16 Kasım 2011 Çarşamba

Nafile sabahlar

Photo: Slavinai


Minareler öksüz…

Dünya çok ‘pis’ susuyor sabahın bu vaktinde.

Bir hüzün var duvarında katedrallerin.

Bu ezanlar imsak vakti bırakıldı avluya.

Kılçıksız bir sessizlik, kolluyor şerefeleri.

Nerden baksan 60 okka hasretlik var alemde!

Allahım!

Duamız,

Olmayaydı…


14 Kasım 2011 Pazartesi

Bir akşam Hindistan’da…

Photo: Joseph Hattenberger


Japon iyiliksever Dr. Atsushi Miyazaki’nin ibretli hayat hikayesi beni farklı bir hikayeye sürükledi.

Yıllar önce dinlemiştim bu hikayeyi. Esasen sonra da defaatle farklı versiyonlarını, farklı zamanlarda dinledim. Ne var ki, Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sinde denk gelince (970. Beyit) çok daha bir anlam kazandı.

Hikâye şöyle:

Hazreti Süleyman (a.s.)’ın sarayına bir kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. Nöbetçilere, hayatî bir mes’ele için Hz. Süleyman (a.s.)’la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. Hz. Süleyman (a.s.), benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar:

- “Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana… ”

Adam telaş içinde:

- “Bu sabah karşıma Azrail (a.s.) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı.”

- “Peki ne yapmamı istiyorsunuz?” der Süleyman (as)

Adam yalvarır.

- “Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Süleyman (a.s.)! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgârına emret de beni buradan ta Hindistan’a iletsin O zaman Azrail (a.s.) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden!”

Hz. Süleyman (a.s.), adamın haline acır. Rüzgârı çağırır ve “Bu adamı hemen al, Hindistan’a bırak.″ emrini verir.

Rüzgâr bu…

Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan’da uzak bir adaya götürür. Öğleye doğru Hz. Süleyman (a.s.) divanı toplayarak, gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, divanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır.

- “Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun” der.

Azrail (a.s.) cevap verir.

- “Ey Dünyanın ulu sultanı. Ben, o adama öfkeyle, hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu, burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah (c.c.) bana emretmişti ki:

- “Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan’da al”

 Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan da olamaz. Bu nasıl iştir, diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi ”

Sonrası malum, emr-i hak vaki olur ve Azrail (as) o adamın canını alır.

Hz. Mevlana şu yorumu yapar:

İşte sen bütün dünya işlerini buna kıyas et. Gözünü aç ve gör ki, uğraşıp didişmekle mukadderattan kurtulmak mümkün değildir. 

Kimden kaçıyoruz?  

Kendimizden mi? 

Ne mümkün? 

Mukadderattan kaçmak, kendi nefsinden kaçmak gibidir. Bu da imkânsızdır. Yoksa Hak'tan mı kaçıp kurtulmak istiyoruz? 

Ne beyhude zahmet!..


Krallar, katiller, gölgeler, kalemler…

Photo: Ömer Sanda


Farkındayım; yazı çizi işinin gölgesinde en az keyif çatanlardan biriyim. Öyle de olmak zorunda, zira şöhret denen bu şatafatlı çınarın gövdesine olan mesafem asla bir kol boyuna düşmedi. Aramızdaki münasebet hep tek taraflı ve açıkçası soğuktu. Ha, bunu ben bilerek ve isteyerek yaptım da diyemem. Hani şairin, ‘bana ne verdinse al/sazını kafana çal/ver bana kavalımı’nda dediği gibi, bilinçli bir reddediştir de, diyemem açıkçası. Uzanacak mesafeye dahi ulaşılmayan kovanla ilgili hayal kuramamak, diyebiliriz belki. O kadar.

Lakin buna rağmen, kendi mütevazı ölçeğinde bir yükseklikte oldu hep sedirim. Bunun için de, hep şükür içerisinde oldum açıkçası. Proje çocuğu değildik ki, kurgulanmış bir kariyerin GPSli kıvrımlarında emniyet ile ilerleyelim. Bilenler bilir, hep ‘gelişine vuran’ bir tarzım ve zuhurata tabi olan yöntemim oldu.

Bunları söylüyorum diye şikayetçi olduğum da sanılmasın.

Ve fakat…

Zaman zaman mesajlar alırım… Yok, yanlış ifade ettim, her zaman mesajlar alırım almasına… Misal, bu satırları yazmadan önce, bir okurumun köyündeki arsa imarıyla ilgili yardım mesajını aldım. Elim kolum bağlı tabi, yardımcı olamadım. Lakin zaman zaman mesleğimle ilgili mesajlar alırım.

Genelde şöyle denir: Ben de sizin gibi yazar olmak istiyorum, ne tavsiye edersiniz?

Açıkçası, bu soruyu soran kişi için maç bir farkla mağlup başlanmıştır ama yine de kırmam, umudunu baltalamam bu tip soruları soranların.

Dostoyevsky’den bahsederim genelde. Onun yazarlık ile ilgili prensiplerini naklederim, hemen her meslek gibi bizim mesleğimizin de, çok küçük bir yüzdesinin yetenek, geri kalanının çalışmak olduğunu anlatmaya çabalarım dilimin döndüğünce. Sanat işin ihsan edilmiş (verilen) boyutudur ama çok küçük bir yüzdesidir. Esas büyük parsa zanaatta yani çalışmaktadır.

Bu lafı söylemekten asla hazzetmem ama yeni nesil ne yazık ki, çok az enerjiyle çok fazla yol alan araç olmak isterler. Teknik anlamda yakışıklı durur bu talep. Yani, hiç çaba harcamayayım, lakin büyük yazar olayım, büyük şair olayım, büyük sinemacı olayım vs…

Hatta mümkünse, hiç taş atmayayım, hiç kolum yorulmasın ama kurbağa da kalmasın ürkütmediğim, hepsini korkutayım.

Yok tabii böylesi kaymaklı kadayıf hiçbir meslekte!

Her talep, biraz önce bahsettiğim masum şekilde olmaz ne yazık ki!

Dikkatinizi çekerim tırnak içinde kullanıyorum, ‘yaratıcı’ mesleklerde ‘zımni haset’ denen bir şey vardır. Eğer kontrol altına alınmazsa, nemin kesme şekeri eritip bitirmesi gibi bitirir insanı. Bir damla ıslaklık alır götürür tüm o geometrik ve kristalize güzelliği. Çamurlaşmış ve yapış yapış bir tuhaf organizma bırakır geriye.

Çünkü bu meslek biraz da ‘Mutlak Yaratıcı’yı taklit etmektir. Onun o muhteşem sıfatının binlerce filtreden geçmiş yansımasıdır. İşin künhüne varamazsanız ‘tırt’ bir imitasyon olarak kalma ihtimaliniz yüksektir. Buna rağmen, iyi taklit para eder başka şeylerde olmadığı kadar. 


Van Gogh’a ‘dahi’ deriz mesela, ‘büyük yetenek’ deriz çizdiği şeylerin orijinalini yapanı unutarak. Yer çekimini keşfeden Newton’u sanki yer çekimini oluşturan oymuş gibi kutsar, yüceltiriz. Oysa bilen bilir ki, Newton’un ki minik bir fark ediştir sadece. Zira elma dünya kuruldu kurulalı yere düşmektedir!

Kimi zaman ya zımni hasetten ya da samimi olarak istekten kaynaklanan, -çoğu kastı aşar bu taleplerin bilirim- mesajlar da alırız. Misal, ‘Sizin yerinize talibim, en az sizin kadar iyi yazabileceğimi düşünmekteyim’ der kimi mesajlar.


Yazan kişiler, şunu bilmediklerinden, hoş görülürler genelde bizler tarafından; eğer öyle bir şey olacaksa, bu kısım aklına bile gelmez talip olanın. Zira, talip olunan şey bulunulan nokta ya da makam değildir, olmamalıdır.

Bir yazarın koltuğuna talip olmak, o yazar gibi yazmayı istemeyi aşar bu nedenle. Sanılır ki, o kişi, orada yazdığı için böylesine yazabiliyor.

Bir yanılsama elbette bu.

Tecrübeyle de sabittir.

Nice yazarlar, çizerler, sanatkarlar vardır ki, bulundukları nokta ile hem dem olmalarına rağmen, haklı-haksız kopar ya da koparılırlar. Ama başka bir yerde yine neşv ü nema bulmaları uzun sürmez asla.

Şekspir’in (orjinalini yazınca canım şekerpare çekiyor, o yüzden yazmıyorum) hangi oyunuydu hatırlamıyorum ama şöyle diyordu: Kralı öldürerek kral olunmaz, katil olunur!

Acı ki, katil olmayı kendine kariyer olarak belirleyenlerden çok fazla bir şey beklememeyi öğretti bana bu meslek.

Çünkü arı bal yapmayı bir yerde öğrenmez ve sorduğunuz da ‘nasıl yapıyorsun bu şahane balı’ diye, cevap veremez. Aslında cevabı vardır bu sorunun, ‘ne bileyim’ diyebilir arıcık, ‘Ben def-i hacetimi gideriyorum, siz yiyorsunuz!’

“Yükselmenin en alçakçası” olarak tanımlar atalarımız, bir başkasının omzuna basarak yükselmeyi. Birinin cesedi üzerinde ayağa kalkanı göstermemiştir tarih. Ve hiçbir kişi, başka kralı öldürdü diye tarihe kral olarak geçmez, katil diye anılır.

Michaehangelo’ya ‘usta’ demişler, ‘bu şahane heykelleri nasıl yapıyorsun, inanılmaz güzeller?’ Sakin sakin silkelemiş önlüğünü büyük heykeltıraş ve şöyle demiş, ‘Bir şey yaptığım yok, sadece taşın fazlalığını alıyorum.’

Bir yazar için de farklı değildir durum, hasılı ekstra bir şey yaptığımız yoktur bizim, tüm yaptığımız harfleri kağıda itelemekten ibaret.

Ez cümle, genç meslektaş adaylarıma sesleniyorum; siz siz olun kimsenin yerine, koltuğuna, köşesine, kitabına, programına, makamına talip olmayın… Ya öyle bir makam yok olacaktır o yazar ya da sanatçı gidince. Ya da talip olduğunuz koltuğun büyüklüğü ödünüzü kopartacaktır.

Siz iyi yazmaya, farklı yazmaya talip olup çabalayın. Damlatılmışsa ruhunuza sanat denen ırmaktan birkaç damla yetenek, onu zanaatkarlıkla birleştirin, çok çalışın. Biri gibi olmaya, birini taklide vakit harcamayın. Çünkü o da en büyük sanatkarın taklidinden başka bir şey yapmıyor. Gölgeleri değil, ışığın sahibini taklit etmeyi deneyin.

Göreceksiniz, çok şey değişecektir hayatınızda… 

13 Kasım 2011 Pazar

Şehir ve hüzün

Photo: Donato Bucella


Kuşluk vakti…

Kırk odalıdır kırık hayallerim. Koridorlarında sensizliğin ayak sesleri. Yorgun uykularında kolları kopuk analar, çocuklar gece boyu ağlamaktan bitap düşmüş kucaklarda. Hüzün usta bir hırsız gibi çekiyor elini ayağını evlerden. Şimdi sokaklar sahne almakta.

Yağmur iniyor sessiz ve inceden… Gece boyu homurdanan bulutlar da kabaran göğüslerini sakinleştirmişler.

Yağmur, sessiz. İnce…

Gittiğinden beri ipini çözdü yağmur, olur olmaz geziniyor saçaklarında şehrin.

Her damlası bir ünleme dönüştü yaşların, satırbaşlarını isyan işgal etti yasların.

Gidenler gitsin, kırılır ama gönül koymayız. Birileri beklemeli bu şehri, bir kişi bile kalsa yeter yaşatmaya hayalleri.

Olsaydı Ferhat, delmezdi, üstüne getirirdi şehrin altını.

Bilir misiniz, kuşluk vakti ağartır en çok saçları!

Öğlen üzeri…

Acelesi var kentin. Vitrinlerde mahrem teşhirleri. Acıları gizleyemez boyalar; dökülüyor evlerin köhnemiş rimelleri. İstif istif hüzün resmigeçidi otobüsler. 
Otomobillerde yalnızlık senfonileri. Sokak lambaları şehrin katipleri.

Yağmur hançerliyor minareleri.

Soğuk duruyor rüzgar, kabullenmiyor mesafeleri. Yalnızlık üşütüyor şehirleri. Küskün zaten güneş, nicedir asık yüzle, gözetiyor pencereleri.

Puslu bir ikindi koyuluğu geliyor ansızın. Öyledir, akşam rol çalıp durur bu mevsimde ikindilerden, erken yanar şaşkın fenerleri. Karanlık suları bölen gemi sirenleri.

Akşam örtüyor serin ve ıslak tülden karalığını şehrin üstüne. Karalık, karanlığa dönüşüyor, akrebin aceleci hamleleriyle. Karanlığın koyuluğuna akıtıyor tüm zehirleri.

Şehir susuyor… Bomboş duraklarda yalnızların unutulmuş elleri.

Ve deniz, upuzunu bir uykuda… Zaman zaman anlı kabarsa da, uzanmış, başı ağrıyor herhalde. Rıhtımları uzaktan gözetliyor hırçın bir lodos. Öfkeyle koşarak yaklaşıyor sonra, eğilip soğukluğunu alıyor suların ve yosunlaşmış yüreğine vuruyor kayalıkların.

Şehir üşüyor…

Bacalarından dumanlar tütüyor canları yananların. Titriyor hasretliklerin hayalleri.

Bu şehir, giden kokuyor her zaman.

Bacaları korkuyor geceleri, kurum soluyor ciğerleri. Sancılanıyor gece, kim bilir daha nelere gebe? Hüzün uzattıkça uzatıyor geceyi, sabır bir serum şişesinin haznesi gibi, damla damla sınıyor sabredemeyenleri.

Damarlarında yaş geziniyor yalnızların, yakıyor genizleri.

Bildikleri en yakıcı ve yanıcı madde gözyaşı… Kucakladıkça kaybediyorlar gölgeleri.

Önce bir müezzin kutsuyor şehri, sonra buruk bir ezan geziniyor izbelerinde. Birkaç dişini daha döküyor yaşlı ağaçlar. Yerlerde yaprak ölüleri.

Karanlık ve ışık, kışın harp halinde sanırım. Yazlarında pek bir romantik oluyor münavebeleri. Kazanan hep koyuluk oluyor, çünkü ordusu güçlü! Soğuk en sert muarız, en titretici savaş erleri. Şahit gösterirler camlardaki terleri.

Yalnızlık uzatıyor tüm gölgeleri. Uzanıyor ve aydınlığın kıyısında erimeye başlıyor nihayetinde.

Yorgun bir uykuya dalıyor bebeler, anneler ve yalnızlar; kimsesizliğin azat kabul etmez köleleri.

Ve gün doğuyor pencerelere…

Döngüyü tamamlıyor hüzün, kalınlaştırıyor çizgisini fasit dairelerin.

Yine sabah... Hadi, gizleyin yaralarınızı yalnızlar!

Unutulmuş bir şarkıyı mırıldanıyor dudaklar;

Kimse bilmez be canım, geceleri ağlarım!

11 Kasım 2011 Cuma

Seven ne yapmaz?



Buğulu gözlü bıyıklı adam bir piyano başına oturmuştur. Bakışları kadrın dışındaki bir yerde iken bir iç çekişten sonra başlar söylemeye: Bana kollarını uzatsan biraz. Sana kul olurum seven ne yapmaz?


Kamera usulca yaklaşır genç adama. Gözleri dolmuştur ve bakışları hâlâ o bilinmeyen yerdedir. Sonra değişir kadr: Bir orkestra gelir görüntüye. Klarnette Münir Özkul, çelloda Sami Hazinses, borazanda Ergun Köknar vardır. Esin Engin ise vokal yapmaktadır.


1970 yapımı bu filmi gece yarısı yakaladım kanalın birinde. Merhum Ecevit'in cenaze görüntüleri gösteriliyordu hâlâ bazı haber kanallarında. Cenaze arabasının arkasına tutunarak saatlerce yürüyen Rahşan Hanım'ın görüntüsü burkmuştu yüreğimi...


Gel öldür bu ömür, böyle tükensin.


Sana bin can feda seven ne yapmaz...


Kerime Nadir'in ilk çekimi 1940'ta yapılan aynı adlı romanının Orhan Aksoy tarafından yönetilen ikinci çevrimiydi ekrandaki. Rafine bir hüzün, içinden çıkılmaz bir dram vardı filmde. Ki zaten piyanisti canlandıran Kartal Tibet, çok dayanamayıp kaçtı sahneden. Duvarını el çizim, kocaman bir Hülya Koçyiğit portresinin bir gül eşliğinde süslediği odasına gittiğinde koro inadına devam ediyordu şarkıya:


Bu gönül uğruna neye katlanmaz.


Öl desen ölürüm, seven ne yapmaz?


Burada bir şeyi vurgulamak isterim: Kesinlikle bu yazının niyeti kimsenin aşkını küçümsemek, hafife almak değil. Aksine her sevginin kutsallığına inanıyorum...


Seven, bunu yapar mıydı sevdiğine? 
Akşam bu konuyla ilgili bir yazı yazma niyetinden sonra sabah Haliç Köprüsü üzerinden geçerken polislerin, köprü korkuluğuna yanaşmış biriyle pazarlık yaptıklarına şahit oldum. Boynunda siyah-beyaz kaşkol olan bir genç, korkulukların dış kısmına geçmiş, aşağı atlayacakmış gibi hareketler yapıyordu. Ve ağlıyordu... Nasıl bir sevgi ve hayal kırıklığı o genci gözyaşlarıyla korkuluklara tırmandırmış, ölümü göze aldırmıştı?


Ve dahası bu hastalıklı duruma sevgi demek mümkün müydü?


Cenaze arabasının tamponuna tutunan Rahşan Hanım geldi yine aklıma. Sonra insanların neden yaşarken bazı şeyleri ıskaladıklarını düşündüm tabii. Acaba Rahşan Hanım, eşinin elini tutarak 8 kilometre yürümüş müydü hiç? Ve acaba gerçekten destansı bir aşk mıydı bu?


Sonra filmdeki şarkı sözleri...


Seven ne yapmaz?


Seven hasta olduğunu bile bile eşini mayıs sıcağında saatlerce siyasi bir gösteri uğruna yürütür müydü?


Seven sevdiği ölüm döşeğinde iken üç kuruşluk dünya için siyasi görüşmeler yapar mıydı?


Kırıcı olmak istemiyorum; ama merak da ediyorum inanın! Sevenin ne yaptığını bilmek kadar ne yapmadığını da bilmek önemli değil mi? Ömrünün son döneminde, 'bırakalım Bülent siyaseti de, politikayı da, gidelim bir dağ evine yaşamımızın son döneminde' demez miydi seven?


Yanlış anlaşılmasın! Başta da söyledim; amacım asla bir sevgiyi, aşkı küçümsemek değil. Ve elbette Rahşan Hanım seviyor Bülent Bey'i, ki elbette Bülent Bey de onu seviyordu. Ama sanırım arada siyaset vardı ve her ikisinin de siyaset aşkı biraz daha büyüktü bu aşktan!

10 Kasım 2011 Perşembe

Ah Miyazaki ah!


Kalp yerine bir iyilik çiçeği taşıyordun göğüs kafesinde. Ülken tabii afetler ile en şiddetli şekilde imtihan edilen memleketlerden biriydi. Hele de depremle…

Acıyı yakından tanıyordun belki de bu yüzden. Gözyaşını çok iyi biliyordun sanırım. Bilmiyorum ama ihtimal ki bu nedenle bir grup arkadaşın ile kurduğunuz bir sivil toplum kuruluşu olan Association for Aid and Relief, Japan (AAR JAPAN)’da bencileyin çabalıyordunuz.

Kimlerin yardımına koşmamıştınız ki o güne kadar?

Başta kendi ülkende yaşanan acıyla beraber en ön safa koştunuz. Sonra haber geldi Zambia’da aldınız soluğu. 16 tane bisiklet 8 ambulans götürdünüz oralara. Hastalara evlerinde hizmet verdiniz bir süre. Virüs taraması yaptınız, yaşlıları ziyaret ettiniz.

Derken bir haber geldi ve Haiti’ye koştunuz. Deprem yerle bir etmişti. Bir yetimhanedeki yavrucaklara sahip çıktınız.

Afganistan’da zaten 97’den seri vardınız. Afgan halkın acılarını paylaşıyor, kadınlarına, çocuklarına yardım ediyordunuz.

Laos’a Vietnam’a koştunuz aynı heyecanla…

Din, dil, ırk ayrımı yapmıyordunuz. Nerede bir felaket, yokluk, acı ve ızdırap var ise orada alıyordunuz soluğu. Belki yaptıklarınız koca koca devletlerin, büyük şirketlerin yaptıklarının yanında mevzu bahis edilmiyordu bile ama gönüllere giriyordunuz elbette.

Myanmar’a gittiniz, Pakistan’a koştunuz, Tacikistan’da ilk ulaşanlardan oldunuz.

Ve biz, yok ‘ilahi cezaydı’, yok ‘devlet neredeydi’ diye tartışırken geldiniz üç kişilik ekiple Van’a. Günlerce kaldınız. Yetkililer ekranlarda çalım satarken siz Erciş ve köylerinde ev ev gezip ihtiyaçları gidermeye, mütebessim yüzünüzle moral aşılamaya devam ettiniz.

Bayramdan hemen önce ekibinizden biri geri döndü ama siz iki kişi Kurban Bayramı’nın içeriğini öğrenince mutlu oldunuz. Niyetiniz bayramda da sevindirmekti Van halkını. Öyle de yaptınız. Gidip parasını ödeyerek kurban alıp kestirdiniz ve poşet poşet, kapı kapı dağıttınız kurbanlıkları. İçi öfke ve nefretle dolu, bizden bir takım nasipsizler ‘Kurban filan da neyin nesi’ derken siz umut dağıttınız yüzlerce kilometre uzaklardan gelip.
Çadırlarda kalmıştınız uzun süre ve ihtimal ki en yetkili ağızların, “Bugün itibariyle diyebilirim ki; deprem açısında en güvenilir Van ve Erciş'tir." Demesine güvenip otele yerleştiniz. Belki biraz dinlenmek, yorgunluğu atmaktı niyetiniz, bilemiyoruz.

Kaç sakata protez temin ettiniz bilmiyorum.

Kaç kazazedenin altına tekerlekli sandalye taşıdınız dünyanın bir ucundan habersiziz.

Esasen bir şey getirmenize de gerek yoktu. Yüzünüzdeki o tebessüm de yeterdi mağdurlar, mazlumlar ve yoksullar için.

Sonra…

Japonya’da olsa, istifinizi dahi bozmayacağınız, sadece devrilmesinler diye çay bardağınızı tutacağınız şiddette bir depremle, 5.6 ile yıkıldı içinde bulunduğunuz bina.

Önce ekip arkadaşınız Miyuki Konna’yi çıkardılar enkazdan. Sevindik çocuklar gibi. Ağırımıza gitmişti, oralardan yardım için uzanan elleri çürük beton altında ezmek. 13 saat sonra ulaştılar sana, o iyilik çiçeği kalbinin etrafındaki tüm kemikleri ezmişti bizim ihmalkarlığımız, sorumsuzluğumuz, vurdumduymazlığımız.
Van’da soğuk bir otel enkazından çıkardılar 41 yaşındaki ağır yaralı bedenini.

Son çırpınışlar da fayda etmedi… Belki ilk kez geldiğin bir yerde, dilini, inancını, kültürünü bilmediğin topraklarda verdin son nefesini.

Ah Atsushi Miyazaki, ‘Dante gibi ortasındayız ömrün’ diyen Cahit Sıtkı kadar bile yaşayamayacaktın ne yazık ki!

Senden bize, utanç kaldı, ayıp kaldı, mahcubiyet kaldı. Bir iyilik çiçeğini soldurmanın lekesini çıkarmaz artık hiçbir şey.

Ay Miyazaki, bağışlar mısın bizi?









Yıkıldı Büyük Babil

Arka kapak yazısından:



“Bundan sonra, büyük yetkiye sahip başka bir meleğin gökten indiğini gördüm. Yeryüzü onun görkemiyle aydınlandı. Melek, gür bir sesle şöyle bağırdı:

‘Yıkıldı! Büyük Babil yıkıldı! Şimdi cinlerin barınağı, her türlü kötü ruhun uğrağı,
her türlü murdar ve iğrenç kuşun sığınağı oldu. ‘...”

Siz hiç düşmanınızı ensenizde taşımayı düşündünüz mü?

Cidden sizden nefret eden, sizin de ondan nefret ettiğiniz birini her salise, her an ensenizde taşımaktan ve geceleri onunla uyumaktan!  Her gece kulağınıza cehennem tasvirleri tıslanmasını. 

        
“Yıkıldı Büyük Babil - Barbarları Beklerken" belki en zor olanı deniyor; her geçen gün karmaşıklaşıp daha da giriftleşen bir topluma analitik olduğu kadar, popüler ve klasik argümanları da kullanarak çözümlemeler sunuyor...
Yazılar çok fazla disipliner olmasa da, içerdiği makul miktarda felsefe, sosyoloji, popüler bilim, politika ve mebzul miktarda ince mizah ile derinlikli bir düşünce göleti oluşturuyor.

            " Yıkıldı Büyük Babil - Barbarları Beklerken" makro alemden mikro düzleme kadar bilimin çok ta göz önünde durmayan ayrıntılarını, güncel oyaları ile çakıştırıp okuyucunun önüne bir perspektif koyuyor. İddiası (!) olmamasına rağmen, küçük çaplı sonuçları da içeriyor... Geriye ise bilimin o ağdalı ve anlaşılmaz üslubundan sıyrılmayı başarmış, çarpıcı tablolar kalıyor.

a

b 
c

d

Belki seçime katkı yapmak isteyen dostlar olur!

9 Kasım 2011 Çarşamba

DEXTER

Eli kanlı Robin Hood
ya da
kalabalığın içindeki yalnız antagonist: 




“Hem bıçağım, hem de yara,
Hem yanağım, hem de tokat,
Hem kurbanım, hem de cellat!”
Charles Baudelaire
(Kötülük Çiçekleri)


Öldürmek çok fena bir şey. En soğukkanlı katiller bile yaptıkları işlerden dolayı memnun değildirler. Seri katilik ise farklı bir ruh hali. Kriminoloji her ne kadar, tarih boyunca belirli bir disiplin içinde izah etmeye çalışsa da, döngüsü olmayan bir kem ruh harmonisidir seri katillik. Bu nedenle, bir seri katil diğerinin ruh halini anlamlandırmaya çabalarken ancak ve ancak kendi parametreleriyle okumaya çabalar. Kuzuların Sessizliği bu anlamda ‘kült’ bir filmdi.

Tüm seri katillerin aynı şekilde düşündüklerini söylemek ne kadar yanlışsa, aralarında hiç benzerlik bulunmadığını iddia etmekte o kadar yanlış olur. Bu benzerlikler psikolojik profil çıkarmalarda büyük fayda sağlar. Şiddet sürecinin başlamasında, bazı dış etken veya etkenlerin olduğunu söylemeliyiz. Bu etkenler hayali veya gerçek hayattan kaynaklanabilir. 


Ama seri katilleri karşılaştırmalı görmek için bir başka çalışma olan, ‘B Movie’ sayılabilecek olan Kevin Kangas’ın yazıp yönettiği 2002 yapımı “Hunting Humans”a bakmak gerekiyor. İki seri katilin yolunun kesişmesiyle sıklıkla yer değiştiren kedi/fare rolü eşliğinde seri katil ruh topografisini çıkarmaya çalışıyordu film. Ve Tim Cahill’in  ''Gömülmüş Rüyalar''ından şu epigraf ile açılıyordu: “Kimse bir cinayeti yüzünüzden okuyamaz. Sizi diğerlerinden ayıracak bir damga, ruhunuzda büyüyen karanlık çiçeği gösteren bir işaret yoktur. Eğer korku ve kargaşayı ve vicdan azabını kanıtlarla beraber gömebilirseniz, insanlar sizi her zaman gördükleri gibi göreceklerdir.”

Kötülük ancak kendisinden daha kötüye yöneldiğinde ulvileşebiliyor sanırım. Esas soru şu: Kötülük, adaleti uygulamak için kullanılabilir mi?
Dexter Morgan modern hayatımıza sızmaya başladığından beri (ki 6. Yılını doldurdu) bu zor soru ile neredeyse her hafta yüzleşiyoruz.

Açıkçası Dexter ile ilgili bir yazı kaleme almak, her ne kadar istenmese de mebzul miktarda felsefenin zorlu ve bulanık sularına dalmak anlamına da geliyor.

Zira öyledir;

İlgi gören her seri sanat eserinin kaderidir; ne kadar uzun sürerse, dümen o kadar felsefe sularına doğru kırılır. Süre uzadıkça derinleşir karakterler, dip koçanları yazılmaya başlanır ve (ne kadar gerçek üstü olursa olsun) daha da sahileşir.  

Dexter da tamı tamına böyle oldu. Belki yeterli ilgiyi görmese, sezonluk bir hoş dizi olarak kalacaktı akıllarımızda. Ama öyle olmadı. Sezonlar ilerledikçe bir yandan dallanıp budaklandı, diğer yandan kökleri en sert kayaları bile delerek daha derinlere indi. 

Baştan sona 'tuhaf bir film: Hunting Humans!
Psikopat köklerdedir!

Gelmiş geçmiş en bela seri katillerden olan Jeffrey Lionel Dahmer’in ölü nesneler ilgisi çocukken başlamıştı, o yaşlarda en büyük zevki, yollarda bulduğu ezilmiş hayvan cesetlerini toplayı kesmekti. Büyüdüğünde, bu marazi tutku kelimelere sığmaz bir sapkınlığa dönüşmüştü.

Senaristler Dexter Morgan’a benzer bir özgeçmiş yazmışlar. Biz elbette bunu çok uzun zamana yayılı olarak okuyabildik. Hatta yetmedi, sezon aralarında yayınlanan, Dexter Early Cuts – Maziden Kalanlar’da animasyon şeklinde izledik.

Girişte de belirttiğim gibi, aslında böylesi bir geçmiş şart değildir seri katillerde. Hatırlayalım; "Maskeni çıkar" der Tom Welles, aylardır peşine düştüğü sapık katili yakalamış ve yere yatırmıştır. Maskeyi çıkarır aşağılık katil. Bir anda karşılaştığı yüze tuhaf tuhaf bakar adam. Lakin yerde yatan katil baskın çıkar. Ve şöyle der: "Ne umuyordun, bir canavar mı? Adım George. Belki biliyorsundur. Kafan almıyor mu, hı? Hiçbir şey söyleyecek değilim. Söyleyebileceğim hiçbir şey gece rahat uyumanı sağlamaz. Dayak yemedim. Taciz edilmedim. Annem beni dövmedi. Babam hiç vurmadı. Ama ben böyleyim. Hepsi bu kadar! Gizemli bir yönüm yok. Bu işi yapıyorum, çünkü hoşuma gidiyor. Yapmak istiyorum." Tüm bunlar Joel Schumacher’in meşhur filmi 8 MM’de geçiyordu.

Dexter’in kurmaca geçmişi şöyle: 3 yaşındayken annesi (ki alkolik bir keştir kendisi) gözlerinin önünde elektrikli testereyle doğramak suretiyle öldürülür. Bir konteynır içinde oturmaktadır. Üvey babası gelip onu bulana kadar (bir ya da daha fazla gün) kandan oluşan minik bir göletin içinde ağlamaktadır. Daha sonraki bölümlerde, üvey babanın da çok masum olmadığını, vaktiyle annesiyle ilişki yaşadığını anlarız. Açıkçası çok zalim bir geçmiştir ona layık görülen. Anne gözlerin önünde doğranır ve ölümünü görmek bir yana, gün(ler) boyu onun kanlı cesediyle karanlık bir ortamda kalmak! Zalimce…

Ve Dexter’ı bu travma farklı yerlere sevk eder, ruhu savrulmuş, vicdanı ölmüş, duyguları iptal edilmiştir. Bir bölümde şöyle der;  "eğer bir kalbim olsaydı, şu anda kırılıyor olabilirdi"

Onun bu karanlık yönün ilk babası keşfetti. Babalar öyledir, oğulların karanlık yönlerini ilk onlar görür. Ve erdem gizleyebilir kendini ama karanlık gizlenemez…

Çok sürmez Dexter’ın kendisine neyin iyi geldiğini fark etmesi; öldürmek! Bir polis memuru olan üvey baba Harry, onda gördüğü bu derin karanlığı disipline etmek ister önce. Tıpkı Jeffrey Lionel Dahmer gibi hayvanlara yönlendirir onu. Ve yine tıpkı Dahmer’a yetmediği gibi Dexter’a da yetmez hayvan katledip, parçalamak.

Bunun üzerine Baba Harry farklı bir çözüm bulur ve onun karanlığını bitiremeyeceğini görür, hiç olmazsa kötülüğü başka kötülüklere yönlendirerek bize şunu söyler; evet, iki yanlış bir doğru etmeyebilir ama bazen ikinci yanlış insanı rahatlatabilir!

Esasen yerleşik ahlak nizamı için bir tür kanlı testtir Dexter ve yaptıkları. Bizi taraf olmaya zorlar, anlamaya, hak vermeye, tavır almaya güdüler. Zira ölçü kesinleşmiştir artık: Katilimiz yalnızca gerçekten suçlu olduğunu ispatlayabildiği diğer kötüleri ve (genelde) seri katilleri öldürmekte ve bunu yaparken “Harry'nin kaideleri” diye adlandırdığı mantığa sadık kalmaktadır. Malum bu kaide üvey baba Harry tarafından kendisine öğretilmiştir.

Şöyledir; madem içindeki öldürme güdüsünü engelleyemiyorsun o halde doğru kanalize et, sadece ve sadece hak edenleri öldür!

Tam da bu noktada her bu tür karakterde olduğu gibi şizoid yanına da değinmek lazım ve ölen babanın zaman zaman, hatta çoğu zaman, yanına gelerek koyduğu kurallara ne derece uyduğunu kontrol ettiğini görürüz.
 Özensiz bir buzdolabı gibi hissiz olan Dexter’ın rol yapabilmesi, yalan söyleyebilmesi ve gerçekleri gizleyebilmesi de yine babasının (üvey tabi) öğrettiği şeylerdir ve bunlar da Harry’in kurallarıdır.
Açıkçası çok da işine yarar bunlar Dexter’in. Kim bilir, belki bu kaideler olmasa, ilk cinayetinde yakayı ele verecektir Dexter. 


Bir anti-kahraman

Dexter Morgan asla kahraman olmak isteyen ya da kahramanlık özelliklerine sahip bir karakter değildir. Hatta kendisi şiddetle kaçarak reddeder kahramanlığı.

Güldüğü ya da ağladığı görülmemiştir. (Görülmüşse de kayda değer bir şey değildir ya da rol yapıyordur) Bir yerde şöyle der hatta: “Sanırım şimdi ağlamam lazım ama…”

Merhameti yoktur, vicdan konusu ise şüphelidir. Zira ilk beş sezon çizdiği ‘vicdansız’ karakter, 6. Sezonda çatlamaya başlamış ve ufaktan vicdan emareleri göstermiştir. Bunda en büyük etken, oğludur belki de. Birazdan teferruatlı bakarız buna.

Korkuyu bilmez mesela, eziklik hissetmez, aşağılanma hissi yoktur.

Zekidir de, çok zeki hem de, tercih edilecek bir düşmanda olmaması gereken zekaya sahiptir!

Ve inanılmaz derecede düzenlidir. Dizi bize hiç göstermez ama muhtemelen spora düzenli vakit ayırmaktadır, zira fittir ve sürekli antrenmanlıdır. Beslenmesine, sağlığına dikkat eder, giyimine o kadar dikkat etmese de, kendine has bir giyim tarzı vardır. Odası sürekli düzgündür, evi hep temiz ve topludur.

Aslında böylesi bir karakter şüphesiz iticidir ama nasıl bir başarıysa bu izleyicinin gözünde Dexter’da bir çocuksuluk da vardır. O kadar cinayet işler ama hala masum bir görüntü ile sempati kazanır hep.

Seri katillerde kurbanlardan topladığı bir koleksiyon vardır, Dexter ise kan koleksiyonu yapar. Klima kapağının hemen ardında saklar günah galerisini. Bu arada ne işimize yarar bilmem ama bir ara kan gurubunu da öğreniriz: AB RH Negatif’tir.

Esasen insan değildir Dexter, canavar ise hiç değildir…

Zoraki bir Raskolnikov durumu vardır. Olay mahalline zorunlu olarak gider, ancak hissizliği ve tepkisizliği ile Dostoyevsky’e bir reddiye gibidir.

Yalanı ve rol kesmeyi babasından öğrenmiştir ama bazen şaşırtıcı derecede dobra olabilir. Sözgelimi, ‘Seni kardeşim gibi seviyorum’ diyen adama, ‘kendi kardeşimi öldürdüm, senin kardeşini de” diyebilir yekten. Ve elbette adamı da öldürür sonunda!

Dexter Morgan’ı en karizmatik yapan unsur ise şüphesiz ‘iç sesi’dir. Tonlaması, her biri müthiş felsefi derinlik içeren cümleleri. Bir retoriği vardır kafa sesinin…

Allah inancı yoktur, ama bunun katillikle değil hissizlikle ilgisi vardır sanırım. Kendisi her ne kadar bunu ‘Babam kiliseye sıcak biri değildi’ ile açıklasa da gerçek elbette öyle değildir. Bu durum 6. Sezonda değişikliğe uğrar gibi olacaktır. 



Nasıl öldürüyor?

“Canavarlarla dolu bir ormandayız” diyor merhum Meriç; “yolumuzu hayaletler kesiyor” Modern dünyaya bir şekilde kötülük edenlerin başına üşüşen kanlı ve keskin bir hayalettir Dexter. En usta bir hırsızdan daha ustaca girer kurbanlarının evlerine, yapar araştırmasını. Olay yeri inceleme uzmanlarına taş çıkaran bir okuması vardır. Evet, kan çok şey anlatır ama Dexter, kanın anlattıklarından çok daha fazlasını söyler her zaman. Ne ki bir Adrian Monk da değildir o. Cinayeti çözümlerken, katili kurban etmenin startını vermiştir çoktan.  

Ara sıra hatalar yapsa da (bu kadar kusur kadı kızında da olur) öldürmeden önce ince eleyip sık dokuyan bir katildir. Kendince kanıtları toplar ve zihninde kurduğu mahkemede ölüme mahkum eder. Kabul etmek lazım, biraz peşin hükümlüdür, başından muhatabın öldürülmeyi hak ettiğini düşünür lakin aksi çıkarsa da geri adım atmaktan çekinmeyecek kadar erdemlidir.

Öte yandan sistemin adaletine de güvenmemektedir. Bu nedenle kanundan delil kaçırabilir, gizleyebilir her zaman. Nitekim, 6x06 da Kardeş Sam’in katilini affetmek için söz verir ona. Ve en fazla yapabileceği, ‘git polise itiraf et’tir. Ancak katil bunu yapmak yerine, ‘aleyhime kanıt yok, tek tanık da öldü yaşasın’ triplerine girince bir anda kendi kimliğine geri döner ve bir karış suda boğar genç katili. 

Oysa Dexter birinin suçlu olduğunu kanıtlamışsa, o kişiyi yasal olarak da suçlamak mümkündür. (Zira katilin evinin duvarından almıştır kanıtı. Bu, daha önce sıkılmış bir mermidir)

Dexter’ı sair seri katillerden ayıran özellik ise teşhirci olmaması, adeta bir sanat eseri gibi üzerinde titiz çalıştığı kurbanlarını teknesinden (bu tekne de ilginçtir) denizin derinliklerine atar.

İlk sezonda öldürdüğü öz ağabeyidir, sonra ruh ikizim diyebilecek kadar sevdiği kadını öldürür ve yakar. Bedel de ödemiştir elbette. Masum, sıradan ve normal eşi Rita yı öldürtmek. Gevezelikten ve sıradan sevmekten başka suçu olmayan Rita, tıpkı annesi gibi kanlı bir şekilde öldürülür. İntikam alacaktır Dexter ama daha da yalnızlaşacaktır son tahlilde. 






Karakterler

Tüm karakterler biraz kirlidir, neredeyse temiz karakter yoktur dizide. Kız kardeş Debra biraz temiz görünür ama onun da dili, küfürleri bayağılaştırır karakteri izleyicinin gözünde. Quinn, Masuka, Batista, LaGuerta ve diğerleri, hepsi defoludur, hepsine ucundan bulaşmıştır biraz kir.

En temiz olduğun düşündüğümüz küçük Harrison bile bazen tuhaf davranır ve ‘hain bebek’ gibi gösterilir seyirciye. Genelde uyumludur ama kimi zaman da huysuzluk ile Dexter’ın planlarını alt üst bile edebilir.

Ancak, Dexter bir dönüşüm yaşayacaksa bunun temel sebebi (ve başlangıç noktası) de küçük oğlu Harrison olacaktır. Burası kesindir.

Senaristler oluşturdukları karakterler ile iyi ile kötünün arasındaki çizgiyi o kadar inceltirler ki, neredeyse kopma noktasına gelir ve kimi zaman Yin Yang gibi birbirinin alanını işgal eder iyi ve kötü.

Bir ara iyi olarak kayın pederi ve validesi sızar gibi olur diziye ama uzaklaştırılmaları uzun sürmez elbette. Üvey evlatlarında bile saf bir iyilik göstermez bize yazarlar.

Bazen bizi şüpheye düşürür senaristler. Onun iyiye doğru evrildiğini düşünmeye başladığımız an bizi hayal kırıklığına uğratırlar. İçimizdeki katili eritmek istemezler zira. Bazen de bunun tersini yaparlar. Seyirci empatisinin dip yaptığı ve Dexter’ı mutlak kötü olarak algılamaya başladığı anlarda öyle bir cinayet işletirler ki, içimizin yağı erir. 3. Sezonda çocuk tecavüzcüsü Nathan’ı doğrarken ‘kimse çocuklarımı incitemez’ diye belağatlı bir laf eder mesela.

Esasen onu tam olarak bir yere sabit şekilde konumlandırmamızı istemez yazarlar. Belki haklıdırlar da, öylesi bir durumda bir süre sonra sıradanlaşacak ve her hareketi önceden tahmin edilmeye başlanacaktır Dexter’ın. 

Oysa Kangans’ın Hunting Humans’ında şöyle bir replik vardır: “Şimdiye dek 107 kişiyi öldürebilmiştim. Sadece bu şehirde 12 kişi! İnsanları öldürmenin bu kadar kolay olmasının sebebi; alışkanlıkları! Evet! Benden başka herkesin var. Alışkanlılarını öğrenene kadar kurbanlarımı takip ettim. Gerisi çok kolaydı.”


Ve 6. Sezon

Esasen daha dikkatli izleyip, daha sıkı bir okuma yapıldığında, eminim bir çok alt metin çıkacaktır Dexter dizisinden. Kim bilir, belki her kurban ile anti-kahraman arasında çok daha farklı katmanlar keşfederiz, bilemiyorum. O kadara gücümüz yok, yazının hacmi şu anda bile kaynayıp taşmaya başladı.

Lakin şu satırları yazdığımız ana kadar dizinin 6. Sezonunun 6. Bölümü yayınlanmıştı. An itibarıyla 6. Sezonun diğerlerinden çok farklı bir yola girdiğini söylemek mümkün. Elbette, senaristler bir anda bu kanaati ters yüz edebilirler ama bahsini ettiğimiz gerçeği de değiştirmeyecektir bu durum.

6. Sezon’da kendi içindeki, o güne kadar hiç fark etmediği bir yönünü; ışığı fark etmesi için zorluyor üvey babası. Dexter, o güne kadar hep karanlık ile muhatap olurken, çok fazla inanmasa da, bir ışığın varlığıyla ilgili şüpheler uyanıyor içinde.

Seri boyunca her ne kadar genellikle bir Katolizm güzellemesi ya da aforizması yapılsa da son sezon farklılaşmaya başlar bu durum.

Çocuğunu yazdırmak istediği (bakınız çocuğun geleceğiyle ilgili endişeler, bir seri katilde olmaması gereken zaaf madde 1) Katolik okulunun sıradan rahibesi ona esaslı bir inanç dersi veriyor. Başlarda önemsemese de, yola geliyor Dexter ve çok inanmasa da rahibeye hak verdiğini itiraf etmek durumunda kalıyor.

Ve elbette bu sezonun iki çok önemli kahramanı:

Kıyamet Katili Gellar

Borther Sam…


Biraz önce dediğimiz gibi, Dexter’da iyi ile kötü arasındaki çizgi o kadar inceliyor ve eriyor ki, son sezonda artık birbirine karışmaya başlıyor. Bu iki birbirine zıt karakter, biri iyiliğin, diğeri kötülüğün temsilcisi, aynı kaynaktan besleniyor.

Esasen Brother Sam de, geçmişi karanlığa dayanan bir karakterdir, lakin içindeki ışığa öyle bir sarılmıştır ki, kendi katilini affedebilecek bir erdem boyutuna geçmiştir. ‘Affet onları Tanrım bilmiyorlar’ cümlesini anımsayalım.

Keza daha önce belirttiğimiz gibi, dizi ara ara izleyiciye, ‘yoksa dönüşüyor mu, iyiye mi gidiyor?’ diye sorular sorduruyor ama sonra ‘oh değişmemiş’, dedirtiyordu. 6. Sezonda sanki bu değişim kalıcı olacak gibiydi. ‘di’ diyoruz zira 6. Sezonun 6. Bölümünde yine tersten vurdu yazarlar!

Gellar, gerçek mi yoksa farazi mi yüzde yüz olarak kanıtlanmamış bir karakter. Eğer diğer katil (nispeten daha masum) Travis’in ürettiği bir sanal kahraman değilse (Dövüş Kulübü’nü hatırlayalım) işlediği tüm cinayetleri kutsal metinlere dayandıran bir sapık seri katil.

Brother Sam ise çok farklı. 





Esasen Dexter’ın kurban portföyüne giren Sam, Dexter’ın yaptığı titiz araştırma ile masumiyetini kanıtlar ve onun kazanılması çok zor olan dostluğunu ve gönlünü kazanır. Adanmış bur ruhtur Sam.. Üstelik bataklığın tam ortasında olmasına rağmen, son derece cesur ve karakterlidir de… Ve maalesef bu yüzden çok yaşayamaz!

Bu arada Sam’i ünlü ve karizmatik sanatçı Mos Def’in canlandırdığını hassaten vurgulamak gerekiyor. Malum, Def bir süre önce Müslüman olup Yasin Bey ismini almıştı. Ki jenerikte bu ismi kullanılıyor.
Şöyle bir bileşik kap durumu vardır 6. Sezonda: Dexter insanileşip, (her ne kadar kendisi pek inanmasa da) içindeki ışığı aramaya başladığında karşısına çıkan katil, en psikopat ve tehlikeli olanıdır. Gellar böyle bir adamdır. Her cinayeti bir mesajdır modern topluma ve bunu din adına yapar. Sam ise aynı din adına insanları iyiliğe çağırır.

Kabul etmek lazım ki, sadece Katolizm ile ifade edilebilecek bir hüner değildir bu. Yasin Bey, bu karaktere İslami yorum da katar şüphesiz.

Ne ki, dizinin sanat yönetiminde karşımıza çıkan bazı ayrıntılar, dizinin İslam inancına çok da uzak olmadığını bize gösterir. Gellar’ın asistanının evindeki raflarında dolanırken Kur’an nüshasını görürüz. Ve başka Arapça kitaplar. Buradaki en önemli kitaplardan biri ise, Crane Brinton’un The Fate Of Man’idir. Modern dünyanın pespayeleşmesi ve tarihin sonuna yaklaşıldığını anlatır yazar bu kitapta ve seri katilimiz buradan da beslenmektedir. 



İzleyici insanileşen Dexter’dan ne kadar hoşlanır bilemiyoruz ama senaristler her sezon yaptıkları oyunu yapar ve sezonun tam ortasında karakteri tekrar fabrika ayarlarına çekerler. Dexter’ın bile neredeyse inanmaya başladığı aydınlık ve ışık bir anda kaybolur. Karanlık olanca kasavetiyle geri gelir.

Ve içindeki son ışığı da kararınca, ağabeyi (hayalet şeklinde tabii ki) karşısına çıkar Dexter’ın, babasının yerini artık insafsız karındaşı ve meslektaşı almıştır. Korkarım ki, iflah olma sınavını yitiren Dex, daha da gaddarlaşacak ve ekrandan odalarımıza daha fazla kan sıçrayacak!

Hani insan bazen yaşasın istiyor böyle karakterler, yaşasın ve gelip şu N.Ç olayına bir el atsın mesela!

Dexter ile ilgili ikinci okumayı buradan bulabilirsiniz.