Mecidi’nin kamerası daima vicdana yakın civarlarda hareket
eder ve bu açıdan anlattığı hikaye ne olursa olsun, anlatımı evrenseldir. Kahramanları
asla kesin çizgilerle birbirinden ayrılmaz, bu nedenle kötüler ve iyiler
arasında aşılmaz sınır taşımaz Mecidi’nin insanları. Yalçın bir kayalık gibi
görünen yürekler bile hikaye aktıkça kamera aracılığıyla yumuşar ve ait olduğu
merkeze; insanlığa dönüş yapar. Doğası gereği olması gerekenden uzaklaşmış
olanı, film diliyle oluşturduğu bir cazibe ile fıtratın yörüngesine çeker. Bu nedenle
hikayeleri küçük ama anlam katman aralığı büyük sularda gelişir. Gücünü fıtrattan
alan sineması, gelenek ve şiirsellikten beslenir. Çok büyük resim yapmak
peşinde değildir belki ama her resimde büyük anlam peşindedir. Hayatın sıradanlığından
hikmetin sıradışılığını damıtır Mecidi.
Kamerası karelerin ortasında o kadar doğal durur ki, bir
süre sonra sadece seyirci değil, bizatihi oyuncular da unutur kamerayı ve
hayatın akışı yansır perdeye. Şüphesiz bunda sadece usta yönetmenin çerçeveye
olan hakimiyeti değil, hayata olan sağlam bakışının da etkisi vardır. Ve Mecid
Mecidi, sadece sinemayı, şiiri, resmi bilen bir sanatçı olarak değil, aynı
zamanda hayatı ve dünyayı bilen, meselelerin künhüne vakıf bir feylesof olarak
pek çok meslektaşından ayrı bir noktada durur.
Mecidi filmleri bildiğimiz seküler anlamda kaygılar içermez,
güncel politiğin metazorisine kurban etmek gibi bir ucuzluk sızmaz onun
sanatından. Hal böyle olunca anlattığı şey dünyevi ve gündelik kaygılardan
varestedir. Ne ki bu bilinci bile kamerayı –tabiri caizse- bir sopa gibi
kullanarak izleyicinin kafasına vurarak belli etmez usta yönetmen. Bilincin bile
belli bir edebi ve tevazuu vardır Mecidi filmlerinde. Hakikat, çayın içine
düşmüş şeker gibi homojen olarak yayılır karenin her birimine ve hikmet olarak
dimağlarda tat bırakır. Batının, idrak ile kıkırdaklaşıp katılaşan kibri bu
nedenle yoktur onun filmlerinde, olmayan şeyin de hissedilmesi zaten mümkün
değildir.
Yıl 1992, Baduk filminin setinde.
Esasen her iyi filmde olduğu gibi Mecidi filmlerinde de bir
özellik ortaktır; insanı dönüştürmesi. Yönü ve akış hızı ne olursa olsun tüm
hayatlar fıtrata doğru bir dönüş yapar ve doğal bir seyahate başlar filmlerini
izlerken. İçe, fıtratın ta kendisine doğru yapılan bir güzergah değişimidir bu.
Adına ister bilgi diyelim ister malumat, kuşandığı tüm
aparatları hikayelerinin içine mezceder ve genellikle çok basit obje ve
kavramlardan devasa anlam üretimine katkıda bulunur. Sanatın pek çok dalına
hakim olduğu için, bu hakimiyeti anlatımı basitleştirmede olağanüstü kullanır
ve sonuç harikadır. Bir çift pörsümüş ayakkabıdan gelmiş geçmiş en evrensel
mesajlardan birini çıkarabilecek ustalığın sırrı da bu hakimiyette gizlidir
esasen.
Bu kadar üstün yönü olan bir sinemacıyı elbette bir ‘Aziz’
mertebesine çıkarma gayretinde değiliz. Üstelik Mecid Mecidi filmleri için –samimi
olarak- söylenebilecek epey olumsuz yönden de bahsetmek mümkün. Ancak bunları
doğrudan filmleri ele alarak yapmak ve vicdanen hem de mantık olarak en doğrusu
olsa gerek. Geçtiğimiz gün Yedirenk sanat Vakfı’nda sohbet etme imkanı
bulduğumuz sinemanın bu usta isminin hayata ve sanata bakışını merkeze alan
muhabbet ortamı oluştu. Her şeyden önce eline aldığı tespihinden, kanepedeki
oturma şekline kadar samimi bir insan vardı karşımızda. Sanatın her daim
yedeğine alarak insana gizliden yüklediği kibir ile uzaktan yakından alakası
olmayan bu adam, kimi zaman meselenin en tehlikeli dolaylarında, kimi zaman
sinir uçlarında gezinmemize rağmen duruşunu zerre miktar bozmadı,
samimiyetinden asla uzaklaşmadı.
Yedirenk Sanat Vakfı'ndaki hararetli sohbetten...
Elbette böylesi bir yönetmenle sohbet imkanı elde
edildiğinde ilk sorulacak soru ‘sansür’ olabilirdi. Fakat biz meseleye başka
açıdan bakma gayreti içinde olduğumuz için ‘sanatta sınırlama’ meselesini biraz
deşmeye çalıştık. Gelin görün ki, sansür meselesi ustaya o kadar sık sorulmuş
ki, en başta soruyu çok klişe olarak algıladı ve belki de bugüne kadar yüzlerce
kez verdiği bir cevabı tekrar etti. O da şuydu; “Sansür ile suçlayanların
anladığı manada sansür ve özgürlüğü ben asla kabul etmiyorum. Özgürlüğe de
sansüre de yüklediğimiz anlamlar farklı olduğu için, ben ne dersem diyeyim çok
anlamı olmayacak.”
Oysa bizim sözünü etmeye çalıştığımız şey, bir inanç
insanının sinema yaparken önüne çıkabilecek tehlikeli ve yasak mevzular
olabilir miydi? Sözgelimi eşcinselliği anlatabilir miydi bir Müslüman sinemacı?
Ya da aşkı, cinayeti vs… Dediğimiz gibi, Mecidi daha önceden benzeri sorularla
belki de yüzlerce kez karşılaştığı için sorumuzu o cümleden zannetti ve –maalesef-
konu arada kaynadı gitti. Bu soruda ısrar etmek sıkıştırmak gibi nahoş bir
tablo doğuracağı için fazla üstelemek anlamsızdı.
Ancak sanat yapmanın önündeki engeller konusunda epey
dertliydi İranlı sinemacı. Ve çok doğru bir noktadan başladı bu engelleri
sıralamaya: Kendinden. Mecidi’ye göre en başta Müslüman sanatçılar yüzyıllardır
sanat yapmak adına dertlenmedikleri için, bugünkü hazin tabloyla karşı
karşıyaydık. Sanatın zorlayıcı, zihin açıcı ve yol bulucu yönü üzerine
gitmektense, zihin konforunu pek bozmuyordu inançlı sanatçılar. Ve günümüz
sıkıntılarının bir çoğu, çok önceden çözülmüş olması gerekirken, bugün
imkanların çok büyük olduğu dönemde, bu meseleleri aşmaya harcıyorduk
enerjimizi.
Elhak doğru bir tespitti bu. Ancak elbette tek başına bir engel
olarak bunu kabul etmek mümkün değildi. Nitekim devam etti Mecidi. Batı
dünyasını büyük ve tek bir kümeye koyarak (haksız da değil) bir abanmadan
bahsetti. Bir tür ruh satın alma refleksinden. Deneyimi ve acı tecrübeleri de
vardı bu konuda. –Yanılmıyorsam- Beduk filmi için Cannes’a gittiğinde,
mesleğinin henüz başında ve baharında olan genç Mecidi’ye bireysel iltifatların
yanında kurumsal olarak da iltifat görmek istiyorsa filminde bir takım küçük
(!) değişiklikler yapması gerektiği salık veriliyor. Enteresan olan şey,
izleyiciyi değiştirmek, iyiye yöneltmek potansiyeli bulunan filmin, bu
unsurları törpülenmek ve yönetmeni değiştirilmek isteniyor. Elbette şiddetle
karşı çıkıyor İranlı yönetmen ve bahsi edilen değişikler yapıldığında
kendisinin sinema yapması için bir neden kalmayacağını ifade ediyor.
Benzeri bir durum 1996 yılında Cennetin Çocukları Oscar’a
aday gösterildiğinde Amerika’da da yaşanıyor. Pek çok imkan seriliyor ayaklarının
altına. Sadece kendisine değil, aile ve akrabalarına da büyük imkanlar
sunuluyor. Yine ret cevabı veriyor yönetmen. Ve bugün bu durumu bir tür ‘gizli
sansür’ olarak niteliyor, hak ve hakikatin gizliden gizliye, ortaya çıkmadan
sansürlenmesi. Ki ‘Esas sansür budur’ diyor.
Serçelerin Şarkısı (2008)
Sonra acı bir örnek veriyor bizleri şaşırtarak. Muhsin Mahmelbaf’ın
–maalesef- bu oyuna geldiğini anlatıyor ve buna ne kadar üzüldüğünü. Bildiğimiz
üzere Mecidi, sinemaya Mahmelbaf filmlerinde oyunculuk yaparak başlamıştı. Hatta
şöyle sert bir ifade kullanıyor bir ara, ‘Ruhunu sattı maalesef!” Ona göre
Muhsin Mahmelbaf, daha çok imkan ve dünyevi fırsatlar adına kendi özünden,
ruhundan taviz vermiş durumda. Blimp Magazine’de yayınlanan bir röportajını
hatırlıyorum Mahmelbaf’ın ve maalesef Mecidiyi haklı çıkaracak türden bir
cevabını:
“Sizce İran sineması için en önemli sorun nedir?” diye sorup
iki cevap şıkkı sunuyor derginin muhabiri: “Pek çok ülkede olduğu gibi para
sıkıntısı mı, yoksa özgürlüğün olmaması mı?” Mahmelbaf teslimiyetin cevabını
deklare ediyor adeta: “Özgürlüğün olmaması!” En son çektiği filmin çok ibretlik
olduğunu da ekliyor sözlerine. Bu hatıraya bir kepçe de acı hatırlatma ekliyor
Mecidi: “(Mahmelbaf) Son filmini şu anda İsrail’de bir belgesel olarak çekiyor!”
(Mahmelbaf’ın Amerika için çektiği The Gardener isimli belgeselden bahsediyor)
Sezai Karakoç’un şiirindeki ‘Doğulu Baba’yı anlatıyoruz ona,
değişmeden gömülmek isteyen 7. Oğlunu öğreniyor ve hoşuna gidiyor:
“Batılılar !
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden…”
Sezai Karakoç – Masal
Sinemanın önündeki üçüncü engele geliyor sıra. Birinci engelin
kitlesel ve devletleştirilmiş hali aslında. Bir tür paradigmal engel bu:
Müslüman devletler ve toplumlar. Son filmi için çektiği sıkıntıyı iç çeke çeke
anlatıyor uzun uzun. Batılıların, Hıristiyanların, Budistlerin, Yahudilerin kendi
inançlarını sanat yoluyla anlatabilmek için nasıl çalıştıklarını ve
çırpındıklarını anlatıyor örnekler vererek ve bunun zerresinin bile
Müslümanlarda bulunmadığını söylüyor yüreği yanarak. ‘Bir tek Çağrı var!’ diyor
başını sallayarak.
Aslında Çağrı’dan da pek memnun olmadığın hissediyoruz ama
mevzuyu dağıtmamak adına o konuya hiç girmiyoruz. Merhum Mustafa Akkad’ın
çektiği sıkıntılardan bahsediyoruz bir süre karşılıklı. Ve maalesef aradan
geçen 40 yıla rağmen manzaranın çok değişmediğini anlatıyor. Çektiği sıkıntıları
örnekleriyle bir bir söylüyor. Özellikle Vahhabi düşüncesinin tarihi ve sanatı
hem imha ettiğini hem de şu anda önünde kocaman bir engel olarak durduğunu
söylüyor. Cesaretleri olsa, İslam tarihine ait neredeyse hiçbir şey
bırakmayacaklarını söylüyor ölçülü bir öfke ile.
Sonra benzeri bir korkuyu kendisinin yaşadığını söylüyor ve “suret
ve tasvir” meselesine giriyoruz böylece. Malum uzun yıllardan beri Hz. Peygamberi
anlatan büyük bütçeli bir film (30 milyon dolar) projesi üzerinde çalışıyordu
Mecid Mecidi. Ve daha filmin çekim öncesi Peygamber Efendimizi ses ve görüntü
olarak kullanacağına dair söylentiler çıkmış, büyük tartışmalar yaşanmış ve
tepkiler ortaya konmuştu. Önce bir şeye açıklık getiriyor, yüzünü asla
göstermeyeceğini söylüyor filmde. Ama suret olarak ve ses olarak yer aldığına
dair kanaat oluşturuyor bizde. Ve açık yüreklilikle bunu çekindiği için
yapamadığını söylüyor.
Bir çift eski ayakkabıdan çıkarılan büyük bir insanlık destanı: Cennetin Çocukları.
Tam bu esnada Mecidi ile durduğumuz noktanın farklılığına
dikkat çekiyor ve ısrarla tekrar soruyoruz; ‘Tepkilerden çekindiğiniz için mi
yüzünü göstermeyeceksiniz yoksa saygıdan dolayı mı?’ Cevap çok net; “Çekindiğim
içim!” Elbette onun görüşlerini dinlemek için o ortamdayız ama fikrimizi
söylemek zorunda kalıyoruz, bir vebalden bahsediyoruz ve edepten. Bu meseleyi
biraz derinleştirmek için, acaba suret göstermenin temelinde İslam’ın suret ve
saneme olan mesafesinden kaynaklanabilmiş olabileceğine dair bir içi fikirle
doldurulmuş soru yöneltiyoruz. Açılımı şöyle; putperest bir toplumun en büyük
riski tekrar eski inancına dönmesi olduğu için İslam ve dolayısıyla Kur’an en
sert tavrı put ve Allah’a şirk meselesinde gösteriyor. Bu sert ve uzun
mesafeden dolayı sanatın tasvir yönüne kota uyguladığını söyleyebilir miyiz?
Buna katılmıyor Mecidi. Minyatürlerde Hz. Peygamberin defalarca
resmedildiğini ve hiçbir sorun da yaşanmadığını söylüyor ama malum minyatür
birebir bir form değil sanat alanında. Sinemanın gerçeklik ile sık sık
karıştırılan bir algı riski var. Bunu da örneklendirerek aktarıyoruz. Hz. Vahşi
karakterini oynayan Salim Gedera’yı hatırlatıyoruz. Rolü o kadar gerçek
algılanıyor ki, Gedera’nın hayatı temelinden değişiyor. Sokaklarda ‘sen Hz. Hamza’yı
nasıl öldürürsün’ diye taşlanıyor ve işsiz kalıyor yıllarca. Keza Anthony Quinn’in
Hz. Hamza karakteriyle bütünleşmesini anımsatıyoruz.
Çok enteresan bir cevap ve bakış açısı geliyor Mecid Mecidi’den:
‘Bütün bunlar Müslüman sanatçıların çözmesi gereken meseleler ve bugüne kadar
çoktan çözülmeliydi aslında’ diyerek yine konfor tuzağına dikkat çekiyor ve
bunun bir tür dertsizlikten kaynaklandığını ifade ediyor. İnançlı sanatçıların
bunu dert etmesi durumunda çok önceden bu meselenin hallolmuş olabileceğine vurgu
yapıyor. ‘Ve elbette bugün bu kadar büyük soruna dönüştürülmezdi’ diyor.
1996 yapımı bir başyapıt: Baba
Pek çok erdemli kavram ile tanımlamak mümkün Mecid Mecidi’yi.
Ancak belki de onu en çok ifade edebilecek kelime şu: Dert! Derdi olan bir
sinemacı Mecidi ve elbette meselelere kendi perspektifinden bakarken herkesin
onaylayacağı bir duruş sergilemek zorunda değil. Bireysel fikri ne olursa olsun
filmleri de ortada olan bir yönetmen. Son olarak Vittorio De Sica ve Bisiklet Hırsızları’ndan
bahsediyoruz. Ve tabii Mecidi’nin Cennetin Çocukları’ndan. Ünlü İtalyan
yönetmenin filminde, en fakirin fakirden çalabilmeyi masum göstermesine
karşılık, ayakkabıları yokken camide ayakkabıları bekleyen çocuğunu
hatırlatıyoruz. İlginç bir ayrıntıyı naklediyor bize. 2003 yılında Asiatica’da
Vittorio De Sica Ödülü’nü alırken tam da bundan bahsedildiğini anlatıyor ve batıya
karşı doğunun duruşunun övgü aldığını ifade ediyor.
İslam’ın İslam karşıtları tarafından hasredilen algısıyla
oluşturulan görüntüsünden oldukça rahatsız olan yönetmen, bunun en büyük
sorumlusunun da Müslümanlar olduğunu tekrar tekrar vurguluyor. İnancını ve
peygamberini yeterince tanıtamamanın ızdırabını Müslümanların yaşamadığını
söylerken, bir eleştiriden ziyade üzüntü yaşıyor usta yönetmen. Ve bu
dertsizlik sorununun Müslümanların en büyük meselesi olduğunu da ısrarla ifade
ediyor.
Bilim-kurgu türü klasik sinemanın tıkandığı noktada değil,
bidayetinden beri sanatın bu son keşfiyle hep elele olmuş, sosyal ve siyasal
çalkantılarla girdiği darboğazlarda kimi zaman kurtarıcı tür olarak da kendini göstermiştir.
Türün edebiyatı, sinemanın türle olan seviyeli ilişkisinden sonra daha da
gelişmiş ve bir tür ying/yang uyumu ile günümüze kadar gelmiştir. Ancak... Popüler
sinemanın lokomotifi olan Hollywood'un bu konuda ciddi bir türbülansa girdiği
ve kendini tekrar ederken ağır makyaj ve frapan kolajlarla yeni tatlar aradığı
da bir gerçek. Bu hafta vizyona giren ve yönetmenliğini Joseph Kosinski'nin
yaptığı Oblivion bu konuda şahane bir örnek olarak film tarihindeki yerini
alıyor. Oblivion ne hikayesi ne de trükleriyle pek bir özgünlük barındırmadığı
gibi, bu tür filmlerin sıkı-fıkılığı asla bırakmadığı 'insani ol canımı ye'
mantığını da yeterince işleyemiyor. Detaylandırmadan önce hikayesine bir göz
atalım.
Sene olmuş 2077... Asırlardır korkuyla beklenen dünya dışı
yaratıklar gelmiş, mehtabımız ve yarım düzine gezegeni yok etmiş. Kahraman
insanlık onları fena dövmüş, kovmuş ama dünya da yaşanmaz hale gelmiş. Buna
rağmen harabeye dönen yeryüzünde bir tür gerilla savaşı yaşanmakta.
Kahramanımız Jack de pis uzaylıları kovalayıp yok eden ve aynı zamanda insansız
hava araçlarına teknik hizmet veren çok yönlü biridir. Yerden epey yukarıya
koydukları home-ofislerinde hem romantik karı-koca hayatı yaşadıkları, hem
"call-center" olarak destek
veren Viktoria ile gizemli ama seviyeli bir birlikteliği vardır. ne ki
rahat batar Jack'e ve sıklıkla gördüğü rüyalarından ötürü, hayatında bir
şeylerin yanlış gittiğini hisseder. Mevcut durumunu sorgulayamaya başladıkça
da, gerçeğin göründüğü gibi olmadığını görür...
Başlarda mebzul miktarda klişe felsefeyi yedeğine alarak ilerleyen film, bir noktadan sonra bilim/kurgu aksiyonunun kollarına teslim ediyor kendini.
Hikayeden de hemen anlaşılacağı üzere, gerek öykü/karakter
bağlamında, gerekse atmosfer/görsellik olarak pek çok filmle yakın akrabalık
ilişkisi taşıyan bir film Oblivion. Hatta bir ara bu işi o kadar abartıyor ki,
filmin sahneleri hızla akarken sanki önceki benzer filmlerin kolajını
izliyormuş hissi ediniyoruz. Bir çırpıda sıralayacak olursak; Mad Max, Matrix,
I am Legend, Prometheus, Total Recall, Equilibrium gibi pek çok filmin ayak
sesi geliyor Oblivion'dan...
Ancak sadece esinlenme, aşırma ile izah edilebilecek bir film
değil. Özellikle Duncan Jones'ın yönettiği ve Sam Rockwell'in muhteşem oyunuyla
zirveye taşıdığı bir bilim/kurgu klasiği olan Moon-Ay ile girdiği
parodi-etkileşim ilişkisi Oblivion'a bazı noktalarda değer katıyor.
Öte yandan nicedir bu türün edebiyat ve sinemasının sıklıkla
işlediği ve altını epeyce kalın kalemle çizdiği bir mevzu var: Alt sınıf
eşittir uzaylı/tanımlamayan yaratık. Son dönemde sıkça rastladığımız bu mental
yaklaşım Oblivion'da da karşımıza çıkıyor, üstelik bunu bir diğer meşhur bilim/kurgu
klişesiyle birleştirerek: Kurtarıcımız buralarda ama kim?
Bir tür İsa-Mesih /kahraman eşleştirmesi yapan Hıristiyan
kültürün ürettiği sinema, bu algıyı kullanmak için çok derin bir felsefe
yapmaya da gerek duymuyor. Mezkur filmimizde görüldüğü üzere en sığ aksiyona
bile bir tutam katıştırabiliyor.
Malcolm karakteri ziyadesiyle Morpheus'tan esinlenme.
Filmin çözülmeye başladığı andan itibaren başvurduğu
parodilerde kimi zaman doz aşımı hissedilse de, Jack-Malcolm (isme dikkat)
karşılıklı yüzleşmesi tıpkıbasım bir Neo-Marpheus yüzleşmesi olmuş. İnsan klon
tarlası ise tam olarak tüy dikiyor bu etkileşime. Hafıza formatlanmasıyla Total
Recall'a selam çakan film, kitap meselesiyle de Equilibrium'a saygı duruşunda
bulunuyor. 'Yalnız savaşçı' klişesi ile Mad Max ve I am Legend göndermeleri en
kolay farkedilenlerden.
Buna rağmen yönetmenin tarzından kaynaklanan kaçaklar oluyor
ki, filmin en eğlenceli kısımları buralar. Film belli bir felsefeyi derinlikli
olarak ele alacak diye beklerken olay bir anda Star Wars kovalamacalarına
dönüşüveriyor! Açıkçası Macaulay'ın Antik Roman Balatları'ndan kurtuluşa giden
yolun makine-insan ve ötekileştirme üzerinden gitmesini beklerken işi aksiyon
düzlemine çekip, seyirciye adrenalin sunarak ciddiyetinden çok şey yitiriyor
film.
Jack-Malcolm yüzleşmesi Matrix'teki Neo-Morpheus yüzleşmesi gibi olmuş.
Bu tür filmlerdeki gelecek tasavvurunu çok önemseyenlerdenim
ama maalesef Oblivion bu alanda da yeni bir şey içermediği gibi,
orijinallerinden esintiler taşımakta kifayet ediyor. Kıyamet sonrası olarak
tasarladığı tablolarda özgün hiç bir şey sunmadığı gibi, özgün olanlara bir şey
de eklemiyor ne yazık ki. Paradigmanın uzaylı/yaratık olarak tanımladığı halk
tabakasını tasvirde kendinden öncekilere son derece sadık kalıyor. Üstelik yer
altında yaşayan muhalifleri de silik ve yapay sunuyor.
Bir süre sonra, uzaylı yaratıkların aslında dünyalı alt sınıf olduğunu öğreniyoruz ama maalesef film yeterince derinlikli çizemiyor bu karakterleri.
Buralarda yaşadığımız hayal kırıklıklarını filme
ekleştirilmeye çalışılan aşkta arıyoruz ama maalesef bu yol da çıkmaza sapıyor
bir süre sonra ve son derece kopuk ve eksik bir his hikayesi anlatıyor film.
Üçlü bir aşka gibi tasarlanmış sevda meselesi bir süre sonra anlamsız ve
gerekçesiz bir kötüleşme ile platonizmin sınırlarına çekiliyor. Kafayı
antogonist olarak makinelere takan Oblivion, esas perde arkasındakiler hakkında
ise ser verip sır vermiyor ve biz film çıkışında, 'kahrolası federaller' yerine
'Alçak makineler' diyoruz.
Oblivion, kendi türüyle ilgili bir iddia taşımadan seyirlik
bir aksiyon olmayı tercih ederken, parodi kısmında kısmen bir muvaffakiyet var
o kadar.
Evinde yalnız bir adam… Rahatsız… Hemen her şeyden rahatsız.
Komşularından, toplumundan, devletinden, sisteminden… O kadar rahatsız ki
hastalanıyor sonunda. İnsanların arsızca başkalarını rahatsız etmeyi
umursamamaları çok ağırına gidiyor. Önemsenmemek, duyduğu rahatsızlığı kimsenin
umursamaması sonunda onu cinnetin eşiğine getiriyor. Ve sonunda şöyle diyor:
“Artık normal olmadığımı biliyorum!”
Nefretle doluyor; televizyonunun sesini sonun kadar açıp,
durmayan ağlayan bebeklerini susturmak için hiçbir şey yapmayan aileye, saçma
salak TV programlarına, arabalarını yanlış park eden sürücülere, radyodan
üzerine boca edilen ucuz milliyetçilik nutuklarına…
Aslında tasvir ettiği toplum bize çok uzak değil. Ne kadar
arızalı insan varsa yetenek adına ekranlara sürüldüğü, gülmekten kasılmaya
sabah işyerinde açılan yotube ekranından devam ettiği, neye dönüştüğünün
farkında olmayan bir modern toplum.
Kahramanımız bu korkunç baskı sarmalından çıkmayı
deneyemiyor bile. Zira, özel hayatı da tam bir kaos. Küçük kızını alıp giden
eşi, bir başkasıyla evlenmek üzere. Kıza ise babasını sıkıcı bulduğu için onu
ziyarete gelmeyi reddediyor.
Şu tespit gerçekten müthiş: “Hiç kimse bir şeyden konuşmuyor
artık. Sadece TV'de gördükleri, radyoda duydukları veya internette
seyrettiklerini geri kusuyorlar.”
Bu kapkara tabloyu değiştirecek imkanı da, gücü de pek yok
Frank’in. Önce hayaliyle küçük oyunlar oynuyor: Vurdumduymaz komşusunu
öldürüyor zihninde. Ardından eline delgeç alıp, bir tabanca gibi iş
arkadaşlarına sıkıyor ve onları öldürdüğünü kurguluyor. Ve direniyor bu
olumsuzluklara. Ne ki sıkıntılar arıd ardına geliyor, önce işinden oluyor,
ardından beyninde bir tümör olduğunu öğreniyor. Kendisine tek çıkış yolu
kaldığına inanıyor: İntihar! ‘Nasılsa öleceğim, hiç olmazsa geride kalanlara
mesaj bırakayım’ mantığıyla çok sıra dışı ve tehlikeli bir mesaj verme
yöntemini benimsiyor Frank.
İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘God Bless America –
Tanrı Amerika’yı Korusun’ filminin konusu olmasa da giriş kısmı böyle.
Roxy karakteri, kötülüğe dair yol gösteren şeytani yönü.
Benzer temalı kültlerinde örneği gördüğümüz bir ikiliyi oluşturmak için hikayeye
eklenen Roxy, tıpkı Katil Doğanlar’daki Mallory gibi, ana karakteri kışkırtan,
yapılacak olan fenalığı kendi mental yapısı içinde belli bir felsefeye oturtan
kötücül unsur.
Sinemaya girerken üç tane belgesel film afişi görüyoruz, üçü
de ilginç: Food inc., Man on Wire ve Jesus Camp… Keza, burada yapılan
tercihlerde, işlenen cinayetlerin kendince bir mantığı olduğunu da yine
yaşamasına izin verilen karakterden çözerek, meselenin basit bir sapıkça cinnet
meselesi olmadığı anlatılmaya çalışılıyor.
Elbette tüm bu olup bitenleri onaylayıp onaylamama durumunda
değiliz, ki zaten yönetmen Bobcat Goldthwait seyirciden bir tercihte
bulunmasını istemiyor. Zaman zaman kara mizahın uçlarına kadar gidip, şiddeti
görselleştirerek yaptığı eleştiri ayrıca bir eleştiri konusu da olabilir. İşin
sırı biraz da yönetmenin kimliğinde gizli. Asıl ismi Robert Francis Goldthwait
olan yönetmenimiz aslında orta kuşak bir Amerikan komedyeni. Yani klasik dönem
ile modern dönemin tam ortasında doğmuş, her iki döneme de şahitlik etmiş bir
sanatçı. Liseden itibaren ‘nokta ile Virgül’ türünden ikili şovlarla tanınan Goldthwait’i
Polis Akademisi’nde sesiyle insanları deviren Zed karakterinden
hatırlayacaksınız. Esas mesleğine ‘Televizyoncu’ diyebileceğimiz Goldthwait,
aslında bu kaynaktan beslenerek geliştirmiş Tanrı Amerika’yı Korusun’u. Bu
açıdan bir tür kendi eleştirisini de yapıyor, diyebiliriz.
Şöyle bir durum da var: Her ne kadar filmde şiddeti
içselleştirerek yapılan ve rahatsız olan herkesin ‘kurmaca’ olduğu için hoşuna
giderek izlediği kanlı eleştiri anlaşılabilir olsa bile, bizatihi marazi. Yani
kahraman Frank de normal biri değil ve kendisi de bunun farkında. Belki tek
başına kalsa sadece kendi hayatına son vererek bitireceği ızdırabı, bir tür
karakter simetrisini bularak rahatsız olduğu manzaradan daha rahatsız edici bir
manzaranın doğumuna vesile oluyor. Film, esasen son derece riskli bir algı
kaosunu da yüceltiyor. O da şu: sorumsuzluk ve duyarsızlığın cezası ölüm mü
olmalı?
Filmde, kötülüğün kavram ve anlam olarak karşısına koyduğu
gerekçelendirmeler ancak arızalı bir ruh ve zihin yapısının neticesi olabilir.
Frank, kendisini rahatsız eden her şeyi suçlarken, başlarda bunu mutlak kötülük
olarak düşünmüyor. Zaten bu yüzden, ilk cinayetleri zihninde işliyor. Ancak
Roxy’le tanıştıktan sonra zihin tam olarak şirazesinden çıkıyor. Söyledikleri
şeylerin hemen hepsi doğru olabilir. Modern topluma dair yaptığı okumanın
tamamı da. Ancak çözüm olarak sunduğu şey de eleştirdiği tablonun bir parçası,
hem de önemli bir parçası oluyor. Popüler kültür ve TV eleştirisi yaparken,
kendi yaptığıyla da bu manzaranın uzantısı olmak gibi bir handikabı var filmin!
Sistem eleştirisi yaparken sistemin parçası olmak. Ama biliyoruz, iki yanlış
bir doğru etmiyor ne yazık ki!
Tanrı Amerika’yı Korusun, yozlaşmış topluma yapılan yüksek
dozda bir eleştiri şüphesiz. Senaryoda yer alan ifadeler bazen bir sosyal rapor
metni gibi, son derece doğru, haklı ve yerinde. Film müziği ve oyunculuğuyla da
belli bir seviye tutturuyor. Daha önce izlediğimiz benzer temalı filmler
(Schumacher’in Falling Down, Bean’in Noise, Lumet’in Network’u gibi) arasında kara
mizaha en yakını ve Katil doğanlar kadar sert olmasa da en fazla şiddet
içereni.
Ve sanırım tek cümlelik özetini de şu repliğinde
barındırıyor: “Yani, artık medeni olmakla ilgilenmiyorsak niye kendimize
medeniyet diyoruz?”
Kan ve şiddete tahammülün varsa, festival çerçevesinde ya da
başka şekilde temin edip izlenmesi gereken bir film.
Judas İskariyot, İsa'nın on iki havarisinden biriydi ve her
zaman havariler listesinin sonunda yer alırdı. "İskariyot" soyadı
muhtemelen Kudüs'ün güneyindeki Keriot kasabasından geliyor ve bu onu Celile
kökenli olmayan tek havari yapıyor. Bazı araştırmacılar "İskariyot"un
Latince "sicarius" (katil/suikastçı) kelimesinden türediğini ve onun
Sicarii (Scario’yu hatırlayalım) adlı radikal Yahudi grubuna mensup
olabileceğini öne sürer.
Judas, öğrenciler arasında hazinedar (bir tür mali
müşavir/muhasebeci) görevini yürütüyordu. Para kutusunu bekçilik ve
haydutlardan koruma sorumluluğu kendisindeydi. Yuhanna 12:6'ya göre para
kutusundan para çalarmış. Bu güvenilir konumu, diğer öğrencilerin son akşam
yemeğinde onu şüphelenmemelerinin sebebiydi.
Milattan sonra 30. İsa Nebi 30 yaşında. O hafta başına
gelecekler belki de bildirilmişti. Bunu kimse bilmiyor.
O seneki Fısıh bayramından birkaç gün önce, Judas İskariyot
Kudüs'teki dini otoritelere gitti ve İsa'yı teslim etme teklifinde bulundu.
Sebebi hala pek bilinmiyor. Yani kesin değil. Matta
İncili'ne göre ihanetinin nedeni açgözlülük, Luka İncili'ne göre ise Şeytan'ın
etkisiydi. Bazı Hıristeyan tarihçiler ise onun Roma işgaline karşı isyan
çıkarma konusunda İsa'dan hayal kırıklığına uğramış olabileceğini ileri sürer.
Öyle ya da böyle. Teklif ettiği kesin, karşılığında ne
kazanacağı da…
Başkâhinler ona 30 gümüş para ödemeyi kabul ettiler. Bu
miktar, o dönemde yaklaşık üç aylık işçi maaşına denk geliyordu. Yahudi din
adamları zaten İsa'yı tutuklatmayı planlıyorlardı ancak kalabalıkların
engellemeyeceği özel bir yere ihtiyaçları vardı.
İsa, herkesin (son Akşam yemeği olarak bildiği) bu Fısıh
yemeğinin yerini gizli tuttu. Yalnızca en yakın iki öğrencisine son anda
lokasyonu bildirdi. Nisan ayında, bir üst katta on iki öğrenciyle toplanarak
geleneksel Fısıh yemeğini gerçekleştirdi.
Yemek sırasında İsa ilk olarak öğrencilerinin ayaklarını
yıkadı; bu normalde hizmetkârların yaptığı bir işti. Bu sırada
"Temizsiniz, ama hepiniz değil" dedi. Havariler birbirlerine
baktığılar. Bugün bir farklılık vardı Nasaralı İsa’da!
Yemek devam ederken İsa, "Doğruyu söylüyorum size,
aranızdan biri bana ihanet edecek” dedi herkesin şok bakışları arasında ve
devam etti: “Burada benimle birlikte yemek yiyen biri" dedi. Bu cümleler
karşısında öğrenciler şaşırdı ve ilk etapta hiçbiri doğrudan Judas'ı suçlamadı,
bu da onun grup içindeki güvenilir konumunu gösteriyor.
Her öğrenci sırayla "Ben miyim Rabbi?" diye sordu.
Bu tepki, her birinin önce kendi vicdanını sorguladığını gösteriyordu.
İsa, isim vermeyecek ama tarif edecekti.
"Benimle aynı kâseye elini daldıran kişi beni ele
verecek" dedi ve "İnsanoğlunu ele veren kişinin vay haline! O kişi
hiç doğmasaydı kendisi için daha iyi olurdu" ekledi.
Judas da masum görünmek için "Beni kastetmiyorsunuz,
değil mi Rabbi?" diye sordu. İsa "Sen söyledin" diye cevap
verdi.
İsa ekmek parçasını çorba kâsesine batırdı ve Judas'a verdi.
Bu sırada "Yapacağın şeyi çabuk yap" dedi. Hıristiyanların yoğun
psikolojik baskı altında olduğu bu dönemde, kaynaklarda "Şeytan'ın Judas'a
girdiği" ifadesi kullanılır.
Masadakiler İsa'nın bu sözlerinin nedenini anlamadı.
Judas'ın hazinedar olması nedeniyle, bazıları ona bayram alışverişi yapmasını
veya fakirlere yardım etmesini söylediğini düşündü.
Anlaşmaya göre ertesi gün Getsemani (Zeytinyağı fabrikası) bahçesinde planı uygulamaya koyacaktı.
Son Akşam Yemeği’nde ihanetin ima edilmesinden sonra, İsa ve
öğrencileri şehrin doğusuna, Zeytin Dağı’nın eteklerindeki Getsemani bahçesine
çekildiler. Kaynakların aktardığına göre İsa, gece boyunca dua etti;
havarilerinden bazıları ise uykuyla mücadele ediyordu.
Tam bu sırada Judas İskariyot, Roma garnizonunun
askerleriyle, mabedin muhafızlarından oluşan bir birlik eşliğinde bahçeye
geldi. Yahudi ileri gelenleriyle yaptığı anlaşmaya göre işaret basitti: İsa’yı
öpecek, böylece kalabalık arasında kim olduğunu tereddütsüz gösterecekti.
Kaynakların tasvirine göre Judas, öne çıktı, İsa’ya yaklaştı
ve “Selam, Rabbi!” diyerek onu öptü. Bu jest, o dönemde dostluk ve bağlılık
göstergesi sayılırdı. Ancak bu kez, tarihe “ihanet öpücüğü” olarak geçecek bir
işaret olmuştu. İsa, Luka İncili’nde kaydedildiği şekliyle, Judas’a şu sözlerle
karşılık verdi:
“Judas, İnsanoğlunu bir öpücükle mi ele veriyorsun?”
Matta’da ise daha sakin ama keskin bir ifade yer alır: “Arkadaş,
yapmak için geldiğini yap.”
Ve o meşhur repliği patlattı: “Ne yaptığını biliyorum!”
Judas’ın öpücüğü, sonrasında söylenen bu söz, sessizliği
bıçak gibi yarmıştı. Getsemani bahçesinde gecenin karanlığını sadece meşale
alevleri ve zeytin ağaçlarının arasından yükselen uğultular dolduruyordu. Roma
askerleri ve mabet muhafızları, Judas’ın işaretiyle ileri atıldılar.
İsa, karşı koymadı. O anın tanıklıklarında dikkat çeken şey,
onun sükûnetiydi. Havariler şaşkınlık ve öfke içindeydi. Matta’ya göre birkaçı,
“Rab, kılıca sarılalım mı?” diye sordu. Yuhanna, Simon Petrus’un kılıcını çekip
Başkâhin’in hizmetkârı Malkus’un kulağını kestiğini aktarır. Bu ani şiddet,
kısa bir anlığına düzeni bozdu.
Ancak İsa, şiddeti reddetti. “Kılıcını yerine koy! Babam’ın
bana verdiği kâseyi içmeyeyim mi istiyorsun?” sözleri, teslimiyetin hem
bireysel hem de teolojik boyutunu gösteriyor. Yaralanan hizmetkârı
iyileştirdiği rivayet edilir; bu, tutuklanma anının kaosunu bir anlığına
dindiren bir jesttir.
Ardından kalabalık İsa’ya doğru hamle yaptı. Kaynaklara göre
askerler onun ellerini bağladı. Bu sırada İsa, kendisini tutuklayan kalabalığa
döndü ve şu türden sözler söyledi:
“Gizlice bir hırsızmışım gibi mi geldiniz? Gün boyu mabetteydim, beni orada
tutuklamadınız.”
Havariler içinse bu an kırılma noktasıydı. Markos İncili,
“hepsi onu bırakıp kaçtı” der. Öğrencilerden bazıları zeytin ağaçlarının
arasına gizlenerek uzaklaştı. İsa ise bağlanmış elleriyle kalabalığın arasında
yalnız kaldı.
Bu an, Hıristiyan geleneklerinde “ihanetin tamamlanışı”
olarak görülür: Judas’ın öpücüğüyle başlayan süreç, havarilerin dağılması ve
İsa’nın yalnız başına Kudüs’ün yargı mekanizmasına teslim edilmesiyle
sonuçlanır.
Judas'ın adı daha sonra "hain" (a Judas) ve
"hain öpücüğü" (Judas kiss) kavramlarıyla özdeşleşti. Tarih boyunca
antisemitik stereotiplerin sembolü olarak kullanıldı, özellikle Holokost
sonrası bu yaklaşım sorgulanmaya başlandı.
Hikayenin en bilinen kısmı böyle ama bir de devamı var,
gerçi bizim bu yazımızla çok ilgili değil ama belki merak edenler olmuştur.
Devam edelim.
Matta İncili'ne göre Judas, İsa'nın ölüme mahkûm edildiğini
görünce pişman oldu, gümüş paraları geri vermeye çalıştı ve kendini astı.
Elçilerin İşleri kitabında ise "kötülüğünün ücretiyle tarla satın aldı ve
baş aşağı düşerek yarıldı ve bağırsakları döküldü" şeklinde farklı bir
ölüm anlatılır.
Başta edebiyat olmak üzere sanat bu "Judas Kiss"i sayısız kere kullandı. Hatta bazı eserlere bizzat bu isim verildi. Elbette sinema da bu trükü cömertçe kullanan sanat dallarından biriydi.
Kimdir bu John Cazale?
Bu uzun girişiyazmamın sebebi, sinema tarihinin en kısa ömürlü (sadece mesleki bağlamda değil, fiziksel hayat olarak da) ama en sıradışı ismi John Cazale'dir.
Bir oyuncu; tüm kariyeri boyunca toplan 5 filmde oynamış.
Bir oyuncu; oynadığı tüm filmler Oscar’a aday gösterilmiş.
Bir oyuncu; Steve Buscemi onun için; ‘Tam olarak ifade
edemediğim bir havası vardı ama onu izlemeden edemiyordunuz.” diyor.
Bir oyuncu; hastalığından dolayı stüdyo işine son vermek
isteyince Meryl Streep, ‘O giderse ben de giderim’ diyecek kadar çok seviliyor.
Ve Robert DeNiro, ‘rahatsızlığından dolayı filme zararı dokunursa ben öderim’
şeklinde kariyerini riske atıyor.
Bir oyuncu; rol aldığı en başarısız film bile
eleştirmenlerden 10 üzerinden 8 alıyor.
Ve
Bir oyuncu; meslek yaşamının zirvesinde, genç denebilecek
bir yaşta kanserden dolayı hayata veda ediyor.
John Cazale’dan başkası değil bu oyuncu. Kısacık
filmografisine rağmen sinemada derin izler başarmış, utangaç, sessiz ama güçlü
bir oyuncu.
Filmleri ve rolleri şunlardı:
1- The Godfather (1972)'da "Fredo" karakteriyle...
2- The Conversation(1974)'da "Stan"
karakteriyle...
3- The Godfather II (1974)'da yine "Fredo
Corleone" karakteriyle...
4- Dog day afternoon (1975)'da "Sal" karakteriyle
ve...
5- The Deer hunter (1978)'de "Stanley 'Stosh'"
karakteriyle...
Meşhur Baba filminin ünlü Fredo Corleone karakteri
unutulmazlar arasındadır.
İtalyan kökenli bir Amerikalı olan John Cazale, ev hanımı
bir anne ve kömür toplayıcısı bir babanın ortanca oğlu olarak dünyaya geliyor.
Sene 1935. Boston üniversitesinde aldığı tiyatro eğitiminden sonra New York’a
gidiyor. Amaç belli; aktör olmak.
Kolay değil tabi oyuncu olmak. Her türlü işi yapıyor
taksicilik, fotoğrafçılık, kuryelik, kasiyerlik… sonra bir TV dizisinde iş
buluyor, rolü röntgencilik!
Ve tabi bol miktarda oyun, müzikal. Hayatını değiştiren rolü
ise Richard Dreyfess’un Line isimli uyarlama oyunu oluyor. Yıl 1971 ve Francis
Ford Coppola “Baba” filmi için oyuncu arıyor tam da bu esnada. Dreyfuss, filmin
yapımcısını telefonla arıyor ve gelip oyununu izlemesini istiyor. Yapımcı Fred
Roos gidip oyunu izliyor ve bir oyuncu dikkatini çekiyor ama ismini kimse bilmiyor.
Sonra elde ettiği oyun broşüründen oyuncunun adını öğreniyor: John Cazale. Yönetmen
ve yapımcının zihnindeki Fredo karakterine öyle bir oturuyor ki, deneme çekimi
yapmaya bile ihtiyaç duymuyorlar.
Cazale, Coppola’ya bir isim teklif ediyor. Vaktiyle beraber
kuryelik yaptıkları ve kendisi gibi oyunlarda (Bazı oyunlarda beraber rol
alıyorlardı) yer alan bir isim; Al Pacino…
Cazale’nin yüzünde doğal bir acı ve kırılganlık vardı. Ve
öylesine büyüleyici bir oyun gücüyle harmanlıyordu ki bu hisleri, onu izleyen
her drama mütehassısı yeteneği anında fark ediyordu. Rol aldığı pek çok oyunun
yazarı Israel Horovitz’e göre bu tabii acının kaynağı baskıcı bir babaya sahip
olmasıydı.
“Baba” filminde o kadar muazzam bir iş çıkarıyordu ki, F.F.
Coppala bir sonraki filmi The Conversation’da onun için özel bir rol yazıyordu.
Film tarihçisi Mark harris’e göre, John Cazale sadece iyi bir oyuncu değil,
aynı zamanda inandırıcı oyunculuğuyla etrafındakileri de yukarıya çeken bir
yetenekti. Onunla aynı sahnede ve planda yer alan oyuncular da, onun rolünün
ikna gücüyle daha iyi iş çıkarıyorlardı. Philip Seymour Hoffman şöyle diyor: “Onunla
beraber çalışan aktörlerin rolü daha ileri götürmek daha yaratıcı veya kişisel
olup risk almak konusunda ondan ilham aldıklarına bahse girerim.”
Dog Day Afternoon’da (Köpeklerin Günü) ise Sydney Lumet,
senaryosunda 18 yaşında bir yan karakter arıyordu. Bu kez Al Pacino, Cazale
isminde ısrar ediyordu ama Lumet’e göre bu rol için uygun değildi Cazale. Zira
yaşlıydı. Ama Pacino’yu kırmadı ve bir deneme okuması yaptırdı. Şok olmuştu. Kağıt
üzerindeki karakter adeta ete kemiğe bürünmüştü ve Lumet etkilenerek bu rolü
John Cazale’ye verdi. Film tamamlandığında sonuç mükemmeldi.
Filmde canlandırdığı Sal karakteri beklenildiği gibi hüzünlü
ve kırılgandı ve senaryoda neredeyse hiçbir replik mizahi olmamasına rağmen
Cazale’nin hemen her konuşması, fiziği, konuşma şekli ve yüzündeki hüzünle
birleşince güldürüyordu. Ancak bu mizah karakterin trajedisine asla gölge
düşürmüyordu.
John Cazale öylesine bir yetenekti ki, girdiği her rol,
büründüğü her karakter özgün ve daha önce rastlanılmayan türden oluyordu.
Açıkçası bu durum senarist ve yönetmenlerin beklemediği bir şey olsa da, bundan
pişman olan yoktu.
Bu basit, sıradan ve kolay fark edilmeyecek gibi görünen
adamda bir özellik daha vardı. İster şeytan tüyü deyin, ister kimsenin
bilmediği patikaları bilen adam, fark etmez. John Cazale hep en güzel kadınların,
en zeki cins-i latiflerin dikkatini çekti ve gönüllerine girdi. Onunla yolları
çakışan bütün güzel kadınlar aşık oluyordu sanki ona. Bunlardan biri de Meryl
Streep’ti. Measure for Measure’de beraber oynadığı Streep, Cazale’nin çekim
alanına girmişti.
Cazale’nin hayatı inanılmaz sakin yaşayan insanlardan biri
olduğunu söylüyor dostları. Herkesin birkaç dakikada yaptığı şeyleri birkaç saatte
yapmasıyla meşhur olmuştu.
Ve bu sıra dışı adam, bir gün ağabeyiyle yemek için
lokantaya giderken kan tükürmeye başladı. Film gibiydi her şey. Son filmi The
Deer Hunter’ın çekimlerine başlıyordu. Hayatının kadını Meriyl Streep ile
beraber, Robert DeNiro, Christopher Walken, John Savage gibi ustalarla
oynayacaktı. Akciğer kanseri olduğunu söyledi yakınlarına. Ve hastalığı hızlı
ilerledi. Ancak o sadece kendini değil, yakınlarını da iyileşeceğine
inandırmıştı. Bu sebeple çekimlere başladı. Yapımcılar endişelendikçe yakınları
kefil olarak filmi tamamlamasını sağladılar. O ise tek cümle ediyordu artık: “Bunu
yeneceğim!”
Avcı filmini bitirmeyi başardı ama film gösterime girmeden
hayata gözlerini yumdu John Cazale… 42 yaşındaydı ve bir elin parmakları kadar
filmle sinema tarihinin en etkili aktörlerinden biri olmayı başarmıştı. Gözlerini
yumarken elinde dünyanın en güzel oyuncusunun, Meryl Streep’in elleri vardı.
Büyük usta Robert DeNiro’nun John Cazele için söylediği şu
cümle aslında her şeyi açıkça ifade ediyor: “Bazı aktörler fazla zorlayıp
abartıyorlar, ya da gerektiği kadar zorlamıyorlar, ya da ne yaptıklarını
bilmiyorlar. John'da hiç öyle bir şey hissetmedim.”
Rol aldığı 5 film, toplan 40 dalda Oscar’a aday oldu. Bunların
14’ü oyunculuk dalındaydı ve Cazale’nin büyük katkısı vardı. Ve işin enteresan
yanı Cazale asla aday gösterilmemişti. Ve bu büyük yetenek arkasında büyük
filmler ve izler bırakarak geçip gitti.
Baba filminin meşhur sahnesinde Al Pacino gelip
dudaklarından öpüp dillere destan repliği patlatmıştı hani: Senin yaptığını
biliyorum Fredo, çünkü kalbimi kırdın!
Şunu ifade edeyim ki, film festivalleri profesyonelleştikçe
ilgi alanımdan uzaklaşıyor nedense. Amatör ruh daima daha cazip ve endüstrinin
zalim çarklarından kurtarabildiği filmleriyle daha güzel geliyor bana. Yıllarca
İstanbul Film Festivali’ni takip eden bir müdavim olarak son senelerde ihmal
etmemin nedeni belki de bu.
Ancak hakkını da teslim etmek lazım ki, ülkemizde düzenlenen
film festivallerinden en fazla ve en gerçek ‘festival’ de yine İstanbul…
Klasik cümlesiyle ifade edecek olursak; bu sene 32. kez
düzenlenen İstanbul Film Festivali’nde 20 ayrı bölümde 200’den fazla film
gösterilecek. Sinemaseverler 2 hafta boyunca, çoğunu sinema salonlarında görme
imkanı bulamayacakları filmleri izleme şansı bulacak. Filmlere bakmadan önce,
festival hakkında biraz malumat aktarayım:
29 Mart Cuma akşamı İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası
Kongre ve Sergi Sarayı’ndaki açılış töreniyle başlayacak olan festivalde Pedro
Almodovar’ın “I’m So Excited / Aklımı Oynatacağım” filmi gösterilecek. 14 Nisan
Pazar akşamı Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda yapılacak kapanış ve ödül töreninde
ise Altın Laleler ile festivalin diğer ödülleri açıklanacak. Törenin ardından
Altın Lale Uluslararası Ödülü’nü kazanan film gösterilecek.
Festivalin açılış töreninde Türkiye sinemasına yıllar boyu
emek vermiş oyuncu Lale Belkıs, görüntü yönetmeni Aytekin Çakmakçı, oyuncu
Ahmet Mekin ve senarist Ayşe Şasa’ya festivalin Sinema Onur Ödülü takdim edilecek.
Atıf Yılmaz’ın 1966 yılında çektiği, senaryosunu Ayşe Şasa’nın yazdığı Ah Güzel
İstanbul, Lale Belkıs’ın rol aldığı Kalbimin Efendisi ve Ahmet Mekin’in
oynadığı Bir Türk’e Gönül Verdim filmleri de festival programında gösterilecek.
Usta yönetmen Costa-Gavras da festivalin Yaşam Boyu Başarı
Ödülü’nü alacak. Missing / Kayıp, Z ve Eden is West / Cennet Batıda gibi
filmlerinin ünlü yönetmeni Costa-Gavras’a ödülü, “Akbank Galaları” kapsamındaki
filmi Capital / Kapital’in 7 Nisan Pazar günü Atlas sinemasında saat 13.30’da
gerçekleştirilecek gösteriminden önce verilecek. Yönetmen, aynı gün 16.00’da
Akbank Sanat’ta Alin Taşçıyan moderatörlüğünde bir de sinema dersi verecek.
Festivalin bu yılki en son onur ödülü ise, 32. İstanbul Film
Festivali Altın Lale Uluslararası Yarışma Jüri Başkanı Peter Weir’e takdim
edilecek. Gallipoli / Gelibolu, Dead Poets Society / Ölü Ozanlar Derneği, Green
Card / Yeşil Kart ve The Truman Show / Truman Show gibi filmlerinin usta
yönetmeni Peter Weir’e Sinema Onur Ödülü, festivalin 14 Nisan Pazar akşamı
yapılacak kapanış ve ödül töreninde verilecek. Yönetmen, festival kapsamında
sinema dersi de verecek. Peter Weir’in sinema dersi 12 Nisan Cuma günü 16.00’da
Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nde gerçekleştirilecek.
32. İstanbul Film Festivali’nin “Uluslararası Yarışma”
bölümünde festivalin büyük ödülü Altın Lale için, sanat ve sanatçı temasını
işleyen ya da bir edebiyat eserinden uyarlanan 12 film yarışacak. Şakir
Eczacıbaşı anısına verilen Altın Lale Uluslararası Yarışma Ödülü, bu yıl da
Eczacıbaşı Topluluğu tarafından 25.000 avroluk para ödülüyle desteklenecek. Bu
ödülün 10.000 avrosu Altın Lale’nin sahibi olacak filmin yönetmenine, 10.000
avrosu filmin Türkiye’deki dağıtımını üstlenecek firmaya, 5.000 avrosu ise Jüri
Özel Ödülü’nü kazanan filme verilecek.
ALTIN LALE FİLMLERİ
32. İstanbul Film Festivali Altın Lale Uluslararası Yarışma
Jürisi’nin başkanlığını Peter Weir üstleniyor. Weir’ın yanı sıra jüride Berlin
Film Festivali’nde Teddy Ödülü’nü kazanan, festivalin “Dünya Festivallerinden”
bölümünde gösterilecek In The Name Of / …Adına filminin yönetmeni Malgoska
Szumowska, İranlı oyuncu Fatemeh Simin Motamed-Arya ve Screen International
dergisi sinema yazarlarından Marc Adams yer alacak.
Yılmaz Erdoğan’ın iki şairi konu aldığı filmi Kelebeğin
Rüyası, “Uluslararası Yarışma”da Altın Lale için yarışacak filmlerden.
İlk filmi Köprüdekiler, 28. İstanbul Film Festivali’nde
“Ulusal Yarışma”da Altın Lale Ödülü’nü alan Aslı Özge’nin ikinci filmi
Hayatboyu da “Uluslararası Yarışma”da Altın Lale için yarışacak. Hayatboyu,
birbirinden kopamayan ama duygusal bakımdan tıkanan, biri sanatçı biri mimar,
evli bir çiftin hikâyesini anlatıyor.
“Uluslararası Yarışma”nın bir diğer filmi, ödüllü yönetmen
Bruno Dumont’un, Fransız kadın heykeltıraş Camille Claudel’in akıl
hastanesindeki günlerini konu edindiği filmi Camille Claudel, 1915. Filmde
sanatçıyı, Avrupa sinemasının yıldızlarından Juliette Binoche canlandırıyor.
Yönetmenliğini Tony Krawitz’in üstlendiği Avustralya yapımı
Dead Europe / Ölü Avrupa, tarih, suçluluk ve sırlar üzerine bir film. Yönetmenin
Yunan tragedyası formundan esinlendiği filmi, Avrupa’nın geneline yayılmış
suçluluk hissini, ailesinin günahlarıyla yüzleşmek zorunda kalan Isaac
karakteri üzerinden işliyor.
Yaron Zilberman’ın yönettiği A Late Quartet / Son Konser,
Beethoven’in Yaylılar Dörtlüsü Opus 131 adlı olağanüstü eserinden esinleniyor.
Son konserlerinden önce duygusal çalkantılar yaşayan bir klasik müzik
dörtlüsünün ekseninde ilerleyen filmin kahramanlarını, Hollywood’un parlak
oyuncularından Philip Seymour Hoffman, Catherine Keener, Christopher Walken ve
Mark Ivanir canlandırıyor.
The Class / Sınıf filmi ile Altın Palmiye Ödülü kazanan
Laurent Cantet’in ikinci İngilizce filmi Foxfire / Can Ateşi, Amerikan yazar
Joyce Carol Oates’in Türkçeye de Can Ateşi adıyla kazandırılan Foxfire:
Confessions of a Girl Gang romanının uyarlaması. 1950’lerde erkek egemen,
şiddet ve gerilim dolu bir ortama dönüşen New York’ta, beş cesur genç kızın
oluşturdukları çete, kadın isyanını ortaya koyuyor. Laurent Cantet, festivalin
konuğu olarak İstanbul’a gelecek ve filminin gösterimine katılacak.
Yönetmenliğini Lenny Abrahamson’un üstlendiği, Kevin
Power’in Bad Day In Blackrock adlı romanından uyarlanan What Richard Did / Ne
Yaptın Richard?, Dublin’in kaymak tabakasından, altın çocuk tabir edildiği
halde kendine güveni olmayan bir lise öğrencisinin bir anlık öfkesi sonucu
trajediyle sonlanan hikâyesini anlatıyor.
Kenya’nın bugüne kadarki ilk Oscar adayı olan Nairobi Half
Life / Yarım Kalan Hayat, ülkesinde yerli bir film için görülmemiş bir gişe
başarısı yakaladı. Film, Kenya’da küçük bir köyden oyuncu olma hayalleriyle
başkent Nairobi’ye gelen Mwas’ın hikâyesini anlatıyor. Yönetmen David Tosh
Gitonga, içinde mücadele, hırs, suç, fahişelik ve yozlaşma geçen gerçek bir
Nairobi hikâyesi anlatıyor.
It’s All So Quiet / Her Şey O Kadar Sessiz Ki yalnızlık,
cinsel baskı ve yaşlanmak hakkında bir aile dramı. Gerbrand Bakker’in aynı
adlı, çoksatan ödüllü romanını uyarlayıp yöneten, Hollanda’nın ünlü
isimlerinden Nanouk Leopold.
İran’ın yasaklı sinemacılarından Cafer Panahi’nin, yine
gizlice ve yetkililerden izin almadan çektiği son filmi Closed Curtain / Perde,
Berlin Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’ne layık görüldü. Film çekmesi
20 yıl boyunca yasaklanan Panahi’nin, ortak yönetmen Kamboziya Partovi ile
birlikte çektiği Perde, hayat, gerçeklik ve film çekmek hakkında fikirler
yürütürken, hem film türleri hem de öykü içinde öyküler arasında geziniyor.
Yasmina Khadra’nın Türkçe dahil 40 dile çevrilen ve dünya
çapında çok satan kitabından aynı adla uyarlanan The Attack / Saldırı, İsrailli
Arap doktor Emin’in, karısı hakkındaki asıl gerçeği keşfetmesini anlatıyor.
Filmin yönetmeni Ziad Doueiri hikâyeyi olabildiğince sade ve gerçekçi bir
şekilde aktarabilmeyi hedeflediğini söylüyor.
Tarkovski’nin Solaris’inin senaryosunu kaleme almış
Ukraynalı Yahudi yazar Friedrich Gorenstein’in bir öyküsüne dayanan House With
A Turret / Kuleli Ev’in yönetmen ve senaristi Eva Neymann. Film, sekiz yaşında
bir çocuğun gözünden savaşla mahvolmuş bir ülkenin perişan durumunu anlatıyor.
Karlovy Vary, Batum ve Tallinn’de ödüller kazanan filmin yönetmeni Eva Neymann,
festivalin konuğu olarak İstanbul’a gelecek.
Kazakistan’ın en başarılı yönetmenlerinden Darezhan
Omirbayev, senaryosunu da üstlendiği Student / Öğrenci filmiyle Dostoyevski’nin
Suç ve Ceza’sını yepyeni bir bakış açısıyla beyazperdeye uyarlıyor. Bresson
havası taşıyan Öğrenci, neredeyse elle tutulabilir yoğunluktaki umutsuzluk
duygusuyla, komünizm sonrası korsan-kapitalist Kazakistan toplumunun acımasız
bir politik incelemesi.
YERLİ YARIŞMA
Festivalde Türkiye’den, yapımı 2012–2013 sezonunda
tamamlanmış filmlerin bir araya geldiği “Türkiye Sineması” bölümünde “Ulusal
Yarışma”nın yanı sıra “Yarışma Dışı”, “Belgeseller” ve “Yeni Türkiye Sineması”
başlıkları altında 31 film gösterilecek.
Altın Lale Ulusal Yarışma Ödülü için yapımı 2012–2013
sezonunda tamamlanan Türkiye’den filmler yarışacak. “Ulusal Yarışma” jüri
başkanlığını, Türkiye sinemasının usta yönetmenlerinden Tayfun Pirselimoğlu
üstlenecek. Altın Lale Ulusal Yarışma Jürisi’nin diğer üyeleri ressam Komet,
oyuncu Nihal Yalçın, Montpellier Uluslararası Akdeniz Filmleri Festivali
Direktörü Jean-François Bourgeot ve Cine+Club, Classic&Star ve Famiz
kanallarının direktörü Bruno Deloye. Jüri festivalde, En İyi Film, En İyi
Yönetmen, Jüri Özel Ödülü, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi
Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu ve En İyi Özgün Müzik olmak
üzere, toplam 9 dalda ödül verecek.
“Ulusal Yarışma” kategorisinde yer alacak filmler arasından
jürinin seçeceği En İyi Film’e 150.000 TL, En İyi Yönetmen’e ise 50.000 TL ödül
verilecek. İlk kez 2011 yılında para ödülüyle desteklenen Jüri Özel Ödülü bu
yıl da en iyi ikinci filme verilecek. Onat Kutlar anısına verilecek bu ödülü
kazanan filmin yapımcısına Efes tarafından 30.000 Amerikan doları takdim
edilecek. Festivalde En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu seçilecek
isimler 10.000’er TL alacak. 32. İstanbul Film Festivali Altın Lale Ulusal
Yarışma’da jüri ayrıca, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu
ve En İyi Özgün Müzik dallarında da ödüller verecek.
Altın Lale Ulusal Yarışma’da ödül için bu yıl 10 film jüri
karşısına çıkacak. Yarışmadaki 6 film dünya, 2 film ise Türkiye prömiyeri
yapacak. “Ulusal Yarışma” bölümünün filmleri şöyle:
- Özür
Dilerim / Cemil Ağacıkoğlu
- Yozgat
Blues / Mahmut Fazıl Coşkun
- Saroyan
Ülkesi / Lusin Dink
- Kelebeğin
Rüyası / Yılmaz Erdoğan
- Köksüz /
Deniz Akçay Katıksız
- Karnaval
/ Can Kılcıoğlu
- Hayatboyu
/ Aslı Özge
- Sen
Aydınlatırsın Geceyi / Onur Ünlü
- Soğuk /
Uğur Yücel
- Devir /
Derviş Zaim
YARIŞMA DIŞI FİLMLER
Selim Evci’nin Rüzgarlar ve Osman Sınav’ın Uzun Hikâye
filmleri festivalin “Yarışma Dışı” bölümünde izleyicilerle buluşacak.
İlk ya da ikinci filmini çeken yönetmenlerin yapıtlarının
bulunduğu “Yeni Türkiye Sineması” başlığında bu yıl Ömer Can’ın Toprağa Uzanan
Eller, Deniz Çınar’ın İçimdeki Çember, Serhat Furtuna’nın Oyuncu, Dilek Keser
ve Ulaş Güneş Kacargil’in Evdeki Yabancılar, Alpgiray M. Uğurlu’nun Uvertür ve
Ömer Leventoğlu’nun Mavi Ring adlı filmleri gösterilecek.
BELGESELLER
Festivalin Belgesel Danışma Kurulu’nun 40’ın üzerinde
başvuru arasından yaptığı seçki, “Türkiye Sineması”nın “Belgeseller” kuşağında
gösterilecek.
Piran Baydemir’in Fecira, Caner Canerik’in Ot, Münir Alper
Doğan’ın Böyle Söyledi Habip, Kemal Emir’in Zemo, Dilek Göçkin’in Bûka Baranê,
Onur Günay ve Burcu Yıldız’ın Hasret-Garod, Hatice Kamer’in Annemin Pusulası,
Cenk Örtülü ve Zeynep Koç’un İşkenceyi Gördük, Sami Solmaz’ın Savaşın
Tanıkları, Somnur Vardar’ın Yolun Başında, Andrea Luka Zimmerman’ın Taşkafa,
Bir Sokak Hikâyesi, Dieter Sauter’in Adieu İstanbul ve Ayşe Funda Aras’ın
Gurbet Pastası belgeselleri, izleyiciyle ilk kez festival kapsamında buluşacak.
DİĞER ÖDÜLLER
Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği (FIPRESCI) bu yıl
da İstanbul Film Festivali kapsamında ödül verecek. Festivalde Ulusal ve
Uluslararası Yarışma’da yer alan birer filme FIPRESCI Ödülü takdim edilecek.
Başkanlığını Hollanda’dan Dana Linssen’in yapacağı FIPRESCI Jürisi’nde
Avustralya’dan Lesley Chow, İsveç’ten Jon Asp, Kanada’dan Guilhem Caillard ve
Türkiye’den Berke Göl ile Burcu Aykar yer alacak.
İKSV’nin medya sponsorlarından Radikal Gazetesi, İstanbul
Film Festivali’nde her yıl olduğu gibi Ulusal ve Uluslararası Yarışma’da yer
alan birer filme Radikal Halk Ödülü verecek. Radikal Halk Ödülü’nü alacak iki
filmi, festival izleyicileri, festival sinemalarında yer alan Radikal
kutularına oy atarak belirleyecekler. Oy kullananlar arasında çekilecek kura
sonucunda çeşitli ödüller sahiplerinin olacak. Büyük ödülü kazanacak şanslı
izleyici, Radikal Gazetesi’nin davetlisi olarak uluslararası bir film festivalini
izlemek üzere yurtdışına gidecek.
Avrupa Konseyi’nin katkılarıyla 7 yıl önce, yalnızca
İstanbul Film Festivali kapsamında verilmeye başlayan Avrupa Konseyi Sinema
Ödülü FACE (Film Award of the Council of Europe) bu yıl da, “Sinemada İnsan
Hakları” bölümündeki bir filme verilecek. İnsan hakları konusunda kamuoyunda
duyarlılık ve bilinç yaratan, konunun öneminin daha iyi anlaşılmasına katkıda
bulunan 11 filmin gösterileceği “Sinemada İnsan Hakları Bölümü”nden seçilecek
filmin yönetmenine kapanış ve ödül töreninde Avrupa Konseyi’nden bir yetkili
tarafından 10.000 avroluk para ödülü takdim edilecek. FACE Ödülü’ne Avrupa
Konseyi’nin Avrupa sinema yapıtlarını destekleyen Eurimages Fonu da ortak.
İstanbul Film Festivali’nde bu yıldan itibaren, erken yaşta
kaybettiğimiz yönetmen ve yapımcı Seyfi Teoman anısına bir ödül verilecek.
Seyfi Teoman En İyi İlk Film Ödülü’ne, festivalin Altın Lale Uluslararası ve
Ulusal Yarışmaları’nın yanı sıra, “Türkiye Sineması” bölümünde yer alan
“Yarışma Dışı” ve “Yeni Türkiye Sineması” kuşakları ile “Sinemada İnsan
Hakları” bölümünde gösterilen Türkiye yapımı tüm ilk filmler aday olabilecek. Seyfi
Teoman En İyi İlk Film Ödülü’nü kazanan filmin yönetmenine Cem Yılmaz, CMYLMZ
Fikirsanat aracılığı ile 30.000 TL takdim edecek.
İZLENMESİ GEREKEN 10 FESTİVAL FİLMİ
Bu uzun malumat maratonundan sonra, festival programına
bakarak derlediğimiz 10 filme gelirsek… Listeye
göz atmadan önce belirtelim ki, 200 film arasında gezinmek kısa sürede mümkün
değil ancak belli bir renklilik ve çeşitliliği hedefleyerek (söz gelimi izleme
şansımız olmayan ülke sinemalarına öncelik vererek) ortaya çıkan bir listedir
bu. Ve mümkün mertebe her tadı barındırmasına özen gösterilmiştir. (Sıralamaya
dikkat edilmemesi ricasıyla)
1-KON-TİKİ
Bu sene Oscar listesine de giren şaşırtıcı
bir film olan Kon-Tiki, İskandinavya´nın en iddialı prodüksiyonlarından. Film insanın
kendi yolunu seçmesinden yola çıkan destansı ve zorlu bir serüven anlatıyor:
Savaş yorgunu dünyanın gözü 1947´de Norveçli genç maceracı Thor Heyerdahl´a
odaklanır. Bu gencin dudak uçuklatan amacı, Kon-Tiki adını verdiği salıyla
Büyük Okyanus boyunca yapacağı 8.000 kilometrelik deniz seferidir. Ona bu
yolculukta birbirini hiç tanımayan, deneyimsiz beş adam eşlik edecektir.
Norveç´ten hareket ederek dünyanın yarısını sallarıyla aşacaklardır. Ülkesinde
gişe rekorları kıran bu nefes kesici azim öyküsü, Yabancı Dilde En İyi Film
Oscar´ı adayları arasındaydı.
2-DERİN SULAR | DJÚPID | THE DEEP
İzlanda sinemasının aykırı çocuğu
Baltasar Kormákur’u izleyiciler özellikle 101 Reykjavík’ten hatırlayacaktır. Bu
filmin başarısı yönetmene son olarak Contraband filmini çektirmişti. Derin
Sular; 30 yıl önce yaşanan bir hikayeyi buz gibi bir fonda aktarıyor. Mart
1984´te, soğuk bir gecede, İzlanda´nın güney kıyısı açıklarında, bir balıkçı
teknesi içindekilerle birlikte batar. Mürettebattan Gulli imkânsızı başarıp,
bir şekilde kurtulur. Kıyıya ulaşabilmek için okyanusta tam beş saat yüzdüğünü
söyleyince, dayanıklılığın sembolü ve bilimsel bir fenomen olarak ulusal bir
kahramana dönüşüverir. Yabancı Dilde En İyi Film dalında dokuz filmlik Oscar
listesine kalan Derin Sular, Gulli´nin inanılması güç yolculuğunu ve sonrasını
resmediyor.
3-WASSEYPUR ÇETELERİ | GANGS OF WASSEYPUR
Aksiyonla devam ediyoruz. Hint filmlerine –maalesef-
hep mesafeli duranlardanım. Nedense birkaç istisna dışında genellikle Bollywood
filmleri hiç ilgimi çekmediği gibi, günümüz seyircisi için de epey ilkel
bulanlardanım. Elbette gerçekçi Hint sinemasını bu cümleden ayırıyorum. Okurlar,
istisna filmlerin hangileri olduğunu hemen tahmin etmiştir. Wasseypur Çeteleri
normal filmlere nazaran epey uzun olan süresiyle (300 dk) insanı ilk etapta
korkutsa da klasik Bollywood yapısının dışına çıkan bir film. Festival doğal
olarak filmi ikiye bölüp gösterecek. Yetmiş yıllık bir süreyi kapsayan
hikayede, Hindistan´da bir madenci kasabası olan Wasseypur´un hâkimiyetini ele
geçirme hırsı peşinde, birbirlerine kan davası güden rakip ailelerin üç nesil
süren öyküsü anlatılıyor. İngiliz trenlerini yağmalayan Şahit Han, ardından
sadece intikam için Ramadhir Singh´in kömür madeninde işçilik yapıyor. On yılın
sonunda oğlu Serdar Han babasının onurunu kurtarmaya yemin edip Bollywood
sinemasına kafayı takmış bir kasaba olan Wasseypur´un en korkulan adamı oluyor.
Wasseypur artık Serdar Han ile Ramadhir Singh arasındaki savaşla yerle bir
olmuş kasaba değil: İnternet üzerinden kazandıklarıyla etrafa para saçan
lobiciler ve yozlaşmış devlet görevlileriyle dolu... Herkes Wasseypur´un en
güçlü adamı Faysal Han ile aynı safta olmak istiyor. Fakat onun tek arzusu
Ramadhir Singh´i yok etmek. İntikam sadece bu Bollywood saplantılı aileye değil
kasabaya da nüfuz etmiş, artık şiddetli ve kanlı bir yaşam biçimine dönüşmüş.
4-GİZEM | MYSTERY
Altıncı Nesil Çinli yönetmenlerden olan Lou
Ye, Çin sansürünün kurbanlarından. Yönetmen yaklaşık beş yıldır yasaklıydı ve
uzun metraj film çekemiyordu. Geçtiğimiz günlerde The Guardian’da yayınlanan
bir söyleşisinde adeta ‘dünya dönüyor’ diyen yönetmen son filmi Gizem’le, ne
denli tehlikeli(!) biri olduğunu bir kez daha gösteriyor. Gizem, sonradan görme burjuvanın yaşadığı dual
bir hayat ve akabinde yaşanan cinayet ile derinleşen bir öyküye sahip: Lu Jie,
genç bir kadınla otele girerken gördüğü güne dek kocası Yongzhao´nun çifte bir
hayat sürdüğünden habersizdir. Dünyası başına yıkılır ama bu daha hiçbir
şeydir. Birkaç saat sonra genç kadın bir arabanın altında can verir. Vakayı
üstlenen polis memuru olayın kaza olmadığından emindir. Cannes´da Belirli Bir
Bakış bölümünde ilk gösterimi yapılan film, Spring Fever / Bahar Sarhoşu´nun
başarısının izinden gidiyor ve Çinli senarist-yönetmen Lou Ye.
5-UYUM DERSLERİ | HARMONY LESSONS | URAKİ GARMONİ
Bu yıl ilk kez bir Kazak filmi Berlin’de
yarıştı. Emir Baygazin isimli karanlık bir yönetmenin sıra dışı filmi Uyum
dersleri pek çok açıdan ilginç: Aslan, sınıf arkadaşları tarafından herkesin
önünde küçük düşürülünce temizlik konusunda takıntılı hale gelmiştir.
Mükemmeliyetçiliği ve bu takıntısı yüzünden, suç oranının oldukça yüksek olduğu
köy okulunun acımasız dünyasıyla sürekli mücadele etmek zorunda kalır. Aslan,
okuldaki bütün kötülüklerin kaynağı olarak, küçük öğrencileri tehdit ederek
paralarını alan ve okuldaki kurulu güç sisteminin parçası olan çete lideri
Bolat´ı görmektedir. Okulunu bu suçlardan arındırmak niyetiyle, Bolat´a karşı
harekete geçmeye karar verir. Emir Baigazin´in hepsi amatör oyuncular olan
öğrencilerle çektiği bu karanlık ve simgeselilk uzun metrajı, kazak sineması
adına da parlak bir örnek olarak gösteriliyor.
6-KURT ÇOCUK | NEUK-DAE-SO-NYUN | THE WEREWOLF BOY
|
Vücut sıcaklığı 46ºC, gri gözlü,
dişleri jilet gibi keskin... Tehdit edilince bir canavara dönüşen kurt çocuğun
öyküsüdür bu. Beklenmedik bir telefon alan yaşlıca bir kadın, küçükken
kullandığı bir kulübeye gider. 50 yıl önce tanıdığı bir çocuğu hatırlar. Küçük
bir kızken taşındıkları huzurlu köyde, buruşuk koca bedenini karanlıkta
saklayan bir kurt çocukla karşılaşır. Şimdi büyük bir kadın olan küçük kız
çocuğun vahşi gözlerini ve hayvansı davranışlarını asla zihninden atamaz.
Çocuğa bir gün gerçek bir insan gibi yaşayabilmesi için yemekleri sabırla
beklemeyi, giyinmeyi, konuşmayı, yazmayı ve diğer insan davranışlarını nasıl
öğrettiğini hatırlar. Masum çocuğa kalbini açar ve çocuk ona ilgi gösteren tek
kişi olan kıza aşık olur. Ancak tehdit altındayken, hayvansı içgüdülerine yenik
düşüyor ve köylülerin ondan korkmasına sebep oluyordu. Etrafındakiler
tarafındakilerin çocuğa zarar vermesi riskine karşı çocuğun hayatını kurtarmak
isteyen kız, “Bekle beni. Sana döneceğim.” sözünü vererek çocuğu terk eder. Kore
sinemasının yeni umutlarından Sung-Hee Jo’nun ikinci uzun metrajı.
7-PERDE | PARDÉ | CLOSED CURTAIN |
Ayna, Daire, Ofsayt filan derken
İran yönetimi tarafından aforoz edilen yönetmen Cafer Panahi, yine izinsiz
çektiği bir film ile karşımızda. İran iktidarı tarafından 20 yıl sinemadan
uzaklaştırılmaya çalışılan Panahi hakkındaki This is not a film belgeselini
izlemediyseniz, öncelikle onu elde edip izleyin. Cannes'daki prömiyerinde
gösterilmek üzere bir kekin içine saklı bir USB bellekte İran'dan Fransa'ya
kaçırılan belgeselde yönetmen arkadaşı Mojtaba Mirtahmasb, Panahi'nin evinde
geçirdiği bir günü filme aktarmıştı.
Perde de (Aslı Kapalı Perde
olmalı) çok farklı bir film değil aslında. Panahi aynı zamanda oynuyor. İran´ın
en fazla baskı gören sinemacısının yine izin almadan çektiği bir filmini daha
izleme şansı bulacağız. Panahi´nin ortak yönetmeni Kamboziya Partovi. Mekân,
pencereleri siyah perdelerle örtülmüş, deniz kenarında bir villa. Burada
yaşayan senarist ve köpeği, önce ısrarlı, kaçak bir çift, sonra hırsızlar,
ardından da Cafer Panahi´nin kendisi tarafından ziyaret edilir. Hepsi
tutsaktır, villanın içinde ya da zihinlerinde. Panahi filmi için "İç içe
geçen öyküleri ve değişken film türlerini kullanan Perde bu yolla bir sinemacı
için sinemanın neden vazgeçilmez olduğunu vurguluyor: Çünkü sinema dünyanın
gerçek halini gösterme ihtiyacının ta kendisi." Diyor.
8-BABADAN OĞULA | THE PLACE BEYOND THE PINES |
Drive ile bizi şoktan şoka sokan
performansıyla Ryan Gosling, biraz Drive’a, biraz da bizim Yeşilçam filmlerindeki
Cüneyt Arkın’lı baba/oğul metaforuna yakın bir hikayeyle tekrar karşımızda. Malum
Drive’da kahramanımız profesyonel bir sürücü ve dublördü. Babadan Oğula’da ise
bir motosiklet sürücüsü. Film, günahın kalıtsallığına dair sert bir hikaye
sunuyor bize: Luke, yeni doğan oğluna bakabilmek için banka soygunculuğuna
bulaşmış, profesyonel bir motosikletçidir. Yolu çaylak polis memuru Avery ile
kesiştiğinde şiddetli bir çatışma her ikisinin de yaşamını değiştirir. On beş
yıl sonra, bu karşılaşmadan habersiz olan genç oğulları, hepsini kuşaklara
yayılan bir kan davasına sürükleyecektir. Parlak kadrolu, yüksek bütçeli,
heyecanla beklenen bu dramatik gerilim, babalar ve oğulların, hırsızlar ve
polislerin, kahramanlar ve kötü adamların, intikam ve pişmanlığın kesiştiği bir
dünyayı gözler önüne seriyor.
9-İNŞALLAH | INCH´ALLAH |
Anaïs Barbeau-Lavalette Kanadalı bir
belgeselci aslında. Şahsen son derece merakla beklediğim film için yönetmen
şöyle diyor: Bizi sarsan ve dönüştüren yolculuklar vardır. Emin olduğumuz
şeyleri yerle bir eden yolculuklar... Chloe için İnşallah bu türden bir
yolculuk. Chloe, Batı Şeria´daki bir Filistin mülteci kampında, derme çatma bir
klinikte kadın doğum uzmanı olarak çalışmaktadır. Her gün sınır geçiş noktaları
ve aradaki duvarla yüz yüze olan Kanadalı genç kadın, bu durumun etkilediği
bazı insanlarla tanışır: Derin bir sevgiyle bağlandığı hasta Rand, Rand´ın
erkek kardeşi asi direnişçi Faysal, savaşın darmaduman ettiği küçük erkek
kardeşleri Safi ve İsrailli genç asker Ava. Savaşla teması Chloe´yi derin bir
kişisel yolculuğa çeker. Genç kadın bağlılıklarından ve köklerinden koparak boşluğa
savrulur. "Başka birinin mücadelesini insan ne ölçüde sahiplenebilir?
Zaman içinde Chloe´nin karakteri bir savaş alanına dönüşüyor. Savaş tarafından
yutuluyor. Sadece basit bir şahit olmaktan çıkıyor. İşte ifade etmek istediğim
buydu. Böylesi şartlarda bizi koruyan duvarlarımız alçalır. Bizi biz yapan her
şey tehdit altındadır. Buna savaş derler. Bize nüfuz edebilir ve bizi yerle bir
edebilir. Ona karşı bağışıklığımız yoktur."
10-BİR
HURDACININ HAYATI | EPIZODA U ZIVOTU BERACA ZELJEZA | AN EPISODE IN THE LIFE OF
AN IRON PICKER |
Tarafsız Bölge ile gönüllerimizi
fetheden Bosnalı Danis Tanovic yine sarsıcı bir hikaye ile karşımızda. Berlin’de
jüri büyük ödülünü alan film bir cesaret ve umut öyküsü. Danis Tanovic´in bu
son dramının kahramanları, kendilerini oynayan amatör oyuncular. Nazif hurda
demir toplayarak hayatını güç bela kazanmaktadır. Eşi düşük yaptığında hastane,
bebeğin alınması için gereken ameliyat için o kadar yüksek bir meblağ talep
eder ki sigortaları olmadığı için ameliyat olmadan kasabalarına dönmek zorunda
kalırlar. Belli ki Nazif on gün boyunca daha çok çalışarak eşinin hayatını
kurtarmak için daha fazla hurda demir toplayacaktır. Nazif ve eşi Senada, on
gün boyunca çağdaş dünyanın her türlü baskısına ve umursamazlığına maruz
kalacaklardır.
2001 yılında Oscar alan filmi No
Man´s Land / Tarafsız Bölge’nin yönetmeni son filmi için "Bu film, gerçek olayları beyazperdeye
taşımaktadır. Filmin asıl amacı, Bosna Hersek´te, Roman toplumu özelinde
azınlıkların maruz kaldığı ayrımcılığı göz önüne sermektir. Aramızda iyi
insanlar olduğu sürece hiçbir sistem insanlık dışı değildir." Diyor.
Bu kadar malumat yeterli değil diyorsanız şuradan daha ayrıntılı inceleyebilirsiniz festivali.