız’ ferman-ı kutsisini elbette bilemezlerdi, zira tömbeki ambalajında yazmazdı bu tür şeyler.


Yaşları tutsa bile eminim gitmemişlerdi tek bir Gözyaşı Geceleri’ne bile, gözyaşı medeniyeti hakkında en ufak bir bilgileri olamazdı. Beyinlerinin içindeki dumanlı hava sahası zaten sınırlı olan zekalarının manevra alanını büsbütün kısıtladığını görmeyip elbette, ‘Senin babanı da sevmezdim’ sakilliğine girebilecek kadar pespayeleşebileceklerdi.


Ne diyor koca şair:


Gir de bir bak ülkeme… Başsız başsız adamlar….

Yeterince baş olduğu için mi yeterince gözyaşı yoktu, yoksa yeterince göz yaşı olmadığı için mi Filistin acı çekiyordu? Kendi evladına ağlamayan bir kavmin başkasının merhametiyle ilanihaye yaşaması mümkün müydü?


Başı olmayan adamların delikanlı diye cirit attığı bir coğrafyada bırakalım da yiğitler korkak diye etiketlensin belki, bilemiyorum. Ve yine Necip Fazıl ile bitirelim:


Ağlayın su yükselsin


Belki kurtulur gemi


Anne seccaden gelsin


Bize dua et, e mi?

21 Haziran 2010 Pazartesi

Yarın sen hâlâ burada olacaksın ama hayallerin olmayabilir!



Gariptir Baba ile Oğul ilişkisi... Bazen zirvelerde dolaşır bazen derinlerde... Sadece babalar ve oğullar bilir ne demek istediğimi... Anne gibi değildir baba... Kaç zamandır yukarıya da yazıp duruyrum, anne koşulsuz verendir. Saçını çekseniz bile kızmayandır. Farklıdır anne, benzersizdir. Baba ise gariptir oğluna karşı... Önce baba kavramaya çalışır bu ilişkiyi sonra oğul. Sonra bir mesafe girer aralarına. Hatta bir dönem ufak çaplı nefret besler bu ilişkiyi, sonra mesafeler erir ve yakınlaşma başlar. Baba indirirken perdeleri, oğul yakınlaşır...
Hani şöyle bir klişe vardır bilirsiniz çocuk ile babası arasında:

Şöyle düşünür oğul:

5-6 yaşında : Babam herşeyi biliyor.

10 yaşında : Babam çok şeyi biliyor.

15 yaşında : Ben de neredeyse babam kadar biliyorum.

20 yaşında : Şu muhakkak ki; babamın öyle pek fazla bir şey bildiği yok.

25 yaşında: babam bilmediği gibi herşeyi biliyormuş gibi yapıyor.

30 yaşında : Bir kere de babamın fikrini sorsam fena olmayacak.

40 yaşında : Ne de olsa, babam bazı şeyleri biliyor.

50 yaşında : Babam her şeyi bilir.

60 yaşında : Ah, babam hayatta olsaydı da kesin bilirdi.

Tuhaf bir yakınlık/uzaklık ilişkisi vardır baba ile oğul arasında. Bilim bunu kendi diline göre çevirmeye çalışmış, bu ilişkinin patolojisini kavramayı denemiştir ama bulunduğumuz nokta pek iç açıcı değildir. Yani baba ile oğul arasındaki ilişkinin yol haritasını bilsek bile yaşanacaklara engel olabilmemiz mümkün değil. Hatta denebilir ki, bu ilişkinin kodlarını çözdüklerini düşünenler, doğal olandan kopacakları için daha büyük sıkıntılara, daha derin yaralara neden olabilirler.

Dolayısıyla Babalar Günü Başka günlere benzemez. Anneler Günü'ne hiç benzemez. Kaç yaşında olrsanız olun Anneler Günü'nü aynı duygusallıkla kutlayabilirsiniz. Ama Babalar Günü  öyle değildir.
Sizin yaşınızla, babanızın yaşıyla, onun hayatta olup olmamasıyla ilgilidir.
Ve şunu söyleyibilirim ki, sizi en çok etkileyen Babalar Günü, babasız kutladığınız gündür.

Bu vesile ile Yusuf İslam (Cat Stevens)'ın bir videosunu dinlemekte yarar var.




Hadi sözlerini de koyalım ki tam olsun:

Bu orjinali:
Father


It's not time to make a change,

Just relax, take it easy.

You're still young, that's your fault,

There's so much you have to know.

Find a girl, settle down,

If you want you can marry.

Look at me, I am old, but I'm happy.



I was once like you are now, and I know that it's not easy,

To be calm when you've found something going on.

But take your time, think a lot,

Why, think of everything you've got.

For you will still be here tomorrow, but your dreams may not.



Son

How can I try to explain, when I do he turns away again.

It's always been the same, same old story.

From the moment I could talk I was ordered to listen.

Now there's a way and I know that I have to go away.

I know I have to go.



Father

It's not time to make a change,

Just sit down, take it slowly.

You're still young, that's your fault,

There's so much you have to go through.

Find a girl, settle down,

If you want you can marry.

Look at me, I am old, but I'm happy.

(son-- away away away, I know I have to

Make this decision alone - no)

Son

All the times that I cried, keeping all the things I knew inside,

It's hard, but it's harder to ignore it.

If they were right, I'd agree, but it's them you know not me.

Now there's a way and I know that I have to go away.

I know I have to go.

(father-- stay stay stay, why must you go and

Make this decision alone? )



Bu da Türkçesi:

(baba)


şimdi değişiklik yapmak için iyi bir zaman değil

sadece rahatla, zorlama..

hala gençsin, hatan bu senin

bilmen gereken o kadar çok şey var ki

bir kız bul, yerleş

istersen evlenedebilirsin..

bana bak.. yaşlıyım ama mutluyum



ben de bir zamanlar senin gibiydim ve kolay olmadığını biliyorum

bir şeylerin olup bittiğini görüp de sakin olmanın..

fakat zamanını iyi kullan ve bol bol düşün

sahip olduğun her şeyi düşün

çünkü yarın sen hala burada olacaksın ama hayallerin olmayabilir..



(oğul)

nasıl anlatmaya çalışabilirim ki, ne zaman denesem bana sırtını dönüyor

bu her zaman o aynı, o aynı eski hikaye oldu..

konuşabildiğim andan itibaren dinlemem emredildi.

ve şimdi bir yol var ve ben gitmek zorunda olduğumu biliyorum..

gitmek zorunda olduğumu biliyorum..



(baba)

şimdi değişiklik yapmak için uygun bir zaman değil

otur ve ağırdan al..

hala gençsin, hatan bu senin

yaşaman gereken o kadar çok şey var ki..

bir kız bul, yerleş

istersen evlenedebilirsin..

bana bak.. yaşlıyım ama mutluyum..



(oğul)

ağladığım tüm o zamanlar bildiğim her şeyi içimde tutmak

çok zor.. ama bunu reddetmek daha da zor olanı..

eğer haklı olsalardı onlara katılırdım, ama bildikleri başkaları, ben değil

ve şimdi bir yol var ve ben gitmek zorunda olduğumu biliyorum..

gitmek zorunda olduğumu biliyorum..

19 Haziran 2010 Cumartesi

Bir hayata bu kadar yalan fazla değil mi?


Ticari zeka ile şeytani zeka arasında bir fark olmalı diye düşünmüşümdür hep. Yeryüzündeki her gelişmeyi bir şekilde kazanca dönüştürmek, etik ve yasal olduğu sürece sadece saygı duyulması gereken bir zeka gösterisidir. Ancak, her gelişmeyi bir şekilde Ali Cengiz oyunları ile vurguna dönüştüren zekaya değil saygı göstermek, belki sadece kapıyı göstermek lazımdır.


Sevinçlerden, acılardan, zafer ve yenilgilerden rant elde etmeyi, türlü oyun ve yalanlar ile insanları dolandırmayı saygıdeğer bulmak mümkün değil.

Denilir ya, ‘Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır’ diye. Bu kaide asırlardan beri bilinir bilinmesine lakin yalancılar çok önemsemezler bu tarihsel realiteyi. Kim bilir, belki de onlar için esas mesele ‘zamanlama’dır. Yani gerçeğin ortaya çıkış tarihi, onların vurgunu yaptığı tarihten sonra olursa, sanırım bir sorun teşkil etmiyor.

Açık söyleyeyim, Türk medyasının Münevver Karabulut cinayetine yaklaşımını bu tür nedenler ile hep sıkıntılı bulmuşumdur. Manşetinde kanlı testere yayınlayan bir gazetenin tiraj dışında, bu olaya ne gibi katkısı vardı acaba? Dahası, bu elim olay neticesinde yaşananlara bakarak bizzat rahmetli Münevver’in ailesini eleştiren bir yazı da kaleme almıştım. Merak edenler şuradan okuyabilir 

Daha önce de birkaç kez söylemiştim. Bu konuda fikrimi sormak isteyen bir takım yayın organlarına da ifade etme imkanım oldu. Münevver Karabulut olayının bu kadar geniş çaplı yankı bulması tipik bir ‘zengin erkek, fakir kız aşkı’ ve akabinde yaşanan tragedya değildi. Esasen Türk medyası tragedyalardan çok hazzetmezdi! Bu olayın temelinde medyanın aidiyet sorunu ile ilgili bir takım kodlar gizliydi.


Bakın, bugün bir takım gazete ve televizyonlarda kocaman manşetler var. (Biri şu mesela, diğeri de şu) Zannetmeyelim ki sadece iki gazete yaptı bu tür haber, neredeyse gazete ve televizyonların tamamı girdi bu manşeti.

İlk bakışta, ‘20 milyonluk bir dünya kentinde böylesi bir durum oluyorsa, manşete çekmek normaldir’ denebilir. Fakat bir de şöyle bir durum var: Sadece 25 Ocak 2010 tarihinde kaç köy yolu kar dolayısıyla iletişim ve ulaşıma kapandı biliyor musunuz? Bilmiyorsunuzdur sanırım. Çünkü gazetelerde şöyle bir haberi manşette okuma imkanınız olmadı: “Bugün sabah itibariyle İl Özel İdaresi genel sekreterlikleri tarafından valiliklere gönderilen rapora göre Erzurum'da 528, Kars'ta 33, Ağrı'da 62, Ardahan'da 71 ve Van'da 94 köy yolu ulaşıma kapandı.” Çünkü haber sadece taşra baskılarında ya da iç sayfalarda kibrit kutusu kadar bir yerde yayınlandı. Köy yolunun kapandığını, o köye giden gazete nüshasına basmak da bize has bir yayıncılık anlayışı. Köylü zaten biliyor yolunun kapandığını yazmana gerek yok!

Her neyse anlatmak istediğim şey tam da bu. Bu ülkede her gün cinayet işleniyor ve –biliyorum ölümleri karşılaştırmak doğru değil ama- Münevver cinayetinden çok daha fenaları yapılıyor. Karabulut olayının bu kadar sahiplenilmesinin altında, olayın geçtiği meskenin etkisi var. Etiler! Yani medyaya yakın, belki kendilerinin oturduğu muhit. Birinci derece ilgililer çünkü. Hatırlayınız deprem haberlerini. Yaklaşan İstanbul Depremi olması medyanın bu kadar deprem uzmanı üretebileceğini aklınız kesiyor mu?

Neyse konudan uzaklaşmayayım…

Mesele şu: Münevver Karabulut Cinayeti sonrasında medya hem aidiyet hem de şark tipi kurnazlık ile trajediden rant elde etme kaygısıyla sürekli haber yapınca, şüphesiz bir takım parazit zihniyetler de olayın üzerinde uçuş yapmaya başladılar. Ticari zeka ve girişimle ilgisi olmayan, şahsen daha çok şeytani zeka ve medyanın yukarıda bahsini ettiğim zaafı iyi kullanmayı bilen bir güruhun işleridir, diye düşündüm hep. Ki Türk medyası sabıkalıydı bu konuda. Yıllar önce bir dergi olmayan bir yazardan, olmayan bir kitap üretmiş ve hazırladığı kısa tanıtım yazısıyla gazetelerin kültür sanat sayfalarına yollamıştı. Yine neredeyse tüm medya kullanmıştı o uydurma yazar ve kitap tanıtımını!

(Bu arada Türk medya tarihinin en meşhur olaylarından olan ‘Medya Maydanozları’ vakıası için şu linke göz atabilirsiniz )

Dediğim gibi her bu tür olayda olduğu gibi bir takım ticari çakallar üşüşmeye başlamıştı Münevver Karabulut Cinayeti’nin üzerine. Kısa süre içinde bir haber başta devletin ajansı olmak üzere neredeyse tüm medya kanalları aracılığıyla üzerimize gelmeye başlamıştı: Münever Karabulut Cinayeti sinema filmi oluyor!



Adı sanı bilinmeyen bir yapımcı, medyanın bildik zaafını kullanarak habire haber yaptırıyor ve koca ülkeyi –aslında çekilmeyeceği ilk günden belli olan- bir proje üzerinden kandırarak rant elde etmeye çabalıyordu. Baştan sona ahmakça, baştan sona saçma sapan verilerle üzerimize boca edilen sözde projede, her bu tür entrikada olduğu gibi gerçek isimler üzerinden prim yapılmaya çalışılıyordu. Olayın künhüne varamayan isimler bizzat , haberdar olmayanlar ise ismen kullanılıyordu. Öyle ki yapımcı olduğunu iddia edilen şahıs oyuncu Yasemin Balık’ı da yanına alarak basın toplantısı yapabilecek cüreti buluyordu kendinde. Neyse ki Balık kısa sürede sergilenen ahlaksız oyunu fark ediyor ve kendini çekip alıyordu bu pis kurgudan.

Hiçbir tutarı olmayan bir proje olarak sunulan sözde film, yapımcılarının ısrarlı PR çabalarıyla sürekli gündemde tutulmaya çalışılıyor, ülkedeki popüler isimlerden kainat güzeline kadar hemen herkes projeye dahil ediliyordu. Oysa ortada ne bir senaryo, ne de adam gibi bütçe vardı. Ortaya atılan isimler, rakamlar o kadar akıl ve mantık dışıydı ki, değil sektörden birisi, zeka düzeyi normal herhangi bir vatandaş bile sergilenen pis oyunun farkına varabilirdi. Yapımcı filmin isminden bile emin değildi bir kere. Kah ‘Karabulut’ diyordu, kah ‘Münevver’. Ona göre rahmetli kızın bizzat ailesi bu projeyi destekliyordu ve yakında basın toplantısı ile bunu deklare edeceklerdi! Elbette böyle bir toplantı olmadı ve sözde yapımcı anında Baba Karabulut’u ‘kızının cenazesinden rant ede etmeye çalışmak’la suçladı! Cingözlük elbette bu kadarla sınırlı değildi. Bir yandan da olayın diğer tarafı, Garipoğulları ile ilgili gelişme vardı. Şu hale bakın, bir kesim yavrularını cinayete kurban vermiş onun acısıyla yanıp tutuşurken, diğeri ise –onayladığımdan değil- bir başka gencin elini kana bulayıp hayatını karartmasıyla yıkılmışken, bir başkası bu olaydan ‘canlı’ toplama derdine düşüyordu! Muhtemelen ‘katil’ gencin ailesine ulaşıldı ve para talep edildi ve muhtemelen ret cevabı alındı. Ki kısa süre sonra medyada şöyle bir açıklama yer aldı: “Karabulut Cinayeti’ni film yapmak isteyen yapımcı, Garipoğulları’ndan tehdit aldığını söyledi…”

Elbette böylesi cesur ve dürüst bir yapımcının pes etmesini kimse beklemezdi ve açıklama şöyle tamamlanacaktı: “Hiç kimse bizi yolumuzdan döndüremez, bu filmi çekeceğiz…”

Yalnız şöyle bir sıkıntı vardı, bir kere bütçe 600 bin dolar ile 20 trilyon (yeni parayla 20 milyon TL) arasında geziniyordu. Oyuncu listesi neredeyse sinema veri tabanlarına sığmayacak kadar genişti. Keza filmin çekileceği ülkelerde. Kim bilir belki de, işler yolunda gitse yapımcı o ülkeleri de gezip para toplayacaktı!

Neyse günahını almayalım, taşıyamayız!

Verilen bütün tarihler, yapılan bütün ertelemeler bir gün bitti. Yapımcının söyleyecek bahanesi, atacak yalanı kalmayınca vuruşarak çekildi ve hem katilin hem de maktulün ailesini suçlayıp projeden vazgeçtiğini açıkladı. Üstelik 200 bin TL’den fazla harcama yaptığın belirterek!

Bütün bu süreci elbette bir gazeteci olarak medyadan takip ediyor ve bu tür ciddiyetsiz, üçkağıt içeren bir kumpasın nasıl olur da en ciddi gazetelerde bile yayınlandığına hayret ediyordum.

İnternette gezinirken denk geldiğim bir video hm bu soruma cevap oldu, hem de küçük dilimi yutacak kadar beni şaşırttı. Meğer bu çakal takımı bana da teğet geçmişti. Yapımcı (artık ismini yazabilirim) Melih Göğebakan ünlü sanatçı Murat Göğebakan’ın da hastalığını kullanarak rant elde etmeyi denemişti. Sağda solda –ve tabii medyada- kendisinin Murat Göğebakan’ın kuzeni olduğunu söylüyor ve kan bulunma kampanyası düzenlediğini ifade ediyordu. Elbette baştan sona yalan ve sömürü amaçlı bir kurguydu bu. Ki Murat Göğebakan kısa süre içinde bir açıklama yapıp böyle bir akrabası olmadığını ve böyle bir kampanyadan haberdar olmadığını açıkladı.

Benimle teğet geçen hadise ise bir başka Göğebakan olan Savaş Göğebakan’ın mağduriyeti ile ilgili olanıydı.

Melih Göğebakan’ın marifetlerine dair araştırma yaparken, bir tarihte Kanal T televizyonundaki bir programa telefonla bağlandığını öğrendim. Olayın videosunu da buldum. (Merak edenler buradan izleyebilir)

Stüdyoda sunucu Hürriyet Turnalı hanımefendi, artık hayatını neredeyse Melih Göğebakan’ın üçkağıtlarını, oyunlarını bozmaya adamış Tayfun Şahin, yönetmen Demir Keskin, vaktiyle bir reklam filminde beraber çalıştığım oyuncu Yasemin Balık ve Savaş vardı…

Savaş, bizim Savaş… Kardeşimin ev arkadaşı, dürüst, namuslu pırıl pırıl bir bilim adamı Savaş Göğebakan… Böylesi bir olayda ne işi olurdu Savaş’ın… Videoyu izledikçe elimi anlıma vurdum ve biraz da kendime kızdım…

Anlatayım…

Savaş Göğebakan bu ülkenin yetiştirdiği zihni açık, algısı berrak, zekası müthiş nadir insanlardan biridir. Bir mühendistir kendisi ve özellikle bilim kültürü, bilimin eğitim alanında kullanımı ile ilgili müthiş fikirleri vardır. Olmuştur bir yıl, Savaş bana geldi ve projelerini sabırla anlattı. Bazı televizyon projeleri vardı. Hepsi güzel şeylerdi lakin hiç biri ticari kanalların pek yanaşacağı şeyler değildi. Yemekteyiz programını baş tacı eden bir kanalın çocuk eğitimine yer vermesini bekleyebilir misiniz? Bugün tüm kanallar Barış Manço’yu yere göğe sığdıramaz ama rahmetli hayatta iken televizyon programlarını ya hafta sonuna ya da gecenin bir vaktine atmışlardı.

Her neyse, Savaş’a bu durumu izah etmeye çalıştım ama daha o zaman kendisi, ‘Bir takım girişimlerimiz oldu, projelerimiz olacak gibi’ türünden sözler söyledi. Açıkçası sevinmiştim, ne bileyim Melih Göğebakan’ın tuzağına düştüğünü!

İşte karşımdaydı, Melih Göğebakan’ın entrikalarının anlatıldığı bir programda mağdur olarak duruyordu. Bizim Savaş’ı bile dolandıran insan artık her şeyi yapardı eminim. O dönem başka bir vesile ile bu şahıs hakkında bir yazı kaleme aldım. (İsteyen şuradan baksın)

Evet kabul ediyorum, belki Tayfun Şahin gibi ben de elimdeki imkanları kullanarak bu tür şeytani rant şebekelerinin foyalarını ortaya çıkarmalıydım. Ama öyle olmadı ne yazık ki ve ilgilenmedim pek.

Ne zaman kadar…

Geçtiğimiz gün bana yollanan bir Facebook linki beynime çivi gibi saplantı. Melih Göğebakan isimli şahıs bu kez sosyal paylaşım sitesi Facebook’a postu sermişti. Yalanın, üçkağıdın bini bir paraydı nasılsa. Kendisiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan oyuncuların, mankenlerin isimlerini kullanarak para toplamaya çabalıyordu. Üstelik bir de internet sitesi açmıştı.



Merak ettim siteye girdim.. Aman Allahım bu nasıl bir organizmaydı böyle! Nasıl bir cesaret, nasıl bir gözü dönmüşlük vardı da, bir insan en ufak bir utanma, sıkılma belirtisi göstermeden, bu kadar cesaretle sallayabiliyordu!

Ne yalanlar, ne atmasyonlar, ne kes/yapıştırlardı öyle yarabbi! İnternetten bulduğu bir takım resimleri kendi mankeniymiş gibi rahatlıkla kullanmasına bir şey diyemezdik. Nihayetinde Rus ve Arap kadınlardı bunlar. Ama yerli filmlerin afişlerini, konser broşürlerini koymuştu sitesine bu adam.

Ve esas bombanın kralı arkadaşımızın biyografisinde saklıydı. Bir kaç satırlık bir biyografiye bu kadar yalan, palavra nasıl sığabiliyordu? Akıl alır gibi değildi.



Artık üzerime farzdır bu kısa biyografideki yalanları ortaya çıkarmak...

Adana’da dünyaya geldiğini söyleyen melih Göğebakan nedense doğum tarihi hakkında bilgi vermiyor. Ancak resmine bakarak biz 30 ile 40 yaşları arasında olduğunu söyleyebiliriz. Biyografiden anlaşıldığı kadarıyla lise mezunu ve bir süre grafik, resim ve fotoğrafla ilgilenmiş. Ki normaldir bu. Ama sıkıntı buradan sonra başlıyor.

Göğebakan 2000 yılında Zeki Ökten’in yönetmenliğini yaptığı ve ismini yazmadığı bir filmde ‘Asistan’ olarak göre yaptığını söylüyor. Rahmetli Zeki Ökten’i geçtiğimiz yıl Aralık ayında kaybettik. Melih Efendi bunun bildiği için, ‘nasılsa kimse çıkıp tekzip etmez’ düşüncesiyle bu yalanı üflüyor. Oysa Ökten’in filmografisi bellidir ve 2000 yılında herhangi bir film hayata geçirmemiştir. Hadi diyelim ki Göğebakan tarihleri yanlış hatırlıyor. Merhum Ökten 1999 yılında Meşhur Güle Güle’yi 2002’de ise Gülüm’ü çekti. Üşenmedim baktım, her iki filmin de Role Caption’da bu arkadaşın ismi yok. Tamam, Ökten rahmetli olmuş olabilir ama bu filmleri çeken ekibin hemen hepsi hayatta. Sormadım ama sorarsam verecekleri cevabı adım gibi biliyorum.

Kaldı ki bu sektörü iğne ucu kadar bilen herkes çok iyi bilir ki ‘Asistan’ diye bir pozisyon yoktur. Nedir bu asistan? Yapım asistanı mı, reji mi, kostüm mü, nedir? Başlı başına bir asistanlık nereden çıkmıştır?

Biyografinin Zeki Ökten sonrasında devam cümlesi şu: “Usta yönetmenler Şerif Gören, Şahin Gök ve Atıf Yılmaz ile birlikte çalışma fırsatı da yakalayan Göğebakan, aynı yıl Baskın ve Halı Türküsü adlı belgeseller için kamera arkasına yeniden geçti.” Bu ‘yeniden’ vurgusuna birazdan değineceğim ama önce şu ismiler ve belgesele bir bakalım. Atıf Yılmaz rahmetli olduğu için ‘nasılsa yalanlayamaz’ mantığıyla iliştirildiği aşikar. Zira rahmetlinin 2000 yılından sonra sadece iki filmi yaptığını (Eylül Fırtınası ve Eğreti Gelin) biliyoruz. Yakından bildiğim bu iki projede de melih Bey’in alakası yok. Şerif Gören ise sinemayı yaklaşık yirmi yıl önce bıraktı. 2000 sonrası üç tane dizi yaptı. Esas nirengi noktası da burası, sanırım Melih Göğebakan bir şekilde Gold Film ile ilişkide bulundu. Zira Gören’in Kırık Ayna dizisinin yapımcısı Gold Film ve Faruk Turgut. Bunu unutmayın zira birazdan lazım olacak. Göğebakan’ın Gören’in dizilerinde olup olmadığını da sinema veritabanlarından kontrol etmek mümkün. Ama siz yorulmayın ben yaptım ve sonuç sıfır! Ha bu arada bu ünlü yapımcı ve yönetmen kardeşimizi eskaza ünlü sinema sitesi IMDB’de aratırsanız sonuç olarak size şöyle bir sayfa çıkacaktır: “No Matches.”!!! Türkçe tabanlı site olan Sinematürk’e ise kendi kendini kaydetmiş, üstelik ‘sanatçı’ olarak. Kaç çalışması var dersiniz? Evet, bildiniz: SIFIR! Şahin Gök kısmına ise hiç bakmayalım Şerif Gören/Melih Göğebakan ilişkisi ne ise Şahin Gök ilişkisi de odur, emin olunuz.

Gelelim ‘Aynı yıl’ geçtiği kamera arkasına ve belgesellerine. Bir kere bu ‘aynı yıl’ hangisidir bilmiyoruz. 2000 mi, sonrası mı? Üstelik madem Baskın ve Halı Türküsü diye iki tane belgeselin var niye koymadın Sinematürk’e? Ve niçin hiç kimse bilmiyor bu belgeselleri.

Pardon bildiğimiz böyle iki belgesel var. Evet, isimleri de Baskın ve Halı Türküsü… Yalnız yönetmeni Melih Göğebakan değil, zaten yılı da 2000 değil. Önce, çok daha önce tâa 1977 yılı. Yani Melih henüz bebekken çekmediyse o çekmiş olamaz. Zaten kaynaklar da bu iki belgeseli Sinan Çetin isimli birinin çektiğini söylüyor! Sinan Çetin canım, Melih Bey kadar meşhur olmasa da!

Melih Göğebakan’daki bu hırsızlık cesaretini takdir etmemek mümkün mü?

Sıkılmadıysanız devam edelim mi?

Şöyle akıyor biyografi metni: “Sonraki yıllarda bir çok dizide yardımcı oyuncu olarak görev yaptı.” Evet, belki de biyografisindeki tek doğru kısımla karşı karşıyayız. Şahsen Melih Bey’in birkaç saniyelik birkaç rolü olduğuna inanıyorum. Bir şekilde bulaşmasa da bu alanı asla bilemez ve entrikalar yapamazdı!

Sonrası ise tam bir palavra yığını. Casting hizmeti, sokak defileleri, menajerlik vs vs… Bir de ‘Adından söz ettirmiş!’…

2005 yılı sanırım ünlü yapımcımızın (!) artık cesaretinin zirve yaptığı yıl, zira hiçbir şey üretmeden bu kadar meşhur olan İstanbul Ajansına bir de prodüksiyon ekliyor. Bakın bu kendi ifadesi: “film ve sinema sektöründe ben de varım” dedi. Hani insanın Amerikan aksanıyla ‘Ovvv’ diyesi geliyor!

Ve hemen ardından bir palavra daha: “İstanbul Prodüksiyon olarak ilk işini TRT’ye Ödünç Hayatlar adında 13 bölümlük dizi film yapımıyla başladı.”

Bir cümlede bu kadar yalan olur mu kardeşim?

Birincisi , bir kere İstanbul Prodüksiyon henüz hiçbir dizi yapmadığı için, ilk işini henüz yapmış değil. Yani yalan bu!



İkincisi, türk dizi tarihinde Ödünç hayatlar diye bir çalışma yok. Pardon, var, küçük bir farkla var: Ödünç Hayat. Ve elbette TRT’de değil, Kanal D’de yayınlandı ve tutmadı. Ve evet, tüm bunlar 2005 yılında oldu. Yapımcı ise Gold Film Faruk Turgut. Tanıdık geldi değil mi? Eminim Turgut, Göğebakan ile ya bir kez karşılaşmıştır ya hiç! TRT yalan, 13 bölüm külliyen sıkma…

Gaza gelince duramıyor yapımcımız ve biyografisini şöyle süslemeye devam ediyor: “ATV, Kanal D, Star ve Shovv TV kanallarında dizi, program ve reklam filmleri yapan Göğebakan kendini kanıtladı. “ Bu süreçte bir şeylerin kanıtlandığını ancak bunun, sayın Göğebakan’ın kastını yaptırdığı şey olmadığını bugün çok iyi biliyoruz.

Ve bir ‘baba’ yalan daha: “2007 yılında sinemacılar emek ödül töreninde ödüle layık görülen Göğebakan, bu ödülü Türkiye’nin en genç yapımcısı olarak aldı…”

Sınır tanımayan bir yalan hazinesine oturmuş harami gibi sanki Göğebakan, o avuçluyor yalanlar çoğalıyor, o avuçladıkça cesareti yerine geliyor ve yalanda sınırlar kalkıyor, cüret alıp başını gidiyor. Nedir bu ‘Sinemacılar Emek Ödülü?’ kim veriyor kardeşim? Hangi yapımından dolayı vermişler, nerede vermişler?

Yoruldum şahsen…

İnsan bir yandan hayrete düşerken, diğer yandan düşünmeden edemiyor: Bu kadar yalanın, üçkağıdın tek nedeni ‘geçim derdi’ olamaz. Sadece para kazanmak için böylesine yalan bir dünya çatıp altına girilmez. Bir marazi durum söz konusu bence… Ve elbette bu tür karakterlerin palazlanıp semirmesine neden olanlar da yine bizleriz.

14 Haziran 2010 Pazartesi

Lost: Rüya bütün çektiğimiz




Amerikan televizyon tarihinde 70 yıldır devam eden diziler olduğunu bilenler için çok uzun ömürlü bir dizi değildi Lost. Ancak en etkilisiydi desek hiç de yanlış olmaz.

Bir sanat eseri ile algı arasındaki ilişki çok naziktir. Çoğu sanatçı bir şey anlatmak için icra eder sanatını. Elbette anlatmanın çeşit çeşit düzeyi ve yöntemi vardır. Bidayetinden beri buradaki temel sorunsal ‘anlaşılmak’tır. Bir sanatçı anlaşılmak için değil de anlaşılmamak için sanat yapıyorsa orada sıkıntı var demektir. Özellikle görsel sanatlar bu yönden hep tartışılır. Yanlış anlaşılmasın, elbette bir sanat eserinin kolay tüketilen meta olması gerektiğini savunmuyorum. Elbette insanı anlamaya yönlendirmeli, zorlamalı vesairedir. Ancak sanatçı, muhatap kitlenin karşısına geçip ‘Hadi bakalım ne anladınız?’ diye soracaksa o işte sıkıntı vardır.


Amerikan dizi sektörünün başımıza son 6 yıldır sardığı Lost nihayet sona erdi. Lakin öyle bir son ki tartışmaları hayli sürecek gibi. Öz itibarıyla Lost’un ilk sezonu hariç her sezonu hep tartışmalı ve münakaşalı geçmiştir.

Ancak bir gerçek var; şöyle ya da böyle, dünya dizi tarihinin en etkili filmlerinden biri, belki birincisiydi Lost.

Şüphesiz herkesin izlememiş olacağını varsayarak işin başlangıcına gidersek: Yaklaşık 6 yıl önce Damon Lindelof, J. J. Abrams ve Jeffrey Lieber isimli üç kafadar ABC Studios’un kapısına ellerinde bir proje ile dayandılar. Bir dizi projesiydi bu ve Sidney’den (Avustralya) Los Angeles’a (Amerika Birleşik Devletleri) uçan bir yolcu uçağının kaza yapması sonucu Güney Pasifik’te gizemli bir adaya düşen kazazedelerin hikâyelerini konu edinmekteydi. Her bölüm tipik olarak adada geçen ana hikâyenin yanı sıra, bir karakterin hayatındaki bir başka noktaya ilişkin ikinci bir hikâyeye sahipti. Yine de diğer zaman ile ilgili olaylar düzeni bu formülü sonraki bölümlerde değiştirmekteydi.

Oldukça orijinal görünen bu hikâye ABC yapımcılarının aklına yattı ve Bad Robot Productions ile Grass Skirt Productions tarafından yapımı gerçekleştirildi. İlk bölümü 22 Eylül 2004’te yayınlanan dizi, birkaç bölüm tam olarak dikkat çekmese de, ilk sezonunun ortalarında önü alınmaz bir fenomene dönüştü. Hatta işi abartıp Lost’ta hayatın anlamını arayan fanatik gruplar bile oluştu.

Olumlu eleştiriler alan ve popüler bir başarı elde eden Lost’un ilk yılından itibaren ABC’de yayınlanan her bölümü ortalama 16 milyon kişi tarafından seyredildi. 2005 Emmy Ödülleri’nde “en iyi drama dizisi” dalında, 2005 Britanya Akademi Televizyon Ödülleri’nde “en iyi Amerikan ithalatı” dalında, 2006 Altın Küre Ödülleri’nde “en iyi drama” dalında, 2006 Screen Actors Guild Ödülleri’nde “en iyi drama dizisi” dalında ödüller alan dizi, birçok önemli endüstri ödülü kazandı. Sıkı hayran kitlesi elde etmesiyle diğer televizyon dizilerinde, reklamlarda, çizgi romanlarda, web çizgi romanlarında, komedi dergilerinde, bir video oyununda ve şarkı sözlerinde dizinin hikâyesine ya da bir unsuruna göndermeler yapılarak dizi Amerikan popüler kültürünün bir parçası hâline getirildi.


Ve nihayet geçtiğimiz hafta yayınlanan 121. bölümü ile ekranlara veda etti. Etti etmesine de, Lost hamurunun çok su götüreceği de muhakkak.

Ana teması itibarıyla Yahudi kaynaklarda geçen isimler ve öyküler ile zenginleştirilen Lost’ta nedense kahramanların tamamına yakını Hıristiyan’dı. Sayid isimli bir işkenceci Iraklı subay ile Müslüman toplumlara da selam çakan Lost, ana hikâyesinin giriş, gelişme ve sonucuyla şaşırtıcı bir şekilde Hıristiyan kalıplar içerisinde sıkışıp kaldı. Bu perspektiften bakıldığında, muhteşem bir ilk fikirden sonra gerçeğin çevresine yaklaşıp etrafından dönmeyi -her klasik Hollywood filmi gibi- tercih etti. Lost’un fikir mimarlarından Damon Lindelof, ilk röportajlarından birinde hikâyelerini şöyle anlatmıştı: “Bu dizi gerçek yaşamlarında mecazi olarak kayıp (lost) insanların bir uçak kazası sonrasında ıssız bir adaya düşerek gerçek anlamda kayıp (lost) olmaları hakkında. Bu insanlar kendilerini gerçek yaşamlarında mecazi olarak bulduklarında aynı zamanda kendilerini gerçek dünyada da bulacaklar.”

Hikâye sezonlar ilerledikçe bir tür geriye dönüşler seansına evrildi. Her dönüş kahramanlardan birinin suç ve günahına yapılan yolculuktu. Bu nedenle Lost bir tür “Günah çıkarma öyküsü” gibi de algılanır oldu. Bu tartışmalar son sezonda zirve yaptı. Final bölümünde ise kreatif ekibin aslında boyundan büyük bir işe giriştiğinin görsel itirafı vardı âdeta. Senaristler bir drama eserini kurtarmanın bilinen ilk ve en klasik yöntemi olan “Aslında rüyaydı bütün bunlar” oyununa sığındılar. Bu büyük ses getiren dizinin finalinde öğrenmiş olduk ki, ölüm ile yaşam arasındaki bir yerde sıkışıp kalınca, bir yandan kendimizle yüzleşebilir, diğer yandan ‘ölmemişsek’ neler yaşayacağımızı görebiliriz! Dizinin sahipleri zeki insanlar oldukları için, günümüz insanını avlayacak parametreleri de dâhice bulmuşlardı. İşin içinde din, bilim, kader, kaza, ihanet, sadakat, feragat gibi evrensel kavramlar bolca oldu. Hele hele internet neslinin pek bir bayıldığı “kuantum, paralel evren” gibi bilimsel göndermeler olunca, özellikle sanal âlemde kolay erişilmeyecek bir zirveye ulaştı Lost.


Bütün bunlara rağmen bir sürü hata, düşük zekâ gösterisi ve komediye varan kusurlar da taşımıyor değildi dizi. Bir kere kahramanlarımız aşırı temizdiler. Spagetti western karakterleri bile daha kirlidir. Böylesi bir adada aylarca yaşayacaksın, en fazla kirli sakalla gezinip duracaksın. Hele Jacop’un analığının elbisesi aradan 30 yıl geçmesine rağmen hâlâ yepyeni, artık nasıl bir kumaştan yapıldıysa? Ayrıca o model ve desen? Adanın terzisini de tebrik etmek lazımdı tabii.



Amerikan TV tarihinde 70 yıldır devam eden diziler olduğunu bilenler için çok uzun ömürlü bir dizi değildi Lost. Lost lost diye nicesine sarılmıştı TV izleyicisi. Ancak en etkilisiydi diyebiliriz. Her ne kadar sıradan finaliyle hayranlarını hayal kırıklığına uğrattıysa da. Yalnız bütün bunlar da cingöz yapımcı oyunu olabilir tabii. Çok yakın zamanda ‘alternatif final’ gibi bir sürprizle karşılaşırsak şaşırmayalım. Diziden Lost oluyormuş meğerse!

3 Haziran 2010 Perşembe

Çok komiksin İzrayil çook!


Alçakça saldırı sonrasında hem kendini tüm dünyaya maymun eden, hem de ‘Dünyanın en son teknolojiyle donatılan askerleri’ masalının sonunu getiren İsrail, bir yandan 50 yıldan beri yapmaya alışageldiği, ‘Bizim saldırdığımız herkes teröristtir’ tezine sımsıkı sarılıp, büyük bir operasyondan başarıyla cıkmış gibi kendini avuturken, diğer yandan konuştukça batmaya devam ediyor.

“İki askerimizin eli uf oldu, üç askerimizin bileği burkuldu, beş askerimiz de moralmen fena durumda’ gibi evlere şenlik açıklamaların ardından, iki günlük hummalı araştırma sonucunda gemilerde bulunan ‘tahrip gücü yüksek’ (!) silahları da nihayet teşhir ettiler. Öyle bir komedi ki, insanın ağzıyla gülesi gelmiyor…

Yeşil ve üzerinde Arapça (Muhtemelen kelime-i Tevhid) yazının bulunduğu bir flamanın üzerine dizdiği ve hemen yanında yerini alan bir ‘poşu’ ile manzarayı desteklediği teşhir standında, mutfak bıçaklarının sağına soluna yerleştirdikleri malzemeler İsrail’in içine düştüğü acıklı durumun tarihi belgesi olarak raflardaki yerini aldı.

Neler yok ki sevgili okur?!!

İngiliz anahtarı mı istersin, lokma takımı mı, ‘13-14 Yıldız’ tabir edilen tamir takımları mı, 20 santimlik çekiç sapları mı, gemide 10 santim uzunluğun de buldularsa silah diye sergilediler… Geminin atölyesinde yapılan mühim ve hummalı araştırmalar sonucunda elde edilen, bil umum iş ve tamir alet edevatı ‘İzrayil’ devleti için terör silahına dönüşüverdi.

Terör devleti kendi büyük bir zekasızlık örneği göstererek teşhir ettiği bu malzemeler ile operasyonu yapan ve ülkelerinin en özel ve iyi eğitimli ‘Shayetet 6’ birliğinin çapını da göstermiş oldu. Anlamış olduk ki, bu çapulcu takımının gücü silahsız insanlar, masum bebeler ve kadınlara yetiyor.

23 Mayıs 2010 Pazar

Allahım sen acı bu saf millete!

Uzaktan bakınca gülünesi bir durum gibi görünüyor ama öyle değil kesinlikle. Klişe bir gazetecilik deyimidir aslında: "Böylesi sadece filmlerde olur" diye. Diyarbakır'dan gelen bir haber işte yine bu klişeyi akla getiriyor. Ancak bir de işin can yakan, acı mı acı bir yönü de var tabi; bu ülkede hayatın ne kadar ucuz olduğu!
Kutsal kitap; 'İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helak eder misin Allahım' buyurur. Haber sanki bu ayeti güncel olarak teyit ediyor:
Buyrun:
Diyarbakır'da meydana gelen silahlı kavgada 4 kişi öldü, 7 kişi de yaralandı.


Diyarbakır Valisi Hüseyin Avni Mutlu, ''Biri kadın 4 ölü, 7 yaralı var'' dedi.

Vali Mutlu, Diyarbakır'ın merkeze bağlı Köyrübaşı köyü Doğukarakoç mezrasında iki aile arasında çıkan kavgayla ilgili olarak AA muhabirine yaptığı açıklamada, ''Kavga 'bir ineğin tarlaya girmesi' meselesi yüzünden çıkmış. Av tüfeklerinin kullanıldığı kavgada biri kadın 4 ölü, 7 yaralı bulunuyor. Yaralılardan birinin durumu ağır''diye konuştu.

Olayda yaralanan 7 kişinin Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi ile Devlet Hastanesinde tedavi altına alındığı bildirildi.

Olayla ilgili soruşturma sürüyor.
5 kişinin öldüğü köy ablukaya alındı

Diyarbakır'da 4 kişinin hayatını kaybettiği 7 kişinin de yaralandığı Köprübaşı Köyü Doğukarakoç Mezrası'nı jandarma ablukaya aldı. İki aile arasında çatışmanın yaşandığı bölgede olay yeri inceleme çalışmasını başlatan jandarma köye giriş ve çıkışları yasakladı.

Diyarbakır - Silvan karayolunun 18. kilometresinde bulunan Doğukarakoç mezrasında iki aile arasında çıkan ve silahların kullanıldığı kavgada 4 kişi öldü, 7 kişi yaralandı. Kavganın bir ineğin tarlaya girmesi yüzünden çıktığı belirtiliyor. Tarlasını inek girenin sinirlenerek ineği taradığı bunun üzerine inek sahiplerinin de tarla sahibini taradığı öğrenildi. İki aile arasında çatışmanın yaşandığı alanda bir otomobilin bütün camları kırıldı, köy içinden geçen iki hayvan kurşunlara hedef olarak telef oldu. Çatışmada yaralanan Şaban, Sultan, Mustafa ve Emrah Ersin hayatını kaybetti. Kavgada yaralanan 7 kişi Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne tedavi altına alındı. Hayatını kaybedenlerin cenazesi morgda bekletiliyor. Yakınlarını kaybedenler Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi morgu önünde sinir krizleri geçirdi.

Köyde ise jandarma girişi ve çıkışları kapattı. Köyü ablukaya alan jandarma kimsenin giriş- çıkış yapmasına izin vermiyor. Olay yeri incelemesi yapana jandarma ekipleri çok sayıda boş kovan topladı. Jandarma kurşunların hedefi olan ve camları kırılan özel bir otomobildeki delileri özenle topladı. Basın mensupları da köy dışına çıkarıldı.

Olay ilgili soruşturma devam ediyor.


Hemen aklınıza gelmiştir, Şener Şen ile Kemal Sunal'ın başrolleri paylaştığı muhteşem bir Anadolu taşlaması olan Davaro filmini... Hani bir aşiretin inekleri diğerinin hıyar tarlasına girince başlayan kan davasını...

Bahsi Merhum Necip Fazıl'ın şiiri ile bitirmek lazım sanırım:

BAŞIBOŞ

Vatanımda sular akar, başıboş;

Herkes, birbirini kakar, başıboş.


Bozkırlardan topal bir tren geçer;

Çocuk, merkep, öküz bakar, başıboş.



Yanmaz da yürekler, güneşe atsan;

Bir kibrit, bir orman yakar, başıboş.


Tarih, kutuplara kaçmış bir fener,

Buz denizlerinde çakar başıboş.


Yirmi dokuz harfte sözde aydınlar,

Yafta yazar, isim takar, başıboş.


Allah’ım sen acı bu saf millete!

Akşam yatar, sabah kalkar, başıboş...

4 Mayıs 2010 Salı

Kadınlar bilirim ülkeme ait!


Her bahar gelir bu mısralar, gelir ve oturur zihnimin en tepe noktasına. Gencecik bir çocukken dinlemiştim kendi sesinden. Berbat bir teypten, cızırtılı parazitler eşiğinde. Çok sonra öğrendim şairinin ismini: Erdem Beyazıt. O nasıl harflerdi ki 'Harp düzeni' almışlardı. Pablo Neruda, "Şiir, onu yazana değil ihtiyacı olana aittir" der. Bu nedenle Beyazıt'a ait olduğu kadar benimdi de bu şiir. Billur akan bir ırmağın kenarında durur gibi bakıyorum hala satırlarına. Yine bir Mayıs sabahı, yine güneş nazlı bir kız gibi okşarken balkonun demirlerini, akıverdi içeri. Allah mekanını cennet etsin!

SANA, BANA, VATANIMA, ÜLKEMİN İNSANLARINA DAİR



''Telgrafın tellerini kurşunlamalı''



Öyle değildi bu türkü bilirim



Bir de içime



-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-



Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek



Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen



Haberler bilirim mektuplar bilirim.



Gamdan dağlar kurmalıyım



Kayaları kelimeler olan



Kırk ikindi saymalıyım



Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma



Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından



Baştan ayağa ıslanmalıyım



Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.



İçimde kaynayan bir mahşer var



Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar



Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde



Ya da çamaşır sererken bahçelerinde



Birden alıverirler kara haberini



Okul dönüşü bir trafik kazasında



Can veren oğullarının.



Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim



Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş



Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine



Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin



Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan



Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde



Örneğin Hint Okyanusu gibi derin



İsyanın kapkara sularına dalan.



Nice akşamlar bilirim ki



Karanlığını



Bir millet hastanesinde



Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda



Başını kalorifer borularına gömmüş



Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden



Haber sormaya korkan



Genç kızların yüreğinden almıştır.



Bir de baharlar bilirim



Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği



Anadolu bozkırlarında



İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru



Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen



Cesur otobüs pencerelerinden



Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen



Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında



Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının



Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken



Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.



Yazlar bilirim memleketime özgü



Yiğit köy delikanlılarının



İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları



Birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan



Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan



Diğeri kan ter içinde yayla yollarında



Mavzerinin demirini alnına dayamış



Yüreği susuzluktan bunalan



İçinden mahpushane çeşmeleri akan



Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp



Apansız silahına davranan



Nice delikanlıların figüranlık yaptığı



Yazlar bilirim memleketime özgü



Güzler bilirim ülkeme dair



Karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir



Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha



Kalbim gibi



Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri



Titreyen kenar mahalle çocukları



Bir sıcak somun için, yalın kat bir don için



Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi.



Kadınlar bilirim ülkeme ait



Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak



Göğüsleri Çukurova gibi münbit



Dağ gibi otururlar evlerinde



Limanlar gemileri nasıl beklerse



Öyle beklerler erkeklerini



Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.



İsyan şiirleri bilirim sonra



Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden



Harfler harp düzeni almıştır mısralarında



Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır



Kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda



Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır.



Müslüman yürekler bilirim daha



Kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet



Eller bilirim haşin hoyrat mert



Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır



Her kırışığı sorulacak bir hesabı



Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.



Bütün bunların üstüne



Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim



Vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim



Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli



Adın kurtuluştur ama söylememeliyim



Can kuşum, umudum, canım sevgilim.