İmkan farkı böyle bir şey sanırım. İmkanı olmayan sinemacı,
elinde bilmem kaç defa redakte ettiği senaryosu ile kapı kapı dolaşıp, filmini
çekebilmenin yollarını ararken, imkanı olan projesine ısınma aşamasını bile
film çekerek değerlendiriyor. Ünlü yönetmen (aynı zamanda büyük sinema tüccarı)
Steven Spielberg, ‘War Horse-Savaş Atı’ filmini elini sıcak tutmak için
çekmişti sanki. Esasen hiç de fena olmayan Savaş Atı, nedense beklediği ilgiyi
göremeden sinema tarihinin derinliklerine gidivermişti. Sonradan anladık ki,
esas proje başkasıydı, yani Lincoln. Ve S. Spielberg yine 'başyapıt' düzeyinde
bir sinemayla karşımızda.
Lincoln, her karesinde titizlik ve özenli işçiliği ile
kendini belli eden bir film. Elbette sadece sinematografik öğeleriyle değil,
içeriğiyle de oldukça önemli bir çalışma. Zira, film Amerikan tarihinin en
önemli olaylarından biri olan 'köleliğin kaldırılması' etrafında dönüyor. İş bu
nedenle Lincoln'ü hem bu yılki Tarantino filmi Django Unchained, hem de
Spielberg'in 1997 yılında çektiği Amistad ile beraber değerlendirmek daha
faydalı olacaktır.
Malum; Spielberg'ün Dorris Kearns Goodwin'in "Team of
Rivals: The Political Genius of Lincoln" adlı biyografisinden uyarladığı
Lincoln, iç savaşın Amerikan ulusunu ikiye ayırdığı bir dönemde, Lincoln,
savaşı sona erdirmek, ülkeyi birleştirmek ve köleliğe son vermek için bir
hareket planı tasarlamasıyla başlıyor. Film bilinen olayları, isimleri bir
hikaye etrafında örerken, bazı kabullerle hareket ediyor. Belki kendi kültürü
ve topraklarında bir sıkıntı olmayabilir ama bizim gibi, meseleye uzak
seyirciler için biraz malumat ihtiyacı doğuyor.
Daniel Day-Lewis daha ilk sahneden itibaren 'döktürüyor'
Tam da bu noktada, tarihi arka plandan biraz bahsetmek
gerekiyor:
19. yüzyılın ortalarında Amerika Birleşik Devletleri'nin
güneydoğu bölgelerinde büyük çiftliklerin ağırlıkta olduğu ve tarıma dayanan
bir ekonomi yerleşmişti. Bu çiftliklerde özellikle pamuk, tütün ve şeker kamışı
yetiştirilmekte ve gereken işgücü Afrika'dan kaçırılıp getirilen siyah ırktan
oluşan kölelerden sağlanmaktaydı.
Öte yandan ülkenin diğer bölgelerinde ekonomi sanayiye
yönelmiş ve bunun gerektirdiği serbest işgücü için kölelik kaldırılmıştı.
ABD'nin batı kesiminde hala yeni eyaletler kurulmaya devam ediyor ve bu yeni
eyaletlerin çoğunda kölelik yasaklanıyordu.
Bu ortamda güney eyaletleri köleliğin eninde sonunda güneyde
de yasaklanacağından endişelenmekteydiler. Bu da güneyin köleliğe dayanan
üretim tarzını kökünden tehdit ediyordu. Köleliği kaldırmaya söz vererek seçime
katılan başkan adayı Abraham Lincoln seçimi kazanınca güneyli 7 eyalet yeni
başkanın köleliği kaldıracağına kesin gözle bakarak hemen ABD'den
bağımsızlığını ilan ettiler. (Ki Tarantino'nun filmi de böylesi bir ortamda ve
dönemde geçiyor) Bu eyaletler Jefferson Davis'in başkanlığı altında Amerika
Konfedere Devletleri adı altında yeni bir devlet kurdular. Kısa bir süre sonra
buna 4 eyalet daha katıldı. Ülkenin geri kalan kısmı (özellikle kuzeydoğu
kısmı) da kuzeyli tarafını oluşturdular. Bir süre sonra iki devlet arasında
savaş patlak verdi.
Lincoln'de görkemli sahnelerden itina ile kaçan Spielberg, aşina olduğumuz sinemasına da gem vuruyor.
Amerikan İç Savaşı'nın ilk yıllarında hiçbir taraf üstünlük
sağlayamadı. Her iki taraftan da ağır kayıplar oldu ve her iki taraf da geçici
askeri başarılar elde etse de netice alamadı. Savaşın bilançosu da müthişti;
yaklaşık 600 bin insan ölmüştü…
Hatırlayalım, Steven Spielberg 1997 yılında Amistad ile 1839
yılında yaşanmış olan zenci köleleri taşıyan aynı adlı gemide kölelerin
çıkardığı isyan sonrası yaşananlar konu edilmişti. 1830'ların ABD'sinde
sanayileşme yanlısı kölelik karşıtları ile güneyli toprak sahiplerinden oluşan
kölelik yanlıları arasında hızla yükselen ve ilerleyen yıllarda Amerikan İç
Savaşı'na yol açacak olan gerginliği işleyen film yönetmenin filmografisinde
çok fazla önemli bir yer tutmasa da Amerikan tarihine bakış açısıyla ilgili
ciddi ipuçları taşıyordu. Amistad’da bıraktığı yerden, 1865 yılından açıyor
filmi Lincoln.
Usta yönetmenin bütün marifetlerini son derece zeki bir
metin eşliğinde sergilediği film, oyunculuklarıyla ön plana çıkıyor. Hassaten, ‘Sol Ayağım’ ve ‘Kan Dökülecek’
filmlerindeki performansıyla çifte Oscar heykelciğini kucaklamış olan Daniel
Day-Lewis, tarihi bir karakterin nasıl canlandırılabileceğine dair oyunculuk
dersi veriyor.
Tommy Lee Jones ve Sally Field'in gösterdikleri performans da takdire şayan!
Lincoln, biyografiye sırtını yaslasa da, insanlık tarihinin
en mühim meselelerinden biri olan köleliğin kaldırıldığı "Thirteenth
Amendment - Onüçüncü Değişiklik” yasasının kabul edilme mücadelesine
odaklanıyor. Spielberg, ustalığı ‘taraf olmak’ meselesinde de gösteriyor.
Sezonun flaş filmleri Zero Dark Thirty ya da Argo gibi kuru sıkı bir
milliyetçiliğe pabuç bırakmadan, vatanperverlik dozunu son derece hassas
ayarladığı bir lider tiplemesini başarıyla perdeye yansıtıyor. Ki bu nokta çok
önemli…
Epigrafla girmese son derece minimal bir yapı ile yüz yüze
bırakarak açılışı yapan bir film Lincoln. Çok dar –kadraj ile- bir dünya
tasviri ile başlıyor ve güçlü oyunculukları, sıkı dokunulmuş diyaloglar ile
destekleyerek ilerliyor film. Daha ilk sahneden itibaren D. Day-Lewis’in
karizmatik oyun gücü etkisine alıyor seyirciyi. Ancak, bu izleyicinin epik film
beklentisini karşılıyor anlamına da gelmiyor. Neredeyse tiyatro havasına
bürünmüş bir yapıyı tercih etmiş yönetmen Spielberg.
Galiba işin sırrı da, başta
J. Logan ve P. Webb gibi iki
sinema kurduna yazdırılan senaryonun, son anda vazgeçilerek tiyatro kökenli
(Münih’te de beraber çalışmışlardı) Tony Kushner’e teslim edilmesi. Bu tercih,
filmin yapısını değiştirdiği gibi, Spielberg filmlerinden aşina olduğumuz büyük
kriz anları, yüksek sahnelerin olmamasına yol açmış. Bunun yerine, güçlü
karakterler ve sağlam diyaloglar gelmiş.
Mekan tasarımı, makyaj ve kostüm alanında son derece yüksek bir başarı elde eden film, neredeyse 'salon filmi' denebilecek kadar dar kadrajlar ve kapalı mekanlarda geçiyor.
En iyi yönetmen, en iyi oyuncu, en iyi görüntü ve en iyi
senaryo dalları başta olmak üzere toplam 12 farklı kategoride Oscar’a aday
gösterilen Lincoln filmindeki tarihi hata, Spielberg ve filmin yapımcı
şirketinin başını ağrıtması bekleniyor. Sinema uzmanları Amerikan tarihinin
dönüm noktalarından olan köleliğin kaldırılmasını konu edinen filminde yapılan
tarihi hatanın Oscar ödül törenleri öncesi Spielberg ve yapımcı şirket için
ciddi sıkıntı oluşturacağı yorumlarını yapıyor.
Sebebi ise şu; Amerika’nın efsanevi başkanı Abraham
Lincoln’ın köleliğin kaldırılması için verdiği 13. Düzenleme (13th Amendment)
tasarısına filmde Connecticut vekillerinin aleyhte oy verdiği gösteriliyor.
Spielberg’in yanlışını ortaya çıkaran Connecticut milletvekili Joe Courtney,
tarihi bir hatayı düzeltti. Filmi izledikten sonra 1865 yılında tasarı için
yapılan oylamada o dönem Connecticut eyaletini temsil eden 4 milletvekilinin ne
yönde oy kullandığını öğrenebilmek için Kongre arşivine giren Courtney, 4
meslektaşının da 13. Düzenleme için lehte oy verdiğini ortaya çıkardı.
Hepsinden ayrı olarak, Lincoln tiplemesindeki başarının
altını kalınca çizmek gerekiyor. Gerek İrlandalı aktörün başarısı, gerek
makyaj, gerekse karakteristik özellikleriyle Lincoln o kadar inandırıcı
yapılmış ki, hayran olamamak elde değil. Bol bol mesele anlatması, örnekleri,
esprileri ve sükunetiyle tarihi karakteri eşine az rastlanır bir başarıyla
perdeye taşıyor Spielberg ve Day-Lewis. Bu kadar değil, senaryonun hakkını vermek
lazım. Tarihe geçen konuşmalardaki belagat ve hitabet müthiş.
Ezcümle; meydana geldiği dönem, her ne kadar kanlı ve
karanlık olsa da, giriş sekansı dışında savaşa, şiddete yer verilmeyen
Lincoln’de, yönetmenin ve oyunculukların ustalığı göz doldurulurken, Oscar’a da
göz kırpılıyor. Başta da vurguladığım gibi, meseleye uzak kişilere hayli sıkıcı
gelmesi de muhtemel.
Dorian Gray’in Portresi’nde “Bütün sanatlar aslında
kullanışsızdır.” diyen Oscar Wilde’ın 1882 yılında Amerika’ya gittiğinde,
gümrük memuruna şöyle dediği rivayet edilir: “Deham dışında beyan edecek bir
şeyim yok!”
Galiba sanat, dehanın en doğrudan
beyannamesi ve sanatçı da eseriyle bir tür sahip olduklarını beyan ediyor…
Genelde sanat, özelde sinema ile hayat arasındaki ilişki üzerine ciltler dolusu
yazı yazılmıştır. En kestirmeden ifadeyle sinema; hayatı anlama ve anlatma
kılavuzu olsa gerektir.
Elbette bu anlayış ve anlatış çeşit çeşit, seviye seviye
olacaktır. Bu nedenledir ki, her film herkesin hoşuna gitmez ve bazı filmler
bizi başka türlü sarar sarmalar.
Kimi sinema uzmanları nedense yönetmen sinemasına çok
inanmazlar. Onlara göre bir yönetmenin bir filmi muazzam olurken diğerinde aynı
lezzet, düzey tutturulamayabilir ne yazık ki. Elbette istisna ustalar, büyük
sinemacılar, her eseriyle istisnasız 12’den vuran isimler vardır. İşte yönetmen
sinemasının son dönem ustalarından bir isim bu yazının konusu: Rus sinemacı
Andrey Zvyagintsev…
Sibirya doğumlu Zvyagintsev, 1984 yılında, 20
yaşındayken oyunculuk okuduğu Novosibirsk Drama Okulu’ndan mezun oluyor. 1990’a
kadar Moskova’da, Russian Academy of Theatre Arts’ta çalışıyor. 1992’den itibaren 8 yıl boyunca çeşitli film
ve tiyatrolarda oyunculuk yapıyor. 2000 yılında kendisine yeni açılımlar
sağlayacak REN TV’de iş bulup, çalışıyor. Burada aradığı fırsatı buluyor ve üç
bölümlük bir dizi olan The Black Room’un yönetmenliğini yapıyor.
Bu dizi, nicedir aradığı cesareti bulmasına neden oluyor ve
kafasının bir köşesinde hep yer eden Vozvrashchenie-The Return-Dönüş’ü çekmeye
karar veriyor. Anne ve anneanneleriyle yaşayan iki çocuğun, bir sabah yıllardır
görmedikleri babalarının geri dönmesiyle bozulan düzenlerini ve aile içi, içten
içe gelişen gerilimi ustaca anlatan Dönüş, son derece sade bir yol filmine
dönüşüyor ve etkileyici finaliyle izleyiciyi derinden sarsıyor.
Ki, aslında anlattığı kendi hikâyesidir Zvyagintsev’in. Zira
kendisi de babasını 6 yaşında kaybetmiştir.
Bir ilk filmin başına gelebilecek en harika şeyleri yaşıyor
Dönüş. Berlin’de Altın Ayı da dahil birçok ödül alıyor mesela… 40 yaşında
çektiği ilk filmiyle adından söz ettirmek bir yana, tarzı olan bir sinemacı
olarak hemen göze çarpıyor Andrey Zvyagintsev…
Her ne kadar önüne yeni imkânlar sunulsa da, hiç acele
etmiyor Rus yönetmen yeni projesini 4 yılda pişiriyor ve ikinci filmi
‘Izgnanie-The Banishment’i (Türkiye’de Sürgün adıyla gösterime girdi) 2007
yılında çekiyor. Filmin prömiyeri Cannes Film Festivali’nde yapılıyor ve aynı
zamanda Altın Palmiye için yarışıyor.
Sürgün’ü, ünlü yazar William Saroyan’ın ‘The
Laughing Matter’ (Gülünecek Şey) adlı romanından uyarlıyor. Film, şehirli bir
ailenin, babanın doğduğu köy evine gelmesini ve buradaki kır yaşamına ayak
uydurmaya çalışmasını konu ediniyor. Film, başrolündeki Konstantin
Lavronenko’ya (ilk filmin de başrolünde o vardı) Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu
Ödülü’nü kazandırıyor. 2009’da değişik
yönetmenlere çektirilen New York hikâyelerinden birini de o çekiyor. Ancak New
York I Love You için çektiği Apocrypha, yapımcılar tarafından beğenilmediği
için, filmin sinema versiyonuna konulmadan, direkt olarak DVD’sine ekleniyor.
2011 yılında ise üçüncü filmi Elena için kamera arkasına geçiyor Andrey
Zvyagintsev. Senaryosunu Olef Negin ile beraber yazdığı Elena, emektar bir
hemşirenin etrafında gezinen yine bir aile içi filmi.
2011 yılında ise üçüncü filmi Elena için kamera arkasına
geçiyor Andrey Zvyagintsev. Senaryosunu Olef Negin ile beraber yazdığı Elena,
emektar bir hemşirenin etrafında gezinen yine bir aile içi filmi. Hemşire olan
Elena, zengin, yaşlı ve evde bakıma muhtaç bir adam olan Vladimir ile
evleniyor. Her ikisi de farklı aile yapılarından gelen çocuklarıyla ilişkileri
bir şekilde sorunlu ve mesafeli insanlardır. Fakat Vladimir bir kalp krizi
geçirip, hastaneye kaldırılınca vasiyetini yazdırma kararı alıyor; fakat Elena
bu vasiyette yer almadığını öğreniyor. Dağılmak üzere olan ailesini bir arada
tutmaya çalışan Elena, kocası ile ailesi arasında ahlakî bir fedakârlık
çıkmazında kalıyor…
Zvyagintsev sineması için artık ustalık ürünü
diyebileceğimiz Elena’nın prömiyeri yine Cannes Film Festivali’nde yapılmış,
Jüri Özel Ödülü’nü de kazanmıştı.
Son filmi Leviathan ise yönetmenin aynı
zamanda belli bir filozofik arka planı olduğunu da apaçık gösteren usta işi bir
yapım olarak önce ciddi festivallerde kendini gösterdi. Film, Barents
Denizi’ndeki bir yarımadada geçer. Arazisine el koymak isteyen yozlaşmış bir
belediye başkanına karşı mücadele eden bir adamın hikâyesini anlatır. Senaryo
Eski Ahit’te yer alan Eyüp Kitabı’nın modern bir uyarlamasıdır ancak aynı
zamanda dağılmış Sovyet Rusya’nın aile ve sistem çürümesine dair esaslı
eleştiriler de içerir. Yapımcı Alexander Rodnyansky filmle ilgili “Film çağdaş
Rusya’nın en önemli sosyal sorunlarından bazılarıyla ilgilenir, sıradan bir
adamın yaşadığı aşkın ve trajedinin hikâyesidir.” şeklinde açıklar Zvyagintsev’in filmini. Leviathan, dünyanın
en prestijli festivallerinde gösterilir ve 20’den fazla ciddi ödül (Cannes’da
Altın Palmiye adaylığı, En İyi Senaryo ödülü ve Oscar’da En İyi Yabancı Film
adaylığı dahil) alan film, bu sıra dışı yönetmenin filmlerindeki başarının tesadüfi olmadığının
kanıtıdır. Bugüne kadar çektiği (uzun metrajlı) dört filmiyle de hem belli bir
seviye tutturan, hem de dehasını tüm cömertliğiyle bizlere sunan bir isim
Andrey Zvyagintsev…
Rus yönetmen, ilk uzun metrajlı filminin finaline koyduğu
fotoğraflar ile bir çeşit kendini ele verir gibi oluyor, zira Zvyagintsev
sineması görselliğiyle dikkat çeken bir sinema. Birçok yönüyle de sinema
dervişi Andrei Tarkovsky’yi anımsatıyor.
Filmlerinde diyaloglar basit gibi
görünür, hatta sanki önceden yazılmamış, doğaçlama gelişiyor gibi bir his de
edinirsiniz ama gerçekte öyle değil tabii… Seçtiği, güncel, basit kelimeler ile
daha çok hal ve ruha odaklanır Zvyagintsev…
Andrey Zvyagintsev sinemasında görüntü sesten, yani suret
kelamdan çok önce gelir. Dolayısıyla Zvyagintsev sineması bir tür temaşa
sinemasıdır. Işık önemlidir onun için. Renk önemlidir (renkten sadece gökkuşağı
tonlarını anlamamak lazım, siyahın ve beyazın tüm ara renkleri de dahildir
buna), gökyüzü, ağaçlar, duvarlar, deniz, bulut, yağmur… Hepsi ayrı bir
titizlik içinde yer alır Andrey Zvyagintsev filmlerinde.
Ünlü müzisyen Beethoven’ın, bir konser sonrasında, eserinde
Mozart etkisinin hissedildiğinin söylenmesi üzerine şöyle söylediği rivayet
edilir: “Aranızda onun ayak seslerini duyarken, müzik yapmak kolay mı zannediyorsunuz?”
Doğrusu, adaşı Tarkovsky’nin ayak seslerini Zvyagintsev’in
film karelerinde işitmek çok da yadırganacak bir şey değil…
Rus sinemasının bu yeni soluğu belki en iyi filmini henüz
çekmedi ama çektikleri ile farklılığını çoktan göstermiş oldu.
Yönetmenin Dönüş filminin analizini buradan okuyabilirsiniz. Yönetmenin Leviathan filminin Aksiyon'daki eleştirisini buradan okuyabilirsiniz,
Bergen’i hatırlayacaksınız. Hani ‘Acıların kadını’ olan
Bergen… Meseleyi groteskleştirmek için söylemiyorum bunu, tanımın tam karşılığıydı
gerçekten arabesk müziği sanatçısı.
PTT’de kendi halinde bir memur iken, aşık olup, kalbinin
peşinden gidince, önce pavyonlara düşen, ardından sevdiği adam tarafından,
şarkı söylerken yüzüne kezzap atılarak, yüzünün bir kısmı perişan, bir gözü kör
olan bahtsız şarkıcı. Ve üzücü son; yine sevdiği adam tarafından (Henüz 28
yaşındayken) kurşunlanarak öldürülüş…
Yüze kezzap atılma hadisesi, bir erkeğin kadına yapabileceği
belki de en büyük alçaklık olsa gerek. Ve maalesef Pakistan’da böylesi bir
alçaklık, erkeklerin kadınları cezalandırma yöntemi olmuş durumda. Her yıl 150’den
fazla kadın kocası ya da yakın akrabaları tarafından yüzüne kezzap atılarak
mahvediliyor.
Ne acı ki, yapanların yanına kâr kalıyor bu eylem. Üstelik
geçtiğimiz yıl salt bu konuyla ilgili kanun çıkarılmasına rağmen oluyor bunlar.
Ve Pakistanlı bir plastik cerrahın şu dedikleri insanın içini dağlıyor: "Bu
hastalara çok sayıda cerrahi ve plastik operasyon uyguluyoruz; ama ne yaparsak
yapalım gülümsemelerini geri getiremiyoruz."
Pakistanlı yönetmen Sharmeen Obaid-Chinoy’un belgeseli
Saving Face işte bu kadınları anlatan bir belgesel. Geçtiğimiz yıl Oscar ödülü
alan film, iç acıtacak görüntülerle dolu. Hepsi gerçek, hepsi ayrı bir trajedi…
Pakistan’da bu suçlarla ilgili kurulan bir vakıf da var. Vakıf,
hem mağdur kadınlara yardım ve destek amacı güdüyor hem de bu suçun önlenmesi
adına kamuoyu oluşturmayı hedefliyor. Yönetmen Obaid-Chinoy, filmini bu
kuruluşun destek ve ortaklığıyla çekmiş.
İşin garip bir kısmı ise, belgesel tüm dünyada gösterildiği
halde, kendi ülkesinde gösterilemiyor. Bunun sebebi ise yeni korkular. Hem belgeselde
yer alan, kimlikleri bir şekilde açıklanan kadınların korkusu hem de yapılacak
yeni saldırılar için bir tür ‘hırsıza yol gösterme’ tedirginliği. Yönetmen,
biraz da bu sebeple ülkesine geri dönemiyor, epey zamandır başka ülkelerde
yaşıyor.
İnsan yüreğini asit gibi yakan bir belgesel olan Saving Face’i
mutlak izlemek lazım.
Urfa'da pürüzsüz ve güçlü sesler için kullanılan bir tabirdir bu.
Kızdırma görmemiş... Yani; ateşli hastalık geçirmemiş, ses telleri zedelenmemiş anlamına gelir. Sanatçının kimliği hakkındaki kısıtlı bilgiyi videonun giriş kısmından öğreniyoruz. Samiye Hanım'ın bulabildiğim üç yorumunu buraya koydum.
Biliyorum; birazdan yazacaklarımın çok azı bir sinema
filmiyle ilgili gibi duracak ama emin olun bahsini edeceğimiz film ile, yazacaklarımızın doğrudan ve büyük ilgisi var. Sinema elbette, nihayetinde bir
sanat dalı ama ele aldığı konu ve verdiği mesajı doğru okuyabilmek için film
karelerinin arasında gezinmek kadar, bu karelerin arkasında duran bir takım
gerçekleri de görmek gerekiyor. Bu nedenle, film analizine kadar biraz sabır
göstermenizi arzu ederim.
Oswald Chambers, İskoç bir gezgin rahipti. Hıristiyanlık ve ahir
zamana dair tehlikeli görüşleri vardı. Nitekim Çanakkale Savaşı döneminde
ülkeleri adım adım gezerek 'Haçlı' ruhunu övüyor, işgalci güçlere moral
aşılıyordu. 'Dini Nasihatler' isimli bir de kitap yazdı Chambers. Adı 'Nasihat'
olan bu kitap baştan sona Haçlı ruhunu motive edecek 'gaz veren' metinlerdi.
Misal bir yerinde şöyle diyordu Chambers: "İnanç, kahramanlıklar üzerine
inşa edilmiştir." G.W. Bush'un önemli danışmanlarından olan papaz Jerry
Fallwel, sıkı bir Chambers takipçisiydi. Dolayısıyla Başkan Bush'un başucu
kitaplarından biriydi onun kitabı. Bush, bu kitaba kendini o kadar kaptırmıştı
ki, yakın çevresi çoğu kez başkanın kendisini, 'İsa'dan hemen önce yeryüzüne
inip, İsa'nın gelişine dünyayı hazırlayan adam' olarak gördüğünü söylüyordu.
Nitekim o dönem yayınlanan Nesweek'in bir kapağı bu konuya
ayrıldı. Dosyanın ismi de ilginçti: Bush ve Yaradan! George W. Bush, sabahın erken saatlerinde
kalkıp dini kitaplar okuyor. Kabine toplantıları da dualarla başlıyor, kendisine
sorulan basit soruları bile İncil'den örnekler vererek cevaplıyor.
"Yaradan" kelimesini dilinden düşürmeyen Başkan, görevinin kendisine
Tanrı tarafından verildiğine inanıyordu. Aynı günlerde Fransız Le Nouvel
Observateur Dergisi Amerika Başkanı George W. Bush'un dünya üzerinde yaşayan
500 milyon "Evangelist"in en önemli dini liderlerinden biri olduğunu
yazdı.
Grace Hallsell'in enteresan kitabı 'Forcing God's Hand'de
Amerika için tehlikeyi şöyle ifade edilir; "Amerika için gelecek yıllarda
en ciddi tehlike, dünyanın sonunun geldiğine inanan ve o sonu kendi
hayatlarında görebilmek için her şeyi yapabilecek tarikatlar..."
Hallsell'e göre, 'Tanrı'yı kıyamete zorlayan' bu görüş Amerika'da iktidar
olunca, tehlikeli ve kanlı oyun süreci başlamış oldu. Ve Newsweek tam da bu
dönemde kapağı yayınladı: ‘Güneyden Gelen Kral” yani Hz. Mesih’in öncüsü.
Kocaman bir Bush resmi süslüyordu başlığı!
Sonrasında neler olduysa, tamamı bu yeni konsept ve angajman
çerçevesinde yaşandı, diyebiliriz. Amerika, bu yeni politikası ile paralel
olarak yeni dostluklar ve düşmanlıklar tesis etmekte gecikmedi.
11 Eylül Saldırısı sonrası, başta Amerika olmak üzere
Batı'nın 'öncelikli düşman' statüsüne aldığı İslam ve Müslümanlar, yıllardır
kurtulamadıkları bir etiketle yaftalandılar: Terörizm.
ABD yönetimi ‘Terörizm’ yani yeni düşman ile yapacağı
mücadeleyi topyekun kurguladı. Olay sadece siyasi ya da askeri değildi. Medya
ayağı vardı, sanat ayağı da. Bunun için Hollywood’a önemli görev düşüyordu. Bu
nedenle Pentagon-CIA ve Hollywood arasında büyük bir stratejik bütünleşme
örnekleri görülmeye başlandı.
Pentagon sponsorluğunda, Kuzey Kaliforniya Üniversitesi
Teknoloji Fakültesi, senarist Steven De Suuza (Die Hard / Zor Ölüm), yönetmen
Joseph Zito (Delta Force / Delta Gücü, Point Last Seen ), David Fincher ve
Spike Jonze ile birçok görüşme düzenledi.
Kenneth Bergquist tarafından yönetilen bu görüşmelerin
amacı, terör saldırıları senaryolarının kurgulanması ve gerçekçi repliklerin yazılmasıydı.
Pentagon’la Hollywood arasındaki bu stratejik işbirliğinin ilk örneği II. Dünya
Savaşı yıllarında kurulan Enformasyon Bürosu’ydu. Savaş boyunca Hollywood’da
hangi tür filmlerin yapılması gerektiği konusunda brifing veren bu
“düzenleyici” kurum, Hollywood’un cepheden neyi, ne kadar aktaracağını
belirliyordu.
Birçok büyük film stüdyosu ellerindeki ‘felaket’ temalı
projeleri hızla dönüştürdüler. Hepsi yeni konsepte uygun hale getirildi.
Bu dönemde dönemde vizyona giren filmlerin büyük bir
çoğunluğunu savaş filmleri oluşturuyordu. Birkaçı olarak Ridley Scott’un
Somali’deki Amerikan bozgununu anlattığı “Black Hawk Down / Kara Şahin Düştü (2002)”,
Kuzey Vietnam Ordusu ile Amerikan Ordusu arasındaki savaşın yeniden işlendiği
Randall Wallace’ın “We Were Soldiers/ Bir Zamanlar Askerdik (2002)” ve Phil
Alden Robinson’un nükleer savaş kabusunu dirilttiği “Sum of All Fears/ En Büyük
Korku (2002)” yu saymak mümkün.
Nitekim bu yeni konsept
Le Monde’dan Samuel Blumenfeld’in dikkatini çekmiş olacak ki, 24 Temmuz
2002’de ilginç bir yazı kaleme aldı ve şu enteresan tespiti yaptı: “ABD’nin
Irak’a girip girmeyeceğini önceden kestirebilmek için filmlerin vizyona giriş
tarihlerini yakından takip etmek gerekiyor!”
Nitekim ne Amerikan Film Endüstrisi ne de ABD resmi
kurumları bu gerçeği gizleme gereği hissettiler. CIA’nin yeni halkla ilişkiler
politikası daha eğlendirici ve dostane bulunuyordu. Halkı gizli güvenlik
konusunda bilgilendirip eğitirken aynı zamanda gizli konuları da açığa çıkarmamayı
öngören bir politika olarak değerlendirildi.
CIA’nin yeni halkla ilişkiler müdürü M.F. Brandon şöyle
diyordu: “CIA senaryoya bakar, gerekli yerlerde işbirliği yapar, gerektiğinde
ise öğüt verir ve sahip olduğu imkânları film sektörüyle paylaşır. Eğer birisi
çıkıp CIA hakkında aptalca bir tanıtım yaparsa, bunu yapmakta serbesttir, fakat
biz bunu desteklemeyiz.”
Tam da bu dönemde, Beyaz Saray sözcüsü Ari Fleischer, ABD
Başkanı George Bush’un yakın danışmanlarından olan Karl Rove’un Hollywood
stüdyolarının başlıca yöneticileriyle bir araya geleceğini söyledi. Fleischer,
film endüstrisi ve sanatçılardan propaganda savaşı sürdürmek için yardım
istenebileceği ihtimalini gözardı etmediklerini belirterek, “Beyaz Saray, ülke
içinde ve dışında yükselen hoşgörü, cesaret ve vatanseverlik gibi değerleri
eğlence dünyasıyla paylaşacak” dedi. Geçmişte uyuşturucu ve alkolle mücadele
konusunda ünlü sanatçılardan yardım istendiğini hatırlatan sözcü, “Beyaz Saray,
Hollywood’a yaratıcılığından dolayı büyük saygı duyuyor ve yurt içinde olduğu
kadar yurt dışında da halkı eğitmek kapasitesinde olduğunu kabul ediyor” diye
konuştu. Karl Rove’un Pazar günü Paramount, CBS, Showtime ve HBO televizyon
kanalları, Dreamworks ve MGM stüdyoları yöneticileriyle görüştü.
Haklarını teslim etmek lazım ki, Amerikan film endüstrisi
başta olmak üzere, batı sineması bu algıya epey destek verdi ve genellikle de
başarılı ürünler ortaya koydu. Kathryn Bigelow'un baştan sona Amerikan ordu
güzellemesi The Hurt Locker (Oscar ile de taçlandırılmıştı) bu türün
zirvesidir. Yine haklarını yememek lazım, sayıca çok az da olsa, tersi sanat
örnekleri de verildi. 2007 yapımı muhteşem bir belgesel olan 'Taxi to the Dark
Side' bunlardan sadece biriydi.
22 yaşındaki taksi şoförlüğü ile ailesini geçindiren Afgan
köylüsü Dilaver'in hikayesini anlatan belgeselde, 5 Aralık 2002 de terörist
olduğu şüphesiyle Amerikan askerleri tarafından göz altına alınıp, sorguya
çekilmesi anlatılıyordu. Envai türlü işkence neticesinde hayatını kaybeden
Dilaver'den sonra Amerikan hükümeti, 'işkence'yi farklı bir formda tartışıyor
ve adeta meşru görüyordu.
Belgesel, Amerikan askerlerinin Afganistan ve Irak’ta
gözaltına alınan tutuklulara Bagram (Afganistan), Abu Garib (Irak) ve
Guantanamo (Küba) hapishanelerinde uyguladıkları sorguya çekme ve işkence
tekniklerini ve Bush Hükümetinin bu konudaki politikasını anlatıyordu. Bir
diğer benzer yapım ise Michael Winterbottom'un sarsıcı filmi ' The Road to
Guantanamo.'
The Hurt Locker ile muhafazakar Amerikalıların, hükümetin ve
Hollywood'un gönlüne taht kuran Kathryn Bigelow, yeni filmi 'Zero Dark Thirty'
ile bu sevgiyi perçinlemek istiyor sanırım. Film, her ne kadar Oscar'lı örneği
kadar kaba bir propaganda filmi olmasa da, aynı türün kısmen incelikli bir
örneği. Zaten bunu bizzat yapımcılar da gizlemiyorlar. Ağustos ayında Entertainment
Weekly’de, filmin Obama’yı destekleme projesi olduğu, ancak kamuoyu
yoklamalarının beklenenden iyi çıkması neticesinde, bitirilmesi için acele
edilmediği yazıldı.
Projenin ortaya çıkış hikayesini fena halde merak etmeme
rağmen, herhangi bir mecrada denk gelmedi. Ama şahsen, Electronic Art’sın
klasik oyunu Medal of Honor: Warfighter’ın bulunduğunu biliyordum. Kim bilir
belki de Bilgelow ya da üst düzey politikacılardan birinin yetkilileri bu oyunu
oynarken filmini yapmayı düşündüler. Nitekim, filmin vizyonundan sonra oyun
şirketi ile film şirketi ortak olarak bu meşhur oyunun ‘Zero Dark Thirty’
edisyonunu piyasaya sürdüler. Orada istediğiniz kadar Ortadoğulu terörist
öldürüp, gönlünüzce işkence yapabiliyorsunuz!!
Biz filmimize dönelim…
Zero Dark Thirty, 2002 yapımı, 11 farklı ülkeden, 11
yönetmenin çektiği, 11'er dakikalık 11 Eylül 2001'i anlatan 11 adet kısa
filmden Meksikalı yönetmen Alejandro González Iñárritu'nunkinden ödünç alıyor
açılışı. Acıları hatırlatıyor filmin gazeteci kökenli senaristi Mark Boal.
Sonra mesleğe yeni başlayan bir kadın CIA ajanının, işkence içinde uzmanlaşmış
ustasının yanına geldiğini görüyoruz. Maya, 'kirli' işine başlarken son derece
insani (doğrusu; pasif aslında) gibi
görünüyor. Ya da karakter ile insani bir ‘eşleşme’ kurmamızı planlıyor film. Sanırım
‘gerçeklerle örtüşme’ gayreti, dramayı geri plana itiyor ve karakteri
derinlemesine ele alıp, ruh dünyasına filan inmeyi boş veriyoruz sonra.
Yaklaşık yarım saat boyunca bitmek bilmeyen sorgu ve işkence sahneleri
izliyoruz. Bir yere kadar, hislerini köreltmemeyi başaran ajan Maya, bizzat
bombalı saldırının hedefi olunca, pısırık halini atlatıyor, hissizleşiyor ve
hayatını Üsame Bin ladin'i yakalamaya adıyor. Film, El Kaide'nin liderinin peşinde
geçen yaklaşık 10 yıllık bir dilimi anlatıyor.
Yönetmen Bigelow, daha proje aşamasındayken Amerikan
devletinin desteğini aldığı için, filmin inandırıcılığı yönünden pek endişesi
yok gibi. Ki haksız da değil, ilk karesinden son jeneriğine kadar bunu (meselenin
dokümantasyon kısmının iyi hazırlandığını) hissediyoruz. Önceki örneklerine
nazaran, biraz daha insaflı ve propaganda dozunu biraz aşağı çeken yönetmen,
anlaşılan bundan dolayı kırmış olacak ki, CIA filme mesafeli davrandı
sonrasında. Yönetmen ve yapımcıya da gönül koyduklarını açıkça ifade ettiler.
Filmin proje olduğu ve yapım ve sonrası aşamasında, kısmen
de olsa kendi başına hareket ettiği o kadar açıktı ki, Pentagon ve CIA’yi
memnun etme adına, filmin fragmanı ve basına dağıtılan görsellerinde tek kare
işkence gösterilmedi. Sızanlar da hızla bulunup, kaldırıldı.
Maymunlarının ölümüyle üzüntülere gark olan işkencecimiz.
Zero Dark Thirty'nin (ZDT) çizdiği atmosferde, kötülere kaba
saba bir bakış açısı yok belki ama çok daha ince işçilik mevcut. Omurgadaki
klişelere ilave olarak, özel çalışılan alt mesajlarda az değil. Misal; Üsame'yi
ele verenlerin maddi zaaflarını o kadar bayağılaştırıyor ki, mesele bir ara
'Ladin'i ver arabayı kap' seviyesine kadar iniyor. İşkence sahneleri, gerçekçi
olma adına birebir verilirken, eleştirel bir bakış bile olmaması da ayrı bir
konu elbette.
2010 yapımı bir Gregor Jordan filmi olan Unthinkable'da
işkencenin meşrulaştırma çabalarını, izlerken irite olarak görmüştük. Samuel
Jackson'un çizdiği işkenceci tiplemesi şu mesajın altını çiziyordu: "Evet;
işkence kötüdür elbette ama terör daha
kötüdür. İşkence, teröre karşı standart donanım olarak normal görülmeli!"
Zero Dark Thirty, bu fikriyatı iyice içselleştirerek, bitmek
tükenmek bilmeyen diyaloglarla ilerliyor yaklaşık iki saat boyunca. İşkence
sahnelerinin sonunda, işkencecinin tutsağa dediği, "Yenilgi böyle bir şey
kardeş, senin cihadın son buldu." cümlesi filmin iliklerine sinen
Evangelist yaklaşımın en bariz göstergesi.
Amerikan teknolojisinin gövde gösterisi.
Filmin önemli sıkıntıları var. İlki; yazımından kaynaklanan.
Bir çeşit docu-drama tadında ilerleyen filmde, anlatım sıçramalı ama ritmik
olmadan yapılıyor. Keyfe keder konulan seperatorlerin hiç bir anlamı yok.
Dahası yaklaşık iki saat boyunca bir sürü isim havada uçuşuyor. Bunların çoğu
süreci yakından takip etmeyenler için çok anlam ifade etmiyor ve ziyadesiyle filmin
dışına atıfta bulunuyor. Bu durum filmin metnini senaryodan ziyade, espiyonaj raporuna
dönüştürüyor. Senaryonun en başarılı olduğu noktalar, lalettayin araya serpiştirilen
düşman aşağılamaları. Örneğin, ilk faslın sonuna doğru işkenceci, tutukluya tasma
takıp, 'sen benim köpeğimsin.' diyor. Biraz sonra ise 'İstediğimi anlatmazsan
Seni İsrail’e veririm tehdidi' savuruyor.
Operasyon öncesi nal atma oyunu gibi, diyalogsuz mesajlar da cabası.
Sorunlu senaryo, zıp zıp zıplayarak ilerliyor. Omurga
hikayeyi bağlayacak küçük yan hikayeleri koymayı gereksiz görüyor gazeteci
kökenli senaristimiz. Koydukları da yarım yamalak kalıveriyor.
Film, diyaloglarla ikna edemediği seyirciyi, belgesel havası
verilmiş sorgu görüntüleriyle ikna etmeye çabalıyor sonra. Hakkını teslim
edelim, burada kendince bir kontrast da yakalıyor Bigelow; Amerika'nın güçlü
kadınlarına karşı, Orta doğunun gölge kadınları...
Kadın ve bayrak; God Bless America!
Filmin başarılı olduğu noktalardan biri görsel anlatımı. Ki
Bigelow'un geçmişi bunun güzel örnekleriyle dolu. Hatırlayalım; derinliği olan
bir vampir/yol filmi olan Near Dark, felsefi bir soygun/spor filmi Point Break
ve sıra dışı bilim/kurgu olan Strange Days... Hepsi birbirinden değerli
yapımlar. Ancak, kamera propagandanın hizmetine girince, tüm sevimliliğini
yitirdiği gibi, sanata ihanet aparatına da dönüşebiliyor ne yazık ki. Amaç
başka olunca sinema ikinci plana düşüyor ve bazı akıl almaz hatalar bile
yapılabiliyor. Misal; bir sorgu sahnesi esnasında bir üniversite öğrencisinin
yapmayacağı ters açı hataları var ki, Bigelow için bunun önemi kalmıyor
sanırım. Tamamen hakkını da yememek lazım. Bazı klişeler ile bu açıklar
kapatılmaya çalışılmıyor da değil; İşkenceyi yaptıktan sonra tuvalete gidip
aynada yüzlerine bakarak yapılan vicdan arayışı gibi…
Ters açılar, açılar...
Başta bahsettiğimiz belgesel Taxi to the Dark Side'de Başkan
Bush'un 'Amerika işkence yapmaz' görüntüsüne Bigelow, Obama'nın aynı
cümleleriyle katkıda bulunuyor ama özellikle 'Su ile işkence' meselesinde
hukuktan ziyade vicdanlara seslenmeyi deniyor yönetmen. Amerikalılara,
'vicdanınız sızlamasın, haklısınız' diyor.
Filmin en büyük eleştirisi ise (Galiba CIA en çok bu sahneye
kızmış!) Obama’nın televizyonda, ‘Amerika işkence etmez’ diye demeç verirken işkencecilerin
TV izlemesi. Yönetmen bu kadar özeleştiri ile idare edin, demeye getiriyor işi.
Klasik propaganda sinemasının evrilip, hangi noktaya
geldiğini göstermesi açısından önemli bir film ZDT. Ne enteresandır bir diğer
örneği de çok yakınımızda duruyor bu sene: Argo. Ve nihayetinde galiba aday
seçimleri yapılırken Akademi bu iki filmden birine razı olmamızı söylüyor bize.
Müzik kullanmaya fırsat vermiyor yönetmen, dolayısıyla
sadece hissiyatımız olabiliyor müzikle ilgili, hiç de fena olmayabilirmiş ama
doğru dürüst müzik yok maalesef.
Toparlayacak olursak… Kim söylemişti hatırlamıyorum ama
doğru söylemişti; “Acımasızlık Amerika’nın resmi politikalarından biridir.”
ZDT, ABD’nin resmi politikasını uygulayan filmler sıralamasında listebaşı
oynayacak kadar başarılı. Buna bir de Amerika’nın teknolojik gücüne dair gövde
gösterisini de ekleyince, hakkını teslim etmek lazım, ‘bizim çocuklar başarmış’
gururlanmasını hak ediyor.
En büyük iki yüzlülüğü ise, filmin ‘gerçeklere’ dayandığını
söyleyerek yapıyor olması Zero Dark Thirty’i sadece bir film olarak
değerlendirmeye imkan tanımıyor ne yazık ki! Bir de –tabiri maruz görün- ucuz
ahlakçılığa sığınma durumu var.’ İnandırıcılık adına işkenceyi, tecavüzü olduğu
gibi verdik’ savunmasına sığınıyorsanız, kesinlikle ucuz ahlakçılık
yapıyorsunuzdur ve ne yazık ki Bigelow bunu yapıyor. Film hakkındaki en enfes
ve basit tespiti ise Sloven filozof Slavoj Zizek’in, The Guardian’da yayınlanan
yazısı yapıyor sanırım: “Zero Dark Thirty: Hollywood'un Amerikan İktidarına
Hediyesi.”
Tüm bunlardan sonra insan kendi kendine şöyle
fısıldayabiliyor; gel de Stanley Kubrick'i saygıyla anma!
*Filmde Üsame Bin Ladin'i öldüren ekibin başı miğferini
çıkardıktan sonra bu cümleyi söylüyor.
Spike Lee’nin 1992 yapımı biyografi filmi Malcolm X, sinema
tarihinin en başarılı açılış sekanslarından birini barındırır. Ancak, esas
çarpıcı sekansı, kahramanın dönüştüğü hapishane sahneleridir. Burada, Elijah Muhammed’ın
sadık adamlarından biri Malcolm’u kütüpheneye götürür ve bir sözlük açar
(Muhtemelen Redhouse) akabinde ‘siyah’ maddesine gelip başlarlar okumaya: "Siyah:
Işıktan yoksun. Renkten yoksun. Karanlığa kapatılmış; bu nedenle, son derece
kasvetli ve kara; pisliğe bulanmış, kirli. Kasvetli, düşmanca. Çirkin, pis bir şekilde kötü..."
Malcolm, beyaz adamın siyaha yüklediği bu kötücül anlamları daha net anlamak
için. Sonra bir de ‘beyaz’ maddesini okur. Sonrası malum; bir serseriden,
özgürlük savaşçısı çıkmaya başlar…
Bir Tarantino filmi olan Zincirsiz, sıradan bir kölenin,
kişisel arzuları ve intikam hisleriyle yola çıkıp, ne mene bir adalet
uygulayıcısına(!) dönüştüğünü anlatan, yönetmenin belki de en politik filmi. Irkçılığa
şimdiye kadar yapılmış en sert ve doğrudan eleştiri yönelten filmlerden biri
olmakla beraber, kendisi bizzat eleştirdiği şeyi yapmakta hiçbir sakınca da
görmüyor açıkçası.
Hollywood’un ‘deli fişek’ ismi Quentin Tarantino, tartışması
henüz çekim aşamasında yapılan filmi ‘Zincirsiz – Django Unchained’
gösterimiyle beraber, beklenilen ilgiyi gördü, tartışmaları getirdi. Bir çok
ciddi yarışmada listelere giren ‘Zincirsiz’ 5 dalda Oscar’a aday olarak da,
daha epey konuşulacağını haber veriyor. Filmin gişe başarısı da yapımcıları
memnun eden faktörlerden oldu. Zincirsiz, ünlü yönetmenin sadece sinema
alanında geldiği noktayı değil, politik olarak da durduğu yeri göstermesi
açısından enteresan.
Hikayesi şöyle:
Amerika’nın kendi topraklarında yaptığı ilk ve son savaş
henüz başlamamıştır. Dahası Hitler’in zuhuruna daha çok vardır. Alman asıllı
bir ödül avcısı (insan avlayarak yapıyor bunu) Dr. Schultz (On numara bir
karakter ismi) tehlikeli üç kardeşin peşine düşmüştür. Üç acımasız siyah derili
düşmanı, insanlık suçu işlemiş adam; Brittle Kardeşler… Bunu tek başına
yapamayacağını anlamış ve kendisine bir yancı aramaktadır. Öfkeli siyah derili
Django’yu bu sebeple bulur ve köle tacirlerinin elinden kurtarır. Django,
içindeki ‘beyaz’ nefreti, Dr. Schultz sayesinde yasal güzergâha döker ve hem suç
(!) işlemeden beyaz öldürür hem de para kazanır! Ne ki, kahramanımızın bir
gönül yarası vardır ve sevdiği kadını bulmak için Dr. Schultz’u bir anda yancı
durumuna düşürüp bir barut fıçısında oturan Amerika’nın ortalarında Broomhilda’yı
arayışa girişir. Tuhaf ve kanlı bir arayıştır bu!
Analize geçmeden önce, bir ayrıntıyı en öne almak gerekiyor
ki, yönetmene haksızlık etmeyelim. Filmin başlarında Alman kahramanımıza,
zencilere yardım etme sevdasının kökeni/nedeni doğrudan soruluyor, zira
izleyicinin ilk merak ettiği mesele bu. Ve Dr. Schultz bir Alman efsanesiyle
veriyor cevabı. Gereğinden iyi olarak görünen bu karakterin ve filmin temel
motivasyonu da burada yaslıyor sırtını; Django, doktor için bir efsane
kahramanının yaşayan izdüşümüdür!
Evvelen belirtmek gerekiyor ki, bir liseli velet açlığında
sinemacı olan Quentin Tarantino, epeydir ‘Uzakdoğu’ya ‘takık’ durumdaydı. Ne
zaman ki çekik gözlü ruh ikizi Takeshi Miike’nin ‘Sukiyaki Western Django’
filmiyle hem/dem oldu, o zamandan beri Spagetti Western’e sardı. Zaten bahsini
ettiğimiz tür, atmosfer ve tarz olarak Tarantino sinemasına uzak bir yerde
durmuyordu.
Lakin bununla beraber sıra dışı yönetmenin takıntıları ile
ustalığının birbirine fena halde karıştığını görüyoruz
‘Zincirsiz-Django-Uchained’de.
Adından da kolayca anlaşılacağı gibi, bir western klasiğine
dayanıyor ‘Zincirsiz’. 1968 yapımı bir İtalyan filmine. Sıra dışı yönetmen
Sergio Corbucci’nin (toprağı bol olsun, çektiği 63 filmden bir tane aklı
başında olanı yoktu) aynı isimli filmine bir tutam da, yine aynı yönetmenin Il
Grande Silenzio – Büyük Sessizlik’in ekleştirerek kurmuş filmin omurgasını.
Gerek Django, gerekse Büyük Sessizlik’in çok önemli bir farkı var Tarantino’nun
son filminden; yalnız kahramanların öyküsüdür her ikisi de…
68 yapımı Django ise, ırkçılık meselesini gerek coğrafi,
gereksi felsefi olarak çok daha rasyonel yerleştiriyor film karesine. Başka bir
dolu yan meseleyle beraber sınırda geçiyor tüm macera. Ve tabii kendine has
müziği ve Enzo Barboni’nin bir çeşit ‘tarz’ oluşturan görüntüleriyle.
Arızalı yönetmenimizin bir önceki filmi Soysuzlar Çetesi’ni
hatırlayalım: Nazi soykırımı dolayısıyla zaten geçmişten gelen bir vurgunla
yaralı olan sinelere öylesine bir ‘merhem’ vermişti ki, kahramanlar sadece
Nazilerin öldürmüyor, bunu zevkten dört köşe olarak yapıyorlardı. Yönetmen
şiddetin dibine kadar inerken, seyircisini de bu zevke (!) ortak etmeye
çabalıyordu.
Zincirsiz’de de benzer bir durum var. Siyahlara her türlü
melaneti vaktiyle yapmış ve hala bununla yüzleşmemiş bir topluluğa film
yaparken, kara derililerin intikamını film diliyle almasını istermiş gibi,
şiddetin ucunu yaktıkça yakıyor Tarantino. Yoksa ölü bedene defalarca saplanan
mermiyi, tüm iticiliğiyle sayısız kere vermenin akıl sağlığıyla bir ilgisi
olamaz.
Kaldı ki, Tarantino’nun bu işe ilk başladığında bozduğu
ezber ve kendi oluşturduğu bir takım kural ve stil vardı. Rezervuar Köpekleri
ve Ucuz Roman ile ortaya çıkardığı bir Tarantino Sineması vardı. Neydi
Tarantino’nun özelliği ve sinemaya kattığı yenilik; tabiri caizse sinemanın
kafiye/uyak düzenine radikal bir dokunuşta bulunmuştu. Hatta dokunuş değil,
darbe!..
Zincirsiz’de bunu tam olarak uygulamamakla beraber kendi
sinema diline çok da ihanet ediyor gibi görünmüyor Tarantino. Zira Django’nun
orijinaline (Corbucci’ninkine) baktığımızda, filmin ilk 15 dakikasında tüm
kahramanların tanıtıldığı, meselenin açıklıkla izah edildiği ve sonradan
çıkacak sürpriz isimlerle beraber, daha ilk sekansta yerli yerine oturtulan
kötü ile iyinin çatışma anının beklendiğini görüyoruz.
Zincirsiz’de Tarantino, böyle yapmıyor, kendi sinema diline
sadık bir kurgu ile akıtıyor filmi. Ne ki, kendine kurduğu bir takım tuzaklar
var ve bunların hepsine teker teker ve özenle düşüyor Tarantino.
Şunun farkında olduğum bilinsin önce: Tarantino sinemasının
öncelikle ayrıksı özelliği geçişleridir. Doğrusu, geçiş zenginlikleri
içermesidir. Ancak en az bunun kadar önemli bir yönü daha vardır; uzun
diyalogları. Tarantino, kendine has bir sinema dili oluştururken, üzerinde
oturduğu en sağlam platform, monolog ya da diyaloglardır. Bu anlamda Tarantino
sineması gücünü biraz da ‘çene’sinden alır. Hatırlayalım; ‘Pulp Fiction’da
kahramanlarımız Vincent Vega (J. Travolta) ile Jules Winnfield’ın (S. L.
Jackson) patronları Marsellus Wallace’ın (V.Rhames) emanetini almaya giderken
sergiledikleri çene performansı, sinema tarihinin en uzun konuşma sahnelerinden
biridir.
Bir kere her geçen gün daha da gevezeleşiyor Tarantino
filmleri. Soysuzlar Çetesi’nde sündürmekten yerden toplamak zorunda kalmıştık
çeneleri. Zincirsiz’de ise yönetmen adeta, ‘Bu daha hiçbir şey’ demeye
getiriyor meseleyi. Bitmek tükenmek bilmeyen sade suya tirit diyaloglar
uzadıkça uzuyor, biz sıkıldıkça Tarantino saplantılı bir haz alıyor sanki... Hatırlayın
Soysuzlar Çetesi’nde izlediğimiz bodrumdaki bar sahnesini. Dakikalar boyu,
hiçbir yere varmayacak gevezelikler. Zincirsiz, kaldığı yerden devam ediyor
çene performansına. Elbette bunları koyarken boşuna yapmıyor, karakterinin
zekasını, kişiliğini ve arketipini seyirciye geçirmek amacıyla koyuyor ama bir
süre sonra bunlar unutulup, dakikalar süren boşboğazlıklar uzayıp gidiyor.
Yine bu ‘diyalog’ bahsinin bir parçası olan ‘aksan’
meselesine de kısaca değinmek gerekiyor. Artık terminolojiye de giren ‘Tarantinoesque-Tarantinesk’in
önemli unsurlarından biri de aksandır. Pek bayılır yönetmenimiz Texas ve
dolaylarının aksanına. Dolayısıyla hikayesini bu ‘dil’e uzak olmayan yerlere
monte ediyor ki, kurtlarını döksün sanki. Hele ki finale doğru bizzat kendisi
de iştirak ediyor bu aksan fetişizmine. Masa başında uzayıp giden ‘çan çan’
geyikler usta oyunculuklar sayesinde belki sıkılmadan izlenebiliyor ama filme
neler kattığı tartışılır duruma geliyor.
Yönetmenin, şiddete meyyal olduğu hepimizin malumu. Önceleri
nispeten ‘rafine’ olarak bu işi tasarlarken (Bu noktada Katil Doğanlar’ı
hatırlatmak isterim) her adımda bir basamak daha yukarı taşıyor işi…
Nihayetinde, Kill Bill ile (biraz da keşifle) şiddeti doğrudan verme hastalığı
giderek iflah olmaz bir boyuta ulaşmış durumda. Soysuzlar Çetesi’ndeki
Peckinpah’a rahmet okutan şiddet dozu, Zincirsiz’de aşağı inmiyor. Şiddet dozu
bir ara o kadar yükseliyor ki, mizahın sınırlarına dahil oluyor sahneler. Bu
çalçene geyikler kesilip atılsa,2 saatlik zıpkın gibi bir filmin ortaya çıkması
işten bile değilmiş.
Özellikle finale yakın, yani haneyi yıkıp viran etmeden
önceki, şiddet gösterisi bana nedense ‘Şehrin Azizleri - The Boondock Saints’i
hatırlattı. Çoğu kişi bu sekansı daha çok ‘Yaralıyüz-Scarface’ ile benzeştirse
de, aslında bu usta yönetmenimizin mimetik yönüne şahane bir delil olsa gerek.
Öyle ya da böyle, şu ya da bu filme bir şekilde refere oluveriyor sahneler. Ama
hakkını teslim etmek lazım, Şehrin Azizleri’ndeki lirizm çok ilgisini çekmez
yönetmenimizin.
Tarantino senaryolarını oynamak epey zorlu bir meseledir. Bu
nedenle, usta yönetmenin oyuncu yönetimine kimse bir şey diyemez. Zincirsiz’de
de, başta Dr. Schultz’u oynayan Christoph Waltz, tabiri caizse döktürüyor.
Klişe tabirle, ‘Oscarlık’ performans gösteren oyuncu, geçen yıl Soysuzlar
Çetesi’ndeki rolüyle bu ödülü almış olmasa, bu sene verirlerdi sanırım. Keza
her ne kadar kaşıyla gözüyle oynanmış olsa da Samuel L. Jackson olağanüstü
performans sergiliyor. Film ilk yarısını Dr. Schultz karakteri sırtlarken, ikinci
yarısında bu görevi Jackson’un Stephen karakteri alıyor. Leonardo DiCaprio da oldukça başarılı. Bu
meyanda en sönük kalan karakter korkarım ki, ana kahramanımız Jamie Foxx
oluyor. Foxx, sıradan bir köleden, felsefi bir kahramana dönüşürken, değişimi
verebilmek adına oldukça cimri davranıyor.
Hin yönetmenin, kahramanlarından birini ‘Alman kökenli’
yapmasının da sebebi var bence. Bir önceki filminden kalan kalp kırıklıklarını
nispeten gidermek ve ‘Almanlar da aslında özünde iyi insanlar’ cilasını atmak. Filmin
zeka düzeyi en yüksek karakterinin bir Avrupalı olması ise ayrı bir derinleşme
konusu. Ne ki bu alt metnin bilinçli bir şekilde konulduğundan çok emin
değilim. Başka bir hinlik ise, ‘Ev kölesi’ tiplemesiyle döktüren Samuel
Jackson’u senaryoya dahil etmesi. Malum, Malcolm X’ın vaktiyle televizyonda
yaptığı bir konuşmaya dayanıyor karakter. Merhum Malcolm X, köleleştirilmiş
ruhlardan bahsedip, evin sahibini içselleştirmiş ev kölelerinden bahsetmişti
meşhur konuşmasında. Django, ana arteriyle şiddetin kadim sahibi beyaza olanca
gücüyle abanırken, onun oluşturduğu küçük ihanet adacıklarına da hak ettiğini
veriyor.
Hakikat ile uydurulmuş olmayı basit bir kolajlama yöntemiyle
karıştırmıyor Quentin Tarantino. Her ikisini de önce un/ufak ediyor, ardından
tuhaf bir hazla kendi iksirini oluşturuyor. Kendince hangisinden kaç doz
alacağını da çok iyi biliyor. Ki bu yüzden tüm bu olup bitene Tarantino
Sineması diyoruz.
Filmin ruhuna uygun müzikler ile sıkıcılığın önüne geçmeyi
başaran Zincirsiz, tiplemelerin neredeyse tamamının sıra dışı olmasıyla inandırıcılık
meselesiyle çok ilgilenmediğini açık ediyor. Zaten, film diliyle doğru dürüst
anlatılmamış bir tarihsel meselede dilediği gibi at koşturmanın zevkini yaşıyor/yaşatıyor
Tarantino. Ve öyle bir ‘iç soğutan’ final ile ellerini çırparak temizliyor ki,
ancak Tarantino yapabilir böyle bir şeyi. Tabiri caizse kendi zincirlerini
kopartıyor yönetmen.
Açıkçası herkesin diline yapışıp duran, Spagetti meselesinde
de, öyle aman aman bir ‘tür’ uygulayıcısı gibi durum da yok. Açıkçası filmi
izlemeden önceki en büyük korkum, Tarantino’nun tipik bir ‘Spagetti Western’
parodisi yapma kolaycılığına kaçmasıydı. Böyle bir durum yok. Konvansiyonel western kalıpları zaten yeterli
gelmiyor usta yönetmene. Galiba olan şu; Sergio Cobrucci ile Takeshi Miike
arasında bir alan oluşturuyor kendine Quentin Tarantino. Şaşırtıcı, rahatsız
edici ve hayranlarını mest edici… Zincirsiz, bir çeşit mini ‘Soysuzlar Çetesi’
hikayesi…
Son olarak, filmi izledikten sonra eve gelip Alan Parker’ın
‘Missisipi Burning – Missisipi Yanıyor’unu izlediğimi belirtmek isterim.
Yaklaşık 3 yıl önce başlayan bir projeydi Gelmeyen Bahar. Nihayet olgunlaştı, çekildi ve artık vizyon bekliyor. Filmi izlemedim ama Emrah Erdoğan'ın herkesi şaşırtacağından eminim. Fragmanı bugün internete verildi.