9 Ekim 2011 Pazar

Ağlayan Başbakan


Bitmişti Eylül ve biz biliyorduk ki, Ekim ağlaktı birçok aydan daha fazla. Eylül sıkıntılıydı hep, biriktirirdi hüznü içinde ve bir türlü boşalamazdı ki bu yüzden bizleri kederden kedere vururdu günler boyu. Bir yağsa, rahatlayacaktı Eylül ama bulutlar dillerini çözdüğünde Eylül gitmiş oluyordu ne yazık ki!

Ekim yağmurlarla gelirdi hep… Yağmur ekerdi bulutlar toprağa bu günlerde…

Islanırdı şehirler; dallar yaz boyu kaybettikleri ıslaklığı ekim ile beraber biriktirmeye başlarlardı tekrar.

Sadece dallar mı?

Değil elbet…

Yollar, dağlar, yamaçlar…

“Dağlarda beyaz, kırmızı, koyu siyah değişik renklerde yollar, patikalar…” (Fâtır)

Yaz mevsimi tozdan bir nevresim sererdi dünyanın üzerine ve sonbahar yağmurla yıkamaya başlardı tüm kirleri…

Hüzün sahne alıyordu yağmurlardan önce…

Güneş çekiliyordu ilkin büyük bir sessizlikle…

Bulutlar yanyana saf tutuyor ve ‘sıkışıyor’du… (Nebe)

Tuhaf bir yalnızlık esir alıyordu yeryüzünü…

Sonra yağmur iniyordu gökyüzünden.

Bulutlar anne gözlerinde biriktirirler yağmurları. O yüzden normal gelir hep bize annelerin ağlaması.

Anneler ağlar ve biz yadırgamaz, şaşırmayız.

Annedir çünkü, gözyaşıyla besler hayatı.

Fakat insan en az bir kere ömründe annelere ağlar.

Vardır elbet ağlamayan bahtsızlar, onlar öte yana.

Fakat, anneye ağlarken evlat çocuklaşır, yaşı ne olursa olsun.

Tüm dünyevi kostümleri çıkarır atar, anneye dökülen gözyaşları.

Gözyaşları akıtır dünyanın üzerimize yapıştırdıklarını, ağır bir makyaj gibi akar yanaklarımızın oluklarından.

Gözyaşı bizi çocuklaştırır, içli bir bebeğe dönüşürüz makamımız mansıbımız ne olursa olsun!

Başbakan ağlıyor, çünkü bir evlat…

Daha önce de ağlamıştı Başbakan, çünkü insan…

Tıpkı daha önce öfkelendiği gibi…

Sahiciydi gözyaşı, öfkesi gibi.

Yaşanan acıları görüp, modern dünyanın umarsızlığına isyan etmişti öfkesiyle ve kor gibi yanan alnına dokunup minicik Somalili bebenin ağlamıştı çaresizlikle!

Öfkesinden kadar samimi ise, acısında da o kadar samimi başbakan. Ve sanırım acı ve merhamettir öfkeyi besleyen şey!

Ayrılıklar ağlatır bizi, hele bu annenin gidişiyse…

Anneden farkımız budur belki de, çünkü o kavuşurken de ağlar, ayrılırken de…

Sevinirken de ağlar analar, üzülürken de…

Belleğimizde annemizin son görüntüsü hep gözyaşı eşliğindedir.

Mevsim hazan, kalplerde hüzün…

İçini dökmeye başlıyordu bulutlar.

Başbakan ağlıyordu ve…

Yağmur yağıyordu mezarlıklara…

Aylardan ekimdi…

Biz anlıyorduk ki; anneye sadece evlatlar değil, gökler de ağlar!

5 Ekim 2011 Çarşamba

Edward Mordrake’in “kısa ve acılı” hikayesi


Bazı hayatlar vardır. İnsanların akıllarında kırıntı olarak yaşarlar. Üstelik bu kırıntılar bir akıl ya da hafızada değildir. Parçalanmış, un ufak olmuştur. Hayatı bir bütün olarak toparlayabilmek için, cam kırıklarını toplar gibi zahmetli ve stresli bir işe girişmeniz gerekir…

Isidore Ducasse öyleydi benim için. Vakta ki, Maldoror’un Şarkıları’nı okudum merak ettim ve düştüm yollara. Paris kimsesizler mezarlığına kadar gittim anlayacağınız.

Sonra o iki satırlık hayat, birkaç cümlelik bilgi kırıntısıyla ortaya çıktı ‘Bir şey söyle İsodore’ isimli kitabım.

Edward Mordrake de öyle…

Hiç beklemediğim, ummadığım, hatta hazır olmadığım anda karşılaştım. Aceleyle bir yere yetişmek isteyip, koşarcasına tam köşeyi dönerken yapıştı alnımın ortasına.

İnsan öyledir.

Bazen hazırlar kendini yeni tanışıklıklara, yeni ufuklara.

Bazen ise değildir. Dışa değil içe açmıştır kapılarını ardına kadar. Ve pencereleri de sıkı sıkıya kapalıdır.

Bilmez işte, girilen kapıdan çıkılır da…

Ya da tam tersi.

 Edward… Zavallı Edward, bahtsız Edward…

Böyle ismiyle hitap ettiğim için, sakın ola ki çok yakından tanışma imkanı bulduğumu ve samimiyete şurup kattığımızı düşünmeyin.

Dedemin dedesiyle akrandı belki de..

Bilemiyorum, zira doğum tarihi belli değil.

Onun hakkında yazılan üç beş cümleden biri de, 19. Yüzyılda yaşamış olduğu.


Başı mı, ortası mı, sonu mu kimse bilmiyor.

Ve sanırım daha da acısı, ilgilenmiyor da…

İstisnalar var tabi, bahsedeceğim az sabır.

Bir de yaşadığı yerden eminiz sanırım; İngiltere…

Ne tarafına düşer bilmiyorum, hani belki biraz daha izini sürsem çıkabilir…

Bundan sonra efsane başlıyor, ekleme ve çıkarmalar…

Kimi ‘sıradan biriydi’, diyor kimi ‘asilzade’…

Hem ne fark eder ki…

‘Bahtı güzel olsun’ derlermiş atalarımız biz doğduğumuzda!

Yoksa ha arşidük olmuşsun, ha sıradan çiftçi!

Hayat hikayesi o kadar gerçek üstüydü ki, çoğu kişi kısa süre sonra bunun gerçek olmadığını, masal olduğunu ileri sürmeye başlamıştı. Uyuyamayan çocuklara anlatılıyordu hepi topu 4 satırlık bu korkutucu masal.

Gelelim esas meseleye, nedir Edward’ı bahtsız ve acılı eden şey?

Edward iki yüzlü olarak dünyaya gelmiş.

Mecaz değil gerçek!

Tam kafasının arkasında bir yüzü daha var. Gözleri, burnu, ağzı, her şeyiyle tastamam bir yüz daha.

Yetişkin olana kadar, neyin ne olduğunun farkında bile değil zavallı Edward.
Bir süre sonra insanların kendisinden korkarak kaçtığını iyiden iyiye hissedince başlıyor acıları…

‘Lanetli’ olarak görüyor toplumu onu.

Belki buna katlanabilirdi, bilemiyorum.

Çünkü daha fenası var.

Ensesindeki yüzü, adeta bir şeytani ikizi onun.

Gündüzleri hep asık suratlı ve suskun.

Hava kararınca bir yılan gibi tıslayarak konuşuyor ve ödünü koparıyor Edward’ın.

Edward, bahtsız Edward…

Acılı Edward…

Bahtsızdı; erken gelmişti

Acılıydı, onu hiç kimse anlamamıştı.

Ve yalnızdı…

İki yüzü vardı ama yapayalnızdı…

Şeytani ikiz, tıslayarak konuşuyordu geceleri…

Cehennemden bahsediyordu en çok…

Siz hiç düşmanınızı ensenizde taşımayı düşündünüz mü?

Cidden sizden nefret eden, sizin de ondan nefret ettiğiniz birini her salise, her an ensenizde taşımaktan ve geceleri onunla uyumaktan!

Her gece kulağınıza cehennem tasvirleri tıslanmasını.

Düşündünüz mü?

Sanmam, çünkü ben hiç düşünmedim ve empati yapamıyorum bu konuda ne yazık ki!

Çaresiz şekilde yardım istiyor çevresinden ve elbette doktorlardan…

‘Bu bir lanet’ diyor halk ve ne yazık ki doktorlar da!

Nihayet gencecik bir yaşta..

23’ünde yani.

Canına kıyıyor.

Kimi ‘kendini zehirledi’ diyor, kimi bir balkon demirine astığını aktarıyor.
Kimine göre ikisini birden yapmış.

Belki önce zehri içti, baktı ensesindeki şeytan konuşmaya devam ediyor, geçirdi köhne bir urganı boynuna ve paslı bir balkon demirinden kendini boşluğa bıraktı.

Kendince son veriyor acılarına.

Tıp, o yaşarken elini bile uzatmadı ama ölümünden asır sonra mezarını aradı inceleyebilmek için.

Bilmem ki bulabilirler mi?

Bulup açsalar o mezarı…

Edward’ın ensesindeki o şeytani ikiz, mezarda da rahat bırakmıyor mudur o bahtsız ruhunu?






Bir de şarkısı var acıklı.... Tom Waits / Poor Edward

3 Ekim 2011 Pazartesi

Bu şehir


Hastayım… 

Sinsi bir ateş, kuru bir öksürük ile işbirliği içinde hücum ediyor soluğuma… Nefes alamıyorum adeta…

Ve pencereden görüyorum; dumanlar tütüyor evlerin çatısından, erken söndürülmüş bir yangından kalma gökyüzüne doğru. Kılcal damarları kabarmış, pörsümüş bir deri gibi geliyor bana şehrin yolları. Bir kocakarı ağzındaki dişler gibi seyrek, uzaktan evlerin ışıkları.

Şehir yorgun galiba.

Hayır!

Şehir de hasta sanırım…

Yaşlı ve yaralı bir dev gibi çökmüş bir yanına. İnleyerek soluyor sanki.
Nefes alamıyor şehir, ben yutkunamıyorum.

Ya insanlar kimliklerini verir yaşadıkları şehre, ya şehir sindirir dokusunu insanların içine. Gayrısı yok…

Şehir neyse biz oyuz!

Ben neysem şehir de o!

Biliyorum; sabahı zor ediyor bu şehir. Ve gündüzleri daha yalnız tahmin edilenin aksine…

Tersine bilinenin; her gece kollarında binlerce yaralı saklıyor. Ninni söylüyor nemli duvarları, yaraları açıp açıp temizliyor kendininkileri önemsemeden.

Yarası yarasına denk gelince anlaşıyorlar şehir ve insan.

Yağmur üşütüyor sonra uzun uzun. Titretiyor mazgallarını. Sokaklar alıyor ateşini kimsesizlerin, yağmur söndürüyor hararetini şehrin.

Her şehrin bir derdi var en az insanlarınki kadar.

Hoyratlıkla yaralanıyor bedenlerimiz, bilir misiniz; şehirler de kanar!

İhanetler iz bırakıyor belleklerimizde, biz farkında olmadan deruni feragatini, hırpalıyoruz şehrin ruhunu.

 Gözbebeklerine yaş oturmuş, kalbine kama saplanan yaşlı bir av hayvanı gibi vakur bir sessizlikle karşılıyor tüm bunları şehir.

Kırpmıyor gözlerini acıdan, bağırmıyor sancıdan; bunu da yalnız yaralılar anlar!
Sonra yanaklarını şişiriyor bulutlar ve bir serin rüzgâr üflüyor siluetlerin üzerine. Ne denirse densin, rüzgâr ruhani bir nefes şehirler için, bir merhem, küçükken annelerin yaralarımıza üflediği gibi.

Hırçınsa lodos, bunda şehrin suçu yok, yalnızların da, umarsızların kabahati bu öfke, bu çalkantı.

Anılar vuruyor belleğini şehrin, hatıraların bizi vurduğu kadar.

İnsan özler, şehirler de.

Gidenin peşinden içli bir ağıt yakar şehir, hele de çok seviyorsa. İnsan uzaktaysa şehrinden, kötü anılarını nasıl silerse hatırladıkça, öyle siler şehrin zalim yönlerini.

Evet, acımasızdır bazen şehirler. Ama insan da öyle değil mi?

Kabuk bağlamaktan sertleşmiştir şehrin dokusu. Derilerimiz gibi. Biz dokundukça teselli ettiğimizi zannederiz ama kanar kabuk bağlamış yaralar.
Ne ki bekler bizi şehir, vefalı bir dost gibi bıkmadan.

Ve unutmadan.

Unutmaz şehir, belki bu yönüyle insandan daha erdemlidir çoğu zaman.
Her giden, bir parçasını koparmasına rağmen, gönül koymaz, alınmaz, dert etmez aldığı yaraları.

Bu yüzden büyüktür şehirlerin sevdaları…

Kendinizi görmek istiyorsanız, aynanızdan şehrinizi seyredin…

İnsan aynasıdır çünkü yaşadığı şehirlerin…

Ne fazla, ne eksik…

Onun kadar kirli, onun kadar temiz…

Dedim ya; ben neysem şehrim de o…

Kış başlıyor işte.

Hoşnutsuzluğun kışı!

Mevsim soğuğa dönüyor ve bildiğimiz halde hazırlıksız yakalanıyoruz her seferinde.

Şehirler gibi.

Hastalanıyoruz…

Bu şehir gibi.




2 Ekim 2011 Pazar

Korkunun ‘Ev’veliyatına dair


Dikkatli okurlarımız hemen hatırlayacaklardır, bir İspanyol filmi olan Lanetli Miras dolayısıyla korku kültürü ile mekan ilişkisini analiz etmeye çalışmış ve sinemanın korku türündeki mekan kavramına ev metaforuyla bakmayı denemiştik. Bu hafta vizyona giren biri yerli üç film bu türe, yine ev merkezli bakıyor. Bu nedenle korkunun ve ev metaforunun biraz daha derinlerine inmeyi deneyelim isterseniz.

Lakin önce bahsini ettiğimiz üç film hakkında kısaca bilgi verelim.

Filmlerden ilki bugüne değin hiç de fena olmayan filmlere imza atmış (Babam İçin, Sol Ayağım, Boksör) İrlandalı usta Jim Sheridan’ın yönettiği ve Rachel Weisz, Naomi Watts, Daniel Craig ile Marton Csokas’ın oynadığı Korku Evi - Dream House… Hikaye şu: Will Atenton (D. Craig) New York'ta başarılı bir yayımcıdır. Ancak işini bırakır, karısı (R. Weisz) ve iki kızıyla New England'ın sessiz kasabasına yerleşir. Ancak yeni evlerine yerleştikten bir süre sonra bu evde bir anne ve çocuklarının öldürüldüğünü öğrenirler. Bütün kasaba katilin hayatta kalan baba olduğuna inanmaktadır. Will olayı araştırmaya başlar ve tek yardımcısı ölen anne ve çocuklara çok yakın olan, komşuları Ann Peterson (N. Watts) olur. Ancak Will ve Ann parçaları birleştirdikçe ortaya çıkan hikaye fazlasıyla ürkütücüdür...

Esasen Korku Evi, bir korku filmi için gerekli tüm unsurlara sahip. Fena olmayan bir hikaye, usta bir yönetmen, iyi oyuncular vs. Lakin neticede ortaya çıkan film bu türün meraklılarını çok da tatmin edecek bir şey olmamış ne yazık ki. Belki e büyük bahtsızlığı türün benzer örneklerinde çok daha iyi filmlerin önceden çekilmiş olması. Bu nedenle korku filmi sevenleri çok da tatmin edecek bir film yok karşımızda. Zaman zaman abartıya kaçsa da, müziği diğer vasat unsurlardan ayırmak lazım belki.

Haftanın yerli korku filmi olan Mühürlü Köşk içinse ne yazık ki çok olumlu şeyler söyleyemeyeceğiz. Aslında bu tür çalışmalara olumlu bakabilmek için her zaman kendimizi zorluyoruz ama filmin arkasında balta gibi duran yapımcıların ticari kurnazlığını görünce bazı şeyleri yazmak da borç oluyor. Senaryosundan, tekniğine, kurgusundan oyunculuklarına kadar tel tel dökülen bir film Mühürlü Köşk. Kurnaz yapımcılar, birkaç görsel efekt, bir iki çıplak sahne koyunca belki gişeden bir şeyler toplayabileceklerini umuyorlar ama muhtemelen büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaklar. Bence bu zihniyette olup da korku filmi çekmenin anlamı yok. Başka tarzda, hatta direkt video piyasasına çalışsalar daha ticari olabilir belki. Yoksa korku filminde işi elinize yüzünüze bulaştırınca, seyirci sadece kahkaha atıyor, o da bir yere kadar!

Korku filminde çocuk etkiyi artıran bir unsurdur.

Haftanın bir diğer filmi, Şeytanın İni – Red State ise benim açımdan epey şaşırtıcıydı. Gerçi her ne kadar Tarantino’nun bu film için ‘Bu lanet olası filmi çok sevdim!’ dediği rivayet ediliyorsa da, klasik anlamda korku filmi kalıplarına çok fazla uymuyor Şeytanın İni. Film, internette tanıştıkları bir kadınla beraber olmak için bilmedikleri bir yere giden gençlerin, tuhaf bir tarikatın tuzağına düşmesini anlatıyor. Belki Amerikan yaşam tarzı ve inanışlarına güçlü ve sarsıcı vuruşlar yapıyor ama açıkçası bizi çok fazla cezp edecek derecede değil.

The Others, korkunun doğal mekanı ev'i zirveye taşıyan bir başyapıt. 
Başta da söylediğimiz gibi bahsini ettiğimiz bu üç korku filminin de temelinde mekan var: Ev. Açıkçası insanlık tarihi boyunca evler, odalar korkunun vazgeçilmez unsurlarından biri olmuştur. Çocukluktan başlayan bilinç altımızdaki korku figürlerini oluşturmakta, evlerin, hassaten odaların rolü büyüktür. Bir kere, kendimizi güvende hissettiğimiz için en savunmasız kaldığımız mekanlardır evlerimiz. En zayıf hallerimizle dolaşırız odalarda ve uyuruz geceleri. Karanlık ile birleşince eşsiz bir korku ortamı oluşur evlerimizde. Gerçi bazı filmler, bizzat evin kendisine bilinç atfeder ama, daha ziyade orada yaşayan ya da dışarıdan gelen başka metafizik unsurların, varlıkların etkileşimiyle birer korku diyarına dönüşür evler.

Ki bu türün en iyi örneklerini sayacak olursak başta elbette ki Hitchcock’un Sapık’ı gelecektir. Hemen ardından –korku ile gerilim filmi arasında bir yerlerde duran- Alejandro Amenebar’ın muhteşem The Others – Diğerleri. Bunlara daha çok ekleme yapabiliriz, Stephen king’in romanından uyarlanan Red Rose Konağı, ünlü Ev serisi vs…


Vakit ve para israfı, başarısız bir kurnazlık girişimi: Mühürlü Köşk!
Açıkçası korku filmi tarihi aslında mekan ve ev filmi tarihidir de. Nosferatu’dan, Frenkeştayn’a kadar neredeyse tüm tarihi korku filmlerinin vazgeçilmez mekanıdır evler.

Buradaki temel espri zannedersem şudur, evler içinde yaşayan insanların kimliklerini alırlar bir süre sonra. Esasen tıpkı insanlar gibi, belli bir doğumları, büyüyüp serpilmeleri ve sonları vardır. Bu nedenle yeni olmayan bir eve taşındığınızda sizden önceki sakinlerin izlerini, kokularını, hayatlarını hissedersiniz ziyadesiyle. İşte sinema bu gerçeği fark ettiği günden beri korku türünde evleri merkeze oturtmayı hep denemiş, bazılarında büyük başarı yakalamış, bazılarında ise –maalesef- hayal kırıklığı yaşatmıştır izleyiciye.

Son bir tavsiye, bu tür filmleri evdeyken tek başınıza izlememeye dikkat edin, zira kendi evinizin de bir korku platosuna dönüştüğünü hissetmeniz imkan dahilindedir!



29 Eylül 2011 Perşembe

Gitmeli buralardan...




Umut kırıntılarını gagalıyor minik masal kuşları.

Bir martı, denizini arıyor…

Şakaklarımda zonkluyor hasretin.

“Yavaş”, dedi hayallerim, “yetişemedim.”

Ve usulca fısıldadı masaldaki büyücü:

Çıkar kalbindeki dikenleri…

Çıkar ve martılara at…


25 Eylül 2011 Pazar

Şiddetin şehveti ya da dün ben bir film seyrettim!


Başlarda çok şaşırıyordum ama artık vazgeçtim. Latin alfabesi kullanmadıklarından mıdır, yoksa ülkemizde vizyon bulamadıklarından mıdır bilemiyorum, ne zaman tuhaf afişli bir uzak Doğu filmi görsem, merak edip izliyorum. Ve çoğunlukla merakıma değiyor izlediğim film.

İlk başlarda memnuniyet ile beraber şaşkınlık veriyordu bu tür filmlerle karşılaşmak. Artık şaşırmıyorum nedense.

Biliyorum; son dönemde, ülkemizde özellikle genç kuşak hanımlarda ciddi bir Güney Kore film ve dizi hayranlığı trendi var. Bu dizi ve sinema filmleri o kadar etkili ki, Korece öğrenmekten tutun da, bu ülkeye ziyarete kadar birçok talep oluşturmuş durumda.

Üç ana hattan akıyor Uzak Doğu ve hassaten G. Kore yapımları.

Aşk film ve dizileri.
Korku filmleri.
Şiddet ve aksiyon filmleri.

Uzakdoğu korku filmleriyle ilgili vaktiyle Zafer ve Aksiyon dergilerinde yazdığım iki yazı mevcut. Merak edenler Google amcaya sorup bulabilirler.

Takashi Miike isimli arızalı şahsın, tuhaf ötesi Ichi The Killer, yani Koroshiya’sını tek oturuşta izleyebilecek babayiğit var mıdır bilmiyorum. Hem bırakalım Miike, Tarantino gibi sığ biçimcilere ilham kaynağı olsun.

Güney Kore sineması, sadece dünya sinemasından ayrışmaz bu anlamda, sair uzak doğu sinemalarından da sıyrılmayı başarmış, özellikle son 10 yıldır Hollywood’a ciddi derecede kaynaklık etmiş ve edecek olan bir sinemadır.

Sanırım en bariz farkı şu; ele aldığı konu ne olursa olsun, aşk, hayat, ölüm, şiddet ya da korku… Hiç farketmez, hepsinde bir yaklaşım farklılığı geliştirmeyi başarmış, sanatın o güne kadar çok dikkat etmediği unsurları ön plana çıkarmıştır.

Sanatın hassasiyetle üzerine gittiği kavramlara bakışı da ayrıksıdır G. Kore sinemasının. Masumiyet, ihanet, sadakat, korkaklık, cesaret gibi kavramlar bir dolu alt metin ve –genelde- sağlam bir görsellikle aktarılır perdeye. Elbette tüm bunlar belli bir çizgiyi aşmış eserleri için geçerlidir bu çekik gözlü sinemanın. Yoksa her ülkede olduğu gibi G. Kore’de de mebzul miktarda ‘trash’ ürün vardır!

Biliyorum bu satırları okuyan dostlarımdan hemen ‘mesela?’ sorusu gelecek ya da özel mesaj atarak, birkaç film tavsiyesi istenecektir. Hemen ilk aklıma gelenleri sıralayayım: Old Boy, A Moment To Remember, A Bittersweet Life, I Saw The Devil, The Chaser, The Man From Nowhere vs vs…

Sinemaya özel merak salanlar için bilinmeyen filmler değil bunlar ama şahsen 2006 Hong Kong yapımı Gau ngao gau yani Dog Bite Dog’u ayırıyor ve bir tür kırılma noktası sayıyorum birazdan anlatacağım filmin tarzı için.

Evet bu bir tarz. –dikkat buyurun klasik anlamda sinema akımı ya da sinema furyası demiyorum. Belki de ikisinin arasında bir yerde duruyor bu ‘tarz’ diye bahsini ettiğim şey- Bir kere 70’li yılların fantastik uzak doğu karate filmlerinden uzak, epey uzak. Sonra Bruce Lee ile başlayan uzak doğu felsefesini rasyonel etme çabası filmlerden de uzakta. Dramaturji açısından çok farklı.

Kendine ait bir gerçekliği, şiddet ve vahşet dozu ya da dozsuzluğu var. Sinopsisleri farklı, anlatım tekniği ve özellikle finalleriyle ayrışıyor klasik filmlerden. Ve şahsen benim için en büyük handikap, bu filmlerin içerdiği ayarsız şiddet, kan ve cinsellik sahneleri… Hani bazen bir çuval değil, bir kamyon keçiboynuzu koyuyor önümüze G. Kore filmleri. Bu işten ekmek yiyen biri olmasam, katlanır mıydım –hepsini- izlemeye emin değilim.

Gelelim bu yazının konusu olan filme. Efendim ismi Hwanghae… İngilizce anlamı Yellow Sea, yani Sarı Deniz. Lakin bazı ülkelerde Katil ismiyle de vizyon şansı bulmuş. Bizde ise enteresan bir şekilde Ölüm Denizi adıyla gösterime girdi. 


Hong-jin Na, henüz iki filme imza attı ama...
Önce yönetmeninden bahsedeyim. Genç sayılabilecek bir Koreli Hong-jin Na. Yaşı 35 civarı. Filmografisinde henüz iki film var. Zaten görüş alanıma ilk filmi Chugyeogja/The Chaser/Takipçi ile girmişti üç yıl önce. Chugyeogja, meslekten atılmış aşağılık bir polis memurunun merkezinde bulunduğu bir seri katil hikayesiydi.

Ne ki Hong-jin Na, Takipçi’de bize klasik bir ‘acaba katil kim?’ filmi sunmamıştı. Hatta, ‘Dakika bir gol bir’ dercesine daha ilk sahnede katili göstermiş, hatta kısa süre içinde enseletmişti. Film esasen, ‘Katilin katil olduğunu kanıtlamak’ kavramı üzerinden yürüyordu. Bunu yaparken de, temiz hayatların sefaleti, sefil hayatların saflığı üzerine hiç de küçümsenmeyecek vuruşlarda bulunuyor, suçu ve suçluyu övmeden anlamayı, alt tabakayı aşağılamadan üst tabaka ile karşılaştırmasını yapıyordu. O kadar bol imgelem ve alt metin içeriyordu ki film, hani bir noktada ‘inanç ve adanmışlık’ bile ıskalanmıyordu Takipçi’de..

Ve elbette bahsini ettiğim ‘tarz’ın olmazsa olmazları, şiddet, çok az da olsa rahatsız edici cinsellik ve şaşırtıcı final.

Adı geçen Hong-jin Na kardeşimizin ikinci filmi olan Hwanghae, yani Sarı Deniz, tıpkı ‘tarz’ın diğer örnekleri gibi, şaşırtıcı, sıra dışı ve zaman zaman rahatsız edici.

2010 yapımı olan filmi, belki ben biraz geç keşfettim. Ama normalin üzerinde bir süreye sahip olan film (157 dk) başlangıcı, gelişmesi ve finaliyle enteresan.
Her anlamda…

4 epizoda bölünmüş olan film giriş ve çıkış bölümünün finalinde olabildiğince sakin ve duru. Ancak, esas aksiyonun başladığı ikinci, üçüncü ve son bölümün epeyce kısmı aksiyonun, şiddetin dibine vuruyor adeta.

Anlatımdaki zeka ve sürprizler ile izleyiciyi 3 saat boyunca karşısında tutabiliyor Sarı Deniz. Hikaye öz itibarıyla klişe gibi gelebilir ama, sonraki kısımlar elbette ki orijinal:

Kuzey Koreli bir taksici olan Ku Nam(Jung-Woo), kuzey Kore - Çin sınırındaki tampon bölgede yaşayan kumar zaafı olan ayak takımı insanlardan biridir. Karısı çocuğunu üzerine atarak kaçarcasına gitmiştir. Çocuğunu annesine bırakmış, kendisi sefil bir hayat yaşamaktadır ama kumar borcu başına iş açar. Ödeyemeyeceği kadar borç birikince, kötü adamlar ona borcu ödemenin başka bir yolunu gösterirler. Güney Kore’ye yasal olmayan yollarla girip birini öldürüp gelirse, borcu sıfırlanacaktır. Hem kim bilir, belki bu esnada, kayıp karısını da bulma şansı doğar. Çünkü bir kadın uzun süre kocasını ve evladını aramıyorsa, mutlaka hayatında başka bir erkek vardır!

Teklifi yapan suç şebekesinin başı Myun Ga, filmin başında bize silik bir karakter gibi gelir ama film ilerledikçe anlarız ki, esas başroldeki adam odur. Kötüdür ama esas oğlandır!


Ve bizim kumarbaz taksici bin bir zorlukla Güney Kore’ye geçer. Bir yandan cinayet planı yaparken, diğer yandan karısının izini sürer. Ne var ki işler beklediği gibi gelişmez. Öyle bir batağa girer ki bir değil çok daha fazla insan öldürmek zorunda kalır, üstüne üstlük çetenin reisinin tek hedefi haline gelir.
Devamında izlemeyenler için seyir keyfini kaçırmadan hikayeyi anlatacak olursak. Belirttiğim gibi film 4 epizottan oluşuyor: Taksi Şoförü, Katil, Jaseon Klanı (Yasa dışı mülteci çetesi) ve Sarı Deniz. Giriş ve final alabildiğince duygusal ve pastoral. Orta kısımda kopuyor kızılca kıyamet.

Monoton bir hikaye bir anda dallanıp budaklanıyor. İhanet, sadakat, masumiyet alt metinler olarak üzerimize geliyor. Zalimliğin insanı nasıl canavarlaştırdığını görüyoruz Sarı Deniz’de.

Şunu söyleyeyim, kan görmeye dayanamayan, rahatsız olanların kesinlikle uzak durması gereken bir film Hwanghae. Filmdeki tüm cinayetler kesici ve delici aletlerle işleniyor zira. Öyle, aman ‘seyirciyi rahatsız etmeyelim’ diye bir kaygısı da yok filmin. Hatta tersi, sanki bizzat ‘rahatsız edelim’ diye bazı yemek sahneleri bile tuhaf.

Komik bir ayrıntı: Biz her uzak doğulu olmayan kişiler gibi, kahramanları tanıyabilmek için, daha dikkatli izlerken, (çünkü tüm çekik gözlüler birbirine benziyor bizim için) kahramana şöyle diyor kötü kahraman: “bir şapka bul da giy, buralı olmadığın belli!”

Biliyorum uzadı…

Yellow Sea, Amerikan film klişelerden sıkılanlar için çok sağlam olmasa da önemli bir sığınma limanı bence. Ama keşke böylesi hikaye üretebilen zekalara, böylesi estetik değer keşke ‘hikmet’ denen o kıyas kabul etmez derinlikle birleşebilse. İnanın o zaman harcadığınız 3 saate acımamış olursunuz. Yoksa, evet film dili açısından başarılı bir çalışma izliyorsunuz. Heyecan, adrenalin, duygu vs. şahane. Ama netice… Kekremsi bir burukluk kalıyor dimağınızda…

İşte böyle…







Asayiş berkemal mi?



Toprağı bol olsun, Michael, yer çekimine meydan okuduğu hareketi de mezkur parçada yapmıştı. 

Beyaz perdede yük bir şok yaşatmıştı Michael Jackson. Sinema ile haşir neşir olanlar, MoonWalker filmini izlerken, bir insanın tepeden tırnağa sanatçı olabileceğine dair kanaatlerini pekiştirmişlerdi belki. İlle de, filmin ortalarında adeta gizemli bir ada gibi izleyicinin karşısına çıkan Smooth Criminal sekansı…

Tarz, atmosfer, kareografi, tema ve bil umum görsel doz yerli yerindeydi. Ne fazla abartılı, ne eksik… O kadar büyük bir klasiğe döndü ki. Hangi ülkede bir ‘yetenek’ yarışması yapılsa, yarışmacılardan yarısı bu şarkı ve dansı taklit ederek takdir toplamayı denedi…

Esasen konumuz Jackson ve dansı değil. Parçası, yani Smooth Criminal…

İş bu akıllara ziyan parça iki çellistin eline düşünce bambaşka bir klasik çıkmış ortaya. Şahsen ecnebi talk Show programı Ellen’de denk geldim ve şaşırdım. Stjepan Hauser and Luka Sulic isimli iki Hırvat ‘arızalı’nın neredeyse her yorumu enteresan. Ama Michael Jackson’un parçasını yeniden yorumladıkları bahsi geçen çalışma çok başka ve neredeyse orijinaline yakın bir özgünlükte.

Uzattım, buyrun;




Stjepan Hauser and Luka Sulic - Smooth Criminal(1080p H.264-AAC) from Peter Gaľa on Vimeo.

23 Eylül 2011 Cuma

Senin de bir sızın var!

Fırat Tanış çok az diyaloğu olmasına rağmen 'büyük' oynuyor. 

Neden koyduğunu anlamadığım, giriş sekansı dışında tıpkı Üç Maymun’daki gibi karalıkta, plonje bir yol planıyla açılıyor Bir Zamanlar Anadolu’da filmi. Biz, seyirciler olarak bir çeşmenin arkasına konuşlanmış farları yanarak gelen üç aracı bekliyoruz sabırla.

Nuri Bilge Ceylan kolay film yapmaz, bunu biliyoruz artık. Ama sanırım son filmi Bir Zamanlar Anadolu’da, seyirciye karşı en cimri olduğu film. Hikayeyi adeta cebinde akrep varmış gibi veriyor; hiç acele etmeden. Hani neredeyse bundan ‘haz’ aldığını bile düşünmeye başlıyor insan!

Belki şöyle başlamak lazımdı yazıya: Cannes Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü alan bir film (Recep İvedik’in yaklaşık 400 kopya ile vizyona girdiği) kendi ülkesinde –maalesef- 60 kopya ile gösterime sokuluyorsa, Türkiye’de sinemanın neden sanattan ziyade eğlence olarak algılandığına da cevap bulmuş oluyoruz.

Bir Zamanlar Anadolu’da uzun süre, bir yol ve gece filmi olarak devam ediyor. Toplam üç araçlık bir kriminal bir konvoyun peşine düşüyoruz. Komiser Naci, şoför Arap Ali, Katil zanlısı Kenan, polis memuru İzzet, doktor Cemal, savcı Nusret ve diğerleri… Kenan ve kardeşi, bir akşam içki masasında tartıştıkları arkadaşlarını öldürmüş ve bir yere gömmüşlerdir. İşte bu konvoy da, şüphelilerin yer göstermesi için yola düşen görevlilerdir.

Nuri Bilge Ceylan ilk olarak Yılmaz Erdoğan’ın canlandırdığı Naci karakterine yaklaştırıyor bizi. Sonra doktor Cemal’e, ardından savcıya yöneliyoruz…

Bir Zamanlar Anadolu’da birçok açıdan, -özellikle biçimsel- tam bir Nuri Bilge Ceylan filmi. Kullandığı lensler, objektifler, kamera hareketleri ve kadrajlar… Elbette ritm… Zaman ve mekana yüklediği anlamlar özel Ceylan’ın… Çeşme, tarla, ağaçlar, gökyüzü… Tipik bir Nuri Bilge Ceylan algısının yansımaları…

Yalnız çok önemli farklılıkları da var diğer filmlerinden. Bir kere eski filmleriyle karşılaştırdığımızda ziyadesiyle ‘geveze’ bir film Bir Zamanlar Anadolu’da.. ‘Geveze’ derken değersizleştirme adına demiyorum elbette. Bir de, yer yer zorlama hissi veren bir mizahi yönü var. Buna bir de Yılmaz Erdoğan’ın film dışında biz Türk izleyicilerinde oluşturmuş olduğu ‘komiklik’ algısı da eklenince, hiçbir filminde olmadığı kadar ‘komik’ bir film çekmiş Nuri Bilge Ceylan. ‘Clark Gable’ esprisi belki çok komik ama, Ceylan’ın sinemasında aniden ortaya çıkması seyirciyi güldürmekten çok, şaşırtıyor.

Savcının anlattığı öyküye odaklıyor bizi filmin bir noktadan sonra. Göstermediği şeyi anlattırıyor savcı ya ve doktor ile savcı arasında bir gerilim oluşturmayı başarıyor.
Filmin en fantastik sahnesi, Cemile bir melek gibi süzülür odaya...

Diyaloglara bugüne değin hiç yapmadığı kadar asılıyor ama görsellikten de taviz vermiyor. Her karesi tablo niteliğinde sayısız plan mevcut filmde. İsmini benzettiği Sergio Leone’den dolayı mı, yoksa bizim bugüne kadar fark etmediğimiz bir gerçeği ‘vahşi Batı’ ile ‘taşra’mızın benzerliğini biçimsel açıdan örtüştürmeyi başarıyor. Öyle bir noktaya geliyor ki, karakterler ve betimlemeleriyle tipik bir western, hatta Spagetti Western filmine dönüşüyor film. Üstelik seyirci olarak biz, bunu yadırgamıyoruz da.

Oyunculuklara bakacak olursak: Doktor Cemal rolüyle Muhammet Uzuner oldukça başarılı, savcı rolündeki Taner Birsel ise bildiğimiz gibi; ne fazla, ne eksik, tam kıvamında. Yılmaz Erdoğan, sık sık kendi mizah tarzına kaçıp kaçıp durduğu oyunculuğunda, zaman zaman çok iyi noktalara ulaşıyor. Fırat Tanış ise, neredeyse hiç konuşmadan da çok büyük oynanabildiğini gösterdiği için tebriki hak ediyor.

Hikaye üzerine çok şey söylemeye gerek yok. Film bir yerinde, ‘insan başkasını cezalandırmak için kendine zarar verir mi?’ diyor. Burası önemli, çünkü savcının algıladığımız, doktorun ise algıla-ya-madığımız dramında böylesi bir unsur var. En önemli replik ise şüphesiz Komiser Naci’ye söyletilen: “Herkes yaptığının cezasını çekiyor, çocuklar ise büyüklerin günahlarını…”


Filmin katmanlarından birinin göstergesi: Savcı'nın yüzündeki lekeler!


Dediğimiz gibi hikaye sıradan, lakin en sıradan hikayelerin bile büyük sanatçıların eline geçtiğinde nasıl bir sanata dönüştüğünün kanıtı Bir Zamanlar Anadolu’da. Şahsen, son jenerikte ‘Öykü: Müge Anlı’ yazsa şaşırmayacaktım. Zira her sabah benzeri öyküler izliyor TV ekranlarında. Bir de Cemile’nin içeri girerek herkesi darmadağın ettiği fantastik sahne var, unutulmayacak türden.

Bana soracak olursanız bu filmin ismi Bir zamanlar Taşrada olmalıydı… Ceylan, taşra öykülerine muazzam bir başarıyla anlatıyor zira.

Bir Zamanlar Anadolu’da’yı tek cümlede anlatmak istersek, filmin bir sahnesinde yamaçtan yuvarlanıp küçük bir pınara düşen elma var. Debisi düşük bir derede taşa, toprağa çarpa çarpa ilerliyor elma ve bir yerdeki çalılığa takılıp duruyor. Film de tıpkı böyle… Sakin ve zor akan bir pınardaki elma gibi yuvarlanıyor ve finaldeki otopsi sekansıyla bir çalıya takılıp kalıyor adeta: uzun, gereksiz ve aşırı detaycı… Ne ki, bu sahneye o kadar asıldığına göre, yönetmen için algıladığımızın üstünde bir anlam ifade ettiği açık.

Ne diyordu çocukluğumuzun şarkısı: billur ırmakları var, buzdan kaynakları var, ne hoş toprakları var, ne çok dramları var, gezsen Anadolu’yu!

Suç üstü!



Saklambaç oynardık...
                      ve ben her seferinde 
gamzene gizlenmeye çalışır. 
                     sobelenirdim... 

19 Eylül 2011 Pazartesi

Bir film nasıl çok gişe yapar?



Ünlü Sinema dergisi ''Empire''ın İngiliz edisyonu, ''Gişede Milyon Dolarları Nasıl Kazanırsınız?'' başlığı altında yapımcıya para kazandıran kuralları anlatan bir haber yayınladı geçtiğimiz ay. Toplam 10 başlık altında ele aldığı bir ‘tüyo’lar oldukça enteresandı.

Dergiye göre bir filmin çok kişi tarafından izlenmesinin ilk şartı ‘gerçeklerden uzak’ olmasıydı! Şöyle diyor 10 Altın Kural’ın birincisi: “Fantastik bir film yapın. Gerçek bir olaydan yola çıkılan ve tarihe geçen deniz faciasını anlatan ''Titanic'' bir kenara bırakılacak olursa son yılların en çok izlenen ve gişe hasılatı yapan 30 filmi arasında başka bir ''gerçekçi yapıma'' rastlamak imkansız. Fantastik ve bilim-kurgu filmlerinin sinemaseverlerden büyük ilgi gördüğü fark eden yapımcı, ''Yüzüklerin Efendisi'', ''Avatar'', ''Karayip Korsanları'' gibi fantastik yapımlara yöneldikçe parayı da buldu.”

Gerçekten de tüm zamanların en çok gişe yapmış filmlerine baktığımızda Batman’dan Spiderman’e, karayip korsanları’ndan Shrek’e kadar bir dolu fantastik film görmek mümkün. Kanaatimizce dosyayı hazırlayanların ıskaladığı şey insanoğlunun perdeyi bir tür post-modern masal aracı olarak gördüğü gerçeğiydi. Teknoloji geliştikçe hayal sinema aracılığıyla gerçekmiş gibi sunulmaya başladı. Masallar gerçek değil şüphesiz, ancak yalan olduklarını da kimse iddia edemez. İşte bu nedenledir ki, teknolojiyi akıl almaz bir hızla sinemayla birleştirebilen batı Doğunun masal dünyasını keşfettikçe bulunduğumuz coğrafya ve kültür sinema açısından vazgeçilmez olacak. Ya da tersi; bu tarafın sinemacıları teknolojiyi sinemada kullanabilmeyi öğrenecek…

Dergi, ikinci altın kural olarak yönetmeni işaret ediyor. Ve diyor ki, “Ufku geniş bir yönetmenle çalışın. Farklı bir film yapmak için kolları sıvayan yapımcının sağ kolu olabilecek yönetmeni iyi seçmesi adeta inşaatın temeline konulan harç gibi. James Cameron, Christopher Nolan, Peter Jackson gibi ''ufku geniş'' bir yönetmenle çalışan yapımcı, bu yönetmenlerin kararlı ve filmin önünü açan fikirleri sayesinde adeta para koyup altın buluyor. Bu yönetmenlerin başarılı bir editörden efektçiye kadar iyi bir ekip kurması da filmin başarısında rol oynayan başka bir unsur.” Cümleyi tersten okursak; ufku ve hayal dünyası geniş olan kişilerin yönetmen olma şansı çok daha yüksektir.

3. kural ise biraz önce üzerini çizmeye çalıştığımız şeyi adeta itiraf ediyor ve yapımcıları Hollywood’un klasik kalıpları dışına çıkmayı salık veriyor: “James Cameron'ın ''Avatar'' filmini, Peter Jackson'ın ''Yüzüklerin Efendisi'' serisini çektiği Yeni Zelanda'ya bir plato kurmak yapımcının elini güçlendiren unsurlardan. Hollywood'un dışında farklı bir mekanda çekilen filmler seyirciyi farklı bir atmosfere taşıyarak filmin başarısını artırıyor. ''Batman'' serisini İngiltere'de çeken Christopher Nolan'ın yanı sıra, ABD'de de Hollywood dışı bir mekan aramak başarının anahtarlarından.” Bu maddenin de eksik kısmı, meselenin sadece teknik ve jeolojik olarak değil, içerik olarak da böyle olması gerektiği. Hollywood o kadar çok film çekti ki, artık aynı konular ve tarzlar arasında kısır bir döngü yaşıyor. Doğu dünyası sadece film platosu olarak değil, sinopsis madeni olarak da çok bakir.

Dosyanın yazarları biraz da ironik olarak ‘yıldızlara çok para harcamayın’ derken diğer yandan ‘size oyuncu olarak Johny Depp yeter’ filan diyor ama diğer yandan bütçeyi de önemsiyor: “Para kazanmak için para harcamalısınız. 

Yapımcının milyonlarca dolar kazanmak için büyük bir bütçeyi gözden çıkarması da gerekiyor. Gişe rekortmeni hasılatlara imza atan yapımlar dikkate alındığı zaman bunlar arasında en düşük bütçe 94 milyon dolar ile ''Yüzüklerin Efendisi'' serisinden ''Kralın Dönüşü'' adlı yapıma ait bulunuyor. Bununla birlikte serinin diğer filmleri için rekor bir miktarı gözden çıkaran yapımcı, gişe rekoruna giden kapının altın anahtarını zaten elinde bulunduruyor. 180 ile 200 milyon dolara yakın bir bütçeyi gözden çıkaran yapımcılar bu parayı kazandıkları gibi kara da geçerek gişe yarışından yüz akıyla çıkıyor.”

Hep böyle olmuyor tabii WaterWorld ya da Pearl Harbor gibi büyük hüsranlar da söz konusu. Ya da çok küçük bütçeli olup da, öteki şartlara haiz olduğu için yapımcısını güldüren film sayısı hiç de az değil. Hasılı, para her şey demek değil sinemada.
Waterworld 292 milyon dolarlık devasa bütçesine rağmen 175 milyon dolar hasılat yapabilmişti. 
Diğer maddeler aslında biz sıradan izleyicilerin bile aşina olduğu şeyler: Mutlaka bir aşk ya da insani dram olmalı filmde. Ki en hararetli aksiyon filmlerinde bile artık bunu görüyoruz. Bir diğeri ise, mümkün mertebe devam filmlerinden kaçınmak. Seyirci her ne kadar merak ediyor gibi dursa da, pek memnun kalmıyormuş seri filmlerden.

Şahsen en önemli bulduğum maddeyi ise en sona aldım: Filminiz ne olursa olsun fragmanı müthiş olmalı. Gişesi çok yapan filmlerin tamamının fragmanları aynı derecede muazzam oluyor. Özellikle bizim Türk sinemacılar bu maddeyi çok dikkate almalılar. Bizdeki gibi filmden bölümleri uç uçuca ekleyerek fragman hazırlamıyor ecnebiler. Her tanıtım filminin kendine has bir kurgusu ve akışkanlığı oluyor. En nihayetinde seyircinin merak duygusunu zirveye taşıyarak filmi izlemesi için bir baskı unsuruna dönüşüyor.

Belki bir dahaki müsait bir zamanda da yerli sinemamız için böylesi bir liste hazırlanıp hazırlanamayacağını masaya yatırma imkanı bulabiliriz.