8 Nisan 2013 Pazartesi

Sevgiliye masallar


Kalbimi kelimelerle doldurdum.

Mektuplarım onun için parmaklarını yakıyor. Dudaklarını da yakacak. Dudaklarını ve bütün varlığını.

Ben pervane değil, ateşim.

Kıskanıyorum kelimeleri. Birer kelebek gibi sana uçuyorlar.

Kelimeler senin kokunla sarhoş.

Saçlarını okşayan rüzgarı kıskanıyorum. Tenine sarılan entarini kıskanıyorum. Saçlarında dolaşan tarağı kıskanıyorum.

Anlıyor musun?

Aynanı kıskanıyorum. Yatağını kıskanıyorum. Yılları kıskanıyorum.

Kimsin sen?

Cemil Meriç - Jurnal


Hüzünlü, kırılgan, komik, trajik: John Cazale




Önce biraz tarihten bahsetmek isterim…

Judas İskariyot, İsa'nın on iki havarisinden biriydi ve her zaman havariler listesinin sonunda yer alırdı. "İskariyot" soyadı muhtemelen Kudüs'ün güneyindeki Keriot kasabasından geliyor ve bu onu Celile kökenli olmayan tek havari yapıyor. Bazı araştırmacılar "İskariyot"un Latince "sicarius" (katil/suikastçı) kelimesinden türediğini ve onun Sicarii (Scario’yu hatırlayalım) adlı radikal Yahudi grubuna mensup olabileceğini öne sürer.

Judas, öğrenciler arasında hazinedar (bir tür mali müşavir/muhasebeci) görevini yürütüyordu. Para kutusunu bekçilik ve haydutlardan koruma sorumluluğu kendisindeydi. Yuhanna 12:6'ya göre para kutusundan para çalarmış. Bu güvenilir konumu, diğer öğrencilerin son akşam yemeğinde onu şüphelenmemelerinin sebebiydi.

Milattan sonra 30. İsa Nebi 30 yaşında. O hafta başına gelecekler belki de bildirilmişti. Bunu kimse bilmiyor.

O seneki Fısıh bayramından birkaç gün önce, Judas İskariyot Kudüs'teki dini otoritelere gitti ve İsa'yı teslim etme teklifinde bulundu.



Sebebi hala pek bilinmiyor. Yani kesin değil. Matta İncili'ne göre ihanetinin nedeni açgözlülük, Luka İncili'ne göre ise Şeytan'ın etkisiydi. Bazı Hıristeyan tarihçiler ise onun Roma işgaline karşı isyan çıkarma konusunda İsa'dan hayal kırıklığına uğramış olabileceğini ileri sürer.

Öyle ya da böyle. Teklif ettiği kesin, karşılığında ne kazanacağı da…

Başkâhinler ona 30 gümüş para ödemeyi kabul ettiler. Bu miktar, o dönemde yaklaşık üç aylık işçi maaşına denk geliyordu. Yahudi din adamları zaten İsa'yı tutuklatmayı planlıyorlardı ancak kalabalıkların engellemeyeceği özel bir yere ihtiyaçları vardı.

İsa, herkesin (son Akşam yemeği olarak bildiği) bu Fısıh yemeğinin yerini gizli tuttu. Yalnızca en yakın iki öğrencisine son anda lokasyonu bildirdi. Nisan ayında, bir üst katta on iki öğrenciyle toplanarak geleneksel Fısıh yemeğini gerçekleştirdi.

Yemek sırasında İsa ilk olarak öğrencilerinin ayaklarını yıkadı; bu normalde hizmetkârların yaptığı bir işti. Bu sırada "Temizsiniz, ama hepiniz değil" dedi. Havariler birbirlerine baktığılar. Bugün bir farklılık vardı Nasaralı İsa’da!

Yemek devam ederken İsa, "Doğruyu söylüyorum size, aranızdan biri bana ihanet edecek” dedi herkesin şok bakışları arasında ve devam etti: “Burada benimle birlikte yemek yiyen biri" dedi. Bu cümleler karşısında öğrenciler şaşırdı ve ilk etapta hiçbiri doğrudan Judas'ı suçlamadı, bu da onun grup içindeki güvenilir konumunu gösteriyor.

Her öğrenci sırayla "Ben miyim Rabbi?" diye sordu. Bu tepki, her birinin önce kendi vicdanını sorguladığını gösteriyordu.

İsa, isim vermeyecek ama tarif edecekti.

"Benimle aynı kâseye elini daldıran kişi beni ele verecek" dedi ve "İnsanoğlunu ele veren kişinin vay haline! O kişi hiç doğmasaydı kendisi için daha iyi olurdu" ekledi.

Judas da masum görünmek için "Beni kastetmiyorsunuz, değil mi Rabbi?" diye sordu. İsa "Sen söyledin" diye cevap verdi.

İsa ekmek parçasını çorba kâsesine batırdı ve Judas'a verdi. Bu sırada "Yapacağın şeyi çabuk yap" dedi. Hıristiyanların yoğun psikolojik baskı altında olduğu bu dönemde, kaynaklarda "Şeytan'ın Judas'a girdiği" ifadesi kullanılır.

Masadakiler İsa'nın bu sözlerinin nedenini anlamadı. Judas'ın hazinedar olması nedeniyle, bazıları ona bayram alışverişi yapmasını veya fakirlere yardım etmesini söylediğini düşündü.

Anlaşmaya göre ertesi gün Getsemani (Zeytinyağı fabrikası)  bahçesinde planı uygulamaya koyacaktı.

Son Akşam Yemeği’nde ihanetin ima edilmesinden sonra, İsa ve öğrencileri şehrin doğusuna, Zeytin Dağı’nın eteklerindeki Getsemani bahçesine çekildiler. Kaynakların aktardığına göre İsa, gece boyunca dua etti; havarilerinden bazıları ise uykuyla mücadele ediyordu.

Tam bu sırada Judas İskariyot, Roma garnizonunun askerleriyle, mabedin muhafızlarından oluşan bir birlik eşliğinde bahçeye geldi. Yahudi ileri gelenleriyle yaptığı anlaşmaya göre işaret basitti: İsa’yı öpecek, böylece kalabalık arasında kim olduğunu tereddütsüz gösterecekti.

Kaynakların tasvirine göre Judas, öne çıktı, İsa’ya yaklaştı ve “Selam, Rabbi!” diyerek onu öptü. Bu jest, o dönemde dostluk ve bağlılık göstergesi sayılırdı. Ancak bu kez, tarihe “ihanet öpücüğü” olarak geçecek bir işaret olmuştu. İsa, Luka İncili’nde kaydedildiği şekliyle, Judas’a şu sözlerle karşılık verdi:
“Judas, İnsanoğlunu bir öpücükle mi ele veriyorsun?”

Matta’da ise daha sakin ama keskin bir ifade yer alır: “Arkadaş, yapmak için geldiğini yap.”

Ve o meşhur repliği patlattı: “Ne yaptığını biliyorum!”



Judas’ın öpücüğü, sonrasında söylenen bu söz, sessizliği bıçak gibi yarmıştı. Getsemani bahçesinde gecenin karanlığını sadece meşale alevleri ve zeytin ağaçlarının arasından yükselen uğultular dolduruyordu. Roma askerleri ve mabet muhafızları, Judas’ın işaretiyle ileri atıldılar.

İsa, karşı koymadı. O anın tanıklıklarında dikkat çeken şey, onun sükûnetiydi. Havariler şaşkınlık ve öfke içindeydi. Matta’ya göre birkaçı, “Rab, kılıca sarılalım mı?” diye sordu. Yuhanna, Simon Petrus’un kılıcını çekip Başkâhin’in hizmetkârı Malkus’un kulağını kestiğini aktarır. Bu ani şiddet, kısa bir anlığına düzeni bozdu.

Ancak İsa, şiddeti reddetti. “Kılıcını yerine koy! Babam’ın bana verdiği kâseyi içmeyeyim mi istiyorsun?” sözleri, teslimiyetin hem bireysel hem de teolojik boyutunu gösteriyor. Yaralanan hizmetkârı iyileştirdiği rivayet edilir; bu, tutuklanma anının kaosunu bir anlığına dindiren bir jesttir.

Ardından kalabalık İsa’ya doğru hamle yaptı. Kaynaklara göre askerler onun ellerini bağladı. Bu sırada İsa, kendisini tutuklayan kalabalığa döndü ve şu türden sözler söyledi:
“Gizlice bir hırsızmışım gibi mi geldiniz? Gün boyu mabetteydim, beni orada tutuklamadınız.”

Havariler içinse bu an kırılma noktasıydı. Markos İncili, “hepsi onu bırakıp kaçtı” der. Öğrencilerden bazıları zeytin ağaçlarının arasına gizlenerek uzaklaştı. İsa ise bağlanmış elleriyle kalabalığın arasında yalnız kaldı.

Bu an, Hıristiyan geleneklerinde “ihanetin tamamlanışı” olarak görülür: Judas’ın öpücüğüyle başlayan süreç, havarilerin dağılması ve İsa’nın yalnız başına Kudüs’ün yargı mekanizmasına teslim edilmesiyle sonuçlanır.

Judas'ın adı daha sonra "hain" (a Judas) ve "hain öpücüğü" (Judas kiss) kavramlarıyla özdeşleşti. Tarih boyunca antisemitik stereotiplerin sembolü olarak kullanıldı, özellikle Holokost sonrası bu yaklaşım sorgulanmaya başlandı.

Hikayenin en bilinen kısmı böyle ama bir de devamı var, gerçi bizim bu yazımızla çok ilgili değil ama belki merak edenler olmuştur. Devam edelim.

Matta İncili'ne göre Judas, İsa'nın ölüme mahkûm edildiğini görünce pişman oldu, gümüş paraları geri vermeye çalıştı ve kendini astı. Elçilerin İşleri kitabında ise "kötülüğünün ücretiyle tarla satın aldı ve baş aşağı düşerek yarıldı ve bağırsakları döküldü" şeklinde farklı bir ölüm anlatılır.

Başta edebiyat olmak üzere sanat bu "Judas Kiss"i sayısız kere kullandı. Hatta bazı eserlere bizzat bu isim verildi. Elbette sinema da bu trükü cömertçe kullanan sanat dallarından biriydi. 

 







Kimdir bu John Cazale?

Bu uzun girişiyazmamın sebebi, sinema tarihinin en kısa ömürlü (sadece mesleki bağlamda değil, fiziksel hayat olarak da) ama en sıradışı ismi John Cazale'dir.

Bir oyuncu; tüm kariyeri boyunca toplan 5 filmde oynamış.

Bir oyuncu; oynadığı tüm filmler Oscar’a aday gösterilmiş.

Bir oyuncu; Steve Buscemi onun için; ‘Tam olarak ifade edemediğim bir havası vardı ama onu izlemeden edemiyordunuz.” diyor.

Bir oyuncu; hastalığından dolayı stüdyo işine son vermek isteyince Meryl Streep, ‘O giderse ben de giderim’ diyecek kadar çok seviliyor. Ve Robert DeNiro, ‘rahatsızlığından dolayı filme zararı dokunursa ben öderim’ şeklinde kariyerini riske atıyor.

Bir oyuncu; rol aldığı en başarısız film bile eleştirmenlerden 10 üzerinden 8 alıyor.

Ve

Bir oyuncu; meslek yaşamının zirvesinde, genç denebilecek bir yaşta kanserden dolayı hayata veda ediyor.



John Cazale’dan başkası değil bu oyuncu. Kısacık filmografisine rağmen sinemada derin izler başarmış, utangaç, sessiz ama güçlü bir oyuncu.

Filmleri ve rolleri şunlardı:
1- The Godfather (1972)'da "Fredo" karakteriyle...
2- The Conversation(1974)'da "Stan" karakteriyle...
3- The Godfather II (1974)'da yine "Fredo Corleone" karakteriyle...
4- Dog day afternoon (1975)'da "Sal" karakteriyle ve...
5- The Deer hunter (1978)'de "Stanley 'Stosh'" karakteriyle...


Meşhur Baba filminin ünlü Fredo Corleone karakteri unutulmazlar arasındadır.  

İtalyan kökenli bir Amerikalı olan John Cazale, ev hanımı bir anne ve kömür toplayıcısı bir babanın ortanca oğlu olarak dünyaya geliyor. Sene 1935. Boston üniversitesinde aldığı tiyatro eğitiminden sonra New York’a gidiyor. Amaç belli; aktör olmak.

Kolay değil tabi oyuncu olmak. Her türlü işi yapıyor taksicilik, fotoğrafçılık, kuryelik, kasiyerlik… sonra bir TV dizisinde iş buluyor, rolü röntgencilik!

Ve tabi bol miktarda oyun, müzikal. Hayatını değiştiren rolü ise Richard Dreyfess’un Line isimli uyarlama oyunu oluyor. Yıl 1971 ve Francis Ford Coppola “Baba” filmi için oyuncu arıyor tam da bu esnada. Dreyfuss, filmin yapımcısını telefonla arıyor ve gelip oyununu izlemesini istiyor. Yapımcı Fred Roos gidip oyunu izliyor ve bir oyuncu dikkatini çekiyor ama ismini kimse bilmiyor. Sonra elde ettiği oyun broşüründen oyuncunun adını öğreniyor: John Cazale. Yönetmen ve yapımcının zihnindeki Fredo karakterine öyle bir oturuyor ki, deneme çekimi yapmaya bile ihtiyaç duymuyorlar.



Cazale, Coppola’ya bir isim teklif ediyor. Vaktiyle beraber kuryelik yaptıkları ve kendisi gibi oyunlarda (Bazı oyunlarda beraber rol alıyorlardı) yer alan bir isim; Al Pacino…

Cazale’nin yüzünde doğal bir acı ve kırılganlık vardı. Ve öylesine büyüleyici bir oyun gücüyle harmanlıyordu ki bu hisleri, onu izleyen her drama mütehassısı yeteneği anında fark ediyordu. Rol aldığı pek çok oyunun yazarı Israel Horovitz’e göre bu tabii acının kaynağı baskıcı bir babaya sahip olmasıydı.

“Baba” filminde o kadar muazzam bir iş çıkarıyordu ki, F.F. Coppala bir sonraki filmi The Conversation’da onun için özel bir rol yazıyordu. Film tarihçisi Mark harris’e göre, John Cazale sadece iyi bir oyuncu değil, aynı zamanda inandırıcı oyunculuğuyla etrafındakileri de yukarıya çeken bir yetenekti. Onunla aynı sahnede ve planda yer alan oyuncular da, onun rolünün ikna gücüyle daha iyi iş çıkarıyorlardı. Philip Seymour Hoffman şöyle diyor: “Onunla beraber çalışan aktörlerin rolü daha ileri götürmek daha yaratıcı veya kişisel olup risk almak konusunda ondan ilham aldıklarına bahse girerim.”




Dog Day Afternoon’da (Köpeklerin Günü) ise Sydney Lumet, senaryosunda 18 yaşında bir yan karakter arıyordu. Bu kez Al Pacino, Cazale isminde ısrar ediyordu ama Lumet’e göre bu rol için uygun değildi Cazale. Zira yaşlıydı. Ama Pacino’yu kırmadı ve bir deneme okuması yaptırdı. Şok olmuştu. Kağıt üzerindeki karakter adeta ete kemiğe bürünmüştü ve Lumet etkilenerek bu rolü John Cazale’ye verdi. Film tamamlandığında sonuç mükemmeldi.

Filmde canlandırdığı Sal karakteri beklenildiği gibi hüzünlü ve kırılgandı ve senaryoda neredeyse hiçbir replik mizahi olmamasına rağmen Cazale’nin hemen her konuşması, fiziği, konuşma şekli ve yüzündeki hüzünle birleşince güldürüyordu. Ancak bu mizah karakterin trajedisine asla gölge düşürmüyordu.

John Cazale öylesine bir yetenekti ki, girdiği her rol, büründüğü her karakter özgün ve daha önce rastlanılmayan türden oluyordu. Açıkçası bu durum senarist ve yönetmenlerin beklemediği bir şey olsa da, bundan pişman olan yoktu.




Bu basit, sıradan ve kolay fark edilmeyecek gibi görünen adamda bir özellik daha vardı. İster şeytan tüyü deyin, ister kimsenin bilmediği patikaları bilen adam, fark etmez. John Cazale hep en güzel kadınların, en zeki cins-i latiflerin dikkatini çekti ve gönüllerine girdi. Onunla yolları çakışan bütün güzel kadınlar aşık oluyordu sanki ona. Bunlardan biri de Meryl Streep’ti. Measure for Measure’de beraber oynadığı Streep, Cazale’nin çekim alanına girmişti.

Cazale’nin hayatı inanılmaz sakin yaşayan insanlardan biri olduğunu söylüyor dostları. Herkesin birkaç dakikada yaptığı şeyleri birkaç saatte yapmasıyla meşhur olmuştu.

Ve bu sıra dışı adam, bir gün ağabeyiyle yemek için lokantaya giderken kan tükürmeye başladı. Film gibiydi her şey. Son filmi The Deer Hunter’ın çekimlerine başlıyordu. Hayatının kadını Meriyl Streep ile beraber, Robert DeNiro, Christopher Walken, John Savage gibi ustalarla oynayacaktı. Akciğer kanseri olduğunu söyledi yakınlarına. Ve hastalığı hızlı ilerledi. Ancak o sadece kendini değil, yakınlarını da iyileşeceğine inandırmıştı. Bu sebeple çekimlere başladı. Yapımcılar endişelendikçe yakınları kefil olarak filmi tamamlamasını sağladılar. O ise tek cümle ediyordu artık: “Bunu yeneceğim!”



Avcı filmini bitirmeyi başardı ama film gösterime girmeden hayata gözlerini yumdu John Cazale… 42 yaşındaydı ve bir elin parmakları kadar filmle sinema tarihinin en etkili aktörlerinden biri olmayı başarmıştı. Gözlerini yumarken elinde dünyanın en güzel oyuncusunun, Meryl Streep’in elleri vardı.

Büyük usta Robert DeNiro’nun John Cazele için söylediği şu cümle aslında her şeyi açıkça ifade ediyor: “Bazı aktörler fazla zorlayıp abartıyorlar, ya da gerektiği kadar zorlamıyorlar, ya da ne yaptıklarını bilmiyorlar. John'da hiç öyle bir şey hissetmedim.”

Rol aldığı 5 film, toplan 40 dalda Oscar’a aday oldu. Bunların 14’ü oyunculuk dalındaydı ve Cazale’nin büyük katkısı vardı. Ve işin enteresan yanı Cazale asla aday gösterilmemişti. Ve bu büyük yetenek arkasında büyük filmler ve izler bırakarak geçip gitti.

Baba filminin meşhur sahnesinde Al Pacino gelip dudaklarından öpüp dillere destan repliği patlatmıştı hani: Senin yaptığını biliyorum Fredo, çünkü kalbimi kırdın!







2 Nisan 2013 Salı

Her gelen gamlı gider!



Küfr-i zülfün salalı rahneler îmânımıza
Kâfir ağlar bizim ahvâl-i perîşânımıza 

Seni görmek müteazzir görünür böyle ki eşk
Sana baktıkça dolar dîde-i giryânımıza

Cevr-i çok eyleme kim olmaya nâgeh tükene
Az edip cevr ü cefâlar kılasın cânımıza 

Eksik olmaz gamımız bunca ki bizden gam alıp
Her gelen gamlı gider şâd gelip yanımıza 

Gam-ı eyyâm Fuzûlî bize bîdâd etti 
Gelmişiz acz ile dâd etmeğe sultânımıza

  Fuzuli


1 Nisan 2013 Pazartesi

Övgü!




"Filmleri benim için bir anlam ifade etmese de, Bresson harika bir yönetmendir!"

Ingmar Bergman 

(28 Mayıs 1966'da Annika Holm'e verdiği röportajdan)

29 Mart 2013 Cuma

32. İstanbul Film Festivali ve dikkat çeken 10 film



Şunu ifade edeyim ki, film festivalleri profesyonelleştikçe ilgi alanımdan uzaklaşıyor nedense. Amatör ruh daima daha cazip ve endüstrinin zalim çarklarından kurtarabildiği filmleriyle daha güzel geliyor bana. Yıllarca İstanbul Film Festivali’ni takip eden bir müdavim olarak son senelerde ihmal etmemin nedeni belki de bu.

Ancak hakkını da teslim etmek lazım ki, ülkemizde düzenlenen film festivallerinden en fazla ve en gerçek ‘festival’ de yine İstanbul…

Klasik cümlesiyle ifade edecek olursak; bu sene 32. kez düzenlenen İstanbul Film Festivali’nde 20 ayrı bölümde 200’den fazla film gösterilecek. Sinemaseverler 2 hafta boyunca, çoğunu sinema salonlarında görme imkanı bulamayacakları filmleri izleme şansı bulacak. Filmlere bakmadan önce, festival hakkında biraz malumat aktarayım:

29 Mart Cuma akşamı İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’ndaki açılış töreniyle başlayacak olan festivalde Pedro Almodovar’ın “I’m So Excited / Aklımı Oynatacağım” filmi gösterilecek. 14 Nisan Pazar akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda yapılacak kapanış ve ödül töreninde ise Altın Laleler ile festivalin diğer ödülleri açıklanacak. Törenin ardından Altın Lale Uluslararası Ödülü’nü kazanan film gösterilecek.

Festivalin açılış töreninde Türkiye sinemasına yıllar boyu emek vermiş oyuncu Lale Belkıs, görüntü yönetmeni Aytekin Çakmakçı, oyuncu Ahmet Mekin ve senarist Ayşe Şasa’ya festivalin Sinema Onur Ödülü takdim edilecek. Atıf Yılmaz’ın 1966 yılında çektiği, senaryosunu Ayşe Şasa’nın yazdığı Ah Güzel İstanbul, Lale Belkıs’ın rol aldığı Kalbimin Efendisi ve Ahmet Mekin’in oynadığı Bir Türk’e Gönül Verdim filmleri de festival programında gösterilecek.

Usta yönetmen Costa-Gavras da festivalin Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nü alacak. Missing / Kayıp, Z ve Eden is West / Cennet Batıda gibi filmlerinin ünlü yönetmeni Costa-Gavras’a ödülü, “Akbank Galaları” kapsamındaki filmi Capital / Kapital’in 7 Nisan Pazar günü Atlas sinemasında saat 13.30’da gerçekleştirilecek gösteriminden önce verilecek. Yönetmen, aynı gün 16.00’da Akbank Sanat’ta Alin Taşçıyan moderatörlüğünde bir de sinema dersi verecek.


Festivalin bu yılki en son onur ödülü ise, 32. İstanbul Film Festivali Altın Lale Uluslararası Yarışma Jüri Başkanı Peter Weir’e takdim edilecek. Gallipoli / Gelibolu, Dead Poets Society / Ölü Ozanlar Derneği, Green Card / Yeşil Kart ve The Truman Show / Truman Show gibi filmlerinin usta yönetmeni Peter Weir’e Sinema Onur Ödülü, festivalin 14 Nisan Pazar akşamı yapılacak kapanış ve ödül töreninde verilecek. Yönetmen, festival kapsamında sinema dersi de verecek. Peter Weir’in sinema dersi 12 Nisan Cuma günü 16.00’da Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nde gerçekleştirilecek.

32. İstanbul Film Festivali’nin “Uluslararası Yarışma” bölümünde festivalin büyük ödülü Altın Lale için, sanat ve sanatçı temasını işleyen ya da bir edebiyat eserinden uyarlanan 12 film yarışacak. Şakir Eczacıbaşı anısına verilen Altın Lale Uluslararası Yarışma Ödülü, bu yıl da Eczacıbaşı Topluluğu tarafından 25.000 avroluk para ödülüyle desteklenecek. Bu ödülün 10.000 avrosu Altın Lale’nin sahibi olacak filmin yönetmenine, 10.000 avrosu filmin Türkiye’deki dağıtımını üstlenecek firmaya, 5.000 avrosu ise Jüri Özel Ödülü’nü kazanan filme verilecek.

ALTIN LALE FİLMLERİ

32. İstanbul Film Festivali Altın Lale Uluslararası Yarışma Jürisi’nin başkanlığını Peter Weir üstleniyor. Weir’ın yanı sıra jüride Berlin Film Festivali’nde Teddy Ödülü’nü kazanan, festivalin “Dünya Festivallerinden” bölümünde gösterilecek In The Name Of / …Adına filminin yönetmeni Malgoska Szumowska, İranlı oyuncu Fatemeh Simin Motamed-Arya ve Screen International dergisi sinema yazarlarından Marc Adams yer alacak.

Yılmaz Erdoğan’ın iki şairi konu aldığı filmi Kelebeğin Rüyası, “Uluslararası Yarışma”da Altın Lale için yarışacak filmlerden.


İlk filmi Köprüdekiler, 28. İstanbul Film Festivali’nde “Ulusal Yarışma”da Altın Lale Ödülü’nü alan Aslı Özge’nin ikinci filmi Hayatboyu da “Uluslararası Yarışma”da Altın Lale için yarışacak. Hayatboyu, birbirinden kopamayan ama duygusal bakımdan tıkanan, biri sanatçı biri mimar, evli bir çiftin hikâyesini anlatıyor.

“Uluslararası Yarışma”nın bir diğer filmi, ödüllü yönetmen Bruno Dumont’un, Fransız kadın heykeltıraş Camille Claudel’in akıl hastanesindeki günlerini konu edindiği filmi Camille Claudel, 1915. Filmde sanatçıyı, Avrupa sinemasının yıldızlarından Juliette Binoche canlandırıyor.

Yönetmenliğini Tony Krawitz’in üstlendiği Avustralya yapımı Dead Europe / Ölü Avrupa, tarih, suçluluk ve sırlar üzerine bir film. Yönetmenin Yunan tragedyası formundan esinlendiği filmi, Avrupa’nın geneline yayılmış suçluluk hissini, ailesinin günahlarıyla yüzleşmek zorunda kalan Isaac karakteri üzerinden işliyor.


Yaron Zilberman’ın yönettiği A Late Quartet / Son Konser, Beethoven’in Yaylılar Dörtlüsü Opus 131 adlı olağanüstü eserinden esinleniyor. Son konserlerinden önce duygusal çalkantılar yaşayan bir klasik müzik dörtlüsünün ekseninde ilerleyen filmin kahramanlarını, Hollywood’un parlak oyuncularından Philip Seymour Hoffman, Catherine Keener, Christopher Walken ve Mark Ivanir canlandırıyor.

The Class / Sınıf filmi ile Altın Palmiye Ödülü kazanan Laurent Cantet’in ikinci İngilizce filmi Foxfire / Can Ateşi, Amerikan yazar Joyce Carol Oates’in Türkçeye de Can Ateşi adıyla kazandırılan Foxfire: Confessions of a Girl Gang romanının uyarlaması. 1950’lerde erkek egemen, şiddet ve gerilim dolu bir ortama dönüşen New York’ta, beş cesur genç kızın oluşturdukları çete, kadın isyanını ortaya koyuyor. Laurent Cantet, festivalin konuğu olarak İstanbul’a gelecek ve filminin gösterimine katılacak.


Yönetmenliğini Lenny Abrahamson’un üstlendiği, Kevin Power’in Bad Day In Blackrock adlı romanından uyarlanan What Richard Did / Ne Yaptın Richard?, Dublin’in kaymak tabakasından, altın çocuk tabir edildiği halde kendine güveni olmayan bir lise öğrencisinin bir anlık öfkesi sonucu trajediyle sonlanan hikâyesini anlatıyor.

Kenya’nın bugüne kadarki ilk Oscar adayı olan Nairobi Half Life / Yarım Kalan Hayat, ülkesinde yerli bir film için görülmemiş bir gişe başarısı yakaladı. Film, Kenya’da küçük bir köyden oyuncu olma hayalleriyle başkent Nairobi’ye gelen Mwas’ın hikâyesini anlatıyor. Yönetmen David Tosh Gitonga, içinde mücadele, hırs, suç, fahişelik ve yozlaşma geçen gerçek bir Nairobi hikâyesi anlatıyor.

It’s All So Quiet / Her Şey O Kadar Sessiz Ki yalnızlık, cinsel baskı ve yaşlanmak hakkında bir aile dramı. Gerbrand Bakker’in aynı adlı, çoksatan ödüllü romanını uyarlayıp yöneten, Hollanda’nın ünlü isimlerinden Nanouk Leopold.

İran’ın yasaklı sinemacılarından Cafer Panahi’nin, yine gizlice ve yetkililerden izin almadan çektiği son filmi Closed Curtain / Perde, Berlin Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’ne layık görüldü. Film çekmesi 20 yıl boyunca yasaklanan Panahi’nin, ortak yönetmen Kamboziya Partovi ile birlikte çektiği Perde, hayat, gerçeklik ve film çekmek hakkında fikirler yürütürken, hem film türleri hem de öykü içinde öyküler arasında geziniyor.


Yasmina Khadra’nın Türkçe dahil 40 dile çevrilen ve dünya çapında çok satan kitabından aynı adla uyarlanan The Attack / Saldırı, İsrailli Arap doktor Emin’in, karısı hakkındaki asıl gerçeği keşfetmesini anlatıyor. Filmin yönetmeni Ziad Doueiri hikâyeyi olabildiğince sade ve gerçekçi bir şekilde aktarabilmeyi hedeflediğini söylüyor.

Tarkovski’nin Solaris’inin senaryosunu kaleme almış Ukraynalı Yahudi yazar Friedrich Gorenstein’in bir öyküsüne dayanan House With A Turret / Kuleli Ev’in yönetmen ve senaristi Eva Neymann. Film, sekiz yaşında bir çocuğun gözünden savaşla mahvolmuş bir ülkenin perişan durumunu anlatıyor. Karlovy Vary, Batum ve Tallinn’de ödüller kazanan filmin yönetmeni Eva Neymann, festivalin konuğu olarak İstanbul’a gelecek.

Kazakistan’ın en başarılı yönetmenlerinden Darezhan Omirbayev, senaryosunu da üstlendiği Student / Öğrenci filmiyle Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını yepyeni bir bakış açısıyla beyazperdeye uyarlıyor. Bresson havası taşıyan Öğrenci, neredeyse elle tutulabilir yoğunluktaki umutsuzluk duygusuyla, komünizm sonrası korsan-kapitalist Kazakistan toplumunun acımasız bir politik incelemesi.


YERLİ YARIŞMA

Festivalde Türkiye’den, yapımı 2012–2013 sezonunda tamamlanmış filmlerin bir araya geldiği “Türkiye Sineması” bölümünde “Ulusal Yarışma”nın yanı sıra “Yarışma Dışı”, “Belgeseller” ve “Yeni Türkiye Sineması” başlıkları altında 31 film gösterilecek.

Altın Lale Ulusal Yarışma Ödülü için yapımı 2012–2013 sezonunda tamamlanan Türkiye’den filmler yarışacak. “Ulusal Yarışma” jüri başkanlığını, Türkiye sinemasının usta yönetmenlerinden Tayfun Pirselimoğlu üstlenecek. Altın Lale Ulusal Yarışma Jürisi’nin diğer üyeleri ressam Komet, oyuncu Nihal Yalçın, Montpellier Uluslararası Akdeniz Filmleri Festivali Direktörü Jean-François Bourgeot ve Cine+Club, Classic&Star ve Famiz kanallarının direktörü Bruno Deloye. Jüri festivalde, En İyi Film, En İyi Yönetmen, Jüri Özel Ödülü, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu ve En İyi Özgün Müzik olmak üzere, toplam 9 dalda ödül verecek.

“Ulusal Yarışma” kategorisinde yer alacak filmler arasından jürinin seçeceği En İyi Film’e 150.000 TL, En İyi Yönetmen’e ise 50.000 TL ödül verilecek. İlk kez 2011 yılında para ödülüyle desteklenen Jüri Özel Ödülü bu yıl da en iyi ikinci filme verilecek. Onat Kutlar anısına verilecek bu ödülü kazanan filmin yapımcısına Efes tarafından 30.000 Amerikan doları takdim edilecek. Festivalde En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu seçilecek isimler 10.000’er TL alacak. 32. İstanbul Film Festivali Altın Lale Ulusal Yarışma’da jüri ayrıca, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu ve En İyi Özgün Müzik dallarında da ödüller verecek.


Altın Lale Ulusal Yarışma’da ödül için bu yıl 10 film jüri karşısına çıkacak. Yarışmadaki 6 film dünya, 2 film ise Türkiye prömiyeri yapacak. “Ulusal Yarışma” bölümünün filmleri şöyle:

-             Özür Dilerim / Cemil Ağacıkoğlu
-             Yozgat Blues / Mahmut Fazıl Coşkun
-             Saroyan Ülkesi / Lusin Dink
-             Kelebeğin Rüyası / Yılmaz Erdoğan
-             Köksüz / Deniz Akçay Katıksız
-             Karnaval / Can Kılcıoğlu
-             Hayatboyu / Aslı Özge
-             Sen Aydınlatırsın Geceyi / Onur Ünlü
-             Soğuk / Uğur Yücel
-             Devir / Derviş Zaim

YARIŞMA DIŞI FİLMLER

Selim Evci’nin Rüzgarlar ve Osman Sınav’ın Uzun Hikâye filmleri festivalin “Yarışma Dışı” bölümünde izleyicilerle buluşacak.

İlk ya da ikinci filmini çeken yönetmenlerin yapıtlarının bulunduğu “Yeni Türkiye Sineması” başlığında bu yıl Ömer Can’ın Toprağa Uzanan Eller, Deniz Çınar’ın İçimdeki Çember, Serhat Furtuna’nın Oyuncu, Dilek Keser ve Ulaş Güneş Kacargil’in Evdeki Yabancılar, Alpgiray M. Uğurlu’nun Uvertür ve Ömer Leventoğlu’nun Mavi Ring adlı filmleri gösterilecek.

BELGESELLER

Festivalin Belgesel Danışma Kurulu’nun 40’ın üzerinde başvuru arasından yaptığı seçki, “Türkiye Sineması”nın “Belgeseller” kuşağında gösterilecek.


Piran Baydemir’in Fecira, Caner Canerik’in Ot, Münir Alper Doğan’ın Böyle Söyledi Habip, Kemal Emir’in Zemo, Dilek Göçkin’in Bûka Baranê, Onur Günay ve Burcu Yıldız’ın Hasret-Garod, Hatice Kamer’in Annemin Pusulası, Cenk Örtülü ve Zeynep Koç’un İşkenceyi Gördük, Sami Solmaz’ın Savaşın Tanıkları, Somnur Vardar’ın Yolun Başında, Andrea Luka Zimmerman’ın Taşkafa, Bir Sokak Hikâyesi, Dieter Sauter’in Adieu İstanbul ve Ayşe Funda Aras’ın Gurbet Pastası belgeselleri, izleyiciyle ilk kez festival kapsamında buluşacak.

DİĞER ÖDÜLLER

Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği (FIPRESCI) bu yıl da İstanbul Film Festivali kapsamında ödül verecek. Festivalde Ulusal ve Uluslararası Yarışma’da yer alan birer filme FIPRESCI Ödülü takdim edilecek. Başkanlığını Hollanda’dan Dana Linssen’in yapacağı FIPRESCI Jürisi’nde Avustralya’dan Lesley Chow, İsveç’ten Jon Asp, Kanada’dan Guilhem Caillard ve Türkiye’den Berke Göl ile Burcu Aykar yer alacak.

İKSV’nin medya sponsorlarından Radikal Gazetesi, İstanbul Film Festivali’nde her yıl olduğu gibi Ulusal ve Uluslararası Yarışma’da yer alan birer filme Radikal Halk Ödülü verecek. Radikal Halk Ödülü’nü alacak iki filmi, festival izleyicileri, festival sinemalarında yer alan Radikal kutularına oy atarak belirleyecekler. Oy kullananlar arasında çekilecek kura sonucunda çeşitli ödüller sahiplerinin olacak. Büyük ödülü kazanacak şanslı izleyici, Radikal Gazetesi’nin davetlisi olarak uluslararası bir film festivalini izlemek üzere yurtdışına gidecek.

Avrupa Konseyi’nin katkılarıyla 7 yıl önce, yalnızca İstanbul Film Festivali kapsamında verilmeye başlayan Avrupa Konseyi Sinema Ödülü FACE (Film Award of the Council of Europe) bu yıl da, “Sinemada İnsan Hakları” bölümündeki bir filme verilecek. İnsan hakları konusunda kamuoyunda duyarlılık ve bilinç yaratan, konunun öneminin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunan 11 filmin gösterileceği “Sinemada İnsan Hakları Bölümü”nden seçilecek filmin yönetmenine kapanış ve ödül töreninde Avrupa Konseyi’nden bir yetkili tarafından 10.000 avroluk para ödülü takdim edilecek. FACE Ödülü’ne Avrupa Konseyi’nin Avrupa sinema yapıtlarını destekleyen Eurimages Fonu da ortak.


İstanbul Film Festivali’nde bu yıldan itibaren, erken yaşta kaybettiğimiz yönetmen ve yapımcı Seyfi Teoman anısına bir ödül verilecek. Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü’ne, festivalin Altın Lale Uluslararası ve Ulusal Yarışmaları’nın yanı sıra, “Türkiye Sineması” bölümünde yer alan “Yarışma Dışı” ve “Yeni Türkiye Sineması” kuşakları ile “Sinemada İnsan Hakları” bölümünde gösterilen Türkiye yapımı tüm ilk filmler aday olabilecek. Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü’nü kazanan filmin yönetmenine Cem Yılmaz, CMYLMZ Fikirsanat aracılığı ile 30.000 TL takdim edecek.

İZLENMESİ GEREKEN 10 FESTİVAL FİLMİ

Bu uzun malumat maratonundan sonra, festival programına bakarak derlediğimiz 10 filme gelirsek…  Listeye göz atmadan önce belirtelim ki, 200 film arasında gezinmek kısa sürede mümkün değil ancak belli bir renklilik ve çeşitliliği hedefleyerek (söz gelimi izleme şansımız olmayan ülke sinemalarına öncelik vererek) ortaya çıkan bir listedir bu. Ve mümkün mertebe her tadı barındırmasına özen gösterilmiştir. (Sıralamaya dikkat edilmemesi ricasıyla)


1-     KON-TİKİ

Bu sene Oscar listesine de giren şaşırtıcı bir film olan Kon-Tiki, İskandinavya´nın en iddialı prodüksiyonlarından. Film insanın kendi yolunu seçmesinden yola çıkan destansı ve zorlu bir serüven anlatıyor: Savaş yorgunu dünyanın gözü 1947´de Norveçli genç maceracı Thor Heyerdahl´a odaklanır. Bu gencin dudak uçuklatan amacı, Kon-Tiki adını verdiği salıyla Büyük Okyanus boyunca yapacağı 8.000 kilometrelik deniz seferidir. Ona bu yolculukta birbirini hiç tanımayan, deneyimsiz beş adam eşlik edecektir. Norveç´ten hareket ederek dünyanın yarısını sallarıyla aşacaklardır. Ülkesinde gişe rekorları kıran bu nefes kesici azim öyküsü, Yabancı Dilde En İyi Film Oscar´ı adayları arasındaydı.



2-     DERİN SULAR | DJÚPID | THE DEEP
İzlanda sinemasının aykırı çocuğu Baltasar Kormákur’u izleyiciler özellikle 101 Reykjavík’ten hatırlayacaktır. Bu filmin başarısı yönetmene son olarak Contraband filmini çektirmişti. Derin Sular; 30 yıl önce yaşanan bir hikayeyi buz gibi bir fonda aktarıyor. Mart 1984´te, soğuk bir gecede, İzlanda´nın güney kıyısı açıklarında, bir balıkçı teknesi içindekilerle birlikte batar. Mürettebattan Gulli imkânsızı başarıp, bir şekilde kurtulur. Kıyıya ulaşabilmek için okyanusta tam beş saat yüzdüğünü söyleyince, dayanıklılığın sembolü ve bilimsel bir fenomen olarak ulusal bir kahramana dönüşüverir. Yabancı Dilde En İyi Film dalında dokuz filmlik Oscar listesine kalan Derin Sular, Gulli´nin inanılması güç yolculuğunu ve sonrasını resmediyor.


3-     WASSEYPUR ÇETELERİ  | GANGS OF WASSEYPUR

Aksiyonla devam ediyoruz. Hint filmlerine –maalesef- hep mesafeli duranlardanım. Nedense birkaç istisna dışında genellikle Bollywood filmleri hiç ilgimi çekmediği gibi, günümüz seyircisi için de epey ilkel bulanlardanım. Elbette gerçekçi Hint sinemasını bu cümleden ayırıyorum. Okurlar, istisna filmlerin hangileri olduğunu hemen tahmin etmiştir. Wasseypur Çeteleri normal filmlere nazaran epey uzun olan süresiyle (300 dk) insanı ilk etapta korkutsa da klasik Bollywood yapısının dışına çıkan bir film. Festival doğal olarak filmi ikiye bölüp gösterecek. Yetmiş yıllık bir süreyi kapsayan hikayede, Hindistan´da bir madenci kasabası olan Wasseypur´un hâkimiyetini ele geçirme hırsı peşinde, birbirlerine kan davası güden rakip ailelerin üç nesil süren öyküsü anlatılıyor. İngiliz trenlerini yağmalayan Şahit Han, ardından sadece intikam için Ramadhir Singh´in kömür madeninde işçilik yapıyor. On yılın sonunda oğlu Serdar Han babasının onurunu kurtarmaya yemin edip Bollywood sinemasına kafayı takmış bir kasaba olan Wasseypur´un en korkulan adamı oluyor. Wasseypur artık Serdar Han ile Ramadhir Singh arasındaki savaşla yerle bir olmuş kasaba değil: İnternet üzerinden kazandıklarıyla etrafa para saçan lobiciler ve yozlaşmış devlet görevlileriyle dolu... Herkes Wasseypur´un en güçlü adamı Faysal Han ile aynı safta olmak istiyor. Fakat onun tek arzusu Ramadhir Singh´i yok etmek. İntikam sadece bu Bollywood saplantılı aileye değil kasabaya da nüfuz etmiş, artık şiddetli ve kanlı bir yaşam biçimine dönüşmüş.


 4-     GİZEM | MYSTERY

Altıncı Nesil Çinli yönetmenlerden olan Lou Ye, Çin sansürünün kurbanlarından. Yönetmen yaklaşık beş yıldır yasaklıydı ve uzun metraj film çekemiyordu. Geçtiğimiz günlerde The Guardian’da yayınlanan bir söyleşisinde adeta ‘dünya dönüyor’ diyen yönetmen son filmi Gizem’le, ne denli tehlikeli(!) biri olduğunu bir kez daha gösteriyor.  Gizem, sonradan görme burjuvanın yaşadığı dual bir hayat ve akabinde yaşanan cinayet ile derinleşen bir öyküye sahip: Lu Jie, genç bir kadınla otele girerken gördüğü güne dek kocası Yongzhao´nun çifte bir hayat sürdüğünden habersizdir. Dünyası başına yıkılır ama bu daha hiçbir şeydir. Birkaç saat sonra genç kadın bir arabanın altında can verir. Vakayı üstlenen polis memuru olayın kaza olmadığından emindir. Cannes´da Belirli Bir Bakış bölümünde ilk gösterimi yapılan film, Spring Fever / Bahar Sarhoşu´nun başarısının izinden gidiyor ve Çinli senarist-yönetmen Lou Ye.


 5-     UYUM DERSLERİ | HARMONY LESSONS |  URAKİ GARMONİ

Bu yıl ilk kez bir Kazak filmi Berlin’de yarıştı. Emir Baygazin isimli karanlık bir yönetmenin sıra dışı filmi Uyum dersleri pek çok açıdan ilginç: Aslan, sınıf arkadaşları tarafından herkesin önünde küçük düşürülünce temizlik konusunda takıntılı hale gelmiştir. Mükemmeliyetçiliği ve bu takıntısı yüzünden, suç oranının oldukça yüksek olduğu köy okulunun acımasız dünyasıyla sürekli mücadele etmek zorunda kalır. Aslan, okuldaki bütün kötülüklerin kaynağı olarak, küçük öğrencileri tehdit ederek paralarını alan ve okuldaki kurulu güç sisteminin parçası olan çete lideri Bolat´ı görmektedir. Okulunu bu suçlardan arındırmak niyetiyle, Bolat´a karşı harekete geçmeye karar verir. Emir Baigazin´in hepsi amatör oyuncular olan öğrencilerle çektiği bu karanlık ve simgeselilk uzun metrajı, kazak sineması adına da parlak bir örnek olarak gösteriliyor.


6-     KURT ÇOCUK | NEUK-DAE-SO-NYUN | THE WEREWOLF BOY |
Vücut sıcaklığı 46ºC, gri gözlü, dişleri jilet gibi keskin... Tehdit edilince bir canavara dönüşen kurt çocuğun öyküsüdür bu. Beklenmedik bir telefon alan yaşlıca bir kadın, küçükken kullandığı bir kulübeye gider. 50 yıl önce tanıdığı bir çocuğu hatırlar. Küçük bir kızken taşındıkları huzurlu köyde, buruşuk koca bedenini karanlıkta saklayan bir kurt çocukla karşılaşır. Şimdi büyük bir kadın olan küçük kız çocuğun vahşi gözlerini ve hayvansı davranışlarını asla zihninden atamaz. Çocuğa bir gün gerçek bir insan gibi yaşayabilmesi için yemekleri sabırla beklemeyi, giyinmeyi, konuşmayı, yazmayı ve diğer insan davranışlarını nasıl öğrettiğini hatırlar. Masum çocuğa kalbini açar ve çocuk ona ilgi gösteren tek kişi olan kıza aşık olur. Ancak tehdit altındayken, hayvansı içgüdülerine yenik düşüyor ve köylülerin ondan korkmasına sebep oluyordu. Etrafındakiler tarafındakilerin çocuğa zarar vermesi riskine karşı çocuğun hayatını kurtarmak isteyen kız, “Bekle beni. Sana döneceğim.” sözünü vererek çocuğu terk eder. Kore sinemasının yeni umutlarından Sung-Hee Jo’nun ikinci uzun metrajı.


7-     PERDE | PARDÉ | CLOSED CURTAIN |
Ayna, Daire, Ofsayt filan derken İran yönetimi tarafından aforoz edilen yönetmen Cafer Panahi, yine izinsiz çektiği bir film ile karşımızda. İran iktidarı tarafından 20 yıl sinemadan uzaklaştırılmaya çalışılan Panahi hakkındaki This is not a film belgeselini izlemediyseniz, öncelikle onu elde edip izleyin. Cannes'daki prömiyerinde gösterilmek üzere bir kekin içine saklı bir USB bellekte İran'dan Fransa'ya kaçırılan belgeselde yönetmen arkadaşı Mojtaba Mirtahmasb, Panahi'nin evinde geçirdiği bir günü filme aktarmıştı.
Perde de (Aslı Kapalı Perde olmalı) çok farklı bir film değil aslında. Panahi aynı zamanda oynuyor. İran´ın en fazla baskı gören sinemacısının yine izin almadan çektiği bir filmini daha izleme şansı bulacağız. Panahi´nin ortak yönetmeni Kamboziya Partovi. Mekân, pencereleri siyah perdelerle örtülmüş, deniz kenarında bir villa. Burada yaşayan senarist ve köpeği, önce ısrarlı, kaçak bir çift, sonra hırsızlar, ardından da Cafer Panahi´nin kendisi tarafından ziyaret edilir. Hepsi tutsaktır, villanın içinde ya da zihinlerinde. Panahi filmi için "İç içe geçen öyküleri ve değişken film türlerini kullanan Perde bu yolla bir sinemacı için sinemanın neden vazgeçilmez olduğunu vurguluyor: Çünkü sinema dünyanın gerçek halini gösterme ihtiyacının ta kendisi." Diyor.



8-     BABADAN OĞULA | THE PLACE BEYOND THE PINES |
Drive ile bizi şoktan şoka sokan performansıyla Ryan Gosling, biraz Drive’a, biraz da bizim Yeşilçam filmlerindeki Cüneyt Arkın’lı baba/oğul metaforuna yakın bir hikayeyle tekrar karşımızda. Malum Drive’da kahramanımız profesyonel bir sürücü ve dublördü. Babadan Oğula’da ise bir motosiklet sürücüsü. Film, günahın kalıtsallığına dair sert bir hikaye sunuyor bize: Luke, yeni doğan oğluna bakabilmek için banka soygunculuğuna bulaşmış, profesyonel bir motosikletçidir. Yolu çaylak polis memuru Avery ile kesiştiğinde şiddetli bir çatışma her ikisinin de yaşamını değiştirir. On beş yıl sonra, bu karşılaşmadan habersiz olan genç oğulları, hepsini kuşaklara yayılan bir kan davasına sürükleyecektir. Parlak kadrolu, yüksek bütçeli, heyecanla beklenen bu dramatik gerilim, babalar ve oğulların, hırsızlar ve polislerin, kahramanlar ve kötü adamların, intikam ve pişmanlığın kesiştiği bir dünyayı gözler önüne seriyor.


9-     İNŞALLAH | INCH´ALLAH |
Anaïs Barbeau-Lavalette Kanadalı bir belgeselci aslında. Şahsen son derece merakla beklediğim film için yönetmen şöyle diyor: Bizi sarsan ve dönüştüren yolculuklar vardır. Emin olduğumuz şeyleri yerle bir eden yolculuklar... Chloe için İnşallah bu türden bir yolculuk. Chloe, Batı Şeria´daki bir Filistin mülteci kampında, derme çatma bir klinikte kadın doğum uzmanı olarak çalışmaktadır. Her gün sınır geçiş noktaları ve aradaki duvarla yüz yüze olan Kanadalı genç kadın, bu durumun etkilediği bazı insanlarla tanışır: Derin bir sevgiyle bağlandığı hasta Rand, Rand´ın erkek kardeşi asi direnişçi Faysal, savaşın darmaduman ettiği küçük erkek kardeşleri Safi ve İsrailli genç asker Ava. Savaşla teması Chloe´yi derin bir kişisel yolculuğa çeker. Genç kadın bağlılıklarından ve köklerinden koparak boşluğa savrulur. "Başka birinin mücadelesini insan ne ölçüde sahiplenebilir? Zaman içinde Chloe´nin karakteri bir savaş alanına dönüşüyor. Savaş tarafından yutuluyor. Sadece basit bir şahit olmaktan çıkıyor. İşte ifade etmek istediğim buydu. Böylesi şartlarda bizi koruyan duvarlarımız alçalır. Bizi biz yapan her şey tehdit altındadır. Buna savaş derler. Bize nüfuz edebilir ve bizi yerle bir edebilir. Ona karşı bağışıklığımız yoktur."


10-  BİR HURDACININ HAYATI | EPIZODA U ZIVOTU BERACA ZELJEZA | AN EPISODE IN THE LIFE OF AN IRON PICKER |

Tarafsız Bölge ile gönüllerimizi fetheden Bosnalı Danis Tanovic yine sarsıcı bir hikaye ile karşımızda. Berlin’de jüri büyük ödülünü alan film bir cesaret ve umut öyküsü. Danis Tanovic´in bu son dramının kahramanları, kendilerini oynayan amatör oyuncular. Nazif hurda demir toplayarak hayatını güç bela kazanmaktadır. Eşi düşük yaptığında hastane, bebeğin alınması için gereken ameliyat için o kadar yüksek bir meblağ talep eder ki sigortaları olmadığı için ameliyat olmadan kasabalarına dönmek zorunda kalırlar. Belli ki Nazif on gün boyunca daha çok çalışarak eşinin hayatını kurtarmak için daha fazla hurda demir toplayacaktır. Nazif ve eşi Senada, on gün boyunca çağdaş dünyanın her türlü baskısına ve umursamazlığına maruz kalacaklardır.
2001 yılında Oscar alan filmi No Man´s Land / Tarafsız Bölge’nin yönetmeni son filmi için  "Bu film, gerçek olayları beyazperdeye taşımaktadır. Filmin asıl amacı, Bosna Hersek´te, Roman toplumu özelinde azınlıkların maruz kaldığı ayrımcılığı göz önüne sermektir. Aramızda iyi insanlar olduğu sürece hiçbir sistem insanlık dışı değildir." Diyor.

Bu kadar malumat yeterli değil diyorsanız şuradan daha ayrıntılı inceleyebilirsiniz festivali. 


25 Mart 2013 Pazartesi

Yanarsan; aşk olur!



Çok yakınımızda ve ortak çok paydamız olmasına rağmen uzak durduğumuz bir sinemadır Azerbaycan sineması. Hassaten sanatçı ve teknik alt yapı açısından da epey zengin olan bu ülke ile nedense yakınlaşamadı Türk sineması. Bu hafta vizyona giren Mahmut İle Meryem’in böylesi bir özelliği var; En azından resmi anlamda ortak yapılan ilk film özelliği taşıyor sanırım.

Film, her iki ülkenin resmi kanallarının desteğini almasının yanı sıra, filme kaynaklık eden eser ile de bu özelliği taşıyor. Mahmut İle Meryem, aynı zamanda Azerbaycan Devlet Başkan yardımcısı da olan ve çağdaş Azeri edebiyatının en verimli isimlerinden Elçin Efendiyev’in aynı isimli kitabından senaryoya aktarılmış.

Efendiyev, kendine has bir tarzı olan ve kitapları ülkemizde de yayınlanan bir yazar. Mahmut İle Meryem, bizim Kerem ile Aslı olarak bildiğimiz halk hikayesinin romanlaştırılmış şekli.

Efendiyev, meşhur söylenceyi biraz değiştirip, fonuna Çaldıran Savaşı’nı ekleyerek ele almış. Hikaye malum ama, filmin öyküsü birazcık farklı: Azerbaycan’ın Gence şehrinde Ziyad adında bir han yaşamaktadır ve bir türlü evladı olmamaktadır. Başvurmadığı yer, merci kalmaz ve sonunda büyü/efsun ile bir oğlunun olacağını haber alır. Ne ki bu haberi müjdeleyenler, onu çetin sınavların da beklediğini haber verirler. Oğlu Mahmut doğduğunda çok sevinir Ziyad Han. Aynı anda başka bir yerde Kara Keşiş isimli bir Hıristiyan din adamının da kızı olur (Hikayenin aslında Kara Keşiş, Ziyad han’ın hazinedarı ve Ermenidir) ve ismini Meryem koyarlar.

Mahmut, diğer çocuklara benzemez, ilim irfan ve tabiatla meşgul olur. Bir derviş gibi hayatı yaşar. Anne-babasının bu durumdan rahatsız olmasına aldırmaz ve evlilik yaşı gelmesine rağmen karşı cinse ilgi duymaz. Tâ ki, Meryem’i görünceye kadar. Han, oğlunun bir kıza aşık olmasına seviniri ama Keşiş hiç de öyle düşünmemektedir. Kızını alıp kaçmaya başlar. Mahmut ile sadık (!) yardımcısı Sofu da peşlerine düşer. Bu iki sevdalının kavuşması çok zordur…


Açıkçası filmde Mahmut’un bu yönünün enteresan bir şekilde cinsel kimliğini etkileyecek kadar farklı çizildiğini görünce, Efendiyev’in kitabına tekrar bakma ihtiyacı hissettim. Gördüm ki, bu yorum yazardan kaynaklanıyor. Efendiyev, kitabında Mahmut karakterini şöyle betimliyor: Sofu, (Han’ın uşaklarından biri) Bu orta boylu, nazik, ak benizli, kıvırcık saçlı, iri gök gözlü oğlanın bakışları altında kendini rahatsız hissetti. Bu iri gök gözlerde Mahmut’un inceliği, zarifliği ile uyuşmayan bir çekicilik, cazibe vardı!”

Senaryonun oluşturduğu karakterler tam da bu tasvire sırtını yaslıyor. Mahmut karakterinin ‘yumurta gibi çocuk’ çizilmesinin referansı da burası. Yoksa The Doors’daki Val Kilmer’ın canlandırdığı Jim Morrison gibi duruyor Mahmut karakteri.

Bazen bir yemek yersiniz, aslında görünüşte her şey tamam gibidir ama bir türlü damağınızda tam bir tat bırakmaz, bir şeyler eksiktir ama ne? Mahmut İle Meryem’i izlerken seyircide oluşan his böyle bir şey; görünürde her şey tamam gibi ama yine de bir eksiklik hissi hep ağır basıyor.

Elbette bunun birkaç nedeni var. İlki; çizilen karakterlerin perdeye aktarılırken yetersiz kalışı. Film, çok güçlü bir aşkı derinlemesine hissettiremeden olayların peşine düşürüyor kahramanlarını. Buna bir de olayları aktarırken, süre ve tercih farklılıklarından dolayı yaşanan kopukluklar eklenince neredeyse hiçbir yan karakter hakkıyla çizilemiyor. Dolayısıyla kadim bir hissi güçlü olarak vermekten uzak kalıyor Mahmut ile Meryem.

 Zayid Han’ın zalimliğini, Sofu’nun nefsine düşkünlüğünü son derece klişe gösterilerle izliyoruz. Ne Han’ın askeri hançerlemesi etkileyici oluyor, ne Sofu’nun para/pul için sahibini terk etmesi izleyiciye geçirilebiliyor. Dahası, filmin en önemli unsuru olan, büyü/efsun meselesi tam olarak ele alınamadığı için, düğmelerin neden çözülmediği, Mahmut’un yanması, Meryem’in peşinden gitmesi vs. hep efekti ön planda olan fantastik sahneler olarak kalıveriyor. Masal, Matrix’e yeniliyor anlayacağınız.


Karakter oluşumu maalesef istenilen derinlikte olmadığı için (belki sadece Bayındır’ı bu cümleden çıkarabiliriz) filmin ana kıvrımlarındaki vuruculukları da cılız kalıyor. Cevanşir Şah, Süleyman Paşa karakterleri ve hikayeye katkıları son derece iğreti duruyor maalesef.

Mekanlarda genelde dar kadraj ve sayıca cimrilik yapılsa da, genelde mekan kullanımını beğendim Mahmut ile Meryem’de. Keza kitapta olan ve bir yazılı metinde alabildiğince özgür tasvir edilebilecekken, sinemanın doğası gereği bir filmi batırma riski bulunduran kalabalık ve savaş sahneleri adeta yasak savma kabilinden olmuş. Yönetmen, en çok birikimini bu sahnelerdeki etrafından usulca dolaş taktiğiyle savuştururken filmin geneline hasar vermekten kaçınmayı başarmış.


Kişisel olarak özellikle girişindeki anlatımı çok beğendim. Yönetmenin özellikle teknik konularda işini sıkı tuttuğu ve sağlam bir Hollywood takipçisi olduğu kesin. Ancak aynı rikkat ve hassasiyeti hikaye üzerine yoğunlaşmayı nedense denememiş olması, filmin iyi yönlerini de aşağı doğru çekiyor. İhtimal ki, masada uzun çıkan film zorunlu olarak kısaltılmış, dolayısıyla hikayenin bir kısmını izlediğimizden değil, zihnimizden tamamlamak zorunda kalıyoruz ancak açılan gediklerin oluşturduğu hava akımı filmden tam haz almamızı engelliyor ve ‘kekremsi’ bir olmamışlık tadı veriyor.

Mahmud ile Meryem’in en umut veren yönü, yönetmenin taşıdığı potansiyeli perdeden bize geçirmesi. Mehmet Ada Öztekin, her ne kadar özgün olmasa da daha iyi hikaye ve senaryolar, daha üst imkanlar ile daha sıkı işler çıkabilecek bir isim olarak göz kırpıyor sinemaya.

24 Mart 2013 Pazar

Hayat Avcısı: Modern hayatın sahte dünyası




Vittorio DeSica’nın yönetmenliğini yaptığı ve Peter Sellers’ın başrolünü oynadığı muazzam bir komedi filmi vardır: Caccia alla volpe- After The Fox. Ülkemizde sevimli Mahkum adıyla gösterilen 1966 yapımı bu soygun filminde, küçük bir kasabada soygun planlayan üçkağıtçılar tüm kasabayı film çekiyoruz bahanesiyle kandırırlar. Ve büyük vurgunu yapacakları anda tüm kasabaya da çakma filmlerinde rol verirler. Kasabalı gerekçesiz olarak toplu halde bir yerden biri yere koşacaktır. ‘neden kaçıyoruz?’ sorusu sorulduğunda soyguncu/yönetmen şu cevabı verir: ‘Kendinizden!” şaşkınlığı görünce şunu ekler: “Ne kadar hızlı koşarsanız koşun, kendinizden kaçamazsınız!”

Blogu takip edenler hatırlayacaklardır, kısa süre önce belgesel sinemanın enteresan isimlerinden olan Jean Rouch’tan bahsetmiştik. Dokümanter yapının içine, hayatın ve bireyin olağanlığına ilişmeden koyan Rouch, gerçekçi sinemanın iki yönüne de aynı ağırlıkta eğilerek bilim ile sinemayı birleştirmeyi denemişti. Rouch’un –az da olsa- takipçileri hala onun açtığı yolda devam ededursun bazı belgesel sinema örnekleri, kurmacadan bile daha etkileyici ve estetik açıdan dramları bile aşabilecek düzeyde olabiliyor.

Ülkemizde sadece bir salonda vizyon şansı bulan (Altunizade Capitol) The Imposter-Hayat Avcısı böylesi bir sıra dışı film. Kurgusal yapısıyla ilk etapta akıllara ‘mockumanter’ türünü çağrıştırsa da, klasik belgesel stilinin dışına çıkmamaya özen gösteren ve esas gücünü canlandırma ve kurgusundan alan Hayat Avcısı elbette yönetmenin yeteneği kadar, konusundan da alıyor gücünü. Yönetmen Bart Layton, zaten gizemli ve girift olan hikayeyi bir de kurgu oyunlarıyla epeyce dolambaçlı hale getirerek şahane bir seyirlik yapıyor.


Yıl 1994... Hikayemiz 13 yaşındaki Teksaslı Nicholas Barclay’ın arkasında hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmasıyla başlıyor. Aradan 4 yıl geçtikten sonra Nicholas’ına ilesi bir telefon alır: çocukları bulunmuştur, üstelik İspanya’da! Kısa süre içinde şaşkınlığı atlatan aile, Nicholas’ın ablasını onu getirmek üzere İspanya’ya yollar. Ancak ortada bir tuhaflık vardır. Sarışın olan Nicholas esmer olmuş, mavi göz rengi kahverengiye dönmüştür. Nicholas’ın tüm bunlara verilecek cevabı vardır; çocuk istismarcıları tarafından kaçırılmış ve fiziksel dönüşüme uğrayacak kadar ağır işkencelere maruz kalmıştır.

Yaşadığı travmadan dolayı epey sarsılmış ve güven hissini yitirmiş gibi görünen Nicholas, tüm bu tuhaflıklar rağmen aile tarafından kabul edilir. Ancak, hikaye ilerledikçe aklımızda kuşku oluşur ve soru işareti belirir: Gördüğümüz şahıs gerçekten Nicholas mudur, eğe o değilse kimdir? Dahası Nicholas’a ne olmuştur?


Belgesel, başta hikayenin gerçek kahramanları olmak üzere itirafları harmanlayarak öylesine bir hikaye akışı sağlıyor ki, seyirci bir noktadan sonra kendini dedektif gibi hissediyor. Film, hakikati finale kadar hep bir buzlu camın arkasındaymış gibi bulanık bırakarak ilgiyi hep diri tutuyor. Soruları bir süre biriktiren Hayat Avcısı bir süre sonra, bazılarını giderirken, yeni ve daha büyük soruları akıllara sokarak merak hissini sürekli körüklüyor.

Dahası, gerçek ile yalanın iç içe geçtiği bir hikayede belgesel ile kurmacayı da aynı doğallıkta iç içe geçirerek müthiş bir ustalık gösteriyor Layton. Belgesel son 20 dakikasına kadar, çözdüğü her düğümde seyirciyi daha büyük bir merak duvarının arkasına atarken, olayın fotoğrafını da bir yandan netleştirerek seyircinin sıkılmasına engel olmayı başarıyor.

Bundan dolayıdır ki, Hayat Avcısı, en az bir kurmaca film kadar heyecan verici ve akışkan…


Hayat Avcısı’nın benzer belgesellerden farkı, zeki kurgusu. Yönetmen klasik belgesel akışıyla röportaj ve belgeleri aktarırken, müzik ve anlatım diliyle seyir zevkini zirveye taşıyor. Olayın gerçek kahramanlarıyla kurmacadaki oyuncular o kadar iç içe geçiyor ki, bir süre sonra hangisi gerçek, hangisi kurmaca şaşırtmayı başarıp, hikayenin akışına kapılıyoruz.

Hayat Avcısı dört dörtlük bir suç belgeseli olmakla beraber, Kara Film sınırlarını iyice ihlal edip geri gelen bir yapısı var. Kurgunun etkisiyle sadece güzel bir docu/drama değil, aynı zamanda içerdiği epey alt mesajla zaman zaman çok katmanlı bir yapıya da bürünüyor. Örneğin, Hayat Avcısı karakterinin anne tarafından dedesiyle İslamofobi’ye bir fırça darbesi atıp geçiyor film. (örneğin bu dede, ‘esmer adam maymundur’ ya da ‘Arapların icabına nükleer silahlar bakmalıdır’ diyor) Nicholos’un aile yapısının iç yüzünü sert olmayan darbelerle çizerken, Amerikan aile yapısına da hiç küçümsenmeyecek eleştirilerde bulunuyor.

Filmin psikolojik boyutu ise apayrı bir yazı konusu. Her ne kadar film Hayat Avcısı ismiyle dilimize çevrilse de hayat hırsızı olan birinin, belirli bir süre sonra kimliğini çaldığı kişinin dünyasına sıkışıp kaldığını ve oradan da çıkamayıp, çırpındığının travmatik yönü var. İnsanların kılığına bürünmeyi hayat tarzı haline getirmiş birinin, kendine dönmesinin zorluğu ve bedeli ne olursa olsun çıktığı bu yolda zekasının kendine ne büyük bir kötülük yaptığını da anlatıyor Hayat Avcısı.



Belgesel, kurmacayı, röportajları ve belgeleri o kadar zekice ve dozunda harmanlıyor ki, zaten başı sonu birbirine girmiş olan hikaye çözülmeyi bekleyen kocaman bir yumağa dönüşüyor ve yönetmen sayesinde zevk alarak çözmeye başlıyoruz bu yumağı.

The Imposter-Hayat Avcısı, başta da söylediğim gibi sadece bir tek salonda gösterime girdi. Nasıl yaparsınız bilmiyorum ama bir şekilde mutlaka izleyin bu benzersiz belgeseli.