Şunu ifade edeyim ki, film festivalleri profesyonelleştikçe
ilgi alanımdan uzaklaşıyor nedense. Amatör ruh daima daha cazip ve endüstrinin
zalim çarklarından kurtarabildiği filmleriyle daha güzel geliyor bana. Yıllarca
İstanbul Film Festivali’ni takip eden bir müdavim olarak son senelerde ihmal
etmemin nedeni belki de bu.
Ancak hakkını da teslim etmek lazım ki, ülkemizde düzenlenen
film festivallerinden en fazla ve en gerçek ‘festival’ de yine İstanbul…
Klasik cümlesiyle ifade edecek olursak; bu sene 32. kez
düzenlenen İstanbul Film Festivali’nde 20 ayrı bölümde 200’den fazla film
gösterilecek. Sinemaseverler 2 hafta boyunca, çoğunu sinema salonlarında görme
imkanı bulamayacakları filmleri izleme şansı bulacak. Filmlere bakmadan önce,
festival hakkında biraz malumat aktarayım:
29 Mart Cuma akşamı İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası
Kongre ve Sergi Sarayı’ndaki açılış töreniyle başlayacak olan festivalde Pedro
Almodovar’ın “I’m So Excited / Aklımı Oynatacağım” filmi gösterilecek. 14 Nisan
Pazar akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda yapılacak kapanış ve ödül töreninde
ise Altın Laleler ile festivalin diğer ödülleri açıklanacak. Törenin ardından
Altın Lale Uluslararası Ödülü’nü kazanan film gösterilecek.
Festivalin açılış töreninde Türkiye sinemasına yıllar boyu
emek vermiş oyuncu Lale Belkıs, görüntü yönetmeni Aytekin Çakmakçı, oyuncu
Ahmet Mekin ve senarist Ayşe Şasa’ya festivalin Sinema Onur Ödülü takdim edilecek.
Atıf Yılmaz’ın 1966 yılında çektiği, senaryosunu Ayşe Şasa’nın yazdığı Ah Güzel
İstanbul, Lale Belkıs’ın rol aldığı Kalbimin Efendisi ve Ahmet Mekin’in
oynadığı Bir Türk’e Gönül Verdim filmleri de festival programında gösterilecek.
Usta yönetmen Costa-Gavras da festivalin Yaşam Boyu Başarı
Ödülü’nü alacak. Missing / Kayıp, Z ve Eden is West / Cennet Batıda gibi
filmlerinin ünlü yönetmeni Costa-Gavras’a ödülü, “Akbank Galaları” kapsamındaki
filmi Capital / Kapital’in 7 Nisan Pazar günü Atlas sinemasında saat 13.30’da
gerçekleştirilecek gösteriminden önce verilecek. Yönetmen, aynı gün 16.00’da
Akbank Sanat’ta Alin Taşçıyan moderatörlüğünde bir de sinema dersi verecek.
Festivalin bu yılki en son onur ödülü ise, 32. İstanbul Film
Festivali Altın Lale Uluslararası Yarışma Jüri Başkanı Peter Weir’e takdim
edilecek. Gallipoli / Gelibolu, Dead Poets Society / Ölü Ozanlar Derneği, Green
Card / Yeşil Kart ve The Truman Show / Truman Show gibi filmlerinin usta
yönetmeni Peter Weir’e Sinema Onur Ödülü, festivalin 14 Nisan Pazar akşamı
yapılacak kapanış ve ödül töreninde verilecek. Yönetmen, festival kapsamında
sinema dersi de verecek. Peter Weir’in sinema dersi 12 Nisan Cuma günü 16.00’da
Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nde gerçekleştirilecek.
32. İstanbul Film Festivali’nin “Uluslararası Yarışma”
bölümünde festivalin büyük ödülü Altın Lale için, sanat ve sanatçı temasını
işleyen ya da bir edebiyat eserinden uyarlanan 12 film yarışacak. Şakir
Eczacıbaşı anısına verilen Altın Lale Uluslararası Yarışma Ödülü, bu yıl da
Eczacıbaşı Topluluğu tarafından 25.000 avroluk para ödülüyle desteklenecek. Bu
ödülün 10.000 avrosu Altın Lale’nin sahibi olacak filmin yönetmenine, 10.000
avrosu filmin Türkiye’deki dağıtımını üstlenecek firmaya, 5.000 avrosu ise Jüri
Özel Ödülü’nü kazanan filme verilecek.
ALTIN LALE FİLMLERİ
32. İstanbul Film Festivali Altın Lale Uluslararası Yarışma
Jürisi’nin başkanlığını Peter Weir üstleniyor. Weir’ın yanı sıra jüride Berlin
Film Festivali’nde Teddy Ödülü’nü kazanan, festivalin “Dünya Festivallerinden”
bölümünde gösterilecek In The Name Of / …Adına filminin yönetmeni Malgoska
Szumowska, İranlı oyuncu Fatemeh Simin Motamed-Arya ve Screen International
dergisi sinema yazarlarından Marc Adams yer alacak.
Yılmaz Erdoğan’ın iki şairi konu aldığı filmi Kelebeğin
Rüyası, “Uluslararası Yarışma”da Altın Lale için yarışacak filmlerden.
İlk filmi Köprüdekiler, 28. İstanbul Film Festivali’nde
“Ulusal Yarışma”da Altın Lale Ödülü’nü alan Aslı Özge’nin ikinci filmi
Hayatboyu da “Uluslararası Yarışma”da Altın Lale için yarışacak. Hayatboyu,
birbirinden kopamayan ama duygusal bakımdan tıkanan, biri sanatçı biri mimar,
evli bir çiftin hikâyesini anlatıyor.
“Uluslararası Yarışma”nın bir diğer filmi, ödüllü yönetmen
Bruno Dumont’un, Fransız kadın heykeltıraş Camille Claudel’in akıl
hastanesindeki günlerini konu edindiği filmi Camille Claudel, 1915. Filmde
sanatçıyı, Avrupa sinemasının yıldızlarından Juliette Binoche canlandırıyor.
Yönetmenliğini Tony Krawitz’in üstlendiği Avustralya yapımı
Dead Europe / Ölü Avrupa, tarih, suçluluk ve sırlar üzerine bir film. Yönetmenin
Yunan tragedyası formundan esinlendiği filmi, Avrupa’nın geneline yayılmış
suçluluk hissini, ailesinin günahlarıyla yüzleşmek zorunda kalan Isaac
karakteri üzerinden işliyor.
Yaron Zilberman’ın yönettiği A Late Quartet / Son Konser,
Beethoven’in Yaylılar Dörtlüsü Opus 131 adlı olağanüstü eserinden esinleniyor.
Son konserlerinden önce duygusal çalkantılar yaşayan bir klasik müzik
dörtlüsünün ekseninde ilerleyen filmin kahramanlarını, Hollywood’un parlak
oyuncularından Philip Seymour Hoffman, Catherine Keener, Christopher Walken ve
Mark Ivanir canlandırıyor.
The Class / Sınıf filmi ile Altın Palmiye Ödülü kazanan
Laurent Cantet’in ikinci İngilizce filmi Foxfire / Can Ateşi, Amerikan yazar
Joyce Carol Oates’in Türkçeye de Can Ateşi adıyla kazandırılan Foxfire:
Confessions of a Girl Gang romanının uyarlaması. 1950’lerde erkek egemen,
şiddet ve gerilim dolu bir ortama dönüşen New York’ta, beş cesur genç kızın
oluşturdukları çete, kadın isyanını ortaya koyuyor. Laurent Cantet, festivalin
konuğu olarak İstanbul’a gelecek ve filminin gösterimine katılacak.
Yönetmenliğini Lenny Abrahamson’un üstlendiği, Kevin
Power’in Bad Day In Blackrock adlı romanından uyarlanan What Richard Did / Ne
Yaptın Richard?, Dublin’in kaymak tabakasından, altın çocuk tabir edildiği
halde kendine güveni olmayan bir lise öğrencisinin bir anlık öfkesi sonucu
trajediyle sonlanan hikâyesini anlatıyor.
Kenya’nın bugüne kadarki ilk Oscar adayı olan Nairobi Half
Life / Yarım Kalan Hayat, ülkesinde yerli bir film için görülmemiş bir gişe
başarısı yakaladı. Film, Kenya’da küçük bir köyden oyuncu olma hayalleriyle
başkent Nairobi’ye gelen Mwas’ın hikâyesini anlatıyor. Yönetmen David Tosh
Gitonga, içinde mücadele, hırs, suç, fahişelik ve yozlaşma geçen gerçek bir
Nairobi hikâyesi anlatıyor.
It’s All So Quiet / Her Şey O Kadar Sessiz Ki yalnızlık,
cinsel baskı ve yaşlanmak hakkında bir aile dramı. Gerbrand Bakker’in aynı
adlı, çoksatan ödüllü romanını uyarlayıp yöneten, Hollanda’nın ünlü
isimlerinden Nanouk Leopold.
İran’ın yasaklı sinemacılarından Cafer Panahi’nin, yine
gizlice ve yetkililerden izin almadan çektiği son filmi Closed Curtain / Perde,
Berlin Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’ne layık görüldü. Film çekmesi
20 yıl boyunca yasaklanan Panahi’nin, ortak yönetmen Kamboziya Partovi ile
birlikte çektiği Perde, hayat, gerçeklik ve film çekmek hakkında fikirler
yürütürken, hem film türleri hem de öykü içinde öyküler arasında geziniyor.
Yasmina Khadra’nın Türkçe dahil 40 dile çevrilen ve dünya
çapında çok satan kitabından aynı adla uyarlanan The Attack / Saldırı, İsrailli
Arap doktor Emin’in, karısı hakkındaki asıl gerçeği keşfetmesini anlatıyor.
Filmin yönetmeni Ziad Doueiri hikâyeyi olabildiğince sade ve gerçekçi bir
şekilde aktarabilmeyi hedeflediğini söylüyor.
Tarkovski’nin Solaris’inin senaryosunu kaleme almış
Ukraynalı Yahudi yazar Friedrich Gorenstein’in bir öyküsüne dayanan House With
A Turret / Kuleli Ev’in yönetmen ve senaristi Eva Neymann. Film, sekiz yaşında
bir çocuğun gözünden savaşla mahvolmuş bir ülkenin perişan durumunu anlatıyor.
Karlovy Vary, Batum ve Tallinn’de ödüller kazanan filmin yönetmeni Eva Neymann,
festivalin konuğu olarak İstanbul’a gelecek.
Kazakistan’ın en başarılı yönetmenlerinden Darezhan
Omirbayev, senaryosunu da üstlendiği Student / Öğrenci filmiyle Dostoyevski’nin
Suç ve Ceza’sını yepyeni bir bakış açısıyla beyazperdeye uyarlıyor. Bresson
havası taşıyan Öğrenci, neredeyse elle tutulabilir yoğunluktaki umutsuzluk
duygusuyla, komünizm sonrası korsan-kapitalist Kazakistan toplumunun acımasız
bir politik incelemesi.
YERLİ YARIŞMA
Festivalde Türkiye’den, yapımı 2012–2013 sezonunda
tamamlanmış filmlerin bir araya geldiği “Türkiye Sineması” bölümünde “Ulusal
Yarışma”nın yanı sıra “Yarışma Dışı”, “Belgeseller” ve “Yeni Türkiye Sineması”
başlıkları altında 31 film gösterilecek.
Altın Lale Ulusal Yarışma Ödülü için yapımı 2012–2013
sezonunda tamamlanan Türkiye’den filmler yarışacak. “Ulusal Yarışma” jüri
başkanlığını, Türkiye sinemasının usta yönetmenlerinden Tayfun Pirselimoğlu
üstlenecek. Altın Lale Ulusal Yarışma Jürisi’nin diğer üyeleri ressam Komet,
oyuncu Nihal Yalçın, Montpellier Uluslararası Akdeniz Filmleri Festivali
Direktörü Jean-François Bourgeot ve Cine+Club, Classic&Star ve Famiz
kanallarının direktörü Bruno Deloye. Jüri festivalde, En İyi Film, En İyi
Yönetmen, Jüri Özel Ödülü, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi
Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu ve En İyi Özgün Müzik olmak
üzere, toplam 9 dalda ödül verecek.
“Ulusal Yarışma” kategorisinde yer alacak filmler arasından
jürinin seçeceği En İyi Film’e 150.000 TL, En İyi Yönetmen’e ise 50.000 TL ödül
verilecek. İlk kez 2011 yılında para ödülüyle desteklenen Jüri Özel Ödülü bu
yıl da en iyi ikinci filme verilecek. Onat Kutlar anısına verilecek bu ödülü
kazanan filmin yapımcısına Efes tarafından 30.000 Amerikan doları takdim
edilecek. Festivalde En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu seçilecek
isimler 10.000’er TL alacak. 32. İstanbul Film Festivali Altın Lale Ulusal
Yarışma’da jüri ayrıca, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu
ve En İyi Özgün Müzik dallarında da ödüller verecek.
Altın Lale Ulusal Yarışma’da ödül için bu yıl 10 film jüri
karşısına çıkacak. Yarışmadaki 6 film dünya, 2 film ise Türkiye prömiyeri
yapacak. “Ulusal Yarışma” bölümünün filmleri şöyle:
- Özür
Dilerim / Cemil Ağacıkoğlu
- Yozgat
Blues / Mahmut Fazıl Coşkun
- Saroyan
Ülkesi / Lusin Dink
- Kelebeğin
Rüyası / Yılmaz Erdoğan
- Köksüz /
Deniz Akçay Katıksız
- Karnaval
/ Can Kılcıoğlu
- Hayatboyu
/ Aslı Özge
- Sen
Aydınlatırsın Geceyi / Onur Ünlü
- Soğuk /
Uğur Yücel
- Devir /
Derviş Zaim
YARIŞMA DIŞI FİLMLER
Selim Evci’nin Rüzgarlar ve Osman Sınav’ın Uzun Hikâye
filmleri festivalin “Yarışma Dışı” bölümünde izleyicilerle buluşacak.
İlk ya da ikinci filmini çeken yönetmenlerin yapıtlarının
bulunduğu “Yeni Türkiye Sineması” başlığında bu yıl Ömer Can’ın Toprağa Uzanan
Eller, Deniz Çınar’ın İçimdeki Çember, Serhat Furtuna’nın Oyuncu, Dilek Keser
ve Ulaş Güneş Kacargil’in Evdeki Yabancılar, Alpgiray M. Uğurlu’nun Uvertür ve
Ömer Leventoğlu’nun Mavi Ring adlı filmleri gösterilecek.
BELGESELLER
Festivalin Belgesel Danışma Kurulu’nun 40’ın üzerinde
başvuru arasından yaptığı seçki, “Türkiye Sineması”nın “Belgeseller” kuşağında
gösterilecek.
Piran Baydemir’in Fecira, Caner Canerik’in Ot, Münir Alper
Doğan’ın Böyle Söyledi Habip, Kemal Emir’in Zemo, Dilek Göçkin’in Bûka Baranê,
Onur Günay ve Burcu Yıldız’ın Hasret-Garod, Hatice Kamer’in Annemin Pusulası,
Cenk Örtülü ve Zeynep Koç’un İşkenceyi Gördük, Sami Solmaz’ın Savaşın
Tanıkları, Somnur Vardar’ın Yolun Başında, Andrea Luka Zimmerman’ın Taşkafa,
Bir Sokak Hikâyesi, Dieter Sauter’in Adieu İstanbul ve Ayşe Funda Aras’ın
Gurbet Pastası belgeselleri, izleyiciyle ilk kez festival kapsamında buluşacak.
DİĞER ÖDÜLLER
Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği (FIPRESCI) bu yıl
da İstanbul Film Festivali kapsamında ödül verecek. Festivalde Ulusal ve
Uluslararası Yarışma’da yer alan birer filme FIPRESCI Ödülü takdim edilecek.
Başkanlığını Hollanda’dan Dana Linssen’in yapacağı FIPRESCI Jürisi’nde
Avustralya’dan Lesley Chow, İsveç’ten Jon Asp, Kanada’dan Guilhem Caillard ve
Türkiye’den Berke Göl ile Burcu Aykar yer alacak.
İKSV’nin medya sponsorlarından Radikal Gazetesi, İstanbul
Film Festivali’nde her yıl olduğu gibi Ulusal ve Uluslararası Yarışma’da yer
alan birer filme Radikal Halk Ödülü verecek. Radikal Halk Ödülü’nü alacak iki
filmi, festival izleyicileri, festival sinemalarında yer alan Radikal
kutularına oy atarak belirleyecekler. Oy kullananlar arasında çekilecek kura
sonucunda çeşitli ödüller sahiplerinin olacak. Büyük ödülü kazanacak şanslı
izleyici, Radikal Gazetesi’nin davetlisi olarak uluslararası bir film festivalini
izlemek üzere yurtdışına gidecek.
Avrupa Konseyi’nin katkılarıyla 7 yıl önce, yalnızca
İstanbul Film Festivali kapsamında verilmeye başlayan Avrupa Konseyi Sinema
Ödülü FACE (Film Award of the Council of Europe) bu yıl da, “Sinemada İnsan
Hakları” bölümündeki bir filme verilecek. İnsan hakları konusunda kamuoyunda
duyarlılık ve bilinç yaratan, konunun öneminin daha iyi anlaşılmasına katkıda
bulunan 11 filmin gösterileceği “Sinemada İnsan Hakları Bölümü”nden seçilecek
filmin yönetmenine kapanış ve ödül töreninde Avrupa Konseyi’nden bir yetkili
tarafından 10.000 avroluk para ödülü takdim edilecek. FACE Ödülü’ne Avrupa
Konseyi’nin Avrupa sinema yapıtlarını destekleyen Eurimages Fonu da ortak.
İstanbul Film Festivali’nde bu yıldan itibaren, erken yaşta
kaybettiğimiz yönetmen ve yapımcı Seyfi Teoman anısına bir ödül verilecek.
Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü’ne, festivalin Altın Lale Uluslararası ve
Ulusal Yarışmaları’nın yanı sıra, “Türkiye Sineması” bölümünde yer alan
“Yarışma Dışı” ve “Yeni Türkiye Sineması” kuşakları ile “Sinemada İnsan
Hakları” bölümünde gösterilen Türkiye yapımı tüm ilk filmler aday olabilecek. Seyfi
Teoman En İyi İlk Film Ödülü’nü kazanan filmin yönetmenine Cem Yılmaz, CMYLMZ
Fikirsanat aracılığı ile 30.000 TL takdim edecek.
İZLENMESİ GEREKEN 10 FESTİVAL FİLMİ
Bu uzun malumat maratonundan sonra, festival programına
bakarak derlediğimiz 10 filme gelirsek… Listeye
göz atmadan önce belirtelim ki, 200 film arasında gezinmek kısa sürede mümkün
değil ancak belli bir renklilik ve çeşitliliği hedefleyerek (söz gelimi izleme
şansımız olmayan ülke sinemalarına öncelik vererek) ortaya çıkan bir listedir
bu. Ve mümkün mertebe her tadı barındırmasına özen gösterilmiştir. (Sıralamaya
dikkat edilmemesi ricasıyla)
1-KON-TİKİ
Bu sene Oscar listesine de giren şaşırtıcı
bir film olan Kon-Tiki, İskandinavya´nın en iddialı prodüksiyonlarından. Film insanın
kendi yolunu seçmesinden yola çıkan destansı ve zorlu bir serüven anlatıyor:
Savaş yorgunu dünyanın gözü 1947´de Norveçli genç maceracı Thor Heyerdahl´a
odaklanır. Bu gencin dudak uçuklatan amacı, Kon-Tiki adını verdiği salıyla
Büyük Okyanus boyunca yapacağı 8.000 kilometrelik deniz seferidir. Ona bu
yolculukta birbirini hiç tanımayan, deneyimsiz beş adam eşlik edecektir.
Norveç´ten hareket ederek dünyanın yarısını sallarıyla aşacaklardır. Ülkesinde
gişe rekorları kıran bu nefes kesici azim öyküsü, Yabancı Dilde En İyi Film
Oscar´ı adayları arasındaydı.
2-DERİN SULAR | DJÚPID | THE DEEP
İzlanda sinemasının aykırı çocuğu
Baltasar Kormákur’u izleyiciler özellikle 101 Reykjavík’ten hatırlayacaktır. Bu
filmin başarısı yönetmene son olarak Contraband filmini çektirmişti. Derin
Sular; 30 yıl önce yaşanan bir hikayeyi buz gibi bir fonda aktarıyor. Mart
1984´te, soğuk bir gecede, İzlanda´nın güney kıyısı açıklarında, bir balıkçı
teknesi içindekilerle birlikte batar. Mürettebattan Gulli imkânsızı başarıp,
bir şekilde kurtulur. Kıyıya ulaşabilmek için okyanusta tam beş saat yüzdüğünü
söyleyince, dayanıklılığın sembolü ve bilimsel bir fenomen olarak ulusal bir
kahramana dönüşüverir. Yabancı Dilde En İyi Film dalında dokuz filmlik Oscar
listesine kalan Derin Sular, Gulli´nin inanılması güç yolculuğunu ve sonrasını
resmediyor.
3-WASSEYPUR ÇETELERİ | GANGS OF WASSEYPUR
Aksiyonla devam ediyoruz. Hint filmlerine –maalesef-
hep mesafeli duranlardanım. Nedense birkaç istisna dışında genellikle Bollywood
filmleri hiç ilgimi çekmediği gibi, günümüz seyircisi için de epey ilkel
bulanlardanım. Elbette gerçekçi Hint sinemasını bu cümleden ayırıyorum. Okurlar,
istisna filmlerin hangileri olduğunu hemen tahmin etmiştir. Wasseypur Çeteleri
normal filmlere nazaran epey uzun olan süresiyle (300 dk) insanı ilk etapta
korkutsa da klasik Bollywood yapısının dışına çıkan bir film. Festival doğal
olarak filmi ikiye bölüp gösterecek. Yetmiş yıllık bir süreyi kapsayan
hikayede, Hindistan´da bir madenci kasabası olan Wasseypur´un hâkimiyetini ele
geçirme hırsı peşinde, birbirlerine kan davası güden rakip ailelerin üç nesil
süren öyküsü anlatılıyor. İngiliz trenlerini yağmalayan Şahit Han, ardından
sadece intikam için Ramadhir Singh´in kömür madeninde işçilik yapıyor. On yılın
sonunda oğlu Serdar Han babasının onurunu kurtarmaya yemin edip Bollywood
sinemasına kafayı takmış bir kasaba olan Wasseypur´un en korkulan adamı oluyor.
Wasseypur artık Serdar Han ile Ramadhir Singh arasındaki savaşla yerle bir
olmuş kasaba değil: İnternet üzerinden kazandıklarıyla etrafa para saçan
lobiciler ve yozlaşmış devlet görevlileriyle dolu... Herkes Wasseypur´un en
güçlü adamı Faysal Han ile aynı safta olmak istiyor. Fakat onun tek arzusu
Ramadhir Singh´i yok etmek. İntikam sadece bu Bollywood saplantılı aileye değil
kasabaya da nüfuz etmiş, artık şiddetli ve kanlı bir yaşam biçimine dönüşmüş.
4-GİZEM | MYSTERY
Altıncı Nesil Çinli yönetmenlerden olan Lou
Ye, Çin sansürünün kurbanlarından. Yönetmen yaklaşık beş yıldır yasaklıydı ve
uzun metraj film çekemiyordu. Geçtiğimiz günlerde The Guardian’da yayınlanan
bir söyleşisinde adeta ‘dünya dönüyor’ diyen yönetmen son filmi Gizem’le, ne
denli tehlikeli(!) biri olduğunu bir kez daha gösteriyor. Gizem, sonradan görme burjuvanın yaşadığı dual
bir hayat ve akabinde yaşanan cinayet ile derinleşen bir öyküye sahip: Lu Jie,
genç bir kadınla otele girerken gördüğü güne dek kocası Yongzhao´nun çifte bir
hayat sürdüğünden habersizdir. Dünyası başına yıkılır ama bu daha hiçbir
şeydir. Birkaç saat sonra genç kadın bir arabanın altında can verir. Vakayı
üstlenen polis memuru olayın kaza olmadığından emindir. Cannes´da Belirli Bir
Bakış bölümünde ilk gösterimi yapılan film, Spring Fever / Bahar Sarhoşu´nun
başarısının izinden gidiyor ve Çinli senarist-yönetmen Lou Ye.
5-UYUM DERSLERİ | HARMONY LESSONS | URAKİ GARMONİ
Bu yıl ilk kez bir Kazak filmi Berlin’de
yarıştı. Emir Baygazin isimli karanlık bir yönetmenin sıra dışı filmi Uyum
dersleri pek çok açıdan ilginç: Aslan, sınıf arkadaşları tarafından herkesin
önünde küçük düşürülünce temizlik konusunda takıntılı hale gelmiştir.
Mükemmeliyetçiliği ve bu takıntısı yüzünden, suç oranının oldukça yüksek olduğu
köy okulunun acımasız dünyasıyla sürekli mücadele etmek zorunda kalır. Aslan,
okuldaki bütün kötülüklerin kaynağı olarak, küçük öğrencileri tehdit ederek
paralarını alan ve okuldaki kurulu güç sisteminin parçası olan çete lideri
Bolat´ı görmektedir. Okulunu bu suçlardan arındırmak niyetiyle, Bolat´a karşı
harekete geçmeye karar verir. Emir Baigazin´in hepsi amatör oyuncular olan
öğrencilerle çektiği bu karanlık ve simgeselilk uzun metrajı, kazak sineması
adına da parlak bir örnek olarak gösteriliyor.
6-KURT ÇOCUK | NEUK-DAE-SO-NYUN | THE WEREWOLF BOY
|
Vücut sıcaklığı 46ºC, gri gözlü,
dişleri jilet gibi keskin... Tehdit edilince bir canavara dönüşen kurt çocuğun
öyküsüdür bu. Beklenmedik bir telefon alan yaşlıca bir kadın, küçükken
kullandığı bir kulübeye gider. 50 yıl önce tanıdığı bir çocuğu hatırlar. Küçük
bir kızken taşındıkları huzurlu köyde, buruşuk koca bedenini karanlıkta
saklayan bir kurt çocukla karşılaşır. Şimdi büyük bir kadın olan küçük kız
çocuğun vahşi gözlerini ve hayvansı davranışlarını asla zihninden atamaz.
Çocuğa bir gün gerçek bir insan gibi yaşayabilmesi için yemekleri sabırla
beklemeyi, giyinmeyi, konuşmayı, yazmayı ve diğer insan davranışlarını nasıl
öğrettiğini hatırlar. Masum çocuğa kalbini açar ve çocuk ona ilgi gösteren tek
kişi olan kıza aşık olur. Ancak tehdit altındayken, hayvansı içgüdülerine yenik
düşüyor ve köylülerin ondan korkmasına sebep oluyordu. Etrafındakiler
tarafındakilerin çocuğa zarar vermesi riskine karşı çocuğun hayatını kurtarmak
isteyen kız, “Bekle beni. Sana döneceğim.” sözünü vererek çocuğu terk eder. Kore
sinemasının yeni umutlarından Sung-Hee Jo’nun ikinci uzun metrajı.
7-PERDE | PARDÉ | CLOSED CURTAIN |
Ayna, Daire, Ofsayt filan derken
İran yönetimi tarafından aforoz edilen yönetmen Cafer Panahi, yine izinsiz
çektiği bir film ile karşımızda. İran iktidarı tarafından 20 yıl sinemadan
uzaklaştırılmaya çalışılan Panahi hakkındaki This is not a film belgeselini
izlemediyseniz, öncelikle onu elde edip izleyin. Cannes'daki prömiyerinde
gösterilmek üzere bir kekin içine saklı bir USB bellekte İran'dan Fransa'ya
kaçırılan belgeselde yönetmen arkadaşı Mojtaba Mirtahmasb, Panahi'nin evinde
geçirdiği bir günü filme aktarmıştı.
Perde de (Aslı Kapalı Perde
olmalı) çok farklı bir film değil aslında. Panahi aynı zamanda oynuyor. İran´ın
en fazla baskı gören sinemacısının yine izin almadan çektiği bir filmini daha
izleme şansı bulacağız. Panahi´nin ortak yönetmeni Kamboziya Partovi. Mekân,
pencereleri siyah perdelerle örtülmüş, deniz kenarında bir villa. Burada
yaşayan senarist ve köpeği, önce ısrarlı, kaçak bir çift, sonra hırsızlar,
ardından da Cafer Panahi´nin kendisi tarafından ziyaret edilir. Hepsi
tutsaktır, villanın içinde ya da zihinlerinde. Panahi filmi için "İç içe
geçen öyküleri ve değişken film türlerini kullanan Perde bu yolla bir sinemacı
için sinemanın neden vazgeçilmez olduğunu vurguluyor: Çünkü sinema dünyanın
gerçek halini gösterme ihtiyacının ta kendisi." Diyor.
8-BABADAN OĞULA | THE PLACE BEYOND THE PINES |
Drive ile bizi şoktan şoka sokan
performansıyla Ryan Gosling, biraz Drive’a, biraz da bizim Yeşilçam filmlerindeki
Cüneyt Arkın’lı baba/oğul metaforuna yakın bir hikayeyle tekrar karşımızda. Malum
Drive’da kahramanımız profesyonel bir sürücü ve dublördü. Babadan Oğula’da ise
bir motosiklet sürücüsü. Film, günahın kalıtsallığına dair sert bir hikaye
sunuyor bize: Luke, yeni doğan oğluna bakabilmek için banka soygunculuğuna
bulaşmış, profesyonel bir motosikletçidir. Yolu çaylak polis memuru Avery ile
kesiştiğinde şiddetli bir çatışma her ikisinin de yaşamını değiştirir. On beş
yıl sonra, bu karşılaşmadan habersiz olan genç oğulları, hepsini kuşaklara
yayılan bir kan davasına sürükleyecektir. Parlak kadrolu, yüksek bütçeli,
heyecanla beklenen bu dramatik gerilim, babalar ve oğulların, hırsızlar ve
polislerin, kahramanlar ve kötü adamların, intikam ve pişmanlığın kesiştiği bir
dünyayı gözler önüne seriyor.
9-İNŞALLAH | INCH´ALLAH |
Anaïs Barbeau-Lavalette Kanadalı bir
belgeselci aslında. Şahsen son derece merakla beklediğim film için yönetmen
şöyle diyor: Bizi sarsan ve dönüştüren yolculuklar vardır. Emin olduğumuz
şeyleri yerle bir eden yolculuklar... Chloe için İnşallah bu türden bir
yolculuk. Chloe, Batı Şeria´daki bir Filistin mülteci kampında, derme çatma bir
klinikte kadın doğum uzmanı olarak çalışmaktadır. Her gün sınır geçiş noktaları
ve aradaki duvarla yüz yüze olan Kanadalı genç kadın, bu durumun etkilediği
bazı insanlarla tanışır: Derin bir sevgiyle bağlandığı hasta Rand, Rand´ın
erkek kardeşi asi direnişçi Faysal, savaşın darmaduman ettiği küçük erkek
kardeşleri Safi ve İsrailli genç asker Ava. Savaşla teması Chloe´yi derin bir
kişisel yolculuğa çeker. Genç kadın bağlılıklarından ve köklerinden koparak boşluğa
savrulur. "Başka birinin mücadelesini insan ne ölçüde sahiplenebilir?
Zaman içinde Chloe´nin karakteri bir savaş alanına dönüşüyor. Savaş tarafından
yutuluyor. Sadece basit bir şahit olmaktan çıkıyor. İşte ifade etmek istediğim
buydu. Böylesi şartlarda bizi koruyan duvarlarımız alçalır. Bizi biz yapan her
şey tehdit altındadır. Buna savaş derler. Bize nüfuz edebilir ve bizi yerle bir
edebilir. Ona karşı bağışıklığımız yoktur."
10-BİR
HURDACININ HAYATI | EPIZODA U ZIVOTU BERACA ZELJEZA | AN EPISODE IN THE LIFE OF
AN IRON PICKER |
Tarafsız Bölge ile gönüllerimizi
fetheden Bosnalı Danis Tanovic yine sarsıcı bir hikaye ile karşımızda. Berlin’de
jüri büyük ödülünü alan film bir cesaret ve umut öyküsü. Danis Tanovic´in bu
son dramının kahramanları, kendilerini oynayan amatör oyuncular. Nazif hurda
demir toplayarak hayatını güç bela kazanmaktadır. Eşi düşük yaptığında hastane,
bebeğin alınması için gereken ameliyat için o kadar yüksek bir meblağ talep
eder ki sigortaları olmadığı için ameliyat olmadan kasabalarına dönmek zorunda
kalırlar. Belli ki Nazif on gün boyunca daha çok çalışarak eşinin hayatını
kurtarmak için daha fazla hurda demir toplayacaktır. Nazif ve eşi Senada, on
gün boyunca çağdaş dünyanın her türlü baskısına ve umursamazlığına maruz
kalacaklardır.
2001 yılında Oscar alan filmi No
Man´s Land / Tarafsız Bölge’nin yönetmeni son filmi için "Bu film, gerçek olayları beyazperdeye
taşımaktadır. Filmin asıl amacı, Bosna Hersek´te, Roman toplumu özelinde
azınlıkların maruz kaldığı ayrımcılığı göz önüne sermektir. Aramızda iyi
insanlar olduğu sürece hiçbir sistem insanlık dışı değildir." Diyor.
Bu kadar malumat yeterli değil diyorsanız şuradan daha ayrıntılı inceleyebilirsiniz festivali.
Çok yakınımızda ve ortak çok paydamız olmasına rağmen uzak
durduğumuz bir sinemadır Azerbaycan sineması. Hassaten sanatçı ve teknik alt
yapı açısından da epey zengin olan bu ülke ile nedense yakınlaşamadı Türk
sineması. Bu hafta vizyona giren Mahmut İle Meryem’in böylesi bir özelliği var;
En azından resmi anlamda ortak yapılan ilk film özelliği taşıyor sanırım.
Film, her iki ülkenin resmi kanallarının desteğini almasının
yanı sıra, filme kaynaklık eden eser ile de bu özelliği taşıyor. Mahmut İle
Meryem, aynı zamanda Azerbaycan Devlet Başkan yardımcısı da olan ve çağdaş
Azeri edebiyatının en verimli isimlerinden Elçin Efendiyev’in aynı isimli
kitabından senaryoya aktarılmış.
Efendiyev, kendine has bir tarzı olan ve kitapları ülkemizde
de yayınlanan bir yazar. Mahmut İle Meryem, bizim Kerem ile Aslı olarak
bildiğimiz halk hikayesinin romanlaştırılmış şekli.
Efendiyev, meşhur söylenceyi biraz değiştirip, fonuna
Çaldıran Savaşı’nı ekleyerek ele almış. Hikaye malum ama, filmin öyküsü
birazcık farklı: Azerbaycan’ın Gence şehrinde Ziyad adında bir han yaşamaktadır
ve bir türlü evladı olmamaktadır. Başvurmadığı yer, merci kalmaz ve sonunda
büyü/efsun ile bir oğlunun olacağını haber alır. Ne ki bu haberi müjdeleyenler,
onu çetin sınavların da beklediğini haber verirler. Oğlu Mahmut doğduğunda çok
sevinir Ziyad Han. Aynı anda başka bir yerde Kara Keşiş isimli bir Hıristiyan
din adamının da kızı olur (Hikayenin aslında Kara Keşiş, Ziyad han’ın
hazinedarı ve Ermenidir) ve ismini Meryem koyarlar.
Mahmut, diğer çocuklara benzemez, ilim irfan ve tabiatla
meşgul olur. Bir derviş gibi hayatı yaşar. Anne-babasının bu durumdan rahatsız
olmasına aldırmaz ve evlilik yaşı gelmesine rağmen karşı cinse ilgi duymaz. Tâ
ki, Meryem’i görünceye kadar. Han, oğlunun bir kıza aşık olmasına seviniri ama
Keşiş hiç de öyle düşünmemektedir. Kızını alıp kaçmaya başlar. Mahmut ile sadık
(!) yardımcısı Sofu da peşlerine düşer. Bu iki sevdalının kavuşması çok zordur…
Açıkçası filmde Mahmut’un bu yönünün enteresan bir şekilde
cinsel kimliğini etkileyecek kadar farklı çizildiğini görünce, Efendiyev’in
kitabına tekrar bakma ihtiyacı hissettim. Gördüm ki, bu yorum yazardan
kaynaklanıyor. Efendiyev, kitabında Mahmut karakterini şöyle betimliyor: Sofu,
(Han’ın uşaklarından biri) Bu orta boylu, nazik, ak benizli, kıvırcık saçlı,
iri gök gözlü oğlanın bakışları altında kendini rahatsız hissetti. Bu iri gök
gözlerde Mahmut’un inceliği, zarifliği ile uyuşmayan bir çekicilik, cazibe
vardı!”
Senaryonun oluşturduğu karakterler tam da bu tasvire sırtını
yaslıyor. Mahmut karakterinin ‘yumurta gibi çocuk’ çizilmesinin referansı da
burası. Yoksa The Doors’daki Val Kilmer’ın canlandırdığı Jim Morrison gibi
duruyor Mahmut karakteri.
Bazen bir yemek yersiniz, aslında görünüşte her şey tamam
gibidir ama bir türlü damağınızda tam bir tat bırakmaz, bir şeyler eksiktir ama
ne? Mahmut İle Meryem’i izlerken seyircide oluşan his böyle bir şey; görünürde
her şey tamam gibi ama yine de bir eksiklik hissi hep ağır basıyor.
Elbette bunun birkaç nedeni var. İlki; çizilen karakterlerin
perdeye aktarılırken yetersiz kalışı. Film, çok güçlü bir aşkı derinlemesine
hissettiremeden olayların peşine düşürüyor kahramanlarını. Buna bir de olayları
aktarırken, süre ve tercih farklılıklarından dolayı yaşanan kopukluklar
eklenince neredeyse hiçbir yan karakter hakkıyla çizilemiyor. Dolayısıyla kadim
bir hissi güçlü olarak vermekten uzak kalıyor Mahmut ile Meryem.
Zayid Han’ın
zalimliğini, Sofu’nun nefsine düşkünlüğünü son derece klişe gösterilerle
izliyoruz. Ne Han’ın askeri hançerlemesi etkileyici oluyor, ne Sofu’nun
para/pul için sahibini terk etmesi izleyiciye geçirilebiliyor. Dahası, filmin
en önemli unsuru olan, büyü/efsun meselesi tam olarak ele alınamadığı için,
düğmelerin neden çözülmediği, Mahmut’un yanması, Meryem’in peşinden gitmesi vs.
hep efekti ön planda olan fantastik sahneler olarak kalıveriyor. Masal,
Matrix’e yeniliyor anlayacağınız.
Karakter oluşumu maalesef istenilen derinlikte olmadığı için
(belki sadece Bayındır’ı bu cümleden çıkarabiliriz) filmin ana kıvrımlarındaki
vuruculukları da cılız kalıyor. Cevanşir Şah, Süleyman Paşa karakterleri ve
hikayeye katkıları son derece iğreti duruyor maalesef.
Mekanlarda genelde dar kadraj ve sayıca cimrilik yapılsa da,
genelde mekan kullanımını beğendim Mahmut ile Meryem’de. Keza kitapta olan ve
bir yazılı metinde alabildiğince özgür tasvir edilebilecekken, sinemanın doğası
gereği bir filmi batırma riski bulunduran kalabalık ve savaş sahneleri adeta
yasak savma kabilinden olmuş. Yönetmen, en çok birikimini bu sahnelerdeki
etrafından usulca dolaş taktiğiyle savuştururken filmin geneline hasar
vermekten kaçınmayı başarmış.
Kişisel olarak özellikle girişindeki anlatımı çok beğendim. Yönetmenin
özellikle teknik konularda işini sıkı tuttuğu ve sağlam bir Hollywood takipçisi
olduğu kesin. Ancak aynı rikkat ve hassasiyeti hikaye üzerine yoğunlaşmayı
nedense denememiş olması, filmin iyi yönlerini de aşağı doğru çekiyor. İhtimal
ki, masada uzun çıkan film zorunlu olarak kısaltılmış, dolayısıyla hikayenin
bir kısmını izlediğimizden değil, zihnimizden tamamlamak zorunda kalıyoruz
ancak açılan gediklerin oluşturduğu hava akımı filmden tam haz almamızı
engelliyor ve ‘kekremsi’ bir olmamışlık tadı veriyor.
Mahmud ile Meryem’in en umut veren yönü, yönetmenin taşıdığı
potansiyeli perdeden bize geçirmesi. Mehmet Ada Öztekin, her ne kadar özgün
olmasa da daha iyi hikaye ve senaryolar, daha üst imkanlar ile daha sıkı işler
çıkabilecek bir isim olarak göz kırpıyor sinemaya.
Vittorio DeSica’nın yönetmenliğini yaptığı ve Peter Sellers’ın
başrolünü oynadığı muazzam bir komedi filmi vardır: Caccia alla volpe- After
The Fox. Ülkemizde sevimli Mahkum adıyla gösterilen 1966 yapımı bu soygun
filminde, küçük bir kasabada soygun planlayan üçkağıtçılar tüm kasabayı film
çekiyoruz bahanesiyle kandırırlar. Ve büyük vurgunu yapacakları anda tüm
kasabaya da çakma filmlerinde rol verirler. Kasabalı gerekçesiz olarak toplu
halde bir yerden biri yere koşacaktır. ‘neden kaçıyoruz?’ sorusu sorulduğunda
soyguncu/yönetmen şu cevabı verir: ‘Kendinizden!” şaşkınlığı görünce şunu
ekler: “Ne kadar hızlı koşarsanız koşun, kendinizden kaçamazsınız!”
Blogu takip edenler hatırlayacaklardır, kısa süre önce
belgesel sinemanın enteresan isimlerinden olan Jean Rouch’tan bahsetmiştik. Dokümanter yapının içine, hayatın ve bireyin
olağanlığına ilişmeden koyan Rouch, gerçekçi sinemanın iki yönüne de aynı
ağırlıkta eğilerek bilim ile sinemayı birleştirmeyi denemişti. Rouch’un –az da
olsa- takipçileri hala onun açtığı yolda devam ededursun bazı belgesel sinema
örnekleri, kurmacadan bile daha etkileyici ve estetik açıdan dramları bile
aşabilecek düzeyde olabiliyor.
Ülkemizde sadece bir salonda vizyon şansı bulan (Altunizade
Capitol) The Imposter-Hayat Avcısı böylesi bir sıra dışı film. Kurgusal
yapısıyla ilk etapta akıllara ‘mockumanter’ türünü çağrıştırsa da, klasik
belgesel stilinin dışına çıkmamaya özen gösteren ve esas gücünü canlandırma ve
kurgusundan alan Hayat Avcısı elbette yönetmenin yeteneği kadar, konusundan da
alıyor gücünü. Yönetmen Bart Layton, zaten gizemli ve girift olan hikayeyi bir
de kurgu oyunlarıyla epeyce dolambaçlı hale getirerek şahane bir seyirlik
yapıyor.
Yıl 1994... Hikayemiz 13 yaşındaki Teksaslı Nicholas
Barclay’ın arkasında hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmasıyla başlıyor. Aradan
4 yıl geçtikten sonra Nicholas’ına ilesi bir telefon alır: çocukları
bulunmuştur, üstelik İspanya’da! Kısa süre içinde şaşkınlığı atlatan aile,
Nicholas’ın ablasını onu getirmek üzere İspanya’ya yollar. Ancak ortada bir
tuhaflık vardır. Sarışın olan Nicholas esmer olmuş, mavi göz rengi kahverengiye
dönmüştür. Nicholas’ın tüm bunlara verilecek cevabı vardır; çocuk
istismarcıları tarafından kaçırılmış ve fiziksel dönüşüme uğrayacak kadar ağır
işkencelere maruz kalmıştır.
Yaşadığı travmadan dolayı epey sarsılmış ve güven hissini
yitirmiş gibi görünen Nicholas, tüm bu tuhaflıklar rağmen aile tarafından kabul
edilir. Ancak, hikaye ilerledikçe aklımızda kuşku oluşur ve soru işareti
belirir: Gördüğümüz şahıs gerçekten Nicholas mudur, eğe o değilse kimdir?
Dahası Nicholas’a ne olmuştur?
Belgesel, başta hikayenin gerçek kahramanları olmak üzere
itirafları harmanlayarak öylesine bir hikaye akışı sağlıyor ki, seyirci bir
noktadan sonra kendini dedektif gibi hissediyor. Film, hakikati finale kadar
hep bir buzlu camın arkasındaymış gibi bulanık bırakarak ilgiyi hep diri
tutuyor. Soruları bir süre biriktiren Hayat Avcısı bir süre sonra, bazılarını
giderirken, yeni ve daha büyük soruları akıllara sokarak merak hissini sürekli
körüklüyor.
Dahası, gerçek ile yalanın iç içe geçtiği bir hikayede
belgesel ile kurmacayı da aynı doğallıkta iç içe geçirerek müthiş bir ustalık
gösteriyor Layton. Belgesel son 20 dakikasına kadar, çözdüğü her düğümde
seyirciyi daha büyük bir merak duvarının arkasına atarken, olayın fotoğrafını
da bir yandan netleştirerek seyircinin sıkılmasına engel olmayı başarıyor.
Bundan dolayıdır ki, Hayat Avcısı, en az bir kurmaca film
kadar heyecan verici ve akışkan…
Hayat Avcısı’nın benzer belgesellerden farkı, zeki kurgusu.
Yönetmen klasik belgesel akışıyla röportaj ve belgeleri aktarırken, müzik ve
anlatım diliyle seyir zevkini zirveye taşıyor. Olayın gerçek kahramanlarıyla
kurmacadaki oyuncular o kadar iç içe geçiyor ki, bir süre sonra hangisi gerçek,
hangisi kurmaca şaşırtmayı başarıp, hikayenin akışına kapılıyoruz.
Hayat Avcısı dört dörtlük bir suç belgeseli olmakla beraber,
Kara Film sınırlarını iyice ihlal edip geri gelen bir yapısı var. Kurgunun
etkisiyle sadece güzel bir docu/drama değil, aynı zamanda içerdiği epey alt
mesajla zaman zaman çok katmanlı bir yapıya da bürünüyor. Örneğin, Hayat Avcısı
karakterinin anne tarafından dedesiyle İslamofobi’ye bir fırça darbesi atıp
geçiyor film. (örneğin bu dede, ‘esmer adam maymundur’ ya da ‘Arapların icabına
nükleer silahlar bakmalıdır’ diyor) Nicholos’un aile yapısının iç yüzünü sert
olmayan darbelerle çizerken, Amerikan aile yapısına da hiç küçümsenmeyecek
eleştirilerde bulunuyor.
Filmin psikolojik boyutu ise apayrı bir yazı konusu. Her ne
kadar film Hayat Avcısı ismiyle dilimize çevrilse de hayat hırsızı olan
birinin, belirli bir süre sonra kimliğini çaldığı kişinin dünyasına sıkışıp
kaldığını ve oradan da çıkamayıp, çırpındığının travmatik yönü var. İnsanların
kılığına bürünmeyi hayat tarzı haline getirmiş birinin, kendine dönmesinin
zorluğu ve bedeli ne olursa olsun çıktığı bu yolda zekasının kendine ne büyük
bir kötülük yaptığını da anlatıyor Hayat Avcısı.
Belgesel, kurmacayı, röportajları ve belgeleri o kadar
zekice ve dozunda harmanlıyor ki, zaten başı sonu birbirine girmiş olan hikaye
çözülmeyi bekleyen kocaman bir yumağa dönüşüyor ve yönetmen sayesinde zevk
alarak çözmeye başlıyoruz bu yumağı.
The Imposter-Hayat Avcısı, başta da söylediğim gibi sadece
bir tek salonda gösterime girdi. Nasıl yaparsınız bilmiyorum ama bir şekilde
mutlaka izleyin bu benzersiz belgeseli.
Geçen hafta Sarıkamış-Eve Dönüş filmi dolayısıyla
sinemamızın tarihe olan yaklaşımından kısaca bahsetmiştik. Son bir sene
özellikle Çanakkale konulu filmler açısından epey bereketli geçti. Her ne kadar
istenilen, sevindirici bir tablo ortaya çıkmasa da, yapımcıların cesareti umut
vericiydi. Sezonun son Çanakkale filmi Yolun Sonu da vizyona girdi. Genel
yönetmenliğini Serdar Akar’ın yaptığı film pek çok açıdan, kendisinden önce
çekilen filmlerden daha iyi görünse de, özgün olmayan hikayesi ve sinemamızın
tarihi filmlerdeki temel zaaflarının neredeyse tamamını taşıması açısından
maalesef ‘olmamış’ filmler rafında yerini alıyor.
Hikayeyi aktarıp, filmin tahlilini yapalım isterseniz.
1915 yılının Nisan ayında, Osmanlı İmparatorluğunun direniş
kapısı olan Çanakkale, gemi yoluyla geçilememiş ve işgâlciler, çaresiz bir
manevrayla Gelibolu kıyılarına çıkartma yapmaya başlamışlardır. İşgâl
kuvvetlerinin belki de en büyük direnişi gördükleri koy, o andan sonra mağlup
bir ordunun adıyla anılacaktır: Anzak Koyu.
Anadolu’nun ücra bir köşesinde kendi halinde hayatların
yaşayan iki kardeş Muhsin ile Hasan, savaşın ortasında küçük kardeşin aldığı
seferberlik emriyle cepheye gitmek durumunda kalırlar. Hasan’ın eşi hamile,
Muhsin ise Balkan savaşında yararlılık gösterdiği için terhis olmuş, yaşı biraz
geçkin bir askerdir.
Çanakkale- Yolun Sonu, aksiyon sahnelerinin hakkını vermek istiyor ancak...
Hilal-i Ahmer cemiyetindekiler ve Muhsin’le Hasan’ında
içinde bulunduğu destek birliği cepheye ulaştığında özellikle küçük kardeş
Hasan, savaşın acımasızlığı ile büyük bir travma yaşar. Ancak yanında ağabeyi
vardır ve onu her an korumaktadır. Muhsin’in keskin nişancı olduğu anlaşılınca,
ona özel görev verilir. Cephe gerisinde gezinecek ve karşı cephedeki
rütbelileri vuracaktır. Aynı fikir düşman cephesinde de oluşunca, ön tarafta
amansız bir savaş yaşanırken, arka planda da iki keskin nişancının kedi-fare
oyunu başlar.
Bu esnada Anzak koyuna büyük bir cephane yüklemesi yapan
işgal güçleri, öldürücü darbeyi buradan vurmak için hazırlanırken, iki kardeşe
yeni bir görev düşer; koya inip, düşman askerlerinin arasında cephaneliği
havaya uçurmak!
Sinemaya azıcık aşina olan hemen herkesin aklına geldiği
üzere, Çanakkale-Yolun Sonu orijinal bir hikaye yerine J.J Annaud’nun meşhur
filmi ‘Enemy At The Gates” filmine aşırı derecede benziyor.
Çanakkale-Yolun Sonu kendinden önceki ‘konudaş’ filmlerin
aksine ne belli bir güncel meseleye gönderme yapacağım diye, sinemanın tüm
kurallarını çöpe atıyor, ne de hikayeyi önemsemeyip, bir tür docu-drama
modeliyle resimli tarih taktiğini uyguluyor. Başı, ortası ve finaliyle bir
film. Sıkıntı şu ki, anlatımdaki zaaflar ve oyunculukların –maalesef- çok
doyurucu olmaması hasebiyle, sinemadan ziyade, televizyona yakın duran bir
film.
Gürkan Uygun, üzerine yapışan Memati tiplemesinden ustalıklı sıyrılıyor ama bu kez de senaryonun ona biçtiği Vassili Zaitsev imitasyonu var.
Filmde Muhsin karakteri dışında (G. Uygun) inandırıcı ve
sürükleyici oynayan karakter yok gibi. Hasan, belki de senaryodan kaynaklanan
bir şaşkınlık içinde. Hikayesi, kör-topal ilerlerken, öyle bir yerde kestirilip
atılıyor ki, seyirci ile arasında bir türlü kuramadığı o minik bağlantı da uçup
gidiyor. Behice Hemşire’yi ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Berrak Hanım(Tüzünağaç),
yani Behice hemşire, savaş sırasında canını dişine takıp hizmet veren bir
hemşireden ziyade, dönemin modasını podyuma çıkaran manken gibi. Zayıf
oyunculuğuyla inandırıcılığı büsbütün yerlere seriyor bu karakter.
Çanakkale 1915’te oyuncu yoktu, zira hikaye yoktu. Çanakkale
Yolun Sonu’nda ise hikaye olmasına rağmen oyuncu yok ne yazık ki. Ya da varmış
gibi davranan karakterler var.
Oyunculuk perspektifiyle bakıldığında ‘karşı cephe’ ise tam
bir fecaat. Biz tam da, ‘neden karşı cephenin karakterlerini göstermiyorlar,
ciddi eksiklik’ filan derken, demez olaydık durumunda kalıyoruz. Düşman
cephesinin tiplemeleri birer birer çıkıyor ama ne çıkış! Tamamı karton, tamamı
komik ötesi şablon. Senaristler, ancak bir animasyonda sırıtmayacak derecede
dengesiz ve abartılı kötü duran tiplemeleri hiç çekinmeden boca ediveriyorlar
hikayeye.
Türk Sineması tarihi filmlerde kostüm ve mekan sıkıntısını
temin etmek olarak çözse de, yıpranmışlık ve yaşanmışlık olarak bir türlü
çözemedi. Bu sıkıntılar Çanakkale Yolun Sonu’nda da var maalesef. Kostüm ve
bayraklar gıcır gıcır, mevzi toprakları ter ü taze, otantik mekanlar ise
virane. Tersine bir durum olması gerekiyor oysa. Önemsenmediği için mi, yoksa
filme alırken öyle mi görünmüyor, çözemedim açıkçası.
Keskin Nişancı Muhsin dışındaki oyunculuklar pek iç açıcı değil ne yazık ki!
Müzik kullanımı da, aynı derecede abartılı ve gereksiz.
Sanırım, belli bir hamaset hissini seyirciye geçirebilmek için bu yöntem tercih
ediliyor ama filmin genel değerine büyük zarar verdiğini göremiyor yapımcılar
ve yönetmenler. Vaktiyle Salkım Yavuz Bingöl son derece ölçülü şekilde
kullanılmış ve etkili olmuştu. Benzer bir kullanım Çanakkale Yolun Sonu’nda da
var. Türkünün ustası Cengiz Özkan can yakan bir parça okuyor cephede ama diğer
müzikler seyirciyi bir türlü rahat bırakmıyor!
Televizyonlarda artık iyiden iyiye deneyim kazanıp, uluslar
arası arenada pazarlanabilen dizilerimizin bir sektör olduğu muhakkak. Yazılarımı
takip edenler, bu sektörün Türk sinemasını –özellikle dijitalleşme sonrasında-
beslediğine inandığımı hatırlayacaktır. Ancak, diğer TV kökenli filmler gibi
Çanakkale – Yolun Sonu’nun da en büyük sıkıntısı, tarz olarak dizi etkisinden
kurtulamamış olması. Anlatımdaki acelecilik ve planlama, özellikle final
sekansında o kadar diziye dönüşüyor ki, neredeyse finali yarıda kestirip atması
bir yana, final sonrası ‘pay-off’ yok. Hikayeyi öylesine Anzak koyunda bırakıp
çıkıyoruz filmden.
Diğer tarihi filmlerimizde de göze batan kostüm meselesi Çanakkale Yolun Sonu'nda da çözülememiş.
Ezcümle; Çanakkale ise hala orada, layıkıyla anlatılmayı
bekliyor. Ne resimli tarih gibi, ne saçma sapan burjuva manifesto denemesi ne
de alıntı hikayelerle… Özgün, can yakıcı ve sahici… Hala bakir, hala taze…
Bugüne kadar çekilenlerin tamamını Çanakkale-Hamaset
başlığıyla toparlayabiliriz. Hakikati abartmadan, dibini yakmadan ve film
diline uygun olarak anlatan kahramanını bekliyor Çanakkale…
Önce şöyle bir girizgah gerekiyor: PKK lideri Öcalan’ın da
pek bayıldığı ve sıklıkla bahsini ettiği ‘liberter-sosyalist’ Murray Bookchin,
Özgürlüğün Ekolojisi isimli kitabında şöyle der; “Ne kadar iyi düşünülmüş
olursa olsun küçük adımlar evrensel, küresel ve feci bir hal almış problemleri
kısmi olarak dahi çözemez. Eğer kısmi 'çözümler’ denen bir şey varsa bu sadece
ekolojik krizin sabit doğasını gizlemek için kullanılan makyaj malzemesidir.
Onlar bu suretle halkın dikkatini ve teorik içyüzünü, gerekli değişikliklerin
derinliği ve genişliği hakkındaki yeterli kavrayışdan alıkoyarlar.”
Yanılmıyorsam 2005 yılında Öcalan bu filozofa fena sarmıştı.
Bookchin ile paralel bir şekilde Öcalan'ın yaptığı tanıma göre de; Demokratik
Konfederalizm, "Toplumun siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel, inanç ve
mezhepsel, etnik, cinsiyet özgürlüğüne dayalı, ekolojik, komünal alandaki
örgütlenmelerinin birliği ve örgütlenmiş toplumun kendi kendini yönetme
organizasyonu."ydu. Örgüt lideri, yine Bookchin'den esinlenerek Kürtler
için bir "ekolojik toplum modeli" tasarlamıştı: "Ekolojiye ve
cinsiyet özgürlüğüne dayalı bir demokrasi... Bireysel hak ve özgürlükleri
toplumsal demokrasinin gelişimiyle birleştirir."
Aslında Kürt entelektüel çevrelerinde bile doğru dürüst
tartışılmadı Ekolojik Konfederalizm. Bunun yerine, yapıya ya da kültürel
kodlara uysun uymasın alıp, ağzını burnunu kırarak farklı isimlerle tuhaf
yapılanmalar uygulamaya kondu. Türk
entelektüellerinin ise zaten böylesi bir derdi olmadığı için, Kürt
meselesindeki yeni sıkıntıların temel kaynağını da bu teori/pratik uçurum oluşturdu
ne yazık ki.
Reha Erdem, başta fon olmak üzere bazı şeyleri gerçeklikten koparıyor gibi görünse de Jîn, daha büyük şeyleri bağırmadan söylemeye çalışıyor.
Reha Erdem’in son filmi Jîn, açılış sekansıyla bana nedense
bunları hatırlattı. Kabaca ‘politik bir masal’ diyebileceğim Jîn’de Reha Erdem
açılışı doğa görüntüleriyle yapıyor. O kadar ki, gayr-ı ihtiyari (Pi’nin Yaşamı’ndan
mülhem) ‘Life Of Jîn izleyeceğiz galiba” diye fısıldamışım. Bunu yaparkan bir
Çehov öyküsündeki gibi betimlemelerden ziyade, bir TV belgeseli görüntülerine
yakın dili tercih ediyor. Etkili müziğin de eşlik ettiği tabiat görüntüleri,
insanoğlunun kendi dertleri uğruna umursamadan hasar ve zararı hissetmemizi
istiyor. Bu kısa girizgahtan sonra, bir grup örgüt militanını görüyoruz. Erdem,
bu ülkede yaşayan hemen herkesin bildiği bir sorunu, bilmediği bir fondan
çıkarıp, kendi bildiği alana çekerek iki şeyi amaçlıyor bence. Birincisi, komik
duruma düşme riskini ortadan kaldırıyor. İkincisi, hakikatten kopararak gerçek
üstü bir fon oluşturuyor. Ki, bu son durum Erdem’in tüm filmleri için temel bir
yaklaşım bile denebilir.
İsterseniz daha derin mevzulara dalmadan, filmin öyküsüne
bir göz atalım ki, ne üzerine konuştuğumuz anlaşılsın.
Jîn, 17 yaşlarında, küçük bir terörist grupla beraber
dağlarda yaşayan bir gerilladır. Çok iyi bildikleri bir coğrafyada, askerlerden
kaçarken, örgüt arkadaşının söylediği bir türkü genç kızı duygulandırır ve anne
sesine hasretin tetiklemesiyle örgütten kaçmaya karar verir. Bunu yaparken, en
az kaçtığı örgüt kadar çetin ve hasar verici düşmanları olduğunun farkında
değildir.
Hem kaçtığı örgüt elemanlarından, hem de kolluk
kuvvetlerinden gizlenerek, dağlarda, ormanlarda yapayalnız günler ve geceler
geçirir. Amacı bir büyük şehre, hayata, belki de hiç görüp bilmediği büyük
dünyaların hayallerine ulaşmaktır.
Yalnız başına çıktığı bu tehlikeli yolda, doğal yaşamda
varlık mücadelesi sürdüren hayvanlardan başka dostu yoktur. Hem devletten, hem
örgütünden saklanarak ilerleyen genç kız, tedirginlik dolu günler ve geceler
geçirir. Bir ayının dostluğuyla bombalardan korunur, bir yılanın uyarısıyla
makinalı tüfek mermilerinden. Yumurtasını aldığı yırtıcı kuş, her ne kadar onu
ispiyonlarcasına yeri göğü inletse de, teslim etmez Jîn’i yasal kuvvetlere. Bir
vaşak yol gösterir, geyik ilham verir, bir at onun hayatta kalmasına yardımcı
olur vs…
Sonunda dağdan inmeyi ve sivil hayata karışmayı bir şekilde
başarır. Ancak tablo onun hayalini kurduğu gibi değildir ve belki şehir ve
sivil yaşam dağdan bile tehlikelidir. Yaşadığı travmalar ve hayal kırıklığı ile
aynı yolu takip ederek geri dönmeye başlar. Her ne kadar yaşadığı deneyim onu
derinden etkilemiş olsa da, bir de seçtiği yolun kaderi vardır…
Bir tür 'Büyüklere masallar' tadında geçen film, bir noktadan sonra masal formundan çıkıp tragedya sınırına iltihak ediyor.
Yunan mitolojisindeki enteresan karakterlerden biridir
Circe. Cemil Meriç güzel nakleder. Circe mitolojik bir afettir ve adada yaşar.
Adaya çıkanları sarayına çeker ve dokunduğu an hayvana dönüştürür. Kimi domuz
olur, kimi kurt, kimi eşek. Ulis avucuna sakladığı moli otu sayesinde kurtulur
bu efsundan ve kılıcını çekip bu dilberi esir alır. Arkadaşlarının serbest
bırakılmasını ister. Ama Circe, ‘bakalım onlar istiyorlar mı?’ diye karşı
çıkar. Ahıra gidilir ve hiçbir hayvan insan olmak istemediğini söyler. Misal;
kurt ‘ne münasebet’ der, ‘İnsanlar benden daha vahşi ve acımasız’ vs… Hiçbir hayvan
tekrar insan olmak istemez, hayvanlık doğası gereği bozulmuş insandan daha
erdemli hale gelmiştir.
Merhum Meriç meseleyi bağlarken şöyle der; Koy onları ahıra
Circe!
Jîn, bir yönüyle kıyıcılıkta insanoğlunun liderliği kimseye
bırakmadığının da filmi. Ve ne yazık ki,
mitolojik kahramanlar artık yaşamadığı için, onları kendi kimliklerine gönderip,
ahıra sokacak gücü de, kahramanı da yok!!!
Erdem’in diğer filmlerinde de sıklıkla yaptığı, Kosmos’da
ise neredeyse korku unsuru olarak eklenen ve hayli de etkili olan ses kullanımı
Jîn’de de var. Sakin, kendi halinde seyreden hayat bir an jet sesleriyle
ürperiyor, titriyor ve kulakları sağır eden bir boyuta ulaşıyor. Bu sesleri
nispeten daha insaflı doğayı kıyım görüntüleri destekliyor. Aslında el'an
yaşanan bir gerçekliğe refere etmese, belki daha çok etkileneceğiz ama daha
fenaları gün aşırı TV kanallarında; kiminde kahramanlık gösterisi, kiminde
trajedi olarak yayınlanıyor. Dolayısıyla zihnimizin hemen ön kısmında yer alan-örneğin-
Uludere sonrası o insanın kanını
donduran görüntüler ile karşılaştırıyor ve çok fazla etkilenmiyoruz bu
tablodan.
Elbette, meselenin her iki tarafından da bu gerçeklikle
arasındaki bu makas farkına itirazlar olacaktır. Ancak, itirazın bu noktada
olması, daha temel ve can yakan meseleler açısından filmi malzeme etmekten
kurtarıyor bence, ki bu çok zekice geldi bana.
Reha Erdem için ‘hayat’ kavramı çok önemli. Bu nedenledir ki
filmine isim ararken, bulduğu Jîn onun işin emsalsiz bir hazine değerinde olsa
gerek. Zira, artık herkes öğrenmiştir, bilmeyenler için bir de ben yazayım, Jin
kelimesi her ne kadar yeni jenerasyon için bir oyun kahramanını akla getirse de
Kürtçe’de kadın demek. ‘i’ harfini şapkalı yaptığınız an, ‘hayat’ manasına
geliyor. Böylesi bir dualite tam da filmin karşılığı olmuş aslında.
Reha Erdem her filminde yaptığı ses tasarımını Jîn'de de ustalıkla yapıyor ama devam eden bir gerçekliği anlattığı için, hakikatin zihnimizdeki yansıması karşısında çok fazla etkili olamıyor.
Reha Erdem derdi olan bir yönetmen, ele aldığı hikaye ne olursa
olsun, öyküye kendi tarzıyla yaklaşıp, dozunu kendi ayarladığı
gerçeküstücülükle sarmalayıp sunuyor. Açıkçası, zaman zaman epey çetrefilli
alanlarda kulaç atmasına rağmen, alabildiğince dikkatli adımları, ele aldığı
konu ne olursa olsun, meseleyi yerlere sermeden ya da kırıp dökmeden
yapabiliyor. Çok az sinemacıya nasip olabilecek bir meziyet bu.
Kadın-cinsellik ve Anadolu insanı arasındaki ilintiye
değinirken ciddi bir tanıma ya da tanımlama sorunsalı gördüm. Elbette ki, ‘Yok
böyle şeyler’ noktasında değilim, vardır, belki ziyadesiyle vardır ama bir
insanın karşısına çıkan her Anadolu insanı şiddete meyyal, cinsel açlıkla
kıvranan prototipine giriyorsa, sıkıntı da vardır. Jîn’de neredeyse doğru erkek
yok, -bir istisna dışında- hepsi aç, hepsi şiddete meyyal!
Hatta bir adım ileri gidip, Erdem’in seyirciyi şuna
zorladığını bile söylemek mümkün; kadın militanın dağdan inmesine en büyük
engel erkeklerin cinsel açlığı ve şiddete meyyalliği! Açıkçası Feminist lensle
bakıldığında bile epeyce ‘acımasız’ görünen bir ton bu. Bir tek kamyon şoförü
bu aforizmadan nasibini almıyor, o da gofret uzatırken, içimizden ‘sen de mi?’
diyecek oluyoruz ki, kenarından geçiyoruz bastırılmış cinselliğin.
Masal formuna geri dönecek olursak, başındaki kırmızı
yazmasıyla, ‘kırmızı Başlıklı Kız’a benzetilen kahramanımız, dağdan inme
evresinde ‘büyük anne’ ile de karşılaşıyor. Hasta ve ilaç bağımlısı nine, neredeyse
kahramanımızın anlamadığı bir ‘şive’ ile konuşuyor ve enteresan bir şekilde ‘nisyan’
ile malul! Erdem, ‘kurt’ figürünün yerine tabiri caizse erkekleri oturtup,
topunu aynı kümeye yerleştiriyor ve Kırmızı Başlıklı Kız’ımızı yemeye çalışıyor
bu kurtlar!
Bilinçli mi yaptı bilemiyorum ama ‘sürüden ayrılan kuzu’nun
akibeti bellidir masallarımızda. Jîn bu kadere doğru giderken, son derece masum
içgüdüsüyle hareket ediyor. Yani mesele kaba bir politik angajmanla yüklenip, ‘ne
gibi bir öz eleştiri yaparak sürüden ayrılıyor?’ şeklinde sorulması abestir ama
soranların olacağı da muhakkak!
Dikkat buyurun; filmdeki kadın meselelerine sahici bir gözle
bakacak olursak, dağa çıkmak çok çok alt kümede kalıyor, başlıklı alt mesajı
ıskalamıyorum. Aksine Jîn’in intibak etmeye çalıştığı kent yaşamındaki kadın
sorunlarının en az terör kadar sert bir kırkırdağa sahip olduğu son derece
güçlü anlatılmış ama bir ‘tık’ daha yüklenilse, mizaha dönecek boyutta bir
metazori var neredeyse.
Film beklenilenin aksine, devam eden gerçekliğin etrafından usulca savuşuyor.
Benzer bir sıkıntı da doğada yaşayan hayvanlar ile Jîn ve
filmin ilişkisi. Neredeyse saat başı bombaların patladığı, sıkılan her mermi
sonrasında, bir ıskanın bile yol açtığı tahribatı vermek orijinal olmasa da
güzel bir buluş. (Terrence Malick’in İnce Kırmızı Hat’tını hatırlayalım) Ancak
bunu, o kadar sıklıkla yapıp, neredeyse vaşakın kulağına su kaçırma boyutuna
taşımak bence filmin ‘olmamış’larından.
Hoş trüktür aslında. Hatırlayalım Hitchcock’un Kuşlar filmini.
Kahramanımız kuş saldırısından kaçar ve bir tuvalete sığınır. İroni bu ya,
kapısını sıkı sıkıya kapadığı tuvaletin tavanı açıktır ve kuşlar yukarıdan
dalarlar. Bu mizahi buluşu sonradan Spielberg de kullanmıştı. Jurassic Park’taki
benzer sahneyi hatırlayalım, dinozorlardan korkup tuvalete sığınan adam ve tavanı
açık helada gelen komik ölüm.
Jîn’in ihtimal ki yabancısı olamayacağı bir doğada, sıradışı
her ses ile irkilip düşman zannetmesi ve bir hayvanla burun buruna gelmesi
şüphesiz hoş ve Cem Yılmaz’ın AROG’unda dediği gibi, ‘bu klasik sahneyi
yaşattığı için’ belki şükür bile edilir. Ama geyik, yılan, vaşak, eşek derken,
neredeyse her hayvanda bu espiriyi kullanmak?
Geçelim…
İlk müdahaleyi fonu değiştirerek yaptığını söylemiştik.
Güneydoğunun amansız ve çetin dağlarını çıkarıp onun yerine amazon türü
yemyeşil bir fon yerleştiriyor Reha Erdem. Yine söylediğim gibi, ilk etapta bu
gerçekliğin tahrif edilmesi gibi görülse de, aslında bu bilinçli bir takas ve
filmi evrenselleştirmeye de yarıyor.
Fonun değişmesi, karakterleri ve olayları gerçekçi olmaktan
çıkarmadan filmi romantik, hatta masalsı bir havaya büründürüyor. Jîn için bu
anlamda bir masal bile denilebilir. Ne ki, Erdem bazı yerlerde tragedya ile
masal arasına sıkışıp kalıyor, pek çok yönüyle politik duran film, acıyı
odağına aldığında masal formundan uzaklaşıp tragedya sınırlarına göç ediyor.
Film, belgesel tadında tabiat görüntüleriyle de farklı bir görsellik içeriyor.
Şunu şiddetle vurgulamak gerekiyor ki Jîn bir belgesel
değil, hele hele PKK militanının ya da örgütü ele alan bir film hiç değil. Reha
Erdem kendi sanat mekanizmasıyla bir gerçeğe yaklaşmayı deniyor. Bunu yaparken
de ‘Gerilla’dan yola çıkıyor. Gerilla kavramı önemli. Yani kahraman PKK
militanı da olabilir ama Moro’da mücadele eden Müslüman bir kadın militan da
olabilirdi, Latin Amerika ülkelerinden birinde de özgürlük mücadelesi veren
biri de. Mesele, bölgesel bir sorunu ele alıp, çözüm üretmek değil. Jîn’i bu
amaçla izleyenlerin filmden pek hazzetmeyeceği gibi, epey itiraz edecekleri de
muhakkak. Dert başka çünkü…
Kaldı ki, Erdem, tarafların algısına özenle ve yaralayıcı
olmamaya dikkat ederek yaklaşıyor. Bunu yaparken kullandığı dil de çok
dikkatli.
Filmi izlerken aklımıza ilk gelen şey; Reha Erdem, güneydoğuyu oraları çok görmemiş galiba, oldu,
ancak film bitip jenerik akmaya başlayınca bunun çok da şart olmadığını
anlıyoruz, zira anlatmak istediği şey ile bizim anlamaya hazır olarak salonda
bulunduğumuz şey aynı değil Reha Erdem’in. Tıpkı 5 Vakit’teki, tıpkı Hayat Var’daki
gibi.
Jîn, elbette eleştirilir ama zannımca en büyük eleştiriyi
filmde olanlardan dolayı değil olmayanlardan dolayı alması muhtemel. Zira film,
kendi ‘naif’ gerçekliği içinde ilerleyip sona ererken, referans aldığı kirli ve
savaş ve yol açtığı yıkımlardan çok çok az bahsedilmesi, bu savaşı tüm boyutlarıyla yaşayıp,
gerçekliğini bilenler için acı verecek ve epeyce öfkeye neden olacaktır. Batılı
bir adamın, feminist ve ekolojik söylemler ile –her ne kadar kendi mantığında
tutarlı olsa da- ‘lay lay lom’ hikaye anlatmaya girişmesi olarak görülecektir.
Kısmen haksız da sayılmazlar ama bunda sorumlu ve –aranıyorsa-
suçlu asla Reha Erdem değil. Bazılarımıza göre son derece steril ve suya sabuna
dokunmayan bir film gibi görünen Jîn’in anlattıklarını ‘light’, hatta yetersiz
bulabilenlerin, bu işi yapabildiği halde elini taşın altına neden
sokmadıklarını sorgulamaları gerekir. Yani; bir filmi anlattıkları için değil,
anlatmadıkları için yargılayıp, başarısızlığa mahkum etmek çok mantıklı değil. Zira
filmde çok açık şekilde, meselenin etnisite katmanına inmeden, daha üst
mevzulara girildiği belli. Belki, yıkım çok daha irite edici şekilde, estetize
edilmeden gösterilebilirdi ama sinema tam da bu yüzden var. Karşımızda bir
yönetmenin meseleye bakışı var, kendi açımıza uymuyor diye eleştirmek çok
anlamlı değil.
Jîn, seyri zevkli, çekimi zorlu olan filmlerden.
Esasen taraf olmamak tam da böyle bir şey. Erdem’in açıkça
meselenin taraflarından biriymiş gibi yapmaması, ajitasyon da hamasetten
ısrarla uzak durması küçümsenecek bir şey değil. Aksine çok ciddi şekilde bir
tavır var filmde. Tavır da az şey değildir sevgili seyirci.
Kaldı ki, eminim Reha Erdem tüm bu eleştirilere yönelik bir
cevaba illa ki sahiptir, ona da yazının sonunda değinelim.
Jin’in hikayesi örgütten çıktıktan sonra başlıyor, politik
dedik ama güncel politik değil kastımız, ne devlet tarafına, ne de örgüt
tarafına çevrilmiyor objektif, insani yönü körelmemiş bir genç kızın hayata
tutunmasıyla ilgili bir film izliyoruz. Örgüt ile devlet arasına sıkışmış,
klişe bir yapıya bürünmeyen bir film var karşımızda.
Ne kadar bilinçli yaptı bilemiyorum ama aslında Reha Erdem
çok sağlam bir çözüm adresi de gösteriyor filmde. Dikkat buyurun oturulup
bilinçli bir şekilde çözüm üretilmesinden dem vurmuyorum, bir remz, işaretten
bahsediyorum. Güncel gerçekliğe baktığımızda, bu kadar görüşme, mektup,
sızdırma arasında anne yüreğine doğru çeviriyor kamerasını ve ‘oraya bir bakın,
çözüm orada olabilir’ diyor adeta Reha Erdem.
Jîn filmine yapılacak en büyük haksızlık, kahramanın
(kahraman demekte yanlış ya neyse) sanki dağ ile devlet arasında bir tercih
yapıyormuş gibi algılamak olacaktır. Asla öyle bir durum yok, öyle olsa en yakın
karakola gidip teslim olur ve bizi günler boyu peşinden çağırmaz kahraman. Öyle
yapmıyor, içli bir Kürtçe ezgi sonrası annesini özlüyor, anne sesi onu
çağırıyor. Ait olduğu yere çağıran bir güdü bu. Filmin esas noktası da bu
bence. Atmacanın yumurtasına ortak oluş da, ayıyla elmayı paylaşış da aynı
güdünün neticesi.
Kadın meselesine dokunduğu noktalarda, gerçeği zorlarcasına çıkarımlar yapmaya müsait bir film Jîn.
Diğer taraftan örgüte duyduğu bir nefret ile motive olmuyor
Jîn, dolayısıyla onu kaçmaya zorlayan şey, meselenin terör boyutu değil, insani
boyutu, çocuk boyutu, kadın boyutu. Hain değil, itirafçı değil, ajan değil;
kadın ve insan izliyoruz, bulunduğu durumdan memnun olmayan ve çıkmaya
çalışırken daha büyük memnuniyetsizlikler yaşayan. Tek pusulası anne yüreği,
sesi olan.
Bu arada Reha Erdem sinemasının temel unsurlarını
kullanırken, gelebilecek şuursuzluk ve vurdumduymazlık eleştirilerine de bir
iki örnek ile film diliyle cevap da veriyor. Kimliği olmadığı için götürüldüğü
karakolda şahit olduklarıyla, terör meselesini neredeyse tüm boyutuyla minimal
şekilde görüyoruz. Zaten bundan dolayı, filmin durduğu noktanın bir tercih
olduğu ileri sürülebilir.
Kamera odağını bir tarafın lehine ya da aleyhine
yerleştirmiyor ama bu tavır almamış film demek değil asla. Jin bir yönüyle
ciddi bir tavır takınıyor, kadın ve insan ve tabiat. Ötesini çok eşelemiyor. –en
azından bu film için- Lüzum da yok zaten.
Merhum Cahit Zarifoğlu günlüklerinden oluşan Yaşamak adlı
kitabına şu cümle ile başlar: “Ne çok acı var!” Acı önemli zira acının olduğu
yerde pek çok kavram normalinden sapmış, pek çok eylem amacını çoktan aşmıştır.
Acıya odaklanarak yaptığınız her ne ise, yanlış anlaşılma ihtimali çok yüksek,
muradınızın tam aksine bir netice çıkması ise ihtimal dahilindedir. Acıyla
sarmalanmış bu ülkenin pek çok meselesinde bu risk vardır. Kürt meselesinde de
böyle. Sıkıntıyı sıkıp, özünü çıkardığımız anda acı kalıyor elimizde ve bu
meseleyle ilgili ne yaparsanız yapın, bu prizmadan yansıyacağı için vasatın
itirazı çok şiddetli, tepkisi çok fena olabiliyor.
Reha Erdem’in sıklıkla medyaya çıkıp, filmini izah etmesini
de bu tedirginlik ve yanlış anlaşılma korkusuna bağlıyorum. Yoksa, bir yönetmen
filmde söyleyeceğini söylemişken, daha ne diye bir de çarşaf çarşaf ‘aslında
şöyle demek istedim’ türünden söyleşiler yapsın ki?!
Filmde doğayla uyumlu, insanlarla sorunlu bir gerilla tiplemesi mevcut.
Toparlıyorum; Jîn başından beri söylediğimiz üzere politik
bir film. Ama güncel politikanın sığ ve kısır tartışmalarına sıkıştırılmamış
bir yapıya sahip. Bu nedenle, net bir bir çözüm önerisi yok. Bu durum ‘hiçbir şey
söylemiyor’ şeklinde eleştiri alabilme riskini yükseltse de, kahramanın anne
ile olan ilişkisi bağlamında, aslında çok sağlam bir çözüm kaynağına da işaret
var.
Ve fakat elbette taraflar bunu yeterli bulmayacak, belki
canları da sıkılacak ama bu kadar acılı ve hassas bir alanda kamera oynatıp,
can yakmamaya bu kadar özen göstermek de az şey değil, diye düşünmekteyim.
Tamam, film çözüm önermiyor ama çözümün önünü tıkayacak bir şey de içermiyor.
Reha Erdem’in meseleye bakışı ve evrensel algısı böyle. Daha ciddi bir şeyler
söylemek isteyenlerin önünde bir engel oluşturmuyor Jîn. Elbette kendisi de
isterdi, Alice gibi bir harikalar diyarı olmasını ama ne yapsın, elde acılar
diyarı var ne yazık ki!
İzlemek lazım…
Son olarak naçizane tavsiyem, Bejan Matur’un Timaş
yayınların çıkan Dağın Ardına Bakmak kitabını okuyun. İzlemeden önce ya da
sonra, fark etmez…