18 Şubat 2013 Pazartesi

Lincoln: Bana özgürlüğü anlat!


İmkan farkı böyle bir şey sanırım. İmkanı olmayan sinemacı, elinde bilmem kaç defa redakte ettiği senaryosu ile kapı kapı dolaşıp, filmini çekebilmenin yollarını ararken, imkanı olan projesine ısınma aşamasını bile film çekerek değerlendiriyor. Ünlü yönetmen (aynı zamanda büyük sinema tüccarı) Steven Spielberg, ‘War Horse-Savaş Atı’ filmini elini sıcak tutmak için çekmişti sanki. Esasen hiç de fena olmayan Savaş Atı, nedense beklediği ilgiyi göremeden sinema tarihinin derinliklerine gidivermişti. Sonradan anladık ki, esas proje başkasıydı, yani Lincoln. Ve S. Spielberg yine 'başyapıt' düzeyinde bir sinemayla karşımızda.

Lincoln, her karesinde titizlik ve özenli işçiliği ile kendini belli eden bir film. Elbette sadece sinematografik öğeleriyle değil, içeriğiyle de oldukça önemli bir çalışma. Zira, film Amerikan tarihinin en önemli olaylarından biri olan 'köleliğin kaldırılması' etrafında dönüyor. İş bu nedenle Lincoln'ü hem bu yılki Tarantino filmi Django Unchained, hem de Spielberg'in 1997 yılında çektiği Amistad ile beraber değerlendirmek daha faydalı olacaktır.

Malum; Spielberg'ün Dorris Kearns Goodwin'in "Team of Rivals: The Political Genius of Lincoln" adlı biyografisinden uyarladığı Lincoln, iç savaşın Amerikan ulusunu ikiye ayırdığı bir dönemde, Lincoln, savaşı sona erdirmek, ülkeyi birleştirmek ve köleliğe son vermek için bir hareket planı tasarlamasıyla başlıyor. Film bilinen olayları, isimleri bir hikaye etrafında örerken, bazı kabullerle hareket ediyor. Belki kendi kültürü ve topraklarında bir sıkıntı olmayabilir ama bizim gibi, meseleye uzak seyirciler için biraz malumat ihtiyacı doğuyor.

Daniel Day-Lewis daha ilk sahneden itibaren 'döktürüyor'

Tam da bu noktada, tarihi arka plandan biraz bahsetmek gerekiyor:

19. yüzyılın ortalarında Amerika Birleşik Devletleri'nin güneydoğu bölgelerinde büyük çiftliklerin ağırlıkta olduğu ve tarıma dayanan bir ekonomi yerleşmişti. Bu çiftliklerde özellikle pamuk, tütün ve şeker kamışı yetiştirilmekte ve gereken işgücü Afrika'dan kaçırılıp getirilen siyah ırktan oluşan kölelerden sağlanmaktaydı.

Öte yandan ülkenin diğer bölgelerinde ekonomi sanayiye yönelmiş ve bunun gerektirdiği serbest işgücü için kölelik kaldırılmıştı. ABD'nin batı kesiminde hala yeni eyaletler kurulmaya devam ediyor ve bu yeni eyaletlerin çoğunda kölelik yasaklanıyordu.

Bu ortamda güney eyaletleri köleliğin eninde sonunda güneyde de yasaklanacağından endişelenmekteydiler. Bu da güneyin köleliğe dayanan üretim tarzını kökünden tehdit ediyordu. Köleliği kaldırmaya söz vererek seçime katılan başkan adayı Abraham Lincoln seçimi kazanınca güneyli 7 eyalet yeni başkanın köleliği kaldıracağına kesin gözle bakarak hemen ABD'den bağımsızlığını ilan ettiler. (Ki Tarantino'nun filmi de böylesi bir ortamda ve dönemde geçiyor) Bu eyaletler Jefferson Davis'in başkanlığı altında Amerika Konfedere Devletleri adı altında yeni bir devlet kurdular. Kısa bir süre sonra buna 4 eyalet daha katıldı. Ülkenin geri kalan kısmı (özellikle kuzeydoğu kısmı) da kuzeyli tarafını oluşturdular. Bir süre sonra iki devlet arasında savaş patlak verdi.

Lincoln'de görkemli sahnelerden itina ile kaçan Spielberg, aşina olduğumuz sinemasına da gem vuruyor.  

Amerikan İç Savaşı'nın ilk yıllarında hiçbir taraf üstünlük sağlayamadı. Her iki taraftan da ağır kayıplar oldu ve her iki taraf da geçici askeri başarılar elde etse de netice alamadı. Savaşın bilançosu da müthişti; yaklaşık 600 bin insan ölmüştü…

Hatırlayalım, Steven Spielberg 1997 yılında Amistad ile 1839 yılında yaşanmış olan zenci köleleri taşıyan aynı adlı gemide kölelerin çıkardığı isyan sonrası yaşananlar konu edilmişti. 1830'ların ABD'sinde sanayileşme yanlısı kölelik karşıtları ile güneyli toprak sahiplerinden oluşan kölelik yanlıları arasında hızla yükselen ve ilerleyen yıllarda Amerikan İç Savaşı'na yol açacak olan gerginliği işleyen film yönetmenin filmografisinde çok fazla önemli bir yer tutmasa da Amerikan tarihine bakış açısıyla ilgili ciddi ipuçları taşıyordu. Amistad’da bıraktığı yerden, 1865 yılından açıyor filmi Lincoln.

Usta yönetmenin bütün marifetlerini son derece zeki bir metin eşliğinde sergilediği film, oyunculuklarıyla ön plana çıkıyor.  Hassaten, ‘Sol Ayağım’ ve ‘Kan Dökülecek’ filmlerindeki performansıyla çifte Oscar heykelciğini kucaklamış olan Daniel Day-Lewis, tarihi bir karakterin nasıl canlandırılabileceğine dair oyunculuk dersi veriyor.

Tommy Lee Jones ve Sally Field'in gösterdikleri performans da takdire şayan! 
Lincoln, biyografiye sırtını yaslasa da, insanlık tarihinin en mühim meselelerinden biri olan köleliğin kaldırıldığı "Thirteenth Amendment - Onüçüncü Değişiklik” yasasının kabul edilme mücadelesine odaklanıyor. Spielberg, ustalığı ‘taraf olmak’ meselesinde de gösteriyor. Sezonun flaş filmleri Zero Dark Thirty ya da Argo gibi kuru sıkı bir milliyetçiliğe pabuç bırakmadan, vatanperverlik dozunu son derece hassas ayarladığı bir lider tiplemesini başarıyla perdeye yansıtıyor. Ki bu nokta çok önemli…

Epigrafla girmese son derece minimal bir yapı ile yüz yüze bırakarak açılışı yapan bir film Lincoln. Çok dar –kadraj ile- bir dünya tasviri ile başlıyor ve güçlü oyunculukları, sıkı dokunulmuş diyaloglar ile destekleyerek ilerliyor film. Daha ilk sahneden itibaren D. Day-Lewis’in karizmatik oyun gücü etkisine alıyor seyirciyi. Ancak, bu izleyicinin epik film beklentisini karşılıyor anlamına da gelmiyor. Neredeyse tiyatro havasına bürünmüş bir yapıyı tercih etmiş yönetmen Spielberg.

Galiba işin sırrı da, başta  J. Logan ve  P. Webb gibi iki sinema kurduna yazdırılan senaryonun, son anda vazgeçilerek tiyatro kökenli (Münih’te de beraber çalışmışlardı) Tony Kushner’e teslim edilmesi. Bu tercih, filmin yapısını değiştirdiği gibi, Spielberg filmlerinden aşina olduğumuz büyük kriz anları, yüksek sahnelerin olmamasına yol açmış. Bunun yerine, güçlü karakterler ve sağlam diyaloglar gelmiş.

Mekan tasarımı, makyaj ve kostüm alanında son derece yüksek bir başarı elde eden film, neredeyse 'salon filmi' denebilecek kadar dar kadrajlar ve kapalı mekanlarda geçiyor. 
En iyi yönetmen, en iyi oyuncu, en iyi görüntü ve en iyi senaryo dalları başta olmak üzere toplam 12 farklı kategoride Oscar’a aday gösterilen Lincoln filmindeki tarihi hata, Spielberg ve filmin yapımcı şirketinin başını ağrıtması bekleniyor. Sinema uzmanları Amerikan tarihinin dönüm noktalarından olan köleliğin kaldırılmasını konu edinen filminde yapılan tarihi hatanın Oscar ödül törenleri öncesi Spielberg ve yapımcı şirket için ciddi sıkıntı oluşturacağı yorumlarını yapıyor.

Sebebi ise şu; Amerika’nın efsanevi başkanı Abraham Lincoln’ın köleliğin kaldırılması için verdiği 13. Düzenleme (13th Amendment) tasarısına filmde Connecticut vekillerinin aleyhte oy verdiği gösteriliyor. Spielberg’in yanlışını ortaya çıkaran Connecticut milletvekili Joe Courtney, tarihi bir hatayı düzeltti. Filmi izledikten sonra 1865 yılında tasarı için yapılan oylamada o dönem Connecticut eyaletini temsil eden 4 milletvekilinin ne yönde oy kullandığını öğrenebilmek için Kongre arşivine giren Courtney, 4 meslektaşının da 13. Düzenleme için lehte oy verdiğini ortaya çıkardı.


Hepsinden ayrı olarak, Lincoln tiplemesindeki başarının altını kalınca çizmek gerekiyor. Gerek İrlandalı aktörün başarısı, gerek makyaj, gerekse karakteristik özellikleriyle Lincoln o kadar inandırıcı yapılmış ki, hayran olamamak elde değil. Bol bol mesele anlatması, örnekleri, esprileri ve sükunetiyle tarihi karakteri eşine az rastlanır bir başarıyla perdeye taşıyor Spielberg ve Day-Lewis. Bu kadar değil, senaryonun hakkını vermek lazım. Tarihe geçen konuşmalardaki belagat ve hitabet müthiş.

Ezcümle; meydana geldiği dönem, her ne kadar kanlı ve karanlık olsa da, giriş sekansı dışında savaşa, şiddete yer verilmeyen Lincoln’de, yönetmenin ve oyunculukların ustalığı göz doldurulurken, Oscar’a da göz kırpılıyor. Başta da vurguladığım gibi, meseleye uzak kişilere hayli sıkıcı gelmesi de muhtemel.


(N)asır!





             "Nene" dedim;

                               "ellerin?"

                            Durdu ve
                                       

                           "Oğul, yürek yumuşak gerek!" dedi...


Andrey Zvyagintsev sineması ya da deha beyannamesi


Dorian Gray’in Portresi’nde “Bütün sanatlar aslında kullanışsızdır.” diyen Oscar Wilde’ın 1882 yılında Amerika’ya gittiğinde, gümrük memuruna şöyle dediği rivayet edilir: “Deham dışında beyan edecek bir şeyim yok!”

Galiba sanat, dehanın en doğrudan beyannamesi ve sanatçı da eseriyle bir tür sahip olduklarını beyan ediyor… Genelde sanat, özelde sinema ile hayat arasındaki ilişki üzerine ciltler dolusu yazı yazılmıştır. En kestirmeden ifadeyle sinema; hayatı anlama ve anlatma kılavuzu olsa gerektir.

Elbette bu anlayış ve anlatış çeşit çeşit, seviye seviye olacaktır. Bu nedenledir ki, her film herkesin hoşuna gitmez ve bazı filmler bizi başka türlü sarar sarmalar.

Kimi sinema uzmanları nedense yönetmen sinemasına çok inanmazlar. Onlara göre bir yönetmenin bir filmi muazzam olurken diğerinde aynı lezzet, düzey tutturulamayabilir ne yazık ki. Elbette istisna ustalar, büyük sinemacılar, her eseriyle istisnasız 12’den vuran isimler vardır. İşte yönetmen sinemasının son dönem ustalarından bir isim bu yazının konusu: Rus sinemacı Andrey Zvyagintsev…



Sibirya doğumlu Zvyagintsev, 1984 yılında, 20 yaşındayken oyunculuk okuduğu Novosibirsk Drama Okulu’ndan mezun oluyor. 1990’a kadar Moskova’da, Russian Academy of Theatre Arts’ta çalışıyor.  1992’den itibaren 8 yıl boyunca çeşitli film ve tiyatrolarda oyunculuk yapıyor. 2000 yılında kendisine yeni açılımlar sağlayacak REN TV’de iş bulup, çalışıyor. Burada aradığı fırsatı buluyor ve üç bölümlük bir dizi olan The Black Room’un yönetmenliğini yapıyor.

Bu dizi, nicedir aradığı cesareti bulmasına neden oluyor ve kafasının bir köşesinde hep yer eden Vozvrashchenie-The Return-Dönüş’ü çekmeye karar veriyor. Anne ve anneanneleriyle yaşayan iki çocuğun, bir sabah yıllardır görmedikleri babalarının geri dönmesiyle bozulan düzenlerini ve aile içi, içten içe gelişen gerilimi ustaca anlatan Dönüş, son derece sade bir yol filmine dönüşüyor ve etkileyici finaliyle izleyiciyi derinden sarsıyor.

Ki, aslında anlattığı kendi hikâyesidir Zvyagintsev’in. Zira kendisi de babasını 6 yaşında kaybetmiştir.



Bir ilk filmin başına gelebilecek en harika şeyleri yaşıyor Dönüş. Berlin’de Altın Ayı da dahil birçok ödül alıyor mesela… 40 yaşında çektiği ilk filmiyle adından söz ettirmek bir yana, tarzı olan bir sinemacı olarak hemen göze çarpıyor Andrey Zvyagintsev…

Her ne kadar önüne yeni imkânlar sunulsa da, hiç acele etmiyor Rus yönetmen yeni projesini 4 yılda pişiriyor ve ikinci filmi ‘Izgnanie-The Banishment’i (Türkiye’de Sürgün adıyla gösterime girdi) 2007 yılında çekiyor. Filmin prömiyeri Cannes Film Festivali’nde yapılıyor ve aynı zamanda Altın Palmiye için yarışıyor.

Sürgün’ü, ünlü yazar William Saroyan’ın ‘The Laughing Matter’ (Gülünecek Şey) adlı romanından uyarlıyor. Film, şehirli bir ailenin, babanın doğduğu köy evine gelmesini ve buradaki kır yaşamına ayak uydurmaya çalışmasını konu ediniyor. Film, başrolündeki Konstantin Lavronenko’ya (ilk filmin de başrolünde o vardı) Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandırıyor.  2009’da değişik yönetmenlere çektirilen New York hikâyelerinden birini de o çekiyor. Ancak New York I Love You için çektiği Apocrypha, yapımcılar tarafından beğenilmediği için, filmin sinema versiyonuna konulmadan, direkt olarak DVD’sine ekleniyor. 2011 yılında ise üçüncü filmi Elena için kamera arkasına geçiyor Andrey Zvyagintsev. Senaryosunu Olef Negin ile beraber yazdığı Elena, emektar bir hemşirenin etrafında gezinen yine bir aile içi filmi.


2011 yılında ise üçüncü filmi Elena için kamera arkasına geçiyor Andrey Zvyagintsev. Senaryosunu Olef Negin ile beraber yazdığı Elena, emektar bir hemşirenin etrafında gezinen yine bir aile içi filmi. Hemşire olan Elena, zengin, yaşlı ve evde bakıma muhtaç bir adam olan Vladimir ile evleniyor. Her ikisi de farklı aile yapılarından gelen çocuklarıyla ilişkileri bir şekilde sorunlu ve mesafeli insanlardır. Fakat Vladimir bir kalp krizi geçirip, hastaneye kaldırılınca vasiyetini yazdırma kararı alıyor; fakat Elena bu vasiyette yer almadığını öğreniyor. Dağılmak üzere olan ailesini bir arada tutmaya çalışan Elena, kocası ile ailesi arasında ahlakî bir fedakârlık çıkmazında kalıyor…

Zvyagintsev sineması için artık ustalık ürünü diyebileceğimiz Elena’nın prömiyeri yine Cannes Film Festivali’nde yapılmış, Jüri Özel Ödülü’nü de kazanmıştı.



Son filmi Leviathan ise yönetmenin aynı zamanda belli bir filozofik arka planı olduğunu da apaçık gösteren usta işi bir yapım olarak önce ciddi festivallerde kendini gösterdi. Film, Barents Denizi’ndeki bir yarımadada geçer. Arazisine el koymak isteyen yozlaşmış bir belediye başkanına karşı mücadele eden bir adamın hikâyesini anlatır. Senaryo Eski Ahit’te yer alan Eyüp Kitabı’nın modern bir uyarlamasıdır ancak aynı zamanda dağılmış Sovyet Rusya’nın aile ve sistem çürümesine dair esaslı eleştiriler de içerir. Yapımcı Alexander Rodnyansky filmle ilgili “Film çağdaş Rusya’nın en önemli sosyal sorunlarından bazılarıyla ilgilenir, sıradan bir adamın yaşadığı aşkın ve trajedinin hikâyesidir.” şeklinde açıklar  Zvyagintsev’in filmini. Leviathan, dünyanın en prestijli festivallerinde gösterilir ve 20’den fazla ciddi ödül (Cannes’da Altın Palmiye adaylığı, En İyi Senaryo ödülü ve Oscar’da En İyi Yabancı Film adaylığı dahil) alan film, bu sıra dışı yönetmenin  filmlerindeki başarının tesadüfi olmadığının kanıtıdır. Bugüne kadar çektiği (uzun metrajlı) dört filmiyle de hem belli bir seviye tutturan, hem de dehasını tüm cömertliğiyle bizlere sunan bir isim Andrey Zvyagintsev…

Rus yönetmen, ilk uzun metrajlı filminin finaline koyduğu fotoğraflar ile bir çeşit kendini ele verir gibi oluyor, zira Zvyagintsev sineması görselliğiyle dikkat çeken bir sinema. Birçok yönüyle de sinema dervişi Andrei Tarkovsky’yi anımsatıyor.

Filmlerinde diyaloglar basit gibi görünür, hatta sanki önceden yazılmamış, doğaçlama gelişiyor gibi bir his de edinirsiniz ama gerçekte öyle değil tabii… Seçtiği, güncel, basit kelimeler ile daha çok hal ve ruha odaklanır Zvyagintsev…



Andrey Zvyagintsev sinemasında görüntü sesten, yani suret kelamdan çok önce gelir. Dolayısıyla Zvyagintsev sineması bir tür temaşa sinemasıdır. Işık önemlidir onun için. Renk önemlidir (renkten sadece gökkuşağı tonlarını anlamamak lazım, siyahın ve beyazın tüm ara renkleri de dahildir buna), gökyüzü, ağaçlar, duvarlar, deniz, bulut, yağmur… Hepsi ayrı bir titizlik içinde yer alır Andrey Zvyagintsev filmlerinde.

Ünlü müzisyen Beethoven’ın, bir konser sonrasında, eserinde Mozart etkisinin hissedildiğinin söylenmesi üzerine şöyle söylediği rivayet edilir: “Aranızda onun ayak seslerini duyarken, müzik yapmak kolay mı zannediyorsunuz?”

Doğrusu, adaşı Tarkovsky’nin ayak seslerini Zvyagintsev’in film karelerinde işitmek çok da yadırganacak bir şey değil…


Rus sinemasının bu yeni soluğu belki en iyi filmini henüz çekmedi ama çektikleri ile farklılığını çoktan göstermiş oldu.


Yönetmenin Dönüş filminin analizini buradan okuyabilirsiniz. 

Yönetmenin Leviathan filminin Aksiyon'daki eleştirisini buradan okuyabilirsiniz,

NOT: Şuradan alıntıdır. 


15 Şubat 2013 Cuma

Saving Face: Asit yüzlü kadınlar!


Bergen’i hatırlayacaksınız. Hani ‘Acıların kadını’ olan Bergen… Meseleyi groteskleştirmek için söylemiyorum bunu, tanımın tam karşılığıydı gerçekten arabesk müziği sanatçısı.

PTT’de kendi halinde bir memur iken, aşık olup, kalbinin peşinden gidince, önce pavyonlara düşen, ardından sevdiği adam tarafından, şarkı söylerken yüzüne kezzap atılarak, yüzünün bir kısmı perişan, bir gözü kör olan bahtsız şarkıcı. Ve üzücü son; yine sevdiği adam tarafından (Henüz 28 yaşındayken) kurşunlanarak öldürülüş…

Yüze kezzap atılma hadisesi, bir erkeğin kadına yapabileceği belki de en büyük alçaklık olsa gerek. Ve maalesef Pakistan’da böylesi bir alçaklık, erkeklerin kadınları cezalandırma yöntemi olmuş durumda. Her yıl 150’den fazla kadın kocası ya da yakın akrabaları tarafından yüzüne kezzap atılarak mahvediliyor.


Ne acı ki, yapanların yanına kâr kalıyor bu eylem. Üstelik geçtiğimiz yıl salt bu konuyla ilgili kanun çıkarılmasına rağmen oluyor bunlar. Ve Pakistanlı bir plastik cerrahın şu dedikleri insanın içini dağlıyor: "Bu hastalara çok sayıda cerrahi ve plastik operasyon uyguluyoruz; ama ne yaparsak yapalım gülümsemelerini geri getiremiyoruz."

Pakistanlı yönetmen Sharmeen Obaid-Chinoy’un belgeseli Saving Face işte bu kadınları anlatan bir belgesel. Geçtiğimiz yıl Oscar ödülü alan film, iç acıtacak görüntülerle dolu. Hepsi gerçek, hepsi ayrı bir trajedi…

Pakistan’da bu suçlarla ilgili kurulan bir vakıf da var. Vakıf, hem mağdur kadınlara yardım ve destek amacı güdüyor hem de bu suçun önlenmesi adına kamuoyu oluşturmayı hedefliyor. Yönetmen Obaid-Chinoy, filmini bu kuruluşun destek ve ortaklığıyla çekmiş.



İşin garip bir kısmı ise, belgesel tüm dünyada gösterildiği halde, kendi ülkesinde gösterilemiyor. Bunun sebebi ise yeni korkular. Hem belgeselde yer alan, kimlikleri bir şekilde açıklanan kadınların korkusu hem de yapılacak yeni saldırılar için bir tür ‘hırsıza yol gösterme’ tedirginliği. Yönetmen, biraz da bu sebeple ülkesine geri dönemiyor, epey zamandır başka ülkelerde yaşıyor.

İnsan yüreğini asit gibi yakan bir belgesel olan Saving Face’i mutlak izlemek lazım.

13 Şubat 2013 Çarşamba

Çünkü balık, bilir!



"Hiç unutmam, babam bir gün demişti ki; 'eğer bir gün birinin ruhunu görmek istersen, sana hayallerini göstermesini istemelisin...'"

Arizona Dream 1993

12 Şubat 2013 Salı

"Kızdırma görmemiş" bir ses

Urfa'da pürüzsüz ve güçlü sesler için kullanılan bir tabirdir bu.
Kızdırma görmemiş... Yani; ateşli hastalık geçirmemiş, ses telleri zedelenmemiş anlamına gelir. Sanatçının kimliği hakkındaki kısıtlı bilgiyi videonun giriş kısmından öğreniyoruz. Samiye Hanım'ın bulabildiğim üç yorumunu buraya koydum. 






11 Şubat 2013 Pazartesi

ZDT: Tanrı ve ülke adına!*



Biliyorum; birazdan yazacaklarımın çok azı bir sinema filmiyle ilgili gibi duracak ama emin olun bahsini edeceğimiz film ile, yazacaklarımızın doğrudan ve büyük ilgisi var. Sinema elbette, nihayetinde bir sanat dalı ama ele aldığı konu ve verdiği mesajı doğru okuyabilmek için film karelerinin arasında gezinmek kadar, bu karelerin arkasında duran bir takım gerçekleri de görmek gerekiyor. Bu nedenle, film analizine kadar biraz sabır göstermenizi arzu ederim.

Oswald Chambers, İskoç bir gezgin rahipti. Hıristiyanlık ve ahir zamana dair tehlikeli görüşleri vardı. Nitekim Çanakkale Savaşı döneminde ülkeleri adım adım gezerek 'Haçlı' ruhunu övüyor, işgalci güçlere moral aşılıyordu. 'Dini Nasihatler' isimli bir de kitap yazdı Chambers. Adı 'Nasihat' olan bu kitap baştan sona Haçlı ruhunu motive edecek 'gaz veren' metinlerdi. Misal bir yerinde şöyle diyordu Chambers: "İnanç, kahramanlıklar üzerine inşa edilmiştir." G.W. Bush'un önemli danışmanlarından olan papaz Jerry Fallwel, sıkı bir Chambers takipçisiydi. Dolayısıyla Başkan Bush'un başucu kitaplarından biriydi onun kitabı. Bush, bu kitaba kendini o kadar kaptırmıştı ki, yakın çevresi çoğu kez başkanın kendisini, 'İsa'dan hemen önce yeryüzüne inip, İsa'nın gelişine dünyayı hazırlayan adam' olarak gördüğünü söylüyordu.


Nitekim o dönem yayınlanan Nesweek'in bir kapağı bu konuya ayrıldı. Dosyanın ismi de ilginçti: Bush ve Yaradan!  George W. Bush, sabahın erken saatlerinde kalkıp dini kitaplar okuyor. Kabine toplantıları da dualarla başlıyor, kendisine sorulan basit soruları bile İncil'den örnekler vererek cevaplıyor. "Yaradan" kelimesini dilinden düşürmeyen Başkan, görevinin kendisine Tanrı tarafından verildiğine inanıyordu. Aynı günlerde Fransız Le Nouvel Observateur Dergisi Amerika Başkanı George W. Bush'un dünya üzerinde yaşayan 500 milyon "Evangelist"in en önemli dini liderlerinden biri olduğunu yazdı.

Grace Hallsell'in enteresan kitabı 'Forcing God's Hand'de Amerika için tehlikeyi şöyle ifade edilir; "Amerika için gelecek yıllarda en ciddi tehlike, dünyanın sonunun geldiğine inanan ve o sonu kendi hayatlarında görebilmek için her şeyi yapabilecek tarikatlar..." Hallsell'e göre, 'Tanrı'yı kıyamete zorlayan' bu görüş Amerika'da iktidar olunca, tehlikeli ve kanlı oyun süreci başlamış oldu. Ve Newsweek tam da bu dönemde kapağı yayınladı: ‘Güneyden Gelen Kral” yani Hz. Mesih’in öncüsü. Kocaman bir Bush resmi süslüyordu başlığı!

Sonrasında neler olduysa, tamamı bu yeni konsept ve angajman çerçevesinde yaşandı, diyebiliriz. Amerika, bu yeni politikası ile paralel olarak yeni dostluklar ve düşmanlıklar tesis etmekte gecikmedi.


 11 Eylül Saldırısı sonrası, başta Amerika olmak üzere Batı'nın 'öncelikli düşman' statüsüne aldığı İslam ve Müslümanlar, yıllardır kurtulamadıkları bir etiketle yaftalandılar: Terörizm.

ABD yönetimi ‘Terörizm’ yani yeni düşman ile yapacağı mücadeleyi topyekun kurguladı. Olay sadece siyasi ya da askeri değildi. Medya ayağı vardı, sanat ayağı da. Bunun için Hollywood’a önemli görev düşüyordu. Bu nedenle Pentagon-CIA ve Hollywood arasında büyük bir stratejik bütünleşme örnekleri görülmeye başlandı.

Pentagon sponsorluğunda, Kuzey Kaliforniya Üniversitesi Teknoloji Fakültesi, senarist Steven De Suuza (Die Hard / Zor Ölüm), yönetmen Joseph Zito (Delta Force / Delta Gücü, Point Last Seen ), David Fincher ve Spike Jonze ile birçok görüşme düzenledi.

Kenneth Bergquist tarafından yönetilen bu görüşmelerin amacı, terör saldırıları senaryolarının kurgulanması ve gerçekçi repliklerin yazılmasıydı. Pentagon’la Hollywood arasındaki bu stratejik işbirliğinin ilk örneği II. Dünya Savaşı yıllarında kurulan Enformasyon Bürosu’ydu. Savaş boyunca Hollywood’da hangi tür filmlerin yapılması gerektiği konusunda brifing veren bu “düzenleyici” kurum, Hollywood’un cepheden neyi, ne kadar aktaracağını belirliyordu.


Birçok büyük film stüdyosu ellerindeki ‘felaket’ temalı projeleri hızla dönüştürdüler. Hepsi yeni konsepte uygun hale getirildi.

Bu dönemde dönemde vizyona giren filmlerin büyük bir çoğunluğunu savaş filmleri oluşturuyordu. Birkaçı olarak Ridley Scott’un Somali’deki Amerikan bozgununu anlattığı “Black Hawk Down / Kara Şahin Düştü (2002)”, Kuzey Vietnam Ordusu ile Amerikan Ordusu arasındaki savaşın yeniden işlendiği Randall Wallace’ın “We Were Soldiers/ Bir Zamanlar Askerdik (2002)” ve Phil Alden Robinson’un nükleer savaş kabusunu dirilttiği “Sum of All Fears/ En Büyük Korku (2002)” yu saymak mümkün.

Nitekim bu yeni konsept  Le Monde’dan Samuel Blumenfeld’in dikkatini çekmiş olacak ki, 24 Temmuz 2002’de ilginç bir yazı kaleme aldı ve şu enteresan tespiti yaptı: “ABD’nin Irak’a girip girmeyeceğini önceden kestirebilmek için filmlerin vizyona giriş tarihlerini yakından takip etmek gerekiyor!”

Nitekim ne Amerikan Film Endüstrisi ne de ABD resmi kurumları bu gerçeği gizleme gereği hissettiler. CIA’nin yeni halkla ilişkiler politikası daha eğlendirici ve dostane bulunuyordu. Halkı gizli güvenlik konusunda bilgilendirip eğitirken aynı zamanda gizli konuları da açığa çıkarmamayı öngören bir politika olarak değerlendirildi.


CIA’nin yeni halkla ilişkiler müdürü M.F. Brandon şöyle diyordu: “CIA senaryoya bakar, gerekli yerlerde işbirliği yapar, gerektiğinde ise öğüt verir ve sahip olduğu imkânları film sektörüyle paylaşır. Eğer birisi çıkıp CIA hakkında aptalca bir tanıtım yaparsa, bunu yapmakta serbesttir, fakat biz bunu desteklemeyiz.”

Tam da bu dönemde, Beyaz Saray sözcüsü Ari Fleischer, ABD Başkanı George Bush’un yakın danışmanlarından olan Karl Rove’un Hollywood stüdyolarının başlıca yöneticileriyle bir araya geleceğini söyledi. Fleischer, film endüstrisi ve sanatçılardan propaganda savaşı sürdürmek için yardım istenebileceği ihtimalini gözardı etmediklerini belirterek, “Beyaz Saray, ülke içinde ve dışında yükselen hoşgörü, cesaret ve vatanseverlik gibi değerleri eğlence dünyasıyla paylaşacak” dedi. Geçmişte uyuşturucu ve alkolle mücadele konusunda ünlü sanatçılardan yardım istendiğini hatırlatan sözcü, “Beyaz Saray, Hollywood’a yaratıcılığından dolayı büyük saygı duyuyor ve yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da halkı eğitmek kapasitesinde olduğunu kabul ediyor” diye konuştu. Karl Rove’un Pazar günü Paramount, CBS, Showtime ve HBO televizyon kanalları, Dreamworks ve MGM stüdyoları yöneticileriyle görüştü.

Haklarını teslim etmek lazım ki, Amerikan film endüstrisi başta olmak üzere, batı sineması bu algıya epey destek verdi ve genellikle de başarılı ürünler ortaya koydu. Kathryn Bigelow'un baştan sona Amerikan ordu güzellemesi The Hurt Locker (Oscar ile de taçlandırılmıştı) bu türün zirvesidir. Yine haklarını yememek lazım, sayıca çok az da olsa, tersi sanat örnekleri de verildi. 2007 yapımı muhteşem bir belgesel olan 'Taxi to the Dark Side' bunlardan sadece biriydi.


22 yaşındaki taksi şoförlüğü ile ailesini geçindiren Afgan köylüsü Dilaver'in hikayesini anlatan belgeselde, 5 Aralık 2002 de terörist olduğu şüphesiyle Amerikan askerleri tarafından göz altına alınıp, sorguya çekilmesi anlatılıyordu. Envai türlü işkence neticesinde hayatını kaybeden Dilaver'den sonra Amerikan hükümeti, 'işkence'yi farklı bir formda tartışıyor ve adeta meşru görüyordu.

Belgesel, Amerikan askerlerinin Afganistan ve Irak’ta gözaltına alınan tutuklulara Bagram (Afganistan), Abu Garib (Irak) ve Guantanamo (Küba) hapishanelerinde uyguladıkları sorguya çekme ve işkence tekniklerini ve Bush Hükümetinin bu konudaki politikasını anlatıyordu. Bir diğer benzer yapım ise Michael Winterbottom'un sarsıcı filmi ' The Road to Guantanamo.'

The Hurt Locker ile muhafazakar Amerikalıların, hükümetin ve Hollywood'un gönlüne taht kuran Kathryn Bigelow, yeni filmi 'Zero Dark Thirty' ile bu sevgiyi perçinlemek istiyor sanırım. Film, her ne kadar Oscar'lı örneği kadar kaba bir propaganda filmi olmasa da, aynı türün kısmen incelikli bir örneği. Zaten bunu bizzat yapımcılar da gizlemiyorlar. Ağustos ayında Entertainment Weekly’de, filmin Obama’yı destekleme projesi olduğu, ancak kamuoyu yoklamalarının beklenenden iyi çıkması neticesinde, bitirilmesi için acele edilmediği yazıldı.


Projenin ortaya çıkış hikayesini fena halde merak etmeme rağmen, herhangi bir mecrada denk gelmedi. Ama şahsen, Electronic Art’sın klasik oyunu Medal of Honor: Warfighter’ın bulunduğunu biliyordum. Kim bilir belki de Bilgelow ya da üst düzey politikacılardan birinin yetkilileri bu oyunu oynarken filmini yapmayı düşündüler. Nitekim, filmin vizyonundan sonra oyun şirketi ile film şirketi ortak olarak bu meşhur oyunun ‘Zero Dark Thirty’ edisyonunu piyasaya sürdüler. Orada istediğiniz kadar Ortadoğulu terörist öldürüp, gönlünüzce işkence yapabiliyorsunuz!!

Biz filmimize dönelim…

Zero Dark Thirty, 2002 yapımı, 11 farklı ülkeden, 11 yönetmenin çektiği, 11'er dakikalık 11 Eylül 2001'i anlatan 11 adet kısa filmden Meksikalı yönetmen Alejandro González Iñárritu'nunkinden ödünç alıyor açılışı. Acıları hatırlatıyor filmin gazeteci kökenli senaristi Mark Boal. Sonra mesleğe yeni başlayan bir kadın CIA ajanının, işkence içinde uzmanlaşmış ustasının yanına geldiğini görüyoruz. Maya, 'kirli' işine başlarken son derece insani (doğrusu; pasif aslında)  gibi görünüyor. Ya da karakter ile insani bir ‘eşleşme’ kurmamızı planlıyor film. Sanırım ‘gerçeklerle örtüşme’ gayreti, dramayı geri plana itiyor ve karakteri derinlemesine ele alıp, ruh dünyasına filan inmeyi boş veriyoruz sonra. Yaklaşık yarım saat boyunca bitmek bilmeyen sorgu ve işkence sahneleri izliyoruz. Bir yere kadar, hislerini köreltmemeyi başaran ajan Maya, bizzat bombalı saldırının hedefi olunca, pısırık halini atlatıyor, hissizleşiyor ve hayatını Üsame Bin ladin'i yakalamaya adıyor. Film, El Kaide'nin liderinin peşinde geçen yaklaşık 10 yıllık bir dilimi anlatıyor.

Propaganda filmlerinin olmazsa olmazı; bayrak fetişizmi...
Yönetmen Bigelow, daha proje aşamasındayken Amerikan devletinin desteğini aldığı için, filmin inandırıcılığı yönünden pek endişesi yok gibi. Ki haksız da değil, ilk karesinden son jeneriğine kadar bunu (meselenin dokümantasyon kısmının iyi hazırlandığını) hissediyoruz. Önceki örneklerine nazaran, biraz daha insaflı ve propaganda dozunu biraz aşağı çeken yönetmen, anlaşılan bundan dolayı kırmış olacak ki, CIA filme mesafeli davrandı sonrasında. Yönetmen ve yapımcıya da gönül koyduklarını açıkça ifade ettiler.

Filmin proje olduğu ve yapım ve sonrası aşamasında, kısmen de olsa kendi başına hareket ettiği o kadar açıktı ki, Pentagon ve CIA’yi memnun etme adına, filmin fragmanı ve basına dağıtılan görsellerinde tek kare işkence gösterilmedi. Sızanlar da hızla bulunup, kaldırıldı.

Maymunlarının ölümüyle üzüntülere gark olan işkencecimiz. 
Zero Dark Thirty'nin (ZDT) çizdiği atmosferde, kötülere kaba saba bir bakış açısı yok belki ama çok daha ince işçilik mevcut. Omurgadaki klişelere ilave olarak, özel çalışılan alt mesajlarda az değil. Misal; Üsame'yi ele verenlerin maddi zaaflarını o kadar bayağılaştırıyor ki, mesele bir ara 'Ladin'i ver arabayı kap' seviyesine kadar iniyor. İşkence sahneleri, gerçekçi olma adına birebir verilirken, eleştirel bir bakış bile olmaması da ayrı bir konu elbette.

2010 yapımı bir Gregor Jordan filmi olan Unthinkable'da işkencenin meşrulaştırma çabalarını, izlerken irite olarak görmüştük. Samuel Jackson'un çizdiği işkenceci tiplemesi şu mesajın altını çiziyordu: "Evet;  işkence kötüdür elbette ama terör daha kötüdür. İşkence, teröre karşı standart donanım olarak normal görülmeli!"

Zero Dark Thirty, bu fikriyatı iyice içselleştirerek, bitmek tükenmek bilmeyen diyaloglarla ilerliyor yaklaşık iki saat boyunca. İşkence sahnelerinin sonunda, işkencecinin tutsağa dediği, "Yenilgi böyle bir şey kardeş, senin cihadın son buldu." cümlesi filmin iliklerine sinen Evangelist yaklaşımın en bariz göstergesi.

Amerikan teknolojisinin gövde gösterisi. 
Filmin önemli sıkıntıları var. İlki; yazımından kaynaklanan. Bir çeşit docu-drama tadında ilerleyen filmde, anlatım sıçramalı ama ritmik olmadan yapılıyor. Keyfe keder konulan seperatorlerin hiç bir anlamı yok. Dahası yaklaşık iki saat boyunca bir sürü isim havada uçuşuyor. Bunların çoğu süreci yakından takip etmeyenler için çok anlam ifade etmiyor ve ziyadesiyle filmin dışına atıfta bulunuyor. Bu durum filmin metnini senaryodan ziyade, espiyonaj raporuna dönüştürüyor. Senaryonun en başarılı olduğu noktalar, lalettayin araya serpiştirilen düşman aşağılamaları. Örneğin, ilk faslın sonuna doğru işkenceci, tutukluya tasma takıp, 'sen benim köpeğimsin.' diyor. Biraz sonra ise 'İstediğimi anlatmazsan Seni İsrail’e veririm tehdidi' savuruyor.  Operasyon öncesi nal atma oyunu gibi, diyalogsuz mesajlar da cabası.

Sorunlu senaryo, zıp zıp zıplayarak ilerliyor. Omurga hikayeyi bağlayacak küçük yan hikayeleri koymayı gereksiz görüyor gazeteci kökenli senaristimiz. Koydukları da yarım yamalak kalıveriyor.

Film, diyaloglarla ikna edemediği seyirciyi, belgesel havası verilmiş sorgu görüntüleriyle ikna etmeye çabalıyor sonra. Hakkını teslim edelim, burada kendince bir kontrast da yakalıyor Bigelow; Amerika'nın güçlü kadınlarına karşı, Orta doğunun gölge kadınları...

Kadın ve bayrak; God Bless America!
Filmin başarılı olduğu noktalardan biri görsel anlatımı. Ki Bigelow'un geçmişi bunun güzel örnekleriyle dolu. Hatırlayalım; derinliği olan bir vampir/yol filmi olan Near Dark, felsefi bir soygun/spor filmi Point Break ve sıra dışı bilim/kurgu olan Strange Days... Hepsi birbirinden değerli yapımlar. Ancak, kamera propagandanın hizmetine girince, tüm sevimliliğini yitirdiği gibi, sanata ihanet aparatına da dönüşebiliyor ne yazık ki. Amaç başka olunca sinema ikinci plana düşüyor ve bazı akıl almaz hatalar bile yapılabiliyor. Misal; bir sorgu sahnesi esnasında bir üniversite öğrencisinin yapmayacağı ters açı hataları var ki, Bigelow için bunun önemi kalmıyor sanırım. Tamamen hakkını da yememek lazım. Bazı klişeler ile bu açıklar kapatılmaya çalışılmıyor da değil; İşkenceyi yaptıktan sonra tuvalete gidip aynada yüzlerine bakarak yapılan vicdan arayışı gibi…


Ters açılar, açılar... 
Başta bahsettiğimiz belgesel Taxi to the Dark Side'de Başkan Bush'un 'Amerika işkence yapmaz' görüntüsüne Bigelow, Obama'nın aynı cümleleriyle katkıda bulunuyor ama özellikle 'Su ile işkence' meselesinde hukuktan ziyade vicdanlara seslenmeyi deniyor yönetmen. Amerikalılara, 'vicdanınız sızlamasın, haklısınız' diyor.

Filmin en büyük eleştirisi ise (Galiba CIA en çok bu sahneye kızmış!) Obama’nın televizyonda, ‘Amerika işkence etmez’ diye demeç verirken işkencecilerin TV izlemesi. Yönetmen bu kadar özeleştiri ile idare edin, demeye getiriyor işi.

Klasik propaganda sinemasının evrilip, hangi noktaya geldiğini göstermesi açısından önemli bir film ZDT. Ne enteresandır bir diğer örneği de çok yakınımızda duruyor bu sene: Argo. Ve nihayetinde galiba aday seçimleri yapılırken Akademi bu iki filmden birine razı olmamızı söylüyor bize.

Müzik kullanmaya fırsat vermiyor yönetmen, dolayısıyla sadece hissiyatımız olabiliyor müzikle ilgili, hiç de fena olmayabilirmiş ama doğru dürüst müzik yok maalesef.


Toparlayacak olursak… Kim söylemişti hatırlamıyorum ama doğru söylemişti; “Acımasızlık Amerika’nın resmi politikalarından biridir.” ZDT, ABD’nin resmi politikasını uygulayan filmler sıralamasında listebaşı oynayacak kadar başarılı. Buna bir de Amerika’nın teknolojik gücüne dair gövde gösterisini de ekleyince, hakkını teslim etmek lazım, ‘bizim çocuklar başarmış’ gururlanmasını hak ediyor.

En büyük iki yüzlülüğü ise, filmin ‘gerçeklere’ dayandığını söyleyerek yapıyor olması Zero Dark Thirty’i sadece bir film olarak değerlendirmeye imkan tanımıyor ne yazık ki! Bir de –tabiri maruz görün- ucuz ahlakçılığa sığınma durumu var.’ İnandırıcılık adına işkenceyi, tecavüzü olduğu gibi verdik’ savunmasına sığınıyorsanız, kesinlikle ucuz ahlakçılık yapıyorsunuzdur ve ne yazık ki Bigelow bunu yapıyor. Film hakkındaki en enfes ve basit tespiti ise Sloven filozof Slavoj Zizek’in, The Guardian’da yayınlanan yazısı yapıyor sanırım: “Zero Dark Thirty: Hollywood'un Amerikan İktidarına Hediyesi.”

Tüm bunlardan sonra insan kendi kendine şöyle fısıldayabiliyor; gel de Stanley Kubrick'i saygıyla anma!

*Filmde Üsame Bin Ladin'i öldüren ekibin başı miğferini çıkardıktan sonra bu cümleyi söylüyor.




İşkence meselesi...

9 Şubat 2013 Cumartesi

Kader





"Vakti geldiğinde herkesin seçme şansı vardır."


Spartacus: Blood and Sand (2010)

4 Şubat 2013 Pazartesi

Zincirsiz Tarantino!



Spike Lee’nin 1992 yapımı biyografi filmi Malcolm X, sinema tarihinin en başarılı açılış sekanslarından birini barındırır. Ancak, esas çarpıcı sekansı, kahramanın dönüştüğü hapishane sahneleridir. Burada, Elijah Muhammed’ın sadık adamlarından biri Malcolm’u kütüpheneye götürür ve bir sözlük açar (Muhtemelen Redhouse) akabinde ‘siyah’ maddesine gelip başlarlar okumaya: "Siyah: Işıktan yoksun. Renkten yoksun. Karanlığa kapatılmış; bu nedenle, son derece kasvetli ve kara; pisliğe bulanmış, kirli. Kasvetli, düşmanca.  Çirkin, pis bir şekilde kötü..." Malcolm, beyaz adamın siyaha yüklediği bu kötücül anlamları daha net anlamak için. Sonra bir de ‘beyaz’ maddesini okur. Sonrası malum; bir serseriden, özgürlük savaşçısı çıkmaya başlar…

Bir Tarantino filmi olan Zincirsiz, sıradan bir kölenin, kişisel arzuları ve intikam hisleriyle yola çıkıp, ne mene bir adalet uygulayıcısına(!) dönüştüğünü anlatan, yönetmenin belki de en politik filmi. Irkçılığa şimdiye kadar yapılmış en sert ve doğrudan eleştiri yönelten filmlerden biri olmakla beraber, kendisi bizzat eleştirdiği şeyi yapmakta hiçbir sakınca da görmüyor açıkçası.

Hollywood’un ‘deli fişek’ ismi Quentin Tarantino, tartışması henüz çekim aşamasında yapılan filmi ‘Zincirsiz – Django Unchained’ gösterimiyle beraber, beklenilen ilgiyi gördü, tartışmaları getirdi. Bir çok ciddi yarışmada listelere giren ‘Zincirsiz’ 5 dalda Oscar’a aday olarak da, daha epey konuşulacağını haber veriyor. Filmin gişe başarısı da yapımcıları memnun eden faktörlerden oldu. Zincirsiz, ünlü yönetmenin sadece sinema alanında geldiği noktayı değil, politik olarak da durduğu yeri göstermesi açısından enteresan.


Hikayesi şöyle:

Amerika’nın kendi topraklarında yaptığı ilk ve son savaş henüz başlamamıştır. Dahası Hitler’in zuhuruna daha çok vardır. Alman asıllı bir ödül avcısı (insan avlayarak yapıyor bunu) Dr. Schultz (On numara bir karakter ismi) tehlikeli üç kardeşin peşine düşmüştür. Üç acımasız siyah derili düşmanı, insanlık suçu işlemiş adam; Brittle Kardeşler… Bunu tek başına yapamayacağını anlamış ve kendisine bir yancı aramaktadır. Öfkeli siyah derili Django’yu bu sebeple bulur ve köle tacirlerinin elinden kurtarır. Django, içindeki ‘beyaz’ nefreti, Dr. Schultz sayesinde yasal güzergâha döker ve hem suç (!) işlemeden beyaz öldürür hem de para kazanır! Ne ki, kahramanımızın bir gönül yarası vardır ve sevdiği kadını bulmak için Dr. Schultz’u bir anda yancı durumuna düşürüp bir barut fıçısında oturan Amerika’nın ortalarında Broomhilda’yı arayışa girişir. Tuhaf ve kanlı bir arayıştır bu!

Analize geçmeden önce, bir ayrıntıyı en öne almak gerekiyor ki, yönetmene haksızlık etmeyelim. Filmin başlarında Alman kahramanımıza, zencilere yardım etme sevdasının kökeni/nedeni doğrudan soruluyor, zira izleyicinin ilk merak ettiği mesele bu. Ve Dr. Schultz bir Alman efsanesiyle veriyor cevabı. Gereğinden iyi olarak görünen bu karakterin ve filmin temel motivasyonu da burada yaslıyor sırtını; Django, doktor için bir efsane kahramanının yaşayan izdüşümüdür!

Evvelen belirtmek gerekiyor ki, bir liseli velet açlığında sinemacı olan Quentin Tarantino, epeydir ‘Uzakdoğu’ya ‘takık’ durumdaydı. Ne zaman ki çekik gözlü ruh ikizi Takeshi Miike’nin ‘Sukiyaki Western Django’ filmiyle hem/dem oldu, o zamandan beri Spagetti Western’e sardı. Zaten bahsini ettiğimiz tür, atmosfer ve tarz olarak Tarantino sinemasına uzak bir yerde durmuyordu.


Lakin bununla beraber sıra dışı yönetmenin takıntıları ile ustalığının birbirine fena halde karıştığını görüyoruz ‘Zincirsiz-Django-Uchained’de.

Adından da kolayca anlaşılacağı gibi, bir western klasiğine dayanıyor ‘Zincirsiz’. 1968 yapımı bir İtalyan filmine. Sıra dışı yönetmen Sergio Corbucci’nin (toprağı bol olsun, çektiği 63 filmden bir tane aklı başında olanı yoktu) aynı isimli filmine bir tutam da, yine aynı yönetmenin Il Grande Silenzio – Büyük Sessizlik’in ekleştirerek kurmuş filmin omurgasını. Gerek Django, gerekse Büyük Sessizlik’in çok önemli bir farkı var Tarantino’nun son filminden; yalnız kahramanların öyküsüdür her ikisi de…

68 yapımı Django ise, ırkçılık meselesini gerek coğrafi, gereksi felsefi olarak çok daha rasyonel yerleştiriyor film karesine. Başka bir dolu yan meseleyle beraber sınırda geçiyor tüm macera. Ve tabii kendine has müziği ve Enzo Barboni’nin bir çeşit ‘tarz’ oluşturan görüntüleriyle.

Arızalı yönetmenimizin bir önceki filmi Soysuzlar Çetesi’ni hatırlayalım: Nazi soykırımı dolayısıyla zaten geçmişten gelen bir vurgunla yaralı olan sinelere öylesine bir ‘merhem’ vermişti ki, kahramanlar sadece Nazilerin öldürmüyor, bunu zevkten dört köşe olarak yapıyorlardı. Yönetmen şiddetin dibine kadar inerken, seyircisini de bu zevke (!) ortak etmeye çabalıyordu.

Zincirsiz’de de benzer bir durum var. Siyahlara her türlü melaneti vaktiyle yapmış ve hala bununla yüzleşmemiş bir topluluğa film yaparken, kara derililerin intikamını film diliyle almasını istermiş gibi, şiddetin ucunu yaktıkça yakıyor Tarantino. Yoksa ölü bedene defalarca saplanan mermiyi, tüm iticiliğiyle sayısız kere vermenin akıl sağlığıyla bir ilgisi olamaz.


Kaldı ki, Tarantino’nun bu işe ilk başladığında bozduğu ezber ve kendi oluşturduğu bir takım kural ve stil vardı. Rezervuar Köpekleri ve Ucuz Roman ile ortaya çıkardığı bir Tarantino Sineması vardı. Neydi Tarantino’nun özelliği ve sinemaya kattığı yenilik; tabiri caizse sinemanın kafiye/uyak düzenine radikal bir dokunuşta bulunmuştu. Hatta dokunuş değil, darbe!..

Zincirsiz’de bunu tam olarak uygulamamakla beraber kendi sinema diline çok da ihanet ediyor gibi görünmüyor Tarantino. Zira Django’nun orijinaline (Corbucci’ninkine) baktığımızda, filmin ilk 15 dakikasında tüm kahramanların tanıtıldığı, meselenin açıklıkla izah edildiği ve sonradan çıkacak sürpriz isimlerle beraber, daha ilk sekansta yerli yerine oturtulan kötü ile iyinin çatışma anının beklendiğini görüyoruz.

Zincirsiz’de Tarantino, böyle yapmıyor, kendi sinema diline sadık bir kurgu ile akıtıyor filmi. Ne ki, kendine kurduğu bir takım tuzaklar var ve bunların hepsine teker teker ve özenle düşüyor Tarantino.


Şunun farkında olduğum bilinsin önce: Tarantino sinemasının öncelikle ayrıksı özelliği geçişleridir. Doğrusu, geçiş zenginlikleri içermesidir. Ancak en az bunun kadar önemli bir yönü daha vardır; uzun diyalogları. Tarantino, kendine has bir sinema dili oluştururken, üzerinde oturduğu en sağlam platform, monolog ya da diyaloglardır. Bu anlamda Tarantino sineması gücünü biraz da ‘çene’sinden alır. Hatırlayalım; ‘Pulp Fiction’da kahramanlarımız Vincent Vega (J. Travolta) ile Jules Winnfield’ın (S. L. Jackson) patronları Marsellus Wallace’ın (V.Rhames) emanetini almaya giderken sergiledikleri çene performansı, sinema tarihinin en uzun konuşma sahnelerinden biridir.

Bir kere her geçen gün daha da gevezeleşiyor Tarantino filmleri. Soysuzlar Çetesi’nde sündürmekten yerden toplamak zorunda kalmıştık çeneleri. Zincirsiz’de ise yönetmen adeta, ‘Bu daha hiçbir şey’ demeye getiriyor meseleyi. Bitmek tükenmek bilmeyen sade suya tirit diyaloglar uzadıkça uzuyor, biz sıkıldıkça Tarantino saplantılı bir haz alıyor sanki... Hatırlayın Soysuzlar Çetesi’nde izlediğimiz bodrumdaki bar sahnesini. Dakikalar boyu, hiçbir yere varmayacak gevezelikler. Zincirsiz, kaldığı yerden devam ediyor çene performansına. Elbette bunları koyarken boşuna yapmıyor, karakterinin zekasını, kişiliğini ve arketipini seyirciye geçirmek amacıyla koyuyor ama bir süre sonra bunlar unutulup, dakikalar süren boşboğazlıklar uzayıp gidiyor.

Yine bu ‘diyalog’ bahsinin bir parçası olan ‘aksan’ meselesine de kısaca değinmek gerekiyor. Artık terminolojiye de giren ‘Tarantinoesque-Tarantinesk’in önemli unsurlarından biri de aksandır. Pek bayılır yönetmenimiz Texas ve dolaylarının aksanına. Dolayısıyla hikayesini bu ‘dil’e uzak olmayan yerlere monte ediyor ki, kurtlarını döksün sanki. Hele ki finale doğru bizzat kendisi de iştirak ediyor bu aksan fetişizmine. Masa başında uzayıp giden ‘çan çan’ geyikler usta oyunculuklar sayesinde belki sıkılmadan izlenebiliyor ama filme neler kattığı tartışılır duruma geliyor.


Yönetmenin, şiddete meyyal olduğu hepimizin malumu. Önceleri nispeten ‘rafine’ olarak bu işi tasarlarken (Bu noktada Katil Doğanlar’ı hatırlatmak isterim) her adımda bir basamak daha yukarı taşıyor işi… Nihayetinde, Kill Bill ile (biraz da keşifle) şiddeti doğrudan verme hastalığı giderek iflah olmaz bir boyuta ulaşmış durumda. Soysuzlar Çetesi’ndeki Peckinpah’a rahmet okutan şiddet dozu, Zincirsiz’de aşağı inmiyor. Şiddet dozu bir ara o kadar yükseliyor ki, mizahın sınırlarına dahil oluyor sahneler. Bu çalçene geyikler kesilip atılsa,2 saatlik zıpkın gibi bir filmin ortaya çıkması işten bile değilmiş.

Özellikle finale yakın, yani haneyi yıkıp viran etmeden önceki, şiddet gösterisi bana nedense ‘Şehrin Azizleri - The Boondock Saints’i hatırlattı. Çoğu kişi bu sekansı daha çok ‘Yaralıyüz-Scarface’ ile benzeştirse de, aslında bu usta yönetmenimizin mimetik yönüne şahane bir delil olsa gerek. Öyle ya da böyle, şu ya da bu filme bir şekilde refere oluveriyor sahneler. Ama hakkını teslim etmek lazım, Şehrin Azizleri’ndeki lirizm çok ilgisini çekmez yönetmenimizin.


Tarantino senaryolarını oynamak epey zorlu bir meseledir. Bu nedenle, usta yönetmenin oyuncu yönetimine kimse bir şey diyemez. Zincirsiz’de de, başta Dr. Schultz’u oynayan Christoph Waltz, tabiri caizse döktürüyor. Klişe tabirle, ‘Oscarlık’ performans gösteren oyuncu, geçen yıl Soysuzlar Çetesi’ndeki rolüyle bu ödülü almış olmasa, bu sene verirlerdi sanırım. Keza her ne kadar kaşıyla gözüyle oynanmış olsa da Samuel L. Jackson olağanüstü performans sergiliyor. Film ilk yarısını Dr. Schultz karakteri sırtlarken, ikinci yarısında bu görevi Jackson’un Stephen karakteri alıyor.  Leonardo DiCaprio da oldukça başarılı. Bu meyanda en sönük kalan karakter korkarım ki, ana kahramanımız Jamie Foxx oluyor. Foxx, sıradan bir köleden, felsefi bir kahramana dönüşürken, değişimi verebilmek adına oldukça cimri davranıyor.


Hin yönetmenin, kahramanlarından birini ‘Alman kökenli’ yapmasının da sebebi var bence. Bir önceki filminden kalan kalp kırıklıklarını nispeten gidermek ve ‘Almanlar da aslında özünde iyi insanlar’ cilasını atmak. Filmin zeka düzeyi en yüksek karakterinin bir Avrupalı olması ise ayrı bir derinleşme konusu. Ne ki bu alt metnin bilinçli bir şekilde konulduğundan çok emin değilim. Başka bir hinlik ise, ‘Ev kölesi’ tiplemesiyle döktüren Samuel Jackson’u senaryoya dahil etmesi. Malum, Malcolm X’ın vaktiyle televizyonda yaptığı bir konuşmaya dayanıyor karakter. Merhum Malcolm X, köleleştirilmiş ruhlardan bahsedip, evin sahibini içselleştirmiş ev kölelerinden bahsetmişti meşhur konuşmasında. Django, ana arteriyle şiddetin kadim sahibi beyaza olanca gücüyle abanırken, onun oluşturduğu küçük ihanet adacıklarına da hak ettiğini veriyor.

Hakikat ile uydurulmuş olmayı basit bir kolajlama yöntemiyle karıştırmıyor Quentin Tarantino. Her ikisini de önce un/ufak ediyor, ardından tuhaf bir hazla kendi iksirini oluşturuyor. Kendince hangisinden kaç doz alacağını da çok iyi biliyor. Ki bu yüzden tüm bu olup bitene Tarantino Sineması diyoruz.


Filmin ruhuna uygun müzikler ile sıkıcılığın önüne geçmeyi başaran Zincirsiz, tiplemelerin neredeyse tamamının sıra dışı olmasıyla inandırıcılık meselesiyle çok ilgilenmediğini açık ediyor. Zaten, film diliyle doğru dürüst anlatılmamış bir tarihsel meselede dilediği gibi at koşturmanın zevkini yaşıyor/yaşatıyor Tarantino. Ve öyle bir ‘iç soğutan’ final ile ellerini çırparak temizliyor ki, ancak Tarantino yapabilir böyle bir şeyi. Tabiri caizse kendi zincirlerini kopartıyor yönetmen.

Açıkçası herkesin diline yapışıp duran, Spagetti meselesinde de, öyle aman aman bir ‘tür’ uygulayıcısı gibi durum da yok. Açıkçası filmi izlemeden önceki en büyük korkum, Tarantino’nun tipik bir ‘Spagetti Western’ parodisi yapma kolaycılığına kaçmasıydı. Böyle bir durum yok.  Konvansiyonel western kalıpları zaten yeterli gelmiyor usta yönetmene. Galiba olan şu; Sergio Cobrucci ile Takeshi Miike arasında bir alan oluşturuyor kendine Quentin Tarantino. Şaşırtıcı, rahatsız edici ve hayranlarını mest edici… Zincirsiz, bir çeşit mini ‘Soysuzlar Çetesi’ hikayesi…

Son olarak, filmi izledikten sonra eve gelip Alan Parker’ın ‘Missisipi Burning – Missisipi Yanıyor’unu izlediğimi belirtmek isterim.

1 Şubat 2013 Cuma

"Gelmeyen Bahar" geliyor


Yaklaşık 3 yıl önce başlayan bir projeydi Gelmeyen Bahar. Nihayet olgunlaştı, çekildi ve artık vizyon bekliyor. Filmi izlemedim ama Emrah Erdoğan'ın herkesi şaşırtacağından eminim. Fragmanı bugün internete verildi.