8 Şubat 2012 Çarşamba

Lazarus ayağa kalk!

Pht: Ivano Cheli


Ölmek
Bir sanattır, her şey gibi.
Özellikle iyi yaparım.
(S. Plath)



Sabah aynaya baktım, bir sürü düşünceler. Tek başına anlam ifade etmeyen, ancak bir iskambil destesini alıp bir ucundan 'tırrrt' diye hareket verince hareketlenen donuk kareler gibi düşünceler... Gün boyu aklımdaydı Isidore, ölümün, şeytanın, senin aklından çıkmadığı gibi çıkmadı aklımdan.

Gitmek, çekip gitmek, ölüme gitmek, ölümüne gitmek. Onun not defterinde, 'insan aptallığının gücünü asla küçümseme' diye yazıyordu. Isidore; benim suskun dostum, aptallığın mutlak bir gücü olmakla beraber, engin bir hazzı da olabiliyor bunu öğrendim bugün.

Ve anladım ki, insan yaptıkları kadar, yapmadıklarıyla da belirliyor kaderini. Doğruları kadar yalanları da ele veriyor kişiliğini. Söyledikleri kadar söylemedikleriyle de tanımlıyor kendisini. Ve aptallıkları, kurnazlıkları kadar, fayda ya da zarar veriyor kendi kendine!

Lazarus, İsa’nın Kudüs’ü ziyaretlerinde evinde kaldığı ve çok sevdiği bir adamdı. Kız kardeşleri Martha ve Meryem ile Bertanya’da yaşıyordu. İsa nebi bir gün Lazarus’un ölüm döşeğinde olduğu haberini aldı ve bunu işitince, ‘bu hastalık ölümle sonuçlanmayacak; tanrı’nın yüceliğine, tanrı oğlunun yüceltilmesine hizmet edecek’ dedi.

Kısa bir zaman önce Kudüs'lülerin saldırısına uğramasına karşın, çok sevdiği arkadaşını görmek için, öğrencileriyle Kudüs’e doğru yola çıktı İsa peygamber. Bertanya’ya yaklaştıklarında, Lazarus’un dört gündür mezarda olduğunu öğrendiler. Nebi, mezara vardığında, kabrin bir mağaranın içinde olduğunu ve mağaranın girişinde kocaman bir taş durduğunu gördü. Orada bulunanlardan taşı kaldırmalarını istedi.


Yüksek sesle dua ettikten sonra, ‘Lazarus, ayağa kalk!’ diye bağırdı. Ölü Lazarus, elleri ayakları sargılarla bağlı, yüzü bezle sarılmış olarak dışarı çıktı. İsa oradakilere, ‘onu çözün ve bırakın gitsin’ dedi.


Bu kadar değil tabii öykü, devamı var Hıristiyan metinlerde ama yorumları çok farklı. Katolikler, Aziz Petrus özellikle cehennemde bulunanları İsa’nın çıkarma gücünün sembolik örneği olarak tanımlıyorlar. Baptistler ise, tıp biliminin uç noktasına ulaştığını İsa’nın. Teologlar bilir elbette ama bence öykünün devamında gizli Lazarus'un ayağa kalkmasının esrarı.

Lazarus dirildikten kısa süre sonra Barabbas isimli biri tarafından öldürülür ancak peygamber ile Barabbas aynı anda tutuklanırlar ve halk katilin Hz. İsa olduğuna inanır, o hapse atılır. Peygamber hayat verdiği birinin canını aldığı gerekçesiyle zindana atılır. Hikayenin devamı Katolik kilisesinin metinlerinde var İsidore, ama eğil bak kulağına ne fısıldayacağım. Lazarus İsa’nın bir saflığının cezasıdır aslında. Çünkü peygamber, kız kardeşlerin yakarışları sonucu Lazarus'a 'kalk' demiştir!


Ölüme gitmek, gidebilmek bir sanattır İsidore. Herkes beceremez. Hele aptallar hiç. Plath, 'en görkemli gidiş, Anka kuşunun gidişidir' diyor her on yılda bir intihar etmeyi denerken.

Bilirsin Anka’yı; Phoneix der mitologlar.

Anka, kırmızı ve altın renkli tüyleri olan bir kuştu, sesi de çok güzeldi. dünyada her dönemde yalnız bir tane Anka kuşu olur ve çok uzun süre yaşardı, neredeyse beş yüz yıl.

Sonu yaklaşmakta olan Anka kuşu, güzel kokulu dallar ve otlarla kendisine bir yuva kurar, bu yuvayı ateşe verir ve kendisi de alevlerin arasında yok olurdu. Tutuşan Anka’nın küllerinden yeni bir Anka doğardı. Yavru Anka, babasının küllerini hoş kokulu mürden bir yumurta içine koyduktan sonra, bu yumurtayı mısır’daki Heliopolis’e yani ‘güneşin kenti’ne götürür ve güneş tanrısı Ra’nın tapınağındaki sunağın üzerine bırakırdı.


İnsanın nasıl doğduğu çok önemsenmez, ama ölüm önemsenir. Tarih kitaplarında da, güçlü edebi metinlerde de en görkemli sahneler ölüm sahneleridir. Sabah yataktan çıkışlarımız bu sebepten önemsenmez.

Petrus bu yüzden önemsememiş Lazarus'un kalkışını.

Ya ölümünü, öldürülüşünü.!

Başka bir ballandırılmış retorikle anlatır Pilatus'un Fisih Bayramı’nda çok istemesine rağmen halkın tepkisinden korktuğu için 'bu adamın kanı benim ellerimde değil' diyerek İsa'yı serbest bırakamayışını.

Annem her üzgün sabahımda beni dürterek uyandırırken omuzlarımdan, sanki 'Lazarus hadi kalk' diye haykırıyor ve ben olmayan gölgelerin şaşkın bakışlarıyla, yeryüzüne ikinci kere gelmiş bir ölümlü gibi hayretle sürükleniyorum banyoya. Aynaya bakıp iç kulağıma fısıldıyorum; 'aptallığımın gücünü bugün küçümsemeyeceğim!'

Belki Lazarus gibi ayağa kalkmak değil marifet, Anka kuşu gibi gitmeyi bilebilmek!

Nasıl deniyordu;  işte bütün mesele.

Ya işte böyle...


Gölge/m

Pht: Latoday


Gün boyu yanımda taşıyorum sensizliği.

Yoruyor beni aslında biliyor musun?

Yetmezmiş gibi.

Bir de gece düşlerime eşlik ediyor varlığın.

Ne sadık hayallerim var!

Uyanır uyanmaz, baş ucumda hazır bekliyor beni.

5 Şubat 2012 Pazar

Nöbet



Yok hatıra gizleneyim;

seni anımsatmayan.

Aslında kandırıyorum.

seni de kendimi de.

Havalarla ilgisi yok bu titremelerin;

düşündükçe üşüyorum…

2 Şubat 2012 Perşembe

Nihayet raflarda



Her sanat eserinin bir kaderi olduğuna fena halde inanırım. İçeriği ne olursa olsun hem de. ister çok kaliteli bir kitap, isterse acele yazılmış. yalapşap. Kaderi ne ise o vuku buluyor. Bu anlamda Ben Sonra Ağlarım biraz bahtsız bir kitap diyebilirim. Baskıdan çıkalı iki aya yakın bir süre olmasına rağmen, bir türlü dağıtıma giremedi. Aslında yazarıyla çok ilgili olmayan bu sıkıntılı durum, kaderiyle ilgiliydi. 


Buna rağmen bir heyecan var tabi... 


Blog okurlarına hem gecikmeden özür babında, hem de kitabı yazarken ki hislerim bilinsin diye kitabın önsözünden bir kolaj aktarıyorum. en altta da kitabın satışının yapıldığı bazı linkler bulacaksınız. 


Mecburi hikayeler!

Bu kitap hiç bir zaman olmayacaktı!


Eğer Türk sinemasının olmayan endüstrisi, hiç bir zaman ayağa kalkamayan sanat anlayışı, yetişmeyen sanatçısı, kırık dökük teknik altyapısı değişebilseydi...


Bu hikayeleri bir arada okuma imkanı bulamayacaktınız; Kalem ve düşünce erbaplarının cesaret verici görüşleri ve şevk veren destekleri olmasaydı.


Elinizde tuttuğunuz kitabın içindeki hikayelerin çoğu film (en azından kısa film) olmak üzere tasarlandı, kaleme alındı. Hatta bir çoğu sinopsis aşamasından bile geçip tredman, story-boardı çıkarılmış film malzemesi oldu.


...


Henüz 5 yaşında komşu evin avlusunda kurulan projeksiyon makinesini kurcalayan bir sinema meraklısı olarak, karşılaştığım her olayı, tanık olduğum her vakıayı film düzleminde hafızama kodlar hale geldim. Hafızamı film şeridi, gözlerimi kamera vizörü gibi -çoğu zaman bilinç dışı olarak- kullandım.
...


Edebiyat ile sinema arasında çok önemli iki fark var bence:
İlki yazar ile yönetmen arasındaki fark...


Biri yaratıcının bahşettiği yeteneği son derece lineer bir araç kullanarak muhatabına aktarıyor. Birikim ile yeteneği mezcederek kalemle şekil verip okuruna havale ediyor gerisini. Okur, kendi muhayyilesi nispetinde zevk alıyor, anlam üretiyor. Diğeri, yani yönetmen ise, yetenek ve birikimi ne olursa olsun bir çok bağlayıcı sebep ile kuşatılmış durumda. 
...


Okumaya başladığınız bu kitap kesinlikle iddialı bir çalışma değil. Hele hele
yazarının ‘hikayeci’ titri almak gibi bir düşüncesi hiç yok. Belki bir paylaşma arzusu var denilebilir. Sıra dışı olayları, anlaşılmaz derinleşmeleri, içe doğru konkavlaşmayı paylaşım.



Kitabı bulabileceğiniz bazı linkler:

http://www.karakutuyayinlari.com/kitap-ben-sonra-aglarim.htm

http://www.idefix.com/kitap/ben-sonra-aglarim-m-nedim-hazar/tanim.asp?sid=XOS8VRE0MS6AP2NHRPVY

http://www.okuoku.com/tr/ben-sonra-aglarim-butun-hikayeler-m-nedim-hazar-pid168822.html

http://www.limonkitap.com/kitap/ben-sonra-aglarim-butun-hikayeler-p518156.html

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=595312

Griftar olmuşum bunca nisyana




Yorum yazan güzel yazmış; kentin süslü duvarlarına atılan sert bir tokattır bozlak! 

Şükrediyorum, o halde varım!

Pht: Kamyar Adl



Darb-ı meselin öyküsü meşhurdur:

Allah ondan razı olsun, İbrahim Ethem,

Bir dervişe rast gelir,

Sorar halini hatırını;

‘Bulursak şükrederiz, bulamazsak sabrederiz’ der derviş.

‘Onu köpekler de yapıyor’ der gönül sultanı.

Esas marifet;

‘Bulunca dağıtıp, bulamayınca şükretmekte!’

Abartılır Descartes,

İş mi yani; var olmak için düşünmek!

Mağfiret şükretmekte.

Ki varlığı bilelim!

Dönüşüm



Anladım ki, sadece bir dili yok yağan karın.

Yağmurun tek lisana hapsolmadığı gibi.

Herkes için ayrı anlam ifade ediyor usul usul indikçe.

Ve bizler onu izlerken aramıza soluğumuzun buharlarını koyarak.

Terli camları aşıp,

Elimizden tutuyor kar tanesi.

Alıp farklı farklı diyarlara götürüyor ayrı ayrı.

İşte bir kız çocuğu…

İlk baharı görmüş kelebek gibi mutlu karda.

Koşuyor, zıplıyor çığlık çığlığa.

Bembeyaz bir hüzün sarkarken saçaklardan,

Çocukça masumiyetin beyazlığında çırpıyor şen şakrak kollarını.

Kozasından çıkıyor;

Kelebek oluyor çırpındıkça.

Eskiz


Bir kalemtraş gibi hayalin.

Düşündükçe kısalıyor kalemim.

Önümde sayfaları açık kirli bir defter.

Söyleyip de yazamadıklarımı,

Yazıp da söyleyemediklerimle

alt alta koyuyorum.

Fazla silgin var mıydı?

Kırılgan

Pht: Jean Haynes

Rüzgarın insafına kalmış pencere pervazı gibi göğüs kafesim.

Ve hayalin uzaktan lodos gibi vuruyor bedenimi.

Ne ki;

Kırıldı kırılacak.

Camdandır kalbim.