10 Ekim 2010 Pazar

Martıya nakarat

Pht:: Tuba Özçelik


Aynı suçu işleyen birer yabancı gibiydik.
Kalabalık içinde kaçırırdık gözlerimizi.
Sabahı karşılarken sulu sepken hüzün eşliğinde:
Çay bardaklarında ısıtırdık 
                                    ellerimizi...



8 Ekim 2010 Cuma

Bu toprağın suretleri ekrana geliyor

Yeni belgesel 'Meşhurlarımız- Nâvderâne Me' ilk bölümüyle 7 Ekim 2010 tarihinde TRT 6'da yayına girdi. Programın tekrarı 9 Ekim Cumartesi akşamı saat 19:10'da olacak. İlk bölümde 19. Yüzyıl'ın büyük beyin yapıcısı ve dönemin 'Bediüzzaman'ı Mevlana Halid-i Bagdadi anlatılıyor.

Portakalı soydum, katliama doydum!




Beni yakından takip eden okurlarım bilirler. Epey zamandır Antalya Altın Portakal Film Festivali ile gönül ilişkimi bitirmiş durumdayım. Kişisel bir kopuş değil bu üstelik. Festival yönetiminin bazı medya organlarına öz, bazılarına üvey evlat muamelesi yaptığı gün bitirdim bu hastalıklı ilişkiyi. Ki belediye Ak Partiliydi o dönem. Bir dolu ‘Demir perde’ ülkesine has tuhaf yetkilinin organize ettiği ‘Ahbap/yaren’ şenliğine dönüştürülmüştü.

Hala da öyle ne yazık ki…

İstanbul’dan şöyle görünür Antalya Festivali… Bir grup şanslı sinemacı (ya da yakınları) doluştukları uçakla Antalya’ya inerler. Dönemin popüler oyuncuları/isimleri geçit yaparak halkı selamlar ve ondan sonrası tatildir.
Lobide takılmaca, havuza dalmaca, barda kafa çekmece filan. Fena da değildir hani… Yeşilçam emekçileri hiç olmazsa belediye ve sponsor kesesinden adam gibi tatil yaparlar bir hafta. Medya ve elit kesimi hiç söylemiyorum zaten. Birbirimize bakacak yüzümüz kalsın en azından…

Yıllarca takip ettim Antalya Film Festivali’ni… Neredeyse bütün partilerin idaresindeyken gitmişimdir ayrı ayrı… Bilirim festivale katılımı. İçeride yerli sinemanın sorunlarına dair tartışmalar boş salona yapılırken, aynı esnada barda kafa çekip, garson kız kesen büyük sinemacıları da bilirim.
Zaten üç beş izleyicinin izlediği açık hava sinemasında, yağmur yağarken kala kala rahmetli Bülent Oran ile ikimizin kaldığını hatırlatırım. Sonra salon işletmecisinin gelip, ikimizi de nazikçe kovmasını mesela.

Garip bir şey. Festivalde yönetimler değişse de değişen bir şey olmuyor nedense. Zihniyet aynı, mantık aynı, uygulamalar aynı neredeyse. Görünürde sinema ile ilgili bir organizasyon gibi duruyor bu yakışıklı festival. Ama içi bambaşka bir ‘geç dönem tatili piyangosu’ durumu.

Her neyse. Derdim bu değil zaten. Nicedir yazmam bu festivali. Ciddiye de almam. Ancak bu sene CHP’li belediye çok ilginç bir şey yaptı…

Emir Kusturica’yı bilirsiniz. Her yerde Boşnak olduğunu söyleyen yönetmen (ki neredeyse 20 yıl önce Bogomillik çerçevesinde, Kusturica’nın Boşnak ya da Müslüman olmadığını yazmıştım) bütün dünyanın lanetlediği Sırp Katliamlarını küçümseyerek, ‘Ne olmuş abartmayalım yani’ türünden zırvalar dile getirmişti. Kadınları tecavüze uğrayıp, çocukları dilim dilim doğranırken. Erkekleri kamplarda çürütülüp, toplu olarak katledilirken, ‘cıstak cıstak’lar içinde ‘Yeraltı’ filmini yaptığında kan beynime sıçramıştı ilk kez. Bir yönetmen böyle olamazdı, bir sanatçı bu kadar ruhsuz ve vurdumduymaz olamazdı asla!

2005 yılında ise Karadağ'da vaftiz olup Sırp-Ortodoks'luğa geçti. Nemanja adını aldı. Boşnak kökenine bu ihaneti, Boşnak'ların 250 yıl önce can korkusuyla İslamiyet'e geçtiği ve zaten bütün Boşnak'ların eskiden Sırp ve Ortodoks olduğu şeklinde savundu.

Ki olabilir, kendini ne hissediyorsa odur insan…

İşte CHP’li Antalya Belediyesi ‘bira’ şenliğinden sonra bu yönetmeni juri üyesi olarak ülkemize davet etti…

Bira festivali yapıp, lingo lingo şişeler havasında şenlikler ile vur patlasın çal oynasın yapmayı da, bir nebze eleştirebilirsiniz. Ancak nihayetinde ‘hayat tarzı’dır deyip saygı duymak zorundasınız.

Ve fakat…

Mesele insanlık suçu ise… Mesele katliama hoşgörü ise.. Hele ki mesele Bosna gibi Türklerin aşırı hassas olduğu bir konu ise, Nemanja Kusturica’yı (Emir) ismiyle çağıramazsınız. Çağırıyorsanız, bu ülkenin hassasiyetleriyle derdiniz var demektir. İnsanlık ile sorununuz var demektir. Hele hele oturup ‘Çağırdık çünkü sanat her şeyden üstündür’ şeklinde saçmalıklar yayınlarsanız, alerjinizi tüyle makyajlamaya kalkmış olursunuz.

Bütün dünya Sırpları kınarken, Sırp savaş suçluları mahkemede yargılanırken, Boşnak kadınların, yetimlerin göz yaşı hala toplu katliamların yapıldığı toprakları nemlendirirken…

Kimse kusura bakmasın, derisi bu kadar kalın, alerjisi bu kadar kocaman, göz dönmüşlüğü bu kadar olamaz. Olmamalı…

Yeri gelmişken Bal filminin yönetmeni Semih Kaplanoğlu başta olmak üzere, tüm hassas sanatçıları tebrik ettiğimi söylemeliyim. Gözümde bir kez daha büyüdü Bal filmi ekibi. Nemanja Kusturica’nın jüri üyesi olduğu bir yarışmada alınacak ödülden ancak utanç duyulur bence.

Hazır CHP Kızılcahamam’da kampa girmişken ‘bu konuyu da bir görüşsünler’ derim. Milletin hislerinin aksine, duygularının inadına, rencide edici faaliyetler hala CHP’nin kurumsal icraatları ise tebrik ederiz elbette.

Bira Festivali biraz erkene denk geldi. Altın portakal’dan sonra olsaydı, kadehleri hep beraber Sırpların şahsında tüm faşizm için kaldırırdık! Son söz olarak bir nazire yapalım şaire:

Ey sanat, habis ruhları faşiste dönüştüren!

Aynalar zindan!


-Daha ne kadar ıskalayacağız hayatı Olric?
-Oklarımız bitene kadar Efendim!
(Tutunamayanlar'dan)

Sivil sivil sivil!


Hani Kenan Paşa demişti ya, ‘Dengeli olsun diye bir sağdan asıyorduk, bir soldan’ diye. Sanki gizli bir el, cinayetleri bu denge üzerinden yürütüyordu. Sabah solcu vurulursa, akşama mutlaka bir sağcı katlediliyordu. Gece yarısı duvara yazı yazarken kurşunlanan gencecik solcu çocuğun intikamı sabah başka bir gencin kanı ile yıkanıyordu…

Ve biz, yaşı henüz tutmaya yeni yeni başlayanlar, aklı bu tür işlere yeni basanlar korku ve merakla izliyorduk tüm bu olup biteni. Hele 79 kışı… Doğuda kışın sabah hiç olmaz sanki sert kışlarda. Öğlene doğru açılır gibi olur. Havada geniş yakan taşkömürü kokusu ve kurumu, sabahın altısında yola düşerdi sabah öğrencileri. Öğlencilerin geri dönüş saatleri fena. Hava 4’te kararır neredeyse. Saat 6’da zifiri karanlık ve derinlerden gelen polis sirenleri, silah sesleri, köpek havlamaları…

Servis geleneği filan yok o zamanlar. Pardon… Var, var ama bizim gibiler için değil.

Sınıfta bir Mustafa var. Tankçı bir binbaşının oğlu. Samimiyiz samimi olmasına. O da bizim gibi insan işte. Bizim şivemiz ona komik, onun konuşması bize puding gibi geliyor. Her akşam okul çıkışı, bir iki-üç arkadaş sokularak birbirimize, aceleci adımlarla eve doğru yol alırken, okulun kapısına büyük haki renk askeri otobüsler yanaşıyor. Asker çocuklarını alıp, lojmanlara götürüyor…
Şimdi konuşuluyor la, askerlik, süre, lojman hizmeti filan…

Hatırladığım ilk askerlerden biri, soğuk bir kış gecesi, otobüsün içine avanak avanak bakarken, göz işaretiyle ‘atla’ diyen esmer onbaşı mesela.
Yoksa kolay değil askeri bir tesise girmek, askeri araca binmek. Hatırlayın daha ne kadar oldu Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun kazası esnasında üst rütbeli subayın gazeteciyi helikoptere almaması…

Kuyruklar olurdu mesela. Erkek çocuklar erkenden gidip kuyrukta yer tutarlardı aileleri adına. Et kuyrukla, gaz kuyrukla, tüp kuyrukla…

Mustafa kuyruk nedir bilmezdi mesela. Her sorduğumda ‘kantinden alıyoruz biz’ derdi. Kantin… Askeri kantin… Hastanenin dik yokuşundan inince, sağda Karakoyun deresi üzerinde kurulu garnizonun hemen kenarında. Et de var, süt de, peynir de… Hem de neredeyse toptan fiyatına… karaborsa işlemez kantine!
O kış akşamı Mustafa utanarak ayrıldı bizden ve askeri servis aracına bindi. Biz bakarken arkasından, onbaşı şoför ‘atlayın’ işareti yaptı. Tereddüt bile etmedik, atladık arkadaşla ve Mustafa’nın yanına iliştik. Mustafa çok mutlu olmuştu. Biz ise uzay gemisine binmiş AROG’lu yerliler! Bugün düşündüğümde ‘köhne’ bile sayılabilecek o otobüs, bize uzay üssü gibi gelmişti. Çok geçmedi mutluluğumuzun üzerinden. Arka beşli koltukta oturan silahlı jandarma çavuş gelip, herkesi teker teker inceledi. Yanımızdan tam savuşup gitmişti ki, hemen önümüzdeki kız ve oğlan aynı anda dönüp işaret parmaklarını bize uzattılar, Öyle böyle değil, basbayağı kızıl kıyamet kopartarak bağırıyorlardı:
Sivil, sivil sivil!!!

Çavuş döndü ve yanımıza geldi. Durumu anlayan onbaşı otobüsü durdurdu. Hiç konuşmadan yerimizden kalktık biz. Mustafa kahrolmuştu ama önümüzdeki subay çocukları çok mutluydu. Zemheri gibi bir soğuk yüzümüze çarpıyordu ama esas içimiz kıymık olmuştu. Nerede indiğimizi bile çözemedik uzun süre…

Buz gibi ayaz iliklerimize kadar geçmiş, dizlerimize kadar ıslanarak bir saatten fazla yürüyerek eve ulaşmıştık. İki genç öldürülmüştü o akşam Urfa’da. İki çocuk ise ağır yaralanmıştı askeri servisin içinde.

Şimdi ne zaman askerlikle ilgili tartışmalara denk gelsem, o iki subay çocuğunun çığlıkları kulağımda:

Sivil, sivil, sivil!!!

7 Ekim 2010 Perşembe

Bilinmeyen...

 

Bilmiyor hiç kimse.. 

Şairi de, yazarı da, entelektüeli de cancağızım. 

Uzaktan sevmek değildir aşkların en güzeli filan. 

Aşk bile değildir uzaktan olanı. 

Sevilmez öyle uzaktan uzaktan. 

Yanılır ancak için için. 

Kor gibi...


6 Ekim 2010 Çarşamba

Külüstürdü bisikletim



Kaçıncı eldi bilmiyorum. Kaça aldığımızı da. Benim, abimin bayramlıkları, harçlıkları ve babamın desteğiyle alınmıştı. Hani Ferrari olsa ancak o kadar dikkat ederdik bakımına ama, ömrünü tamamlamış bir aletti. Dökülüyordu resmen. Birimizin elinde kalacağı, ve diğerinin elinde kalanın gırtlağına sarılacağını biliyorduk. Biliyorduk bilmesine ama yine de bisiklete binmek özgürleşmek demekti bizim için. 

Bugün bisiklete binen şehirli çocuklara bakıyorum da, ne o öyle? Kasklar, dizlikler, sürekli iki eli arka seleye yapışmış ebeveynler filan. Hala birer zafer nişanesi gibi taşırım dizlerimde bisiklet yaralanmalarından kalan izleri. Yaranın biri kabuk bağlayıp iyileşmeden diğeri açılırdı bisiklete binerken. Öyle özel 'Take a trip' alanları filan da yoktu benim zamanımda. Bisiklet bile yoktu ya, dediğim gibi kim bilir kaçıncı elin vazgeçip elden çıkardığı zaman geçti bizim elimize. 

Bir nefeslik kalmışsa canı, onu da biz alacaktık kesin... 

Zincir atar, eller yağlı ama ne gam! 

Lastik patlar, yama hazır, yok öyle kolay kurtuluş elimizden. Direksiyon görevi gören boynuz eğimli metalin tutma sapları haşat olduğu için su hortumu geçirmiştik. Hakkını yemeyeyim müthiş kavranıyordu, hiç kaymıyordu. 

Rüzgar sonra... Saçları anne şefkatiyle okşuyordu ilk başta. Sonra serseri aşıkların çılgın kaçamakları gibi; tokatlarcasına şakakları. Üstüne bir de iki eli iki yana açarak gitmek vardı. Bir de yokuş aşağı... Şimdi yazarken bile elim ayağım titredi. Ne cesaret, ne biçim bir susamaymış özgürlüğe!

Hiç unutmam 56 Chevrolet'i vardı bir arkadaşımın babasının. Gerçi o da ihtiyardı ama afilliydi, yakışıklıydı hala. Üstü açıktı üstelik. Kalır mıyım altında, yapıştırdım lafımı yeri denk geldiğinde; benim bisikletimin de üstü açık....

Mavi değildi benim bisikletim, külüstürdü ama üzerine bindiğimde beni masal ülkelerine götürecek kadar özgür ve bıçkın bir araçtı...

1 Ekim 2010 Cuma

The Good Heart: Hayat bir Hindistan cevizidir!


Modernizmin tarihi biraz da yalnızlaşma tarihidir. Mimari yapıdan sosyal alanlara kadar her şey insanın yalnızlığa doğru yol aldığının delilleri ile dolu. Evleri dilim dilim odalara bölüyoruz misal. Herkesin bir odası olsun istiyoruz yalnız kalacak. Ve hayatı o kadar çok gereksizliklerle tıka basa dolduruyoruz ki, kalabalıklar içinde bile yapayalnız kalıveriyoruz. Toplu taşıma araçlarına bir bakın isterseniz, kitle halinde yol alan onlarca yalnız insana şahit olacaksınız!

İzlanda kökenli Fransız yönetmen Dogu Kari’nin son filmi ‘İyi Yürek – The Good Heart’ bu büyük, modern kazana daldırıyor kepçesini ve yalnızlaşan insanoğluna dair iki şahane örneği önümüze servis yapıyor. Filmin orta yerinde şöyle bir şey söyletiyor kahramanlarına: “Hayat bir Hindistan cevizidir! Dışı sert. Doğru alet edevatın yoksa ya da nasıl kıracağını bilmiyorsan işe yaramaz bir şeymiş gibi görünebilir. Ancak nasıl kıracağını bilirsen, içindeki tatlı sıvıya ulaşabilirsin. Ancak esas olay hindistancevizini kendine saklaman değil, önce nasıl açacağını öğrenip sonra da Hindistan cevizi olmayan biriyle paylaşmalısın. Böylelikle mutluluğun ne olduğu daha iyi anlayabilirsin.”

Dogu Kari, çok yönlü bir yönetmen. Filmlerinde kostüm tasarımından, mekan tasarımına, müzik temasından, makyaja kadar bir çok şeyi kendisi üstleniyor. Ancak en önemli özelliği hayatı algılayış ritmi ve perspektifi. Filmlerine hakim olan ‘kapalı mekan’ havası onun ‘Sit-com’ merakından kaynaklanıyor. Öte yandan sanat filmi derinliği ve dinginliği de var. Parisli yönetmen iki türün kendince önemli özelliklerini mezcettiğini düşünüyor.

İyi Yürek’in konusuna gelince: Hayata doğru ve hayattan doğru diyebileceğimiz iki insanı çakıştırıyor yönetmen. Bunlardan biri genç Lucas. Ki bu rolü futbolcu Lionel Messi’ye acayip derecede benzeyen Paul Dano oynuyor. Lucas hayattan bıkmış, ölmek isteyen bir sokak adamı. Ancak içinde inanılmaz bir merhamet ve iyilik hissi var. Ne ki zaman zaman karamsarlık ağır basıyor ve intihar ediyor Lucas. Bileği kesik şekilde hastanede gözünü açtığında şu soruyu soruyor: ‘Öldüm mü?’

Diğer kahramanımız Jacques ise tam bir mendebur ihtiyar. Diksiyonu, jest ve mimikleri ile Brian Cox öyle bir usta oyunculuk gösteriyor ki, insan hayranlıkla izliyor. Bu huysuz ihtiyar, köhne bir bar işletiyor ve köpeği ile beraber yaşıyor. Bilumum kötü alışkanlığa sahip; berbat beslenme, sigara, alkol… Ve Geçirdiği beşinci kalp krizi neticesinde Lucas’ın yanındaki yatağa savuruyor onu kader. O kadar huysuz ki, hastane kadrosu bile Jacques’e ‘Ölmedin gitti’ diyebiliyor. Bu enteresan tesadüf/tevafuk iki yalnız kahramanın kaderini birleştiriyor. Lucas, asabi ihtiyarın yanında işe başlıyor ve onunla yaşıyor. Hayat, paylaşınca bir an için yoluna bile giriyor gibi görünüyor. Ne var ki, aynı hayat ne yazık ki düz bir çizgiden oluşmuyor. Bir gün barın kapısından ıslak, gözleri yaşlı ve sarhoş bir hostes kız giriyor: April. Bu hüzünlü kadın, Jacques ve Lucas’ın arasına giriyor adeta. Kurulan tüm dostluklar, yapılan iyilikler birden bire tehlikeli sulara doğru yüzüyor. Ve şaşırtıcı bir final ile yönetmen, bizi tekrar yalnızlığın rıhtımında kendi başımıza bırakıyor.

İyi Yürek her şeyden önce çok sağlam bir yazılı metne sırtını dayıyor. En küçük bir israfın olmadığı diyaloglar ve gereksiz, abartılı Holywood klişeleri yok filmde. Sonra ritim ve atmosfer… Son derece sahici ve gerçekliğe uygun. Filmin en güçlü yönü ise oyunculukları. Usta oyuncu Cox’a genç oyuncular layıkıyla eşlik ediyorlar. The Good Heart-İyi Yürek belki hayata dair çok fazla çözümleme sunmuyor, belki yönetmenin böyle bir kaygısı da yok ama, en azından yalnızlığa dair gerçeğe şahitlik eden bir kamera var. Her ne kadar ağır akıyor gibi dursa da dramatik aksiyonu son derece sağlam bir film İyi Yürek. Her ne kadar finalde bize tersten tokat atsa da… Film boyunca gizliden gizliye gıdıkladığı içimizdeki Polyannayı bir anda yüz üstü bırakıveriyor yönetmen. 


The Good Heart - Bande-Annonce / Trailer [VO]
Yükleyen Lyricis. - TV dizilerini ve programlarını online izleyin.

16 Eylül 2010 Perşembe

Susarak anlatmak


Diyecektim ki; 
Bakma böyle sessiz göründüğümüze. 
İçimize akar nehirlerimiz bizim.
Ne yükseklerden dökülürüz bin bir vaveylalarla da,
şelalelerimizin altında halı gibi serili huzur göllerimiz sakinleştirir bizi.
Sustum!


Diyecektim ki;
Bakma öyle durgun göründüğümüze.
Ya büyük bir seferden gelmiş, soluklanıyoruzdur,
Ya da yeni bir yolculuk fısıldanmıştır kulağımıza...
Prangalara vursalar bile bizi, gidemesek de yerimizde zıplarız biz!
Sustum!


Diyecektim ki;
Bakma öyle ürkek göründüğümüze...
Yüreklerimiz yiğit yuvasıdır bizim.
Kaf dağının arkasındaki yedi başlı ejderhayı alt etmek için gözümüzü kırpmadan fırlarız ileri.
Ne ki bunun dedikodusunu yapan hafif meşreplerden değiliz biz!
Sustum!


Diyecektim ki;
Bakma böyle renksiz göründüğümüze...
Dalgacı Mahmut bizden öğrendi gökyüzünü boyamayı...
Denizi yırtıp, içine koyu mavi mürekkep damlatmayı da ona biz öğrettik.
Gökkuşağının tüm renkleri göğüs ceplerimizde daima hazırdır.
Hayatımız da, ölümümüz de...
Dünümüz de, bugünümüz de, yarınımız da renkli Türkçe ve sinemaskoptur bizim.
Sustum!


Diyecektim ki:
Bakma öyle tatsız tuzsuz göründüğümüze...
Bin bir çeşit tadı vardır sevdalarımızın.
Ne ki dünyanın acılarına baktıkça kaçar ağzımızın tadı bizim.
Bir misyonumuz da budur esasen;
bir yandan yoğururken geleceği bir oyun hamuru gibi,
bir yandan ferahfeza lezzetler akıtırız inceden.
Sustum!


Diyecektim ki:
Bakma öyle sevgisiz göründüğümüze...
Sentetik sevgi gösterilerinden hazzetmeyiz biz.
Ve boşa harcayacak bir gram sevgimiz de yoktur.
Hedefi vuramayan oku atıp, bununla caka da satmayız.
Cömertizdir üstelik!
Büyük-küçük, uzak-yakın demeden istenmeden uzattığımız ilk şeyimiz sevgidir bizim.
Sustum!


Diyecektim ki;
Bakma öyle zevksiz göründüğümüze...
Sadelik bize geçmişimizden miras.
Başta hayallerimiz ve rüyalarımız olmak üzere,
işlerimiz, ibadetlerimiz, sıradan meşgalelerimiz bile haz vericidir.
Haz alırız maddi ve manevi olan her şeyden...
Bir adımız da zevktir bizim...
Sustum!


Diyecektim ki;
Bakma öyle hissiz göründüğümüze...
Gözyaşlarımız azığımızdır bizim.
Çin'de Maçin'de bir kuşkanadı incinse yankısı yüreğimizden gelir.
Haksızlığa öfkelenir, düşene en çok biz üzülürüz.
Yol gitmekten başka şey bilmez ayaklarımız, hele tekmelemeyi asla öğrenemedik bugüne kadar.
En çok avuç içlerimiz nasırlaşmıştır, el uzatmaktan bizim!
Sustum!


Diyecektim ki;
Bakma öyle yüzsüz göründüğümüze...
İdeallerimiz uğruna kalınlaştırdık yüzümüzün derisini biz.
İş bu nedenle;
bin kere kovsan da kapından bizi, yine geri döneriz.
Ufkumuz nefsimiz adına çizili değil ki, alıngan olsun ruhumuz...
Kimsenin ateşle terbiye edilmesine razı gelemeyiz biz.
Sustum! 

Diyecektim ki;
Bakma öyle tepkisiz göründüğümüze.
Yaralarımıza üflerken öğrendik ıslık çalmayı.
Ve karanlıkta öğrendik küçücük pencereden adını sayıklamayı.
Sahipsiziz, garibiz, yetimiz, biliriz.
Kucaklarken tüm dünyayı, ihanetin ateşten kucağına atılırken bile şikayet etmeyiz.
Zira biliriz; yapan da O’dur, susturan da O’dur, saracak olan da…
Sustum!

13 Eylül 2010 Pazartesi

Muhibe Anne...


Türkan Saylan toprağa karışmış bir kişi. Arkasından konuşmak elbette bize yakışmaz. Ancak ülkemizdeki belli bir grubun Saylan’dan azize çıkarmaya çalıştığını da biliyoruz. Malum, son olarak onun ismini taşıyan bir TV dizisi çekiyorlar.

Özellikle internet ortamında hiç de küçümsenmeyecek bir grup da bu durumdan rahatsız… Hatta bu diziye karşı kampanyalar filan düzenliyor…

Ki ben karşıyım bu tür kampanyalara… Başkasının sözünü kesmesindense, kendi söyleyecek sözü olmalı insanın bence…

Zira ben biliyorum ki, isimsiz binlerce, milyonlarca Türkan Saylan’dan daha azize ve daha kutsal kadın var bu ülkede. Ancak gelin görün ki, aldıkları terbiye ve edepleri gereği hep mütevazı ve mahcuplar…

Muhibe Anne de bunlardan sadece biri.

Çok ilginç bir kişiliktir Muhibe anne!

1933 doğumlu, yani tamı tamına 77 yaşında. Oğlunun işinden dolayı yaklaşık 10 yıldır Amerika’da yaşıyor. Benim de orada bulunduğum sırada evine konuk olmak, menkıbelerini dinlemek, yemeklerini yemek, dualarını almak nasip oldu çok şükür. Tek kelime İngilizce bilmez Muhibe Anne. Ama her hafta sokaktaki Amerikalı komşularıyla çayda bir araya gelir, artık hangi dili konuşursa, anlaşır onlarla. Arkadaşım diyor ki, ‘beni çok şaşırtıyor, komşularımız hakkında en sağlıklı bilgileri o veriyor. Filancanın kocası savcı imiş, falancanın oğlu okula başlıyor bu sene’ gibi…

Bir gün evde ondan başka kimse yokken kapı zili çalmış. Açmış Mevhibe Anne. İki tane Yehova Şahidi. Adamlar bilmiyorlar tabi başlamışlar İngilizce bir şeyler anlatmaya. Muhibe Anne de başlamış Kelime-i Şahadet getirmeye. Adamlar tam 20 dakika konuşmuşlar, Muhibe Anne de 20 dakika ‘Eşhedüannaaaa’ diye devam etmiş. Sonunda herifler pes edip çekip gitmiş. Diyor ki Muhibe Anne; “5 dakika daha dursalardı Allah’ın izniyle Müslüman olacaklardı!’

Diyeceksiniz ki, iyi güzel de, referandum ile Muhibe Teyze’nin ne alakası var?

Anlatayım…

Referandum öncesi Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, ‘İmkan olsa ölüleri bile mezardan kaldırmak lazım’ lafını duyunca duramamış. Oğluna, ‘Beni ülkeme götüreceksin’ diye tutturmuş. Virginia nere, Türkiye nere!!!

Kolay mı gelmek?

Ama Nuh diyor peygamber demiyormuş Muhibe Anne.. Sonunda arkadaşım dayanamamış ve bir haftalık iş izni alarak annesini alıp Türkiye’ye gelmiş.

Macera bitmiyor tabi. Havaalanında oy kullandırtmamışlar ona. ‘Kaydın burada değil, Ankara’da demişler… Seçimden bir gün önce İstanbul’da kalıp seçim günü Ankara’ya gitme niyetindeymiş. Ne acı ki, akşam abdest alırken banyoda ayağı kaymış ve kolu kırılmış 77 yaşındaki annemizin. Acı içinde kıvranmış, kolu alçıya alınmış. Doktor mutlak istirahat demiş ama kim dinler ki?

Seçim sabahı binmiş arabaya, gitmiş Ankara’ya ve oyunu kullanmış… ben bu satırları yazarken gülümsüyordu yüzü eminim… 77 yaşın verdiği huzur ve tevekkül ile üzerine düşen vazifeyi yapmanın rahatlığıyla acılarını çoktan unutmuş durumda…

Şimdi ekranlara bakıyorum, yenilgi şaşkınlığı ile ‘neden böyle oldu’nun cevabını arıyor bazı partiler. Her seçimde milletten yedikleri tokat ile sersemleyen siyasiler için çok önemli ve hikmetli bir gerçekliktir Muhibe Anne’nin hikayesi…

Akledenler için çok da ibretler vardır tabii…