Markos Melkon, İzmirli bir Ermeni, tam ismi Markos Melkon Alemsherian. Askerlik çağına gelince Yunanistan'a gitmiş. oradan da ABD'ye... Manhattan'ın kabaralerinde yıllarca söylemiş, Türk müziği ve rebetika albümleri çıkarmıştır.
Güzeldir sevdaya dair öyküler. Hele hasret, mücadele ve vuslat içeriyorsa. Masallar ki bu yüzden sevilir; destansıdır muradına erenlerin yürek okşayan hikayesi. Sevdanın her türü kalbi titretir, gözleri buğulandırır, duyguları okşar. İster insan insana sevdalansın, ister iki hayvanın bizim anlamadığımız bir dilde olsun sevdası ya da bir hayvan ile insanın öyküsü. Değil mi ki işin özü aştır, sevdadır, anlatılmalıdır. Ancak itiraf etmeliyim ki, Spielberg’ün “savaşa ve çocuğa dair söyleyeceği bir şey kalmamıştır” diye düşündüğüm için, son filmi War Horse-Savaş Atı’nı heyecansız bekledim. Zira ‘cin’ yönetmen bugüne kadar bu konularda ne varsa söylemişti. Hangi film E.T’den daha etkileyici bir çocuk vizörü olabilirdi ki. Hangi savaş filmi Er Ryan’ı Kurtarmak’tan daha sarsıcı sahneler içerebilirdi ki?
Ancak Savaş Atı, bütün önyargılarımı tuzla buz etti. Hınzır bir yönetmenin, ustaca altından kalktığı kendi çapında epik bir film ile karşılaşınca, hem şaşırdım hem de böylesi bir önyargıyla yaklaştığım için utandım. Hikayesiyle devam edecek olursak:
“I. Dünya Savaşı sırasında kırsal İngiltere ve Avrupa arasında geçen “Savaş Atı”, Joey adlı bir at ile onu evcilleştirip eğiten Albert adında genç bir adam arasındaki muazzam dostlukla başlıyor. İkili mecburen ayrı düşüyor. Atın savaş boyunca yaptığı sıra dışı yolculuğu anlatan film Tarafsız Topraklar’da duygusal sona yaklaşırken atın karşılaştığı herkesin- İngiliz süvarilerin, Alman askerlerinin, bir Fransız çiftçi ve onun torunun - hayatlarını nasıl değiştirip onlara ilham verdiğini konu ediyor. Birinci Dünya Savaşı yıllarındayız. Tutunamayan çiftçi Ted Narracott, bir açık artırmada girdiği inat yüzünden yanına aldığı atı evine getirir. Başlarda asla ehilleştirilmeyecek gibi duran Joey (atın ismi bu) ile evin ergen oğlu Albert arasında sıkı bir dostluk başlar. Albert hayvana tutkuyla bağlanır ve Joey de ona karşı boş değildir. Ancak maddi durumlarındaki bozulma ve mevsimlerin de onlara oyun oynaması sonucu, atı satmak zorunda kalırlar. Joey bir subaya savaşta kullanılmak üzere satılır. Ve bir insan ile hayvanın acıklı ayrılığına şahit oluruz. Joey, yolculuğunun her adımında karşısına çıkan engellere rağmen karşılaştığı bütün hayatları etkiler ve değiştirir. Gel zaman git zaman, yürekli ve mert atımız Joey bir yandan yeni dostluklar, arkadaşlıklar kurup, kendi feragat hikayelerini yazarken, arkadaşını unutamayan Albert, arkadaşını bulup eve getirmek amacıyla Fransa'daki savaş meydanına gitmek üzere evden ayrılır…”
Bu tür filmleri izlerken, özellikle bizim gibi coğrafyada yaşıyorsanız, Spielberg türü yönetmenlerin ne çektiğinden ziyade, ne çekmediği aklınıza geliyor. Örneğin –sanırım- bir Irak hikayesi göremeyeceğiz bu yönetmenden. Ya da Filistin. Afgan bir çocuğun savaşta yaşadığı travmayı asla çekmeyecektir sanırım. Bu nedenle, Savaş Atı, en azından olumsuz şeyler içermiyor ya da sinemayı art niyetli kullananların işine yarayabilecek bir şey içermiyor diye sevinebiliriz. Bunun yerine usta yönetmenin en epik filmlerinden biri olma özelliği taşıyor Savaş Atı. Anlatılan maceranın masalsılığı bilindiği için, karakterleri oldukça yalın ve anlatımı abartısız tutmuş yönetmen.
Filmin kahramanları, öyküdeki savaşı değiştiren bir etkinliğe sahip değil. Kendi küçük dünyalarının duygusal kahramanları. Atmosfer olarak Er Ryan’daki hava kesinlikle yakalanmış, hatta daha insani bir platforma oturtulmuş.
Savaş Atı, içerdiği epizotlardan dolayı, tek parça bir filmden ziyade bir dizi film bölümlerinin kolajı gibi de duruyor. Yaşanan her küçük hikaye, bir diğer hikayeye bırakıyor yerini. Atımız sabit kalarak her bölümde başka kahramanı yaklaştırıyor bize. Finalde ise başladığı yöne dönüyor elbet mevzu.
Filmi izlerken, seyircinin zihninde oluşacak ilk soru şu: ‘Bir at nasıl bu kadar güzel oynar?’ Fakat dikkat buyurun, karşımızda dahi sinemacı Steven Spielberg var. Dinozorları canlandırıp, rol yaptırmış bir adamdan bahsediyoruz, bazı sahneler var ki, büyük aktörler o oyunun altından kalkamazken kahramanımız at, başarıyla rolün gereğini yerine getiriyor. Demem o ki, neresi gerçek at, neresi animasyon bilemiyoruz. Meraklıları için (hayvanseverlik konusunda aşırı hassas olan çevreler) özellikle vurgulayalım, filmde hiçbir hayvan en ufak bir zarar görmemiş, (izlerseniz göreceğiniz) meşhur dikenli tel sekansındaki o etki görsel ve ses efektinden kaynaklanıyor ve plastik yumuşak teller kullanılmış. Zaten bu anlamda hassasiyeti bilinen American Humane Birliği’nin kapı gibi raporları da ellerinde: “Gözlendi: Çok iyi." “Hiçbir Hayvan Zarar Görmedi."
Yönetmen, hikayesinin özetini ‘kararlılık’ kelimesiyle tanımlıyor: “Bana göre bu inanç, umut ve kararlılık- birbirine bağlı bir çocukla bir atın kararlılığının hikayesidir."
Bu kadar uzun olmak zorunda mıydı, o ayrı!
Oscar’ı verirler mi (Bu yönetmen sırasını savmıştı zira) bilemiyorum ama bildik şekilde savaş şiddet karşıtlığıyla övgüyü hak eden, anlattığı hikayelerin ve kahramanların sahiciliği ile sıradan olmayan bir film sunuyor bize Steven Spielberg.
Dört dörtlük bir Hollywood başyapıtıyla karşı karşıyayız. Ne eksik, ne fazla!
Ölmek
Bir sanattır, her şey gibi.
Özellikle iyi yaparım.
(S. Plath)
Sabah aynaya baktım, bir sürü düşünceler. Tek başına anlam ifade etmeyen, ancak bir iskambil destesini alıp bir ucundan 'tırrrt' diye hareket verince hareketlenen donuk kareler gibi düşünceler... Gün boyu aklımdaydı Isidore, ölümün, şeytanın, senin aklından çıkmadığı gibi çıkmadı aklımdan.
Gitmek, çekip gitmek, ölüme gitmek, ölümüne gitmek. Onun not defterinde, 'insan aptallığının gücünü asla küçümseme' diye yazıyordu. Isidore; benim suskun dostum, aptallığın mutlak bir gücü olmakla beraber, engin bir hazzı da olabiliyor bunu öğrendim bugün.
Ve anladım ki, insan yaptıkları kadar, yapmadıklarıyla da belirliyor kaderini. Doğruları kadar yalanları da ele veriyor kişiliğini. Söyledikleri kadar söylemedikleriyle de tanımlıyor kendisini. Ve aptallıkları, kurnazlıkları kadar, fayda ya da zarar veriyor kendi kendine!
Lazarus, İsa’nın Kudüs’ü ziyaretlerinde evinde kaldığı ve çok sevdiği bir adamdı. Kız kardeşleri Martha ve Meryem ile Bertanya’da yaşıyordu. İsa nebi bir gün Lazarus’un ölüm döşeğinde olduğu haberini aldı ve bunu işitince, ‘bu hastalık ölümle sonuçlanmayacak; tanrı’nın yüceliğine, tanrı oğlunun yüceltilmesine hizmet edecek’ dedi.
Kısa bir zaman önce Kudüs'lülerin saldırısına uğramasına karşın, çok sevdiği arkadaşını görmek için, öğrencileriyle Kudüs’e doğru yola çıktı İsa peygamber. Bertanya’ya yaklaştıklarında, Lazarus’un dört gündür mezarda olduğunu öğrendiler. Nebi, mezara vardığında, kabrin bir mağaranın içinde olduğunu ve mağaranın girişinde kocaman bir taş durduğunu gördü. Orada bulunanlardan taşı kaldırmalarını istedi.
Yüksek sesle dua ettikten sonra, ‘Lazarus, ayağa kalk!’ diye bağırdı. Ölü Lazarus, elleri ayakları sargılarla bağlı, yüzü bezle sarılmış olarak dışarı çıktı. İsa oradakilere, ‘onu çözün ve bırakın gitsin’ dedi.
Bu kadar değil tabii öykü, devamı var Hıristiyan metinlerde ama yorumları çok farklı. Katolikler, Aziz Petrus özellikle cehennemde bulunanları İsa’nın çıkarma gücünün sembolik örneği olarak tanımlıyorlar. Baptistler ise, tıp biliminin uç noktasına ulaştığını İsa’nın. Teologlar bilir elbette ama bence öykünün devamında gizli Lazarus'un ayağa kalkmasının esrarı.
Lazarus dirildikten kısa süre sonra Barabbas isimli biri tarafından öldürülür ancak peygamber ile Barabbas aynı anda tutuklanırlar ve halk katilin Hz. İsa olduğuna inanır, o hapse atılır. Peygamber hayat verdiği birinin canını aldığı gerekçesiyle zindana atılır. Hikayenin devamı Katolik kilisesinin metinlerinde var İsidore, ama eğil bak kulağına ne fısıldayacağım. Lazarus İsa’nın bir saflığının cezasıdır aslında. Çünkü peygamber, kız kardeşlerin yakarışları sonucu Lazarus'a 'kalk' demiştir!
Ölüme gitmek, gidebilmek bir sanattır İsidore. Herkes beceremez. Hele aptallar hiç. Plath, 'en görkemli gidiş, Anka kuşunun gidişidir' diyor her on yılda bir intihar etmeyi denerken.
Bilirsin Anka’yı; Phoneix der mitologlar.
Anka, kırmızı ve altın renkli tüyleri olan bir kuştu, sesi de çok güzeldi. dünyada her dönemde yalnız bir tane Anka kuşu olur ve çok uzun süre yaşardı, neredeyse beş yüz yıl.
Sonu yaklaşmakta olan Anka kuşu, güzel kokulu dallar ve otlarla kendisine bir yuva kurar, bu yuvayı ateşe verir ve kendisi de alevlerin arasında yok olurdu. Tutuşan Anka’nın küllerinden yeni bir Anka doğardı. Yavru Anka, babasının küllerini hoş kokulu mürden bir yumurta içine koyduktan sonra, bu yumurtayı mısır’daki Heliopolis’e yani ‘güneşin kenti’ne götürür ve güneş tanrısı Ra’nın tapınağındaki sunağın üzerine bırakırdı.
İnsanın nasıl doğduğu çok önemsenmez, ama ölüm önemsenir. Tarih kitaplarında da, güçlü edebi metinlerde de en görkemli sahneler ölüm sahneleridir. Sabah yataktan çıkışlarımız bu sebepten önemsenmez.
Petrus bu yüzden önemsememiş Lazarus'un kalkışını.
Ya ölümünü, öldürülüşünü.!
Başka bir ballandırılmış retorikle anlatır Pilatus'un Fisih Bayramı’nda çok istemesine rağmen halkın tepkisinden korktuğu için 'bu adamın kanı benim ellerimde değil' diyerek İsa'yı serbest bırakamayışını.
Annem her üzgün sabahımda beni dürterek uyandırırken omuzlarımdan, sanki 'Lazarus hadi kalk' diye haykırıyor ve ben olmayan gölgelerin şaşkın bakışlarıyla, yeryüzüne ikinci kere gelmiş bir ölümlü gibi hayretle sürükleniyorum banyoya. Aynaya bakıp iç kulağıma fısıldıyorum; 'aptallığımın gücünü bugün küçümsemeyeceğim!'
Belki Lazarus gibi ayağa kalkmak değil marifet, Anka kuşu gibi gitmeyi bilebilmek!
Her sanat eserinin bir kaderi olduğuna fena halde inanırım. İçeriği ne olursa olsun hem de. ister çok kaliteli bir kitap, isterse acele yazılmış. yalapşap. Kaderi ne ise o vuku buluyor. Bu anlamda Ben Sonra Ağlarım biraz bahtsız bir kitap diyebilirim. Baskıdan çıkalı iki aya yakın bir süre olmasına rağmen, bir türlü dağıtıma giremedi. Aslında yazarıyla çok ilgili olmayan bu sıkıntılı durum, kaderiyle ilgiliydi.
Buna rağmen bir heyecan var tabi...
Blog okurlarına hem gecikmeden özür babında, hem de kitabı yazarken ki hislerim bilinsin diye kitabın önsözünden bir kolaj aktarıyorum. en altta da kitabın satışının yapıldığı bazı linkler bulacaksınız.
Mecburi hikayeler!
Bu kitap hiç bir zaman olmayacaktı!
Eğer Türk sinemasının olmayan endüstrisi, hiç bir zaman ayağa kalkamayan sanat anlayışı, yetişmeyen sanatçısı, kırık dökük teknik altyapısı değişebilseydi...
Bu hikayeleri bir arada okuma imkanı bulamayacaktınız; Kalem ve düşünce erbaplarının cesaret verici görüşleri ve şevk veren destekleri olmasaydı.
Elinizde tuttuğunuz kitabın içindeki hikayelerin çoğu film (en azından kısa film) olmak üzere tasarlandı, kaleme alındı. Hatta bir çoğu sinopsis aşamasından bile geçip tredman, story-boardı çıkarılmış film malzemesi oldu.
...
Henüz 5 yaşında komşu evin avlusunda kurulan projeksiyon makinesini kurcalayan bir sinema meraklısı olarak, karşılaştığım her olayı, tanık olduğum her vakıayı film düzleminde hafızama kodlar hale geldim. Hafızamı film şeridi, gözlerimi kamera vizörü gibi -çoğu zaman bilinç dışı olarak- kullandım. ...
Edebiyat ile sinema arasında çok önemli iki fark var bence: İlki yazar ile yönetmen arasındaki fark...
Biri yaratıcının bahşettiği yeteneği son derece lineer bir araç kullanarak muhatabına aktarıyor. Birikim ile yeteneği mezcederek kalemle şekil verip okuruna havale ediyor gerisini. Okur, kendi muhayyilesi nispetinde zevk alıyor, anlam üretiyor. Diğeri, yani yönetmen ise, yetenek ve birikimi ne olursa olsun bir çok bağlayıcı sebep ile kuşatılmış durumda. ...
Okumaya başladığınız bu kitap kesinlikle iddialı bir çalışma değil. Hele hele yazarının ‘hikayeci’ titri almak gibi bir düşüncesi hiç yok. Belki bir paylaşma arzusu var denilebilir. Sıra dışı olayları, anlaşılmaz derinleşmeleri, içe doğru konkavlaşmayı paylaşım.