Sinema dünyasının en önemli ödüllerinden olan Oscar, 2001 yılında Shrek isimli filme ilk kez ödül vermesi, bu türün bidayetinden beri yapımcıların tercih ettiği ancak çok fazla ciddiye almadığı kabulünü değiştirmişti. 21. Yüzyıl başlarına kadar sadece çocuklar için olduğu düşünülen bu tür, bu tarihten itibaren kısa süre içerisinde hedef kitle değiştirdi ve belki de küçüklerden çok daha fazla büyüklerin ilgisini çekmeye başladı.
Aynı yıl çekilen bir başka film olan Buz Devri de, gerek karakter çizimlerinin kusursuzluğu, gerekse film ve algı dilinin çok yukarılarda tutulması dolayısıyla animasyon türünü bambaşka bir mecraya yönlendirmeye başladı.
O kadar ki, gördüğü büyük ilgi ve kitlesel beğeni, büyük film şirketlerinin en bunalımlı zamanlarında tutunacakları bir dal olmayı başardı.
Elbette daha önce yapılan önemli ve başarılı örnekler de vardı. Aslan Kral, Oyuncak Hikayesi gibi. Bizim vurgulamaya çalıştığımız husus, animasyonun genel karakter olarak girdiği yeni mecra. Hele ki, efekt teknolojisinin her geçen gün yeniliklerle ortalığa çıkması, bu türü zirveye daha da yaklaştırdı. Çizgi film, malum olduğu üzere neredeyse sinema tarihiyle yaşıt bir film türü. Ancak, özellikle 70-80'li yıllarda ciddi bir duraksama, hatta gerileme dönemi yaşamıştı. Hassaten Pixar ve Walt Disney'in başını çektiği (Toprağın sol olsun Steve Jobs) büyük animasyon şirketleri sektörün üzerindeki ölü toprağını attılar.
Başladığı dönemlerde sadece güldürü sineması olarak düşünülen animasyon, giderek bir üst türe dönüştü ve epik filmlerden gerilime, korkudan çocuk filmlerine kadar bir sürü alt türün üzerine oturdu.
Şüphesiz bu türün tek örneği Amerika, yani Hollywood'da verilmiyordu. Özellikle Japonya, 80'li yıllardan sonra neredeyse ABD standartlarını aşan örnekler vermeyi başardı. Gelin görün ki, Japon sineması dünyaya açılma konusunda sıkıntı yaşıyordu. Japonların biçim olarak Batı’ya benzemiyor oluşları ve filmlerinde genellikle göz yorucu bir sürate kaçmaları yapımların ülke dışında başarıya koşmasını engelliyordu. Buna rağmen hepimizin hemen hatırlayacağı, Bleach, Captain Tsubasa, Cowboy Bebop, Dragonball, Naruto, Pokemon ve Transformers gibi yapımlar tüm dünyada olduğu gii bizde de ilgi çekti. Öte yandan Ruhların Kaçışı (2001), Prenses Mononoke (1997) ve Ateşböceklerinin Mezarı (1988) gibi başyapıtlar da sinema salonlarında epey ilgi çekti.
Bu oldukça uzun girizgahtan sonra bu yüzyılın başına dönüp Buz Devri macerasına kısa bir göz atalım: Bir sincabın peşine düştüğü meşe palamudu ile başlayan hikayede, insanların hiç konuşmadığı, hayvanların ise genellikle geveze olduğu, üstüne üstlük son derece zekice espriler yapabildiği bir dünya kuruldu Buz Devri serisinin başlangıcında. Çizimleri son derece başarılı, öykü ve tasarım o kadar bakir ve genişlemeye müsaitti ki, ilerleyen yıllarda serinin devamı gelmesi kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu. 2006'da Erime Başlıyor, 2009'da Dinozorların Şafağı ve nihayet bu yıl da Kıtalar Ayrılıyor geldi.
Son derece zengin bir içerik ve karakter çeşitliliğine yaslanan Buz Devri konsepti, basit bir animasyon değildi şüphesiz. Filmin her sahnesinde insana ait sevgi, sorumluluk, korku, güç, eğlence gibi duygular izleyiciye herkesin anlayacağı bir dilde, açık ve başarılı bir şekilde yansıtılmaktaydı. Her sahnenin birçok duyguyu bir arada bulundurması, izleyicileri filme sıkılmadan hatta zevk alarak izlemesini sağlıyor, içerdiği epik-masalsı tat ise defalarca seyir zevkini mümkün kılıyordu.
Serinin dördüncü ve son örneği olan Kıtalar Ayrılıyor'da ise kahramanlarımız Manny, Diego ve Sid'in, kendilerini diğerlerinden ayıran afetten sonra sürüklendikleri bir kıtada başlarına gelenleri beyazperdeye taşıyor. Bir buzdağından derme çatma bir gemi yapan kahramanlarımızın maceralarla dolu epik deniz seferi böyle başlıyor. Manny ve arkadaşlarını bu yeni dünyada egzotik deniz canavarları ve acımasız korsanlar da bekliyor. Tarih öncesi sincap Scrat ise bildiğiniz gibi, lanetli palamudu onu nereye sürüklerse oraya gidiyor!
3 Boyut teknolojisini de hemen kullanmaya başlayan Buz Devri, bu seçeneğiyle de izleyicinin karşısına çıkarken, yine aile, sadakat, feragat, aşk, ihanet, cesaret gibi kavramları gülmece formuna zarar vermeden dozunda kullanmayı başarıyor.
Sakın ola ki, klasik ebeveyn psikolojisine girip, 'çocuk filmi' diye önemsememezlik etmeyin ve -varsa- çocuklarınızı da alıp bu yaz sıcağındaki buzul animasyonu izleyin. 'Niye bizim kültürümüze göre bu tür estetik değeri yüksek filmler yapılamıyor' sorusunu ise, bilahare, eve dönünce sorar, üzerine kafa patlatırsınız.














