Galiba cümle Friedrich Nietzsche’ aitti ve şöyleydi: “Kalabalığa
derin görünmek isteyen kimse karanlığa yönelir, kalabalık da dibini görmediği
her şeyi derin sanır.”
Ve şöyle yazmıştı yazılarını genelde beğenerek okuduğum bir
yazar; “Taksim'de Gezi'de herkes çöp topluyor, yemek yapıp dağıtıyor, küfür
edenleri uyarıyor, birbirini kolluyor. Geleceğimizin erken bir fotoğrafı.”
Açıkçası diğer beyaz adamların mevzuyla ilgili zorlama romantizmleri pek ilgili
çekmemişti ama bu iddialı cümleler hakikaten ilginçti. Yoksa Ayşe Arman
vapurlar felan mühim değildi…
Vakit ikindi sonrasıydı ve Taksim'e çıkan yolların
kaldırımlarından çift yönlü bir insan trafiği vardı. Hava kararmadan aşağılara
inmek isteyen aceleci turistler ile akşam karanlığında alanda olmayı tercih
ettikleri belli olan, Taksim’e doğru yürüyen acelesi olmayan göstericiler.
Taksim’e çıkan her yolun sonunda olduğu gibi Sıraselviler’in
girişinde de devasa bir barikat var. Genelde demirler kullanılmış. Küçük bir
gezinti sonrasında buranın durumu en iyi olan barikat olduğunu görüyoruz. Bazı
sokakların girişinde kamyonlar yan yatırılmış, bazılarında otobüsler yakılıp,
harap edildikten sonra enlemesine konulmuş, bazılarında ise polis araçları
barikat olarak kullanılmış. Marmara otelinin önünde televizyonun canlı yayın
aracı tahrip edilmiş, üzeri sloganla dolu, hatıra resmi çektiriyor
göstericiler. Bana çok ilginç geldi ama durumdan rahatsız gibi görünmüyorlardı
açıkçası.
Taksim’deki büyük anıt da dahil olmak üzere yüksek olan her
yere örgüt bayrakları, sloganlar asılmış. Büyük bir kentin en mühim meydanından
çok bir banliyö görüntüsü var Taksim’de. Buraya gelmem de ayrı hikaye:
Bulunduğum yer metro ile ulaşımı mümkün kılmıyordu ve özel
araçla oralara kadar gitmenin mümkün olmadığını biliyordum. ‘acaba giden taksi
olur mu?’ endişesiyle yola baktım ki, tam da Sıraselviler’den bir tanesi çıktı karşıma.
En fazla yirmibeşinde bir genç. Ve ben daha sormadan çıkan kısmın özetini geçti
adeta. İlk şoku enteresandı: “Müşteri vardı, bir baktım gürültü, ardından
kalabalık, derken taş yağmuru başladı. Yapıştırdım abi, ne yapayım, baktım iki
araç çarpraz durmuş, durursam araba pert olacak, çektim el frenini kızakladım,
hafiften tamponla park yerindeki arabalara vurdum ama anında uzadım ordan…”
İnmeden önce zıpkın kaptan şoförüm uyarıyor; abi duman
görürsen genzin ilk yanarsa biberdir, koku ilk gelirse portakal, işte o pis,
hemen kaç!!!
Sanki nargile tarifi yapıyor gibi çok kolay söyledi bunları.
Eylemciler ellerinin yetiştiği her noktaya slogan yazmış.
Hatta biri şöyle, ‘Slogan yazacak boş duvar bulamadım!”
Marmara oteli zarar görmemiş gibi duruyor ama kapıdaki
görevliler acayip tedirgin. Hemen altındaki Starbucks talan edilmiş ve Devrim
Büfe yapılmış. Simit, su, çay servisi yapılıyor. Her şey bedava…
AKM uzaktan çok ilginç görünüyor. Damında bir sürü insan. Kimi
gösterici, kimi medya mensubu, kurmuşlar tripodu görüntü alıyorlar. İki sevgili
ayaklarını sarkıtmış, mehtabı izler gibi meydanı izliyor. Ve AKM’nin ön tarafı
neredeyse pankart ve bayraklarla dolu. Bu yaşıma kadar ismini duymadığım parti
ve örgüt isimleri. Hepsi özgürlük vaat ediyor.
‘AKM’yi yıktırmayız’ şeklinde bir iddiası var bu
eylemcilerin. Yani önem veriyor beyaz insan bu binaya. Fakat neredeyse tamamen
harabe haline gelmiş durumda. Camlar kırık, içerisi karanlık. Girip bir bakalım
niyetiyle oraya yöneliyoruz ama ne mümkün. Ağır bir idrar kokusu ve her taraf
tam mezbelelik. Bu kadar önem verilen binaya bunun yapılması biraz garip
açıkçası.
Bir çöp toplayan adam var Maçka tarafındaki çıkışta.
Eylemcilerin bize büyük bir romantizm eşliğinde gösterilerek topladıkları çöp
torbalarını koydukları yer burası. Küçük bir plastik torba tepesi. Adam,
etrafında atılan sloganları umursamadan torbaları karıştırıyor. En çok plastik
şişelere talep var. Bir halk otobüsü neredeyse iskelet halinde. Kız arkadaşını
ve onun yancısını yanına alan bir genç direksiyona oturmuş, hadi sizi istediğiniz
yere götüreyim diyor. Kikirdeyerek hatıra fotoğrafı çekiyor gençler. Hemen
arkasında bir emniyet aracı da yakılmış ve enkaz halinde. Onun içinde bir
delikanlı şapkasını yüzüne kapamış uyuyor. Sprey boyayla kapatılmaya çalışılan
yazının sadece ‘emniyet’ kısmı görünüyor.
Yine o kesif amonyak kokusu. Fakat zamanla alışıldığından
olsa gerek, kimsede rahatsızlık emaresi yok. Belki de atılan gazdan dolayı
kokuya alışkınlık var.
Parkın girişindeki inşaat barakalarının camları yok.
Duvarlarda sloganlar üst üste yazılı durumda. Üç çocuk ele geçirdikleri bir
polis kaskıyla oynuyor. Biri başına takıyor, diğeri sertçe kafasına vuruyor ve
ortak tepki: “İşlemiyor lan!”
BDP organize bir şekilde eğleniyor. Müzik sistemleri var, halay
çemberi oluşturmuş ‘şemmame’ oynuyorlar, biraz ötede bir minibüsteki ses
sisteminden rahmetli Cem Karaca haykırıyor, “ben bir ceviz ağacıyım Gülhane
parkında. Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında…”
Yıllar önce ödül töreninde Ahmet Kaya’ya çatal bıçak
yağdıranların muadilleri parkın orta yerinde gayet entelektüel bir gururla
sohbet ediyorlar.
Anti-kapitalist Müslümanlar da bir yer kapmış. Kocaman bir
pankartın altında başı açık kızlarla kapalılar memleket meselelerini vuzuha
kavuşturuyor. Barakaların dibine birkaç kadın oturmuş. Kiminin kucağında
çocuğu, kimi bebek arabasında. Yorgunlar belli. ‘Süt bitti nereden bulabiliriz’
diye bağırıyor bir genç anne.
Gezi Parkı’nın hemen girişindeki ilk geniş alana upuzun bir
pankart asılmış: Kızıl Meydana hoş geldiniz. Kim ne derse desin, mevcut kalabalık
ile eylemin en başındaki kitle arasında çok büyük bir profil farkı var. Standlar
var mesela komünist efsanelerin posterleriyle süslenmiş, kitap-dergi filan
satıyorlar. Başka bir stantta iki genç kız Ekim Gençliği Yaz kampı
kampanyasının satışını yapıyor. İzmir-Özdere’de olacakmış. ‘özgürlüğümüz için
buluşuyoruz’ yazıyor ilan afişinde.
Garip bir panayır kurulmuş sanki, tüm bu sıra dışı manzara
normalmiş gibi davranıyor çoğu eylemci. Gecikmiş bir 1 Mayıs yaşanıyor adeta.
Bir de ekmek derdinde olanlar var tabi. Çöp toplayan gariban
gibi. Su satıyor kimi, kimi bayrak. Biri deniz gözlüğü satıyor, bir genç
pazarlık yapıyor bermuda şortuyla.
Bir genç kız erkek arkadaşını getirmiş ama çocuk durumun
idrakinde değil gibi, ‘Çağla Natuliste filmi kaçırmayalım olur mu?’ diyor kız
çekiyor kolundan gel bak, dilek ağacı var burada. Tahrip edilen bir araç adeta
dilek ağacına dönüştürülmüş. Herkes bir şeyler yazıp yapıştırıyor. Meraklı
insanlar da okuyorlar bunları. Biri çok enteresandı: “Bizleri mutlu etiğin için
teşekür ederiz Tayip amca:)”
Elbette başta dilek ağacı olmak üzere, her şey güllük
gülistanlık ve zeka içeren esprilerle süslü değil Taksim’de. Bir kere kim ne
derse desin District 9 filminin platosuna dönmüş Taksim Meydanı. Yakılan araçlar,
kırılan cam çerçeveler, her taraftan sarkan bayraklar, sloganlar…
Duvarlar mesela… Sloganlarla dolu ve arada müthiş zeka
parıltısı taşıyan örnekler olsa da, bir nefret ve öfke kusan dil hakim Taksim’i
çevreleyen bina duvarlarında. En galiz küfürlerden, en uçuk özgürlük naralarına
kadar. Taksim yaşanan travmanın derinliğini göstermesi açısından çok önemli
verileri taşıyor hala. Amonyak ve gaz kokuları altında.
Russel’in o müthiş lafı eşliğinde eylem alanını terk ediyorum: “İnsan olduğunuzu hatırlayın. Geriye kalan her şeyi unutsanız da olur!"
Pek çok alanda bayrağı kaybeden Hollywood’un elinde kalan
nadir mevzilerden biri bilim-kurgu türü. Amerikan sineması bu türe dair o kadar
büyük ve önemli filmler üretti ki, tatmin çıtası kolay ulaşılır bir yükseklikte
değil. Açıkçası, yeni çıkan her bilim-kurgu örneği bu nedenle çok fazla şansa
sahip olamıyor. Karanlıktan Gelen (Dark Skies) bu türün en cazip temalarından
birine; uzaylı meselesine, gizem ve korkuyu da ekleyerek etkileyici olmaya
çalışan bir film.
Üniversite yıllarımda oturduğumuz semtte bir adam vardı.
Yaşını tam tahmin edemediğimiz bu tuhaf adam, zaman zaman bekar evimize gelir
ve inanılması zor şeylerden bahsederdi. Anlattığına göre, yaklaşık 20 yıl önce
uzaylılar onu evinden alıp, daha önce hiç görmediği yerlere götürmüş, bir
şekilde beyninin kopyasını almış, genetiğine müdahale etmiş ve yine bir gece
yarısı geri getirip evine bırakmışlardı. Merak dolu bakışlarımız eşliğinde
sorduğumuz hemen her soruya kendi mantığı içinde cevaplar veren bu tuhaf adam,
ilk etapta dinleyenleri etkilese de, farklı günlerde sorulan aynı sorulara
farkla cevaplar verdiği için, hemen herkesten ‘deli’ damgası yemişti bile. Ve
sadece bir soruya cevap ver-e-mediğini hatırlıyorum. O da şu: “Peki abi, bu
uzaylılar, bu kadar insan varken neden seni seçtiler?” Önce biraz bozuluyor ve
sonra sorunun hakkını teslim ediyordu: “İşte onu ben de bilmiyorum ama bir gün
ortaya çıkar sebebi!”
Scott Stewart, kariyer olarak görsel efekt sahasında
uzmanlaşmış bir isim. Çok büyük projelerde görev almış. Iron Man, Red Cliff,
ünlü bilim-kurgu klasiği Blade Runner’in revizyonu gibi önemli işlerde onun
ismi de var.
Üstelik eli kalem tutan biri Steward. Daha önce Kıyamet
Melekleri (Legion) ve Kutsal Savaşçı (Priest) isimli iki özgün ama vasatı
aşamayan filmi hem yazımına katkıda bulunmuş, hem de yönetmenliğini yapmıştı. Her
iki filmin de hem tür açısından, hem de muhteva olarak bir takım ortak
paydaları vardı. Steward, sadece bilim-kurgu tarzını kullanmıyor, buna birkaç
farklı tür ve küçümsenmeyecek derecede inanç referansları ekleştirerek
yapıyordu filmlerini. Karanlıktan Gelen, yönetmenin bu türdeki yolculuğunda
üçüncü durağı. Açıkçası yönetmen, daha önce çektiği iki filmin bazı yönlerini,
ya izleyiciyi çok tatmin etmediği için tırpanlamış ya da artık o alanda
söyleyecek başka şeyi kalmamış. Bu nedenle Karanlıktan Gelen, ‘Uzaylılar’
klişesine fazlasıyla sahip ve neredeyse yeni bir şey söylemeyen bir yapım.
Hikaye şöyle: Şehrin kenar ama fakir olmayan mahallesinde
yaşayan genç bir aile rutin hayatlarını mutlu-mesut şekilde devam ettirirken,
bir anda evlerinde garip şeyler olmaya başlar. İlk başlarda hırsızdan
şüphelenirler ama öyle olsa bile çok muzip biri olmalıdır hırsız. Zira pek bir
şey çalmadığı gibi, evdeki eşyalar ile tuhaf şekiller çizer, ortalığı birbirine
katar. Klasik güvenlik önlemleri almaya çabalarken, küçük çocuklarının da
tuhaflaştığını görürler. Ve en inanılmaz olan olur, eve gelenler hem çok
gizemli, hem de ısrarcıdırlar. Aile bir anda uzaylıların ürkütücü tehdidi
altında kalır.
Film, Steward’ın önceki yapımlarından ziyade mebzul miktarda
Paranormal Activity ve Ruhlar Bölgesi filmlerine benziyor. Yapımcının aynı
olması bu nedenle tesadüf değil. Birinde cin vs, diğerinde ruhlara atfedilen
gizem, Karanlıktan Gelen’de uzaylılara yükleniyor. Bu nedenle bu iki filmi hatırlatan epey sahne
var. Scott Steward’in biraz önce bahsini ettiğimiz iki filminin, son filminden
farklı olmasının nedenlerinden biri de, yapımcının bu işe fazla bütçe
ayırmaması olabilir. Bir önceki filmini 60 milyon dolara çeken yönetmen, bu
filmi için sadece 3.5 milyon dalar harcamış. Dolayısıyla Karanlıktan Gelen,
yüksek sahne pek içermediği gibi, genellikle Paranormal Activity gibi evin
içerisinde geçiyor.
Filmin sıkı sıkıya sarıldığı ilk kavram, ailenin korunma
güdüsü. Çaresiz durumda kalan kalan modern insanın, aradığı çıkış yöntemlerini
sırayla uygulayan sıkışık aile, kendi kavramlarına sıkı sıkıya sarılarak belayı
defedebilmeye uğraşıyor Karanlıktan Gelen’de. Bununla beraber, film salt bir
uzaylı tehdidi ile sınırlı kalmıyor, Amerikan hayatının günceline ait pek çok
meseleyi de yan mesele olarak işliyor. Ekonomik sıkıntı, işsizlik, bozulan
dengeler vs.
Film, neredeyse tüm süresi boyunca hiçbir sürprize sahip
olmadan, sadece seyirciyi tedirgin etme güzergahında ilerlerken, kendini
kaptıranlara iyi vakit geçirtiyor ve esas vurucu darbeyi finalde yapıyor. Scott
en iyi bildiği şeyi, görsel ve işitsel efektleri başarıyla uygulayarak filmin
gerilim dozunu hep yukarıda tutuyor. Karanlıktan Gelen’in başarılı olan
özelliklerinden biri de, filmin ana korku öğesi olan uzaylıları çala-kamera bir
iki planda gösterip, gerilimi buna rağmen sağlayabilmesi.
Son tahlilde şunu söyleyebiliriz; her ne kadar düşük bütçeli
bir prodüksiyon gibi görülse de, musallat olan belayı (ruh ya da cin yerine
uzaylılar) değiştirerek kontrollü bir film olmuş Karanlıktan Gelen. Ait olduğu
kültür gereği, çok fazla hakim olamadığı post-apokaliptik mevzular yerine
(Priest ve Legion örneğinde olduğu gibi) daha güncel ve bilim-kurgu
perspektifiyle klişe hikayesiyle kısmî bir başarıya da ulaşıyor. Neticede bu
türe uzaktan muhabbet gösterenleri sıkmayacak, türün aşinalarını tatmin edecek
bir yapım çıkıyor ortaya.
“Sizi severim ama hakikati daha ziyade
severim…”
Aristo (Eflatun’a hitaben)
Bu satırları takip edenler İslam’ın sanata, özellikle
sinemaya bakışını defaatle ele alan yazılar kaleme aldığımızı
hatırlayacaklardır. Hassaten Kur’an’ı Kerim’in gerek biçimsel –metin- olarak
(tabiri caizse benzersiz bir sinematografiyle) gerekse içerik olarak (Tam da
dünya sinemasının hikaye bağlamında tıkandığı son dönemlerde) son derece bakir
ve benzersiz bir kaynak olabileceğini çok kere ifade etmeye çabaladık.
Keza Risale-i Nur’lar da benzer bir bakış açısıyla ele
alındığında Bediüzzaman Hazretleri’nin hem sinemanın temel kullanım unsurlarına
(Flash Back, Flash Forwad, anlatım açıları da dahil) şaşırtıcı derecede hakim
olduğunu ve özellikle anlatım dili olarak öykü ve his aktarımında -Hazreti
Üstad’ın sinemanın keşif yıllarında yaşamasına rağmen-, günümüz sinema dilini
aşan bir üslup kullandığını da çok kere vurgulamıştık.
Türk Sineması ‘altın çağ’ denilen dönemde yılda 300’den
fazla film üretiyordu. Ancak bu üretimin de bir noktadan sonra tıkandığını,
birbirine benzer hikayelerin, birbirinin neredeyse tıpkı basımı filmler ile
seyirciyi salonlardan kaçırdıklarını biliyoruz. Ve kısa süre sonra gelen
yabancılaşma.. Film dilinde yabancılaşma, hikayede yabancılaşma, oyunculuklarda
yabancılaşma. Neredeyse özgün hiçbir şeyi kalmadı Yeşilçam’ın ve tabiri caizse
uzun bir fetret devri yaşadı.
HİZMET VE GÖRSEL SANATLAR
Hizmet; bidayetinden beri teknolojiyi, hassaten görsel sanatları
ziyadesiyle kullanıyordu. Hatta bundan dolayı, konvansiyonel sair topluluk,
hareket ve hizmetlerden eleştiri bile alıyordu, diyebiliriz. Fakirin öğrencilik
yıllarına rastlar o dönem. Ülke genelinde sinemanın ciddi anlamda bir fetret
dönemi yaşadığı ve video teknolojisinin gelişmesi, video playerlerin hemen her
eve girmesi (Betamax/VHS) bu formatta sanat ürünlerinin artmasına neden
olmuştu. Pek çok önemli yönetmen, pek çok önemli filmi video formatında yaptığı
için sinema salonlarında gösterime girme imkanı da bulamamıştı.
Başta Sema Video olmak üzere, resmi/gayr-ı resmi videokaset
kiralama/satma işi yapan kurumlar adeta arı gibi çalışıyor ve Hizmet, bu
sektörü hem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ufkunun birer semeresi olan vaaz ve
nasihatlerini, hem de izlemeye uygun bulunan sinema ürünlerini kendi
networkünde dolaşıma sokuyordu. Açıkçası çok bereketli ve semereli bir dönemdi.
Elbette, aradan geçen zaman hem hizmeti global ölçekte etkin
bir aktör ve hayatın her alanında olduğu gibi, sanat sektöründe de artık söz
söyleyebilecek duruma getirdi. Artık sadece, bizlere sunulan fikir ve sanat
eserlerini tüketip, bu konuda yorum yapan değil, aynı zamanda proje üreten bir
noktaya gelmiş bulunuyoruz.
Ve elbette tek başına bir şükür vesilesi olan bu durumda,
çok da dikkatli olunması gerektiğinin idrakinde olmak gerekiyor. Sanat alanında
verilecek her ürün, kolektif bir şuurun ortak semeresi sayılacağı (öyle olmasa
bile, öyle bir algı oluşturacağı) herkesin malumu. Dolayısıyla, üretilen her içeriğe/sanat
eserine dünya çapında bir camianın bu alandaki arz-ı endam edişi olarak
bakılmaktadır.
Şunu da ifade etmek lazım; böylesi bir bilinç ve arka plana
sahip olan hareketin üreteceği her ne ise, her zaman en üst düzey olmayacaktır.
Böyle olması da beklenemez elbette. Ancak, kolektif şuurun nişanesi olan
birikim ve tecrübenin, üretilen her esere yansıması da zaruridir. Dolayısıyla,
kademeli bir kaliteleşme, pey der pey bir rafineleşme olması gerekir.
Söz gelimi, yeni bir gazete çıkarılacaksa, bunun Zaman
gazetesinden daha alt kalitede bir mevkute olması beklenemez. Keza TV
sektöründe yapılacak her yeni hamlenin alt sınırı bellidir.
ÖNEMLİ BİR KISTAS: SAMİMİYET
Tekrar sinema alanına dönecek olursak. Daha önce üretilen
sayısı sınırlı birkaç filmin elbette istenilen ve arzu edilen seviyede olmadığı
muhakkak. Ancak, o eserlerin en azından
hizmetin bu sektördeki ilk ürünleri olmasının getirdiği belirli bir tolere
edici bakış açısıyla değerlendirildiğini de bilmek lazım. Bununla beraber,
önceki örneklerde çok önemli bir ortak payda vardı: samimiyet. Eserler, her ne
kadar arzu edilen kalitede olmasa da, içerdiği samimiyet her karesinde
hissedildiğinden, hep hoş görüldü ve ‘inşallah daha iyisi yapılır’ temennisi
ile karşılandı.
Şüphesiz Selam filmini de böylesi bir arka plan ile izlemeye
başlamak durumundayız.
Bu perspektif ile alındığında Selam, ele aldığı kahramanlık hikayelerinin
etkileyiciliğinden maça ‘1-0’ önde başlayan bir film. Neredeyse her hikayesi
başka bir filme konu olabilecek bir hareketin anlatıcılığına soyunmak, böylesi
bir üstünlükle başlamayı kaçınılmaz kılıyor zaten. Dolayısıyla Selam’ın
anlattığı hikaye, filmden bağımsız olarak başlı başına etkileyici ve belli
miktarda epik unsunlar içeriyor.
Film, üç öğretmenin hikayesini parçalı olarak anlatırken,
çok da uzak olmadığımız, bir şekilde daha önceden okuyup, aşina olduğumuz üç
öyküye yaklaşıyor. Bu anlamda Türk halkının yabancısı olmadığı kahramanlar ve
tiplemeler var. Sıkıntı şu; bu karakterlerin eklemlendiği hikayeler ve derinleşmeler
ne kadar sağlıklı ve doğru?
Yeri gelmişken bir hakkı teslim etmemek olmaz; Selam bir
sinema filmine layık bir görselliğe ve resim temizliğine sahip. Oyunculuklar
yer yer aksasa da, genel olarak derdini anlatabilen bir yapım.
Bu sütunların takipçileri, sinemaya bakış açımızda ‘iyi/kötü’
perspektifinden ziyade ‘olmuş/olmamış’ ya da ‘başarılı/başarısız’ düşüncesinin hakim
olduğunu bilirler. Dolayısıyla Selam ‘kötü’ bir filmden ziyade –maalesef-
olmamış denebilecek bir sinema eseri. Film, olumlu ve üstün özelliklerini cömertçe
harcayan, dahası; bazı yönleriyle epey riskler ve yanlış anlaşılmalara son
derece müsait bir yapı içeriyor. Elbette, tüm bu sıkıntılarda belli bir kasıt
ya da art niyetten ziyade, yetkin olamama durumu var. Filmin oturtulduğu temel
mantık ve mesaj ekseninin de küçümsenmeyecek boyutta riskli olduğunu söylemek
zorundayız.
Şüphesiz filmi yapan arkadaşlar ciddi emek ve efor sarf etmiş
ve şüphesiz kuşku götürmeyecek bir samimiyete sahip film. Ancak, bazı
durumlarda samimiyet tehlikeli bir rendeye dönüşüp, anlatılmak isteneni yanlış
algılamaya sebep olabilecek ters tepen bir silaha dönüşebiliyor. Bu durum bazen
çok tehlikeli sularda ve yanlış anlaşılması çok olağan mesajların altını ısrarla
çiziliyor.
İsterseniz filmin temel zaafları, riskleri ve sıkıntılarını teker
teker ele alarak ne demek istediğimizi izah edelim:
İlk olarak ‘aşk’ kavramına, nirengi noktası
inanç ve iman olan bir hareketin tamamen dışından, seküler sığlıkla bakmayı
tercih eden bir film Selam. Bu durum, hem haksızlık hem de vebal gibi geldi. Dünyanın
dört bir yanında bin bir cefa, çile. ıstırap ve hasret ile yapılan hizmetlerin temel
motivasyonu olan ‘ilahi aşk’ı, son derece sığ (üstelik bu sekülerleşme de ciddi
zaaflar içeriyor) ve beşeri bir alana
kaydırarak hem hizmete büyük haksızlık ediyor, hem de negatif bir örneğin
altını kalınca çizerek, adeta meşrulaştırma girişiminde bulunuyor.
Dahası; bu aşk, klasik olarak işlenilen bir aşk da
değil; üçlü bir aşktan bahsediyor film. Avantür tarzın –tabiri bağışlayın- ‘iki
köpek bir kemik’ olarak kabataslak ifade ettiği kadim çatışmayı filmin
merkezine oturtmayı deniyor. Selam’da her şeyin önüne geçirilen aşk üçlü bir
aşk, yani; “sevdiğim başka, sevenim başka” arabeskliğinden başka bir şey değil
ne yazık ki!
Bu aşk üçgenini çizerken, hizmete bir de kötülük
ediyor Selam. Temel motivasyonu uhrevi parametreler olan hareketi, nefsanî
hislerine alet eden bir karakteri hikayeye dahil ederek olağanlaştırıyor.
Açıkçası bu hem haksız, hem de çok riskli bir durumdur. Bilmem kaç kurban
vererek sevdiği kızın yanına gitmek isteyen genci, hikayenin sonunda neye
dönüştürürseniz dönüştürün, akılda başka şeyler kalabiliyor; mesela, Kimse Yok
Mu’ya 100 kurban bağışla, aşık olduğun kızın yanına götürsün seni! Bakınız şu
cümleler bir sözlükten alındı: “Kimse Yok Mu derneğini miydi filmdeki, 100
kurban daha bağışlayınca zengin bebesi Berkecan’ı hoşlandığı kızın yanına
yolladılar, demek ki hayır derneklerinde de rüşvetle istenilen şey
yapılabiliyormuş mesajı veriyor.”
Kaldı ki bu "müptela aşık" arketipi de
sorunlu ve yapmacık. Seyirci bu nefsanî istekli gencin, dünyevi aşkına,
bırakınız saygı duymayı gülüyor sadece!
İyi ve kötü karakterize edilirken de hem
dikkatsiz hem çok kaba bir dil kullanıyor film. “İyiler neden iyi, temel
motivasyonları nedir?” gibi bir derdi olmadığı gibi, kötüler de öylesine kötü,
hiçbir gerekçelendirme, sebep yerleştirme çabası yok filmin. Böyle olunca,
himmet toplayan kadın da, buna karşı çıkan baba da havada kalıyor, kaba bir
arabesk figürü gibi duruyor.
Filmin dramatik dili de çok iptidai, ilkel ve
neredeyse mizaha kaçacak türden. Pek çok sahnede seyircinin kahkaha atması çok
muhtemel… Artık günümüz seyircisi çok kaliteli yabancı filmleri de
izleyebiliyor, dolayısıyla yaptığımız filmlerin dil ve estetiğinin onlar kadar
olmasa da en azından onlara göre komik sayılabilecek bir seviyesizlikte
olmaması lazım. Keza dramanın yine temel özelliklerinden olan ‘Söylediğini
gösterme, gösterdiğini söyletme’ kaidesi neredeyse paramparça ediliyor.
Seyirciye tabiri caizse ‘aptal’ muamelesi yapılarak (söz gelimi beyazların arabasına
almadığı için çocukları ölen zenci aile) aynı mesaj neredeyse 6-7 kez veriliyor
yine de doymuyor film. Biz Afrikalı ailenin dramını gözlerimizle görmüşken,
bunu tekrar tekrar söyletmenin mantığını anlamak mümkün değil. Afganistan’daki
aç çocukların durumu da çok farklı değil.
Bununla beraber, anlatılmaması gerekeni
defalarca anlatan film, anlatılması gerekeni yarım yamalak ortalık yerde
bırakarak pek çok noktada algı eksikliğine de sebep oluyor. Bosna hikayesindeki
öğrencilerin esas meselesini, biz mevzuyu dışarıdan bilmesek, anlamak mümkün
değil sanırım. Nehirde boğulan öğretmenin hikayesi çok meşhur olduğu için daha
bu sahnenin ikinci dakikasında öykünün gidişatını biliyoruz. Köprü üzerinde
çocuğa didaktizm şahikası konuşmayı dakikalarca yaptırmak, üstelik bunu
telaffuz sorunundan dolayı seyircinin tam anlamaması ciddi bir zaaf.
Film, belli bir omurga hikayeye yaslanmadığı
için parçalı şekilde anlatılıyor ve adeta öykü zıplayarak ilerliyor. Bu hikaye
parçalanmışlığı, filmin sair sütunları da doğru dürüst inşa edilmediği için,
bir süre sonra tamamen dağılıyor. Üç ayrı hikaye, bir ana örgü ile ortak bir
şekilde ilerlemiyor, her hikayenin kendi güzergahı var ancak, üç hikayenin de
hedefi çok zayıf ve yetersiz. Afrika'da ırkçılık önyargısını kırmadaki hizmetin
rolü alabildiğince basite indirgenerek anlatılıyor. Ve maalesef bırakınız
inanmayı 'Gerçek kesit' türünden dramatizasyon seviyesine iniyor durum. Bosna
hikayesi de öyle. Tıpkı Afrika gibi, yaşanmış bir olaya dayanan hikaye,
dramanın doğası gereği daha yükselmesi gerekirken, hakikatin yanında daha da
cılızlaşıyor ve bir yerden sonra tamamen kartonlaşıyor. Afganistan ise, büyük
ihtimalle çekimlerin zor koşullarda yapılmasından dolayı, hem hikayenin
kahramanlarını doğru dürüst tanımıyoruz, hem derme çatma dekorlarla Afgan
halkının temel acılarını bırakınız lineer yansıtmayı, daha da aşağı çekildiğini
görüyoruz.
Üstelik film, hangi konuya ne kadar gireceği
meselesinde de savruk ve kararsız. Hikayeler ile ilgisi olsun olmasın,
neredeyse hizmete müteallik her şeye bir şekilde bulaşıyor ve bir yere bağlamak
gibi derdi olmadan öylesine ortalık yerde bırakıyor: Himmet, hicret, eğitim,
STK, Türkçe Olimpiyatları vs. Hepsine değmeye özen gösteriyor ama doğru dürüst
bir şey de söylemediği gibi, adeta biçer döver gibi başak tarlalarını dümdüz
ederek geçiveriyor. Bunu yaparken genellikle parodi düzeyinden bir adım ötesine
geçemiyor yazık ki!
Oyunculuk konusu ise ayrı bir üzüntü kaynağı.
Elbette filmde rol alan oyuncular ellerinden gelenin en iyisini yapmayı
denemişler ama korkarım ki, bu yetmemiş. Bosna’da görev yapan öğretmenin
doğallığı dışında oyunculuk yok denecek kadar zayıf. Onu da başarısız bir
boğulma aksiyonuyla nehirde batırıp harcıyor film. Hele Afganistan’daki bayan
öğretmen adeta bir fresk gibi hissiz duruyor. Buna, sponsorlardan temin edilmiş
gıcır gıcır kostümler de eklenince, inandırıcılık neredeyse mümkün olmuyor. Selam,
film dili, anlatımı, içeriği ve oyunculuğu ile 10 yıl önce Samanyolu’nun
yayınladığı herhangi bir dizinin bir bölümünden daha kaliteli değil ne yazık
ki!
Şüphesiz belli bir zihinsel yaklaşımla, böylesi
bir filmin, izleyici profilinin hoşuna gidecek bazı unsurları içermesi
hesaplanmış. Türkçe Olimpiyatları sekansı da böyle bir şey. Ama Allah aşkına,
izlerken göz yaşlarımızı tutamadığımız bu organizasyonu, arabesk bir iki aşık
öğretmenin melodramatik buluşmasına dönüştürmek, biraz vicdansızlık değil mi?
Selam filmi, kanaatimce ecdada da büyük
haksızlık yapıyor. Merhum Meriç, ‘kıtaları atlas kumaş gibi kesip biçerdik,
kelle damlardı kılıcımızdan, cihanda bir biz vardır, bir küffar’ derken
Osmanlı’nın fetih ruhuna değinir. Merhum Necip Fazıl ise, ecdadın kılıcını bir
cerrah neşterine benzetir ve asrın cerahatını akıtmak için zaruri bulur. Durum
böyleyken, fetih ruhunu neredeyse reddederek, ‘siz iyi ki kılıçla gelmediniz’
demenin mantığı çok havada duruyor ve ecdada ciddi haksızlık ediyor bence.
Sadece ecdat da değil üstelik. Efendimiz (SAV) dönemine, Hz. Ali’ye, Hz. Halid
B. Velid’e vs… Hepsine büyük bir haksızlık var Selam’da.
Şüphesiz şunun farkındayız; Kılıç kavramsal
olarak bir karşılığa denk gelir İslam terminolojisinde. Hak ve hakikatin kılıcı
gibi. Risale-i Nur epistemolojisinde hakikatin elmas kılıcını sıklıkla görürüz mesela.
Pek çok uhrevi metinde kılıç sembolik olarak ‘zülumatı yırtıp atan, kesen’
manasında kullanılır. Şüphesiz filme ismini veren ‘Selam’ kavramı da çok
güçlüdür ve hassaten günümüz hizmet anlayışını doğru olarak ifade edip
karşılar. Lakin bir kavramı yücelteceğiz derken, başka ve önemli bir kavramı,
üstelik yanlış anlamlar çıkarabilecek şekilde yermenin, ötelemenin mantığı ne
hizmete ne de İslam anlayışına uyar. Selam, içerdiği anlam ve gündelik kullanım
dolayısıyla kılıca düşmanmış gibi sunulursa son derece riskli neticeler
damıtılır. Bu mantık art niyet taşımıyorsa bile en azından şuursuzluk
içermektedir. Sadece şu Hadis-i şerif bile meseleyi özetliyor: “Bilin ki Cennet
kılıçların gölgesi altındadır." (Buharî, Cihâd 156, 22, 32,112, Temennî 8;
Müslim, Cihâd 20; Ebu Dâvûd, Cihâd 98)
HOCAEFENDİ’NİN FİLME BAKIŞI
Şüphesiz biraz sert gibi görünen bu değerlendirmeye
itirazlar olacaktır. En başta da, ‘sen böyle diyorsun ama Hocaefendi’nin bakış
açısı da belli’ denilecektir.
Önce Muhterem Hocaefendi’nin Selam filmi ile ilgili
değerlendirmesinden bir kesiti aktarayım: “Ben ne filmden anlarım, ne
senaryodan anlarım, ne yapımdan anlarım. Takdir ettiğim yanları oldu.
Öğretmenler, Anadolu insanının o kendisine çok yakışan, numarası kendisine tam
uyan anlayış, düşünce, feragat hissi ve hasbiliğiyle sadece dünyanın bir yerine
değil Afrika’dan Uzak Doğu’ya, oradan Balkanlara pek çok ülkeye gitmişler. O
öğretmenlerimiz farklı coğrafyalarda, farklı anlayış ve kültürlerde yetişmiş
insanları ellerine almış, teknede yoğuruyor gibi yoğurmuş, yumuşatmış ve potada
eritmişler.”
Şöyle devam ediyor Hocaefendi; “Filmin bir sahnesinde Mostar
Köprüsü’nde kavga edip suya atlayan iki çocuğu kurtarmak için kendisini feda
eden öğretmen anlatılıyor. Onu seyrederken gözyaşlarımı tutamadım. Afrika’da
canlandırılan sahneler de böyleydi. Filmde rol alan arkadaşlar da öğretmenlerin
oralardaki fedakârlıkları karşısında büyülendiklerini anlatıyorlar. Oynadıkları
roller onları da büyülemiş. Zira, olan şeyler bir vakıa, bir realite, bir
gerçek…”
Şu kısım ise çok mühim: “Evlerinde duvaklı gelinlerini
bırakıp gidenler oldu. Parmaklarında nişan yüzüğüyle gidenler oldu. Gözü yaşlı
anneyi babayı bırakıp gidenler oldu… “Kaç senedir oradasın?” diye sorduklarım
oldu; kimisi “Hocam, on senedir oradayım!” dedi. İşte bunun alnı değil de ayağı
bile öpülür. “Selam”la gitmiş arkadaşlar.. Tahtalara “selam” yazmışlar. Bu,
esenlik demektir. Laf atsalar bile “Selam!.. Esenlik içinde kalın!” Gelip
çarpsalar bile bir sapan taşı gibi, altın gibi ses verir: “Selam!..” Böyle
gittiyseniz, Allah’ın izni ve inayetiyle, selam size orada kalıcılık zemin ve
atmosferini oluşturur.”
Şu hadisi hepimiz biliriz; "Bir gün İslam Peygamberi
Hz. Muhammed, yakın dostları ile yürürken, yol kenarında bir köpek ölüsü görür.
Ashap "Bu leş Ne kadar pis kokuyor" diye birbirlerine dert yanarlar.
Rahmet Peygamberi ise onları uyarmadan, en kibar üslupla onlara şunu söyler:
"Ne güzel dişleri var!"
Hocaefendi’yi Hocaefendi yapan şey, en kötü manzara
karşısında bile güzeli görüp ön plana çıkarmasıdır. Hele hele hizmet mevzuunda
alabildiğince hassas ve rikkatli olduğu hepimizin malumu. Kaldı ki, fikirlerini
beyan etmeden önce özellikle vurguladığı ‘Ben filmden anlamam’ hususu önemli.
Elbette bizlere film ile ilgili olumlu kanaatleri
aktarılacaktır, ancak tahminim o ki, Hocaefendi de filmde bizim derinlemesine
yaptığımız analize yakın analizleri yapıp, sakıncalı yönleri belirttikten sonra
filmin anlatmak istediği mesajı hususan ön plana çıkararak, büyüklüğüne ve
hassasiyetine yakışan bir bakış açısı göstermekle beraber, filmin izlenme odağı
hakkında da ciddi fikir vermektedir.
Evet. Selam filmi tüm negatif hususlarına rağmen, çok önemli
bir meseleyi ele almaktadır. Zaten filmin zayıf ve yanlış yönlerini ‘ne de olsa
bizimkilerin filmi görmezden gelelim’ demeden ele almamızın temel nedeni de
budur. Parmaklarındaki nişan yüzüğünü bırakıp, gözü yaşlı anne babayı bırakıp
gidenleri dünyevi bir aşk uğruna günlerini gecelerini bitirip tüketen birileri
olarak göstermek bu davaya –en hafif ifadeyle- haksızlık etmektedirler. Üstelik
bunu ‘film olduğu için böyle’ gerekçesine sığınarak yapılması büsbütün
insafsızlıktır.
Dikkat buyrulursa Hocaefendi filme övgü dizmiyor, filmden yola
çıkarak hizmetin yaşanmış hikayeleri karşısında göz yaşı döküyor, hisleniyor ve
iltifatlar ediyor.
Hasılı durum şudur; Fethullah Gülen Hocaefendi, büyüklüğüne,
temel karakterine, önderliğine ve farklı olan bakış açısına göre söylüyor,
konuşuyor ve tespitlerde bulunuyor. Burada en ufak bir yanılgı, yanlışlık ve
terslik yoktur. Bizim işimiz ise farklıdır. Fethullah Gülen öyle olduğu için
Hocaefendi’dir, biz ise böyle önümüzdeki film kimin olursa olsun, hak ve
hakkaniyet hudutlarını aşmadan işin gereğini yazmak zorunda olduğumuz için
böylesi yazıları istemeden de olsa kaleme alıyoruz.
Ve meseleye bakışımızda şöyle bir farklılık var: Muhterem
Hocaefendi, -Allah u Alem- bu tür filmlerin en azından bir ilk adım olarak
önemli olduğunu, daha kaliteli yapımlar için öncül olması bağlamında mühim
buluyor. Oysa şahsen, bu tür olumsuz tabloların, özellikle konuyu tükettiği
için, ondan sonraki filmlerin de önünü tıkadığına inanıyorum. Yani Selam, ele
alıp hakkını veremediği pek çok konu, hikaye ve kahramanı maalesef harcamıştır.
Kendisinden sonra çekilecek benzeri filmlerin işini daha da zorlaştırmıştır.