2 Temmuz 2013 Salı
After Earth: Baba, oğul, kötü ruh!
Hollywood’un en önemli özelliğidir; bulduğu yeteneği kollarına
çağırır, her türlü imkan verip ruhunu esir eder ve istediği türden filmler
çektirir. Bir nevi, dünyanın değişik yerlerindeki farklı renk ve tatları alıp,
tek renk ve tada dönüştürür.
Maalesef M. Night Shyamalan, her ne kadar bu sisteme uymuyor
gibi görünse de aslında, bu kurbanlardan biri. Malum; genç yaşta çektiği
Altıncı His ile bir anda yeteneğini ve farklılığını ortaya koymuştu Hintli
yönetmen. Her ne kadar Hindistan’da doğmuş olsa da Pensilvanya’da büyümüştü
Shayamalan ama gerek Altıncı His, gerek –bence filmografisinin zirvesi-
Kırılamayan (Bizde Ölümsüz ismiyle gösterildi sanırım, orijinal ismi “Unbreakable”)
ve gerekse Köy, klasik Amerikan tarzı korku ve gerilimin çok dışında tatlar
barındırıyordu. Ki Shayamalan kendisiyle yapılan söyleşilerde, hikayelerinin
kaynağı olarak dedesinin küçükken anlattıkları olduğunu söylüyordu.
Hollywood maalesef bu büyük yeteneği de yedi bitirdi.
Bitişin ilk sinyalleri Sudaki Kız ile başlamıştı. Sonrasında yaşanan hızlı
düşüş ve Son Hava Bükücü ile neredeyse dibi buldu. ‘Neredeyse’ diyorum zira
yönetmenin son filmi ile ilgili gelen haberler pek iç açıcı değildi buna
rağmen, After Earth filminin yapım aşamasında söylediği “Tree Of Life filmini
beğenen, bu filmi de beğenecek” cümlesi kafamı karıştırmıştı.
Aslında tekrar kendine dönmenin tüm şartları hazırdı. Bu
türün piri sayılan Isaac Asimov tarzı
bir hikaye vardı elinde. Öykü aynı zamanda başrol oyuncusu olan Will Smith’indi
ve dahası The Book Of Eli gibi sıra dışı bir filmin senaristi ile beraber
çalışmıştı. 130 milyon dolar gibi, bu tür filmler için hiç de azımsanmayacak
bütçesi de vardı üstelik. Derken fragman geldi ve ne yazık ki, ilk intiba yine
olumsuzdu. Ve… en iyisi filmin hikayesine bakarak başlayalım:
Epey özensizce de olsa, ‘çıkan kısmın özeti’ ile başlıyor
Dünya: Yeni Bir Başlangıç. (Bu arada bu isim tercihinin filmin orijinal ismiyle
alakası olmadığı gibi, filimle de alakası olmadığını belirtelim!) “Biz yok
edene kadar Cennet gibi bir yermiş” diyor dış ses. Küçük Kıtai (Jaden Smith) anlatıyor
uzunca; uzaylılar ile kapışıyor insanlar ve uzaylılar Ursa denen yaratıkları
salmıyor insanların üzerine. Bu vahşi yaratıklar ile sadece profesyonel
güvenlik elemanları baş edebiliyor. Zira teknik olarak kör olan Ursa’lar,
insanları korkuları ve kokularından tanıyorlar. Korku eğitiminden geçen
‘Ranger’lera bir şey yapamıyor yaratıklar. Baş kahramanımız Cyper (W. Smith)
deneyimli bir asker. Oğlu Kıtai ise Ranger olmaya aday bir çaylak. Ama babasına
kızgın, zira vaktiyle bir Ursa saldırısında babası evden epey uzakta, devlet
meseleleriyle meşgul olduğu için ablasını yitirmiş. Komutan Cyper son sınavdan
çakıp, Ranger olamayan oğluyla arasını düzeltmek için, gemiye aldıkları bir
antrenman Ursa’sı ile uzaya açılıyor. Ancak göktaşı yağmuru onları zorunlu
olarak dünyaya yönlendiriyor. Parçalanan geminin ana gövdesinde hayatta sadece
baba oğul kalıyorlar ama babanın ayakları kırık. Kendilerini kurtaracak işaret
fişeği ise, kilometrelerce uzağa düşen kuyruk kısmında. Ve masa başında yaralı
babanın yönettiği, ergen ve kompleksli çocuğun sahaya indiği bir operasyon
başlıyor. Elbette tüm bu süreç içinde, geçmişin ‘Cennet’i olarak tasvir edilen
dünyayı görme şansımız oluyor!
Hemen vurgulayayım ki, filmde tasvir edilen ‘bozulmuş’ dünya
bana daha çok cennete benziyor gibi geldi. Elbette tüm bu olaylar bin yıl sonra
geçiyor.
After Earth olağanüstü kötü bir senaryoya sahip. Böylesi bir
metinden zaten iyi bir film çıkması beklenemezdi. Bilimsel tutarsızlıklar,
mantık açmazları bir yana koca filmin oturtulduğu ‘işaret fişeğini bulma’
hikayesi oldukça zayıf ve sadece iki adet yarım öyküyle desteklenmeye
çalışılmış. Hatta birine yarım bile denemez, ayağını kaybetmiş askerin
komutanına saygısını bir ara görür gibi oluyoruz. Son derece cimri geri
dönüşler ile tabiri caizse ‘gıdım gıdım’ verilen ve küçük Kıtai’nin ruhunda
yaralara yol açan Ursa baskını ise filme yayılarak merak unsuru diri tutulmaya
çalışılmış ama becerilememiş. Oysa tüm hikayeyi toplu halde giriş sekansı
yapsalar çok daha tutarlı ve merak içeren bir ‘kırılma ve motivasyon’ anı
oluşturabilirlermiş.
Filmin kötü karakterleri için zayıf bile diyemeyiz.
Ursa’ları üzerimize saranlar ile ilgili en ufak bir arka plan yokken, bu
yaratıklar ile ilgili herhangi bir karakter derinlemesine ihtiyaç duyulmamış. Dolayısıyla
Kıtai ile rövanş yapan Ursa katarsisi de çöp oluyor.
Görsel efekt açısından herhangi bir sıkıntı görünmeyen After
Earth’de, resimler güzel olmasına rağmen sahne ve planlar zayıf. Uzay gemisinin
sağlam ve harabe haliyle ilgili kısıtlı kadrajlar tercih edilmiş nedense.
Will Smith’e oyununu gösterecek bir metin kalmadığı için, koca
filmin tüm yükünü küçücük bir çocuğa yıkmak başlı başına bir vicdansızlıkken,
senaryo da oğul Smith’in işini kolaylaştıracağına tam tersini yapıyor. Zaten
başka da doğru dürüst oyuncusu yok filmin.
Neresinden tutmak istesek elimizde kalan filmin, bir ara
‘korku ve koku’ üzerine kafa yoruyor gibi yapması umutlarımızı yeşertse de, bu
fasıl da. Tıpkı ‘ah biz insanlar çevreyi nasıl da yok ediyoruz’ fikriyatı gibi
havada ve sakil kalıyor. Tehlikenin tetiklediği korku, korkunun yol açtığı koku
üzerinden çok daha iyi bir yere gitmek mümkünken, Hollywood klişeleri
sığlığında tükenip gidiyor Dünya: Yeni Bir Başlangıç. Tehlikeyi anın realitesi,
korkuyu geleceğin paranoyası olarak konumladıktan sonra, hele ki post-apokaliptik
alanın derin sularında açılmak mümkünken kolay olanı tercih ediyor film.
M. Night Shyamalan, girişte bahsini ettiğim bir –tabiri
bağışlayın- dumur olma durumunda kalmaya devam ediyor. Biz film boyu, her an
bir müdahale ile meselenin rengini değiştirecek diye beklerken, o vaziyeti
kurtarmayı tercih ediyor ve tarzı olan bir yönetmenden ziyade, operatör
yönetmenliğin sığ sularına çekiliyor.
24 Haziran 2013 Pazartesi
Ensenizden ısıracağız!
World War Z, 'Zombi' kültüne yeni bir bakış açısı ve tahammül getiren bir film. Pek çok alt metin ile beraber akan filmin en önemli özelliği, şiddeti ve vahşeti dozunda göstermeye çabalaması.
Mel Brooks'u bilirsiniz, hani şu güzelim 'Yükseklik Korkusu'
isimli komedi filmini yazıp, yönetip, oynayan adam. Brooks her ne kadar kaba
güldürü ve parodi filmlerinin adamı olarak küçümsenmeye çalışılsa da, önemli
bir sanatçıdır. Sadece sinemacı da değil, aynı zamanda iyi bir müzisyendir de.
Brooks'un hayata bakışı öyledir aslında. Bir yerde şöyle dediğini okumuştum: "Parmağını
kesersin, bu trajedidir. Ama bir adam kanalizasyona düşer ölür, bu
komedidir!"
Ömrü uzun olsun, bu işlerden elini eteğini çekeli epey oldu,
son olarak bir filmin prodüksiyonu ile uğraşmıştı ama yeterli enerjisi
kalmadığından olsa gerek, sesi sedası kesildi. Ama çocukları bu sektörde bir
şekilde var olmaya devam ediyor. Oğlu Max, iyi bir TV şov yazarı. 2001'den 2003
yılına kadar Saturday Night Live'ın skeçlerinde onun imzası var. Sürprizi ise daha sonra yazdığı ( 2003) The
Zombie Survival Guide isimli kitapla yaptı. Daha sonra kitabı aynı mevzuyu
grafikler ile destekleyen edisyonuyla piyasa sürüldü.
Esas dikkati ise “World War Z: An Oral History of the Zombie
War (2006)” kitabıyla çekti. (Dünya Savaşı Z: Zombi Savaşı'nın sözlü tarihi)
Kitap yine bir post-apokaliptik korku romanı idi. Bu türün uzmanlarından
bazıları kitabın bakış açısını yere göğe sığdıramadılar. Dünyanın gidişatı ve post-politik,
dini yeni dengeler sonucunda bir tür sınıf savaşından bahseden kitabı, yine bu
tür ile ilgilenen kimi çevreler ise yerin dibine batırdı.
Bu ilginç kitap elbette hemen sinema dünyasının ilgisini
çekti ve film haklarını Paramount satın aldı. Ancak sıkıntı şuydu, Max kendini
film senaryosu için yeterli görmüyor ya da öyle söyleniyordu. Dolayısıyla
kulislerde epeyce filmin senaryosunu Marvell'ın favori yazarı J. Michael
Straczynski'nin yazdığı konuşuldu.
![]() |
| Film, ne kadar korunaklı ve güvenli olursa olsun, mesele sınıf kavgasına döndüğü an tüm insanlığın kaybeden tarafta olacağını da söylüyor. |
Her neyse aradan geçen süre zarfında devreye Plan B isimli
şirket girdi (Şirket Brad Pitt'in) ve işlere hız verildi. Bizzat Pitt başrolde
oynamak isteyince ünlü bir kalem taşın altına elini koydu: Matthew Michael
Carnahan... Yönetmen koltuğunda ise şaşırtıcı bir isim vardı İsviçreli Marc
Foster. Onu, Uçurtma Avcısı (The Kite Runner) ve Lütfen Beni Öldürme (Stranger
Than Fiction) filmlerinden hatırlarız. Ancak en az üç kez yazılan senaryo bir
türlü beğenilmiyordu ve kadroya Damon Lindelof dahil edilince bu sıkıntı
aşıldı. 125 milyon dolarlık filmin çekimleri ha bire erteleniyordu. Aslında
2012 yılı için düşünülen film bu sıkıntılar dolayısıyla bir yıl ertelendi ve
bütçenin 400 milyon dolar gibi devasa bir boyuta ulaştığı konuşuluyor.
Filmin öyküsü kısaca şöyle: Geryy Lane (B. Pitt) iki şirin
kızı ve uysal eşiyle kendi halinde yaşayan, vaktiyle BM adına (belki de
karanlık) işler yapmış erken yaşta emekliye ayrılmış biridir. Bu mutlu aile
tablosu, bir gün sıkışan trafikte yüzleşecekleri küresel kıyametin başlangıç
sahnesiyle kırılmaya uğrar. Dünyayı hızla etkisi altına alan bir virüs,
insandan insana ısırılmayla bulaşıyor ve 12 saniye sonunda her insan bir kolay
öldürülemeyen bir canavara dönüşüyordur. Kısa sürede tüm dünyayı tehdit eden
ölümcül bir boyuta ulaşan salgını önlemek için Lane’den yardım istenir. Ancak
salgını durdurmak ve insanlığı kurtarmak hiç de kolay olmayacaktır!
Her ne kadar algılarımızda, bu tanımın karşısında ‘Zombi’
dursa da, Max Brooks’un belgesel tadındaki romanında bambaşka kaygılar ve
göndermeler de var. Bir kere, meselenin politik, insani, psikolojik ve bilimsel
boyutu oldukça sağlam ve yerli yerine oturtularak klasik zombi saçmalığından
epeyce ayrışıyor ‘World War Z’ romanı. Dahası,
zombi klişelerinin pek çoğunu da umursamıyor. Benzeri bir hissiyatı Anna
Rice’nin 1976’da yazdığı ve Neil Jordan’ın 1994’de filme çektiği Vampirle
Görüşme’sinde (İnterview with the Vampire) edinmiştim. Kitap (ve film) vampirlerle
ilgili pek çok klişeyi yerle bir etmişti.
Dünya Savaşı Z, jeneriğiyle enfes bir özet geçiyor ve
meselenin nasıl mevcut duruma ulaştığını izleyiciye iyice bellettikten sonra,
tipik bir felaket filmi rotasına oturuyor. Herkes gibi önce ailesinin derdine
düşen kahramanı ikna için vatan-millet edebiyatının çok para etmediğini de
göstererek, şantaj soslu bir kahramanlaşma öyküsü izlemeye başlıyoruz filmde.
Hakkını teslim etmek lazım ki, filmi farklı ve önemli kılan
neredeyse tüm unsurlar oğul Brooks’un kitabından kalanlar. Profesyonel
kalemlerin klişe felaket güzergâhı filme pek bir şey katmıyor belki ama bahsini
ettiğim hususların işlenmesini kolaylaştırıyor.
Filmde en önemli bulduğum mesaj ise, felaketin giderilmesi
için bulunan çözüm. Dünya Savaşı Z, insanlığın başına musallat olan hastalığa
çare ararken, bundan mustarip olanları iyileştirmiyor, bulaşmamış olanlara bir
çözüm yolu sunuyor. Açıkçası, ‘kalan sağlar bizimdir’ mantığının kitabın
ruhuyla da paralel olduğunu söyleyebiliriz. Kitapta altı kalınca çizilen
‘sınıf’ meselesi her ne kadar filmde pek bir silik olsa da, zombileşen
insanların anında ötekileşmesi ve seçkin sınıfların kendilerine korunaklı
yerler bulması filmin önemli hususlarından.
![]() |
| En büyük kentin, en kalabalık caddesinde, bir sabah aniden kıyamet ile yüzleşmek! Günümüz insanını en büyük kabusu bu olsa gerek! |
Nedendir bilmem, bir İsrail korumacılığı yapılmış filmin
çevirisinde. Diyaloglarda ‘İsrail’ geçen yerlere çeviride nedense ‘Ortadoğu’
deniyor. Hatta direkt olarak Jarusalem bile yine bölgeleştirilerek çevriliyor
nedense. İsrail’in Müslümanlardan korunmak için kurduğu devasa duvarlar, filmde
zombilerden kurtulmak için kullanılan hazır yapılar olarak kullanılıyor ve
İsrail, insanlığa kucak açmayı da ihmal etmeyen, pek bir romantik, yeryüzünde
temiz kalan son toprak parçalarından biriymiş gibi gösteriliyor.
![]() | |
|
Bugüne kadarki zombi filmlerinde hep bir ‘mutlak kötü’
olarak çizilen virüs bulaşmış canlılar, Dünya Savaşı Z’de altı doldurulmaya
çalışılan hastalıklı ve alt sınıf insanlar olarak işleniyor. Sese karşı duyarlı
oluşları, ısırma mantıkları ve hedefi nasıl seçtikleriyle ilgili fikir sahibi
olmamızı sağlıyor film. Zaten çözümü de, sağlam insanların güçlü yönlerini
zayıflatmakta buluyor film. Ne ki dediğimiz gibi, bu çözüm, kurbanların değil,
kurban adaylarının kurtuluşuyla ilgili bir çözüm oluyor.
Tüm üstün ve eksik yönlerine rağmen Dünya Savaşı Z, şahsen
28 Gün Sonra (28 Days Later) filminin ardından izlediğim en etkileyici ve
izlenebilir ‘zombi’ filmi diyebilirim.
17 Haziran 2013 Pazartesi
Man Of Steel: Dünya fazla büyük anne!
Pek çok Amerikan süper kahramanın başına gelen Superman'ın da başına geliyor ve bol miktarda mistik/ezoterik göndermelerle yepyeni bir kurtarıcı figürü görüyoruz; daha utangaç, daha sorgulayıcı ve daha ketum.
Süper kahraman ihtiyacı konusunda sayısız akademik tez,
sosyal ve psikolojik araştırma, çalışma yapıldı bugüne kadar. Çocukluğun hayal
dünyası, geldikleri evrenin iyiliklerini çoğaltmak adına buna bir tür ‘ihtiyaç’
olarak yaklaşılmasını sağlıyordu. Aslında çok fark edilmeyen bir boyutu da
vardı bu meselenin imajiner kahramanlık neredeyse aynı dozda hayali kötülüğün
de türetilmesinin sebebiydi. Kahraman ne kadar güçlü ise, karşısına çıkıp, son
tahlilde alt edilecek fenalık da büyük olmalıydı.
Başlarda çocuklar için düşünülen bu paradoksal durum,
giderek bir sosyal alt bilinci oluşturduğundan olsa gerek, gerçek hayattaki her
felaket ve fenalık neticesinde insanların süper kahramanlara olan ihtiyaçları
büyüdü. Bunu da iki yöntemle çözdü hayal üzerinde biçki/dikiş işiyle
uğraşanlar. Sıradan karakterler abartılıp kahramana dönüştürüldü ya da felaket
ile hayal arasında iyilik/kötülük örtüşmesi sağlandı.
Belki de bu nedenle 11 Eylül’de uçaklar gökdelenlere
çarparken sadece küçükler değil, büyükler de ‘Kamera nerede?’ diye sordular. Cevap
basitti aslında, uzaklarda arama kendi zihninde kamera!
Superman’ın ortaya çıkışı da böylesi bir ihtiyaçtan
kaynaklanıyordu. İki büyük savaş arasında sıkışan Amerikan toplumu için, hem
asayişi berkemal hale getirecek, hem de sel, hortum, zelzele gibi tabii
afetlere karşı destek verecek, hem de insanların sebep olduğu büyük yıkımları
durdurabilecek bir hayali kahraman. Superman’ın sair kahramanlardan farklı olan
bir yönü vardı; o bilmediğimiz gizemli bir gezegenden gelmiş ve bir takım üstün
özelliklere yaradılıştan sahip olmuştu. Duyulmayanı duyuyor, görülmesi zor
olanı görüyor, sadece uçmuyor, kurşun işlemiyor, kanı akmıyor, gözleriyle bile
kötülere zarar verebiliyordu.
Bu çizgi süper kahraman beyaz perdeye aktarıldıktan sonra hem
hedef büyüttü, hem de daha rasyonel hale getirilmeye çalışıldı. 21 Yüzyıl pek
çok açıdan değişim çağını başlatınca, hemen her şey gibi süper kahramanlar
üzerinde de restorasyon ve revizyon yapıldı. Christopher Nolan’ın Batman
üzerinde yaptığı başarılı mühendislik çalışması bunun en güzel örneklerinden.
Keza çok yakın zamanda son örneğini izlediğimiz Iron Man’de de –ve nispeten
Spiderman’de- benzer bir başarı yakalandı diyebiliriz. Superman’ı diğer süper
kahramanlardan ayıran en önemli özellik, kendi aramızdan değil, ‘yukarı’lardan
bir yerden inmesiydi. Gerçi DC Comics bugüne kadar meselenin inanç
(Hıristiyanlık) boyutunu hep alt metinde ve solgun renklerle işledi ama
aramızda tebdil-i kıyafet ile dolaşan Clark Kent aslında bizlere gönderilen bir
armağandı!
![]() | |
|
Filmin ortalarında yapılan geri dönüşlerin birinde küçük
Clark annesine varlığıyla ilgili boyundan büyük sorular soruyor. Açıkçası bu
sahne filmin bir ‘varlığı arayış’ hikayesine dönüştürmeye yetmese de, metnin
arkasındaki niyeti göstermeye kafi geliyor. Küçük Clark’ın şahsı ve dünya ile
ilgili hakikati kurcalaması bir süre sonra aksiyonun gürültüsü arasında
kaybolsa da, bu yöndeki gayreti görmezden gelmek haksızlık olacaktır.
Superman’ın yeniçağda oluşturduğu imaj; yetim, daha sessiz,
daha içe kapanık, yeni spandexi ile bambaşka görünen ve bir derviş gibi kendi
varoluşunu sorgulayan üstün yeteneklerini adeta bir ‘ayıp’mış gibi gizleyen bir
adam. Yönetmenin eşi Deborah Snyder meselenin bu yönünü gizlemek gibi bir
sıkıntı da çekmiyor olacak ki, verdiği tüm röportajlarda bu meselenin altını
kalınca çiziyor. Ve Amerikan menşeli Hıristiyan medyanın tamamında ‘İşte
ihtiyacımız olan kahraman’ içerikli analizler gırla gidiyor. Superman ile
İsa/Mesih figürü arasındaki çok basit bir ilişkiye bir örnek vererek devam
edeyim: neslin devamını tıpkı Matrix’deki gibi harici ve sun’i ceninlerde devam
ederken kahramanımızın hepsinin dışında –ama geleneksel- yöntemle dünyaya gelmesi
ve bunu haber alan komutanının çocuğu öldürmesi filmdeki kötüyü Firavun ile
eşleştirmemizi sağlıyor. Ve neredeyse bütün film, ‘O çocuğu bulup öldürün’
üzerine kurulu.
![]() | |
|
Anlaşılan o ki, benzeri bir çaba içerisine Man Of Steel’de
de girişilmiş. Ne ki filmin fragmanı çok etkileyici. Müziği, anlatım dili ve
aksiyonu arka plana iten tarzıyla ‘Galiba Batman’dan bile iyi olacak’
hissiyatına kapılmamızı sağladı. Bu anlamda, film, beklentilere ket vurmayan
bir açılışa sahip. Her ne kadar Matrix sonrasında geleceğe dair mekan
tasarımları bir benzeşme içerse de, Man Of Steel kadim bir öyküyü geleceğe
taşıyor ve tehdit altında bebek Superman’ın bir sepete konulup nehre, pardon
uzay boşluğuna bırakılmasını izliyoruz. Film, iyi ve kötülerini upuzun giriş
sekansıyla bize gösterirken birden bire olgun Superman’i hem de bir facia
öncesinde ortaya çıkararak türün klasik alışkanlıklarına selam çakıyor.
Bundan sonra kafalarda oluşan sorulara cevap niteliğinde
geri dönüşler izliyoruz. İlk geri dönüş belli bir mantığa güzelce oturtulmasına
rağmen, bir süre sonra bunu aritmik bir tarzda gelişigüzel izlemek Man Of
Steel’i dört başı mamur film olmaktan uzaklaştırıyor. Ve daha fenasını yapıyor
David Goyer (senarist), neredeyse her karaktere uzun uzun hikayeyi anlatan
sahneler koyuyor. Kahramanımızın babası, oğluna meselenin cemaziyülevvelini
anlatıyor sabırla. Sonra kahramanımız kıza, ardından kötü adam (General Zod) gelince
o da bir çıkan kısmın özetini geçiyor. Açıkçası, bu zihinsel yorgunluk ve
didaktizm filmi yere sermeye yetiyor.
![]() | |
|
İyiler tarafındaki yan karakterlerin bu kadar güçlü olmasına
karşılık, kötüler cephesi nedense zayıf bırakılmış. Dolayısıyla General Zod en
‘baba’ kötü karakter olarak (bunda şüphesiz usta oyuncu Michael Shannon’un rolü
büyük) finale kadar ilerliyor.
![]() | |
|
Kendi varlığını sorgulayan, ulaştığı noktada ise dünyanın
selameti için varlığını göz kırpmadan feda eden bir kahraman. Aslında bu
anlamda tarihsel kahramanlardan, sözgelimi bir Malkoçoğlu’ndan, Tarkan’dan çok
farklı değil. ‘Kadını bırak beni al’ klişesi bu nedenle her daim yaşayan ve
işleyen bir yöntem olsa gerek.
Toparlıyorum; hikayenin (tıpkı Batman’de olduğu gibi)
inceden deforme olduğu, ciddi bir gezegen mühendisliğinin yapıldığı, hatta
Superman isminin bile özenle kullanılmadığı, meselenin kökenine inilmek için
büyük çaba harcandığı bir film olmuş. O kadar ki, “O ‘S’ harfi değil” denilerek
alemet-i farikayı bile feda etmeyi göze alıyor Man Of Steel. Eski parlak
kumaşların yerini daha soft ve küf ağırlıklı dokuma kostümler almış. Belki bu
seri devam ederse her şey biraz daha yerli yerine oturur diye umudumuz var.
İlk karesinden itibaren Hıristiyan/Yahudi köklerine yapılan
atıflar, ezoterik göndermelerle, popüler bir Mesih figürü olarak çizilen
Superman, Amerika için ‘Evrende yalnız değilsin ve umudunu yitirme’ mesajını
–zayıf da olsa- vermeyi deneyen bir film Man Of Steel.
11 Haziran 2013 Salı
Babadan Oğula: Niyetler karanlıkta saklanır!
Suçun irsiyet ile ilişkisi geçtiğimiz yüzyılın başlarında
epey tartışılan bur konuydu. Suç/hastalık ile kalıtsallık o dönem paranoya
boyutunu aşmış, bu konuda tutulan istatistikler ile mesele büyütülmüş ve bir
takım hukuki uygulamalara bile dönüşmüştü. Misal; Amerika’nın Indiana
Eyaleti’nde “biyolojik olarak aşağı”
olanların kısırlaştırması amacına yönelik olarak 1907’de bir yasa kabul
edilmişti. Ve yasanın yürürlükten kaldırıldığı tarihe (1935-Ocak) kadar öjenik
nedenlerle kısırlaştırma sayısı 20 bini geçmişti. Yanlış anlaşılmasın genetiği
büsbütün reddetmiyorum. Ki şairin ‘Bir mahşer gerisinde/babası döner bir
gün/oğlunun derisinde” dizelerine de katılanlardanım. Bu mevzuda hayırlı bir
yol olmakla beraber, olukların çift olduğunu da biliyoruz. Suç etolojisi ayrı
bir bilim dalı ve bizim konumuz sinema.
Blue Valentine- Aşk ve Küller’in yönetmeni Derek Cianfrance’ın
yeni filmi The Place Beyond the Pines – Babadan Oğula’da bizi içeriği kadar
anlatımıyla da ilgiye layık bir hikayeye davet ediyor. Film, panayırlarda bir akrobasi
motosikletçisi olan, kendi içine kapanık ve sıra dışı gösterici Luke’un (Ryan
Gosling) hayatını ve sonrasını anlatıyor. Luke’un, panayır ziyaretçileri için
ilginç ama kendisi için sıradan ve sıkıcı olan hayatı bir çocuğunun olduğunu
öğrenmesiyle toptan değişiyor. Yaşadığı gayr-ı memnun hayattan çıkmak için
çabalarken, birdenbire kendisini banka soyguncusu olarak bulan Luke, bir soygun
sonrasında sıkıştığı evin çatı katında karşılaştığı polis memurundan sonra,
sadece kendi yaşamını değil, hem çocuğunun hem de polis memurunun kaderini
değiştiriyor.
Nuri Bilge Ceylan’ın güzel filmi Bir Zamanlar Anadolu’daki
polis memuru şöyle bir şey demişti: “Herkes yaptığının cezasını çekiyor,
çocuklar ise büyüklerin günahlarını…” Babadan Oğula tam da böyle bir ana fikrin
etrafında gezinirken, anne ve babalık kavramı üzerine inceden ezber de bozuyor.
Esasen bir belgeselci olan Derek Cianfrance, gerçek bir
olaydan esinlenerek yazmış senaryoyu. Yönetmen dokümanter hissiyatını pek
bırakmadan, lakin bunu yaparken de kurmaca tadını bozmadan anlatıyor öyküsünü.
Babadan Oğula, esaslı hikayesini anlatırken seyirciden sabır talep ediyor, bunu
yaparken de güçlü bir karakter derinleşmesini koyuyor önüne. İlerleyen hikaye,
alakasız şeyler söylemeden epey ağır bir akışla, zengin bir insan repertuarı
sunuyor.
Hikayelerin birbirine geçişte olayları ustaca kullanıyor
Babadan Oğula.
Babadan Oğula iki ana hikaye ve bunlardan olan, her iki
öykünün de temel karakteristiğini miras alan, son derece güçlü ve toparlayıcı
üçüncü hikayeden oluşuyor.
Ebeveynlerin hikayesinde, bazen çıkışsızlığın, kimi zaman
ise başa gelen durumun neticesinde medyana çıkan ‘iç muhasebe’ kaderi etkiliyor
ve vicdanın yönlendirdiği bir serüvene dönüştürüyor hikayeyi. Madalyonun zıt
taraflarında dursalar bile, kaderlerinin sadece birkaç saniye karşı karşıya
getirdiği iki adamın da hayatı bir daha onarılamayacak derecede çatlıyor. Ve bu
çarpışma, tamamen zıt hayatların ortak bir akıntıda buluşmasına neden oluyor.
Yönetmen Derek, iki ana öyküyü paralel olarak akıtmıyor,
önce birini izliyoruz, sonra diğerini. Ve birbiriyle iç içe geçen iki hayatı
anlatırken geriye dönüşler de kullanmıyor. Hatta tam tersini yapıp, büyüklerin
yaptıklarının günahını göstermek için 15 yıl ötesine götürüyor bizi.
Derek Cianfrance sinemesanın en temel ögelerinden olan
sükunet Babadan Oğula’da da hakim. Hikayenin en hareketli ve adrenalin yüklü
anlarında bile son derece sakin bir ritmi tercih ediyor… yönetmen.
Başlarda karakter benzeşmesi tehlikesinden dolayı,
Drive’deki tiplemesinin tekrarı gibi bir görüntü çizen Grosling, film
ilerledikçe Luke’un altını iyice doldurmayı başarıyor. Öte yandan Ryan Grosling
karizması diye bir şey var, susması, bakışındaki seri katil soğukluğu ve
konuştuğundaki etkileyiciliği ile bir sinema efsanesi olmaya doğru giden genç
oyuncu, Babadan Oğula’da işin hakkını o kadar veriyor ki, onsuz sahnelerde bile
ayak seslerini duyuyoruz adeta. Hele bir ağlama sahnesi var ki, insanı derinden
etkiliyor. Onsuz sahnelerdeki karizma
açığını ise oğlu Jason rolündeki Dane DeHaan başarıyla kapatıyor. Ray Liotta da
orta ölçekli rolüne rağmen filme damgasını vuran bir karakter çizmeyi
başarıyor. Eva Mendez silik, Bradley Cooper idare eder bir iş çıkarıyor.
Müzikleri de güzel olan filmin en büyük kusuru, taşıyıcı
karakterini çabuk harcaması sanırım. Luke’un yaşadığı kriz ve dönüşmesi o kadar
kısa sürüyor ki, tüm ağır akışkanlığa rağmen bu etkileyici karakterin
hikayesini tüketiyor Babadan Oğula. Ancak, senaristin (aynı zamanda yönetmen)
ustaca dokunuşları ile sonraki sahnelerde de etkisini devam ettirecek bir
yapıya sahip Luke karakteri. Ve yine senaryo ustalığından kaynaklanan
belirsizlik, finale doğru netleştiği için seyirci ilgisi azalan bir eğilim
göstermiyor. Bir başka başarısı ise ‘kirli polis’ meselesini Hollywood
klişelerine kurban etmeden dozunda vermesi.
Aldığımız kararların sadece bizi değil, bizden yıllar
sonrakileri bile etkileyebileceğini gösteren biraz ağır, kısmen kara ama epeyce
iyi bir film Babadan Oğula.
6 Haziran 2013 Perşembe
Geriye kalan her şeyi unutsak da olur!
Galiba cümle Friedrich Nietzsche’ aitti ve şöyleydi: “Kalabalığa
derin görünmek isteyen kimse karanlığa yönelir, kalabalık da dibini görmediği
her şeyi derin sanır.”
Ve şöyle yazmıştı yazılarını genelde beğenerek okuduğum bir
yazar; “Taksim'de Gezi'de herkes çöp topluyor, yemek yapıp dağıtıyor, küfür
edenleri uyarıyor, birbirini kolluyor. Geleceğimizin erken bir fotoğrafı.”
Açıkçası diğer beyaz adamların mevzuyla ilgili zorlama romantizmleri pek ilgili
çekmemişti ama bu iddialı cümleler hakikaten ilginçti. Yoksa Ayşe Arman
vapurlar felan mühim değildi…
Vakit ikindi sonrasıydı ve Taksim'e çıkan yolların
kaldırımlarından çift yönlü bir insan trafiği vardı. Hava kararmadan aşağılara
inmek isteyen aceleci turistler ile akşam karanlığında alanda olmayı tercih
ettikleri belli olan, Taksim’e doğru yürüyen acelesi olmayan göstericiler.
Taksim’e çıkan her yolun sonunda olduğu gibi Sıraselviler’in
girişinde de devasa bir barikat var. Genelde demirler kullanılmış. Küçük bir
gezinti sonrasında buranın durumu en iyi olan barikat olduğunu görüyoruz. Bazı
sokakların girişinde kamyonlar yan yatırılmış, bazılarında otobüsler yakılıp,
harap edildikten sonra enlemesine konulmuş, bazılarında ise polis araçları
barikat olarak kullanılmış. Marmara otelinin önünde televizyonun canlı yayın
aracı tahrip edilmiş, üzeri sloganla dolu, hatıra resmi çektiriyor
göstericiler. Bana çok ilginç geldi ama durumdan rahatsız gibi görünmüyorlardı
açıkçası.
Taksim’deki büyük anıt da dahil olmak üzere yüksek olan her
yere örgüt bayrakları, sloganlar asılmış. Büyük bir kentin en mühim meydanından
çok bir banliyö görüntüsü var Taksim’de. Buraya gelmem de ayrı hikaye:
Bulunduğum yer metro ile ulaşımı mümkün kılmıyordu ve özel
araçla oralara kadar gitmenin mümkün olmadığını biliyordum. ‘acaba giden taksi
olur mu?’ endişesiyle yola baktım ki, tam da Sıraselviler’den bir tanesi çıktı karşıma.
En fazla yirmibeşinde bir genç. Ve ben daha sormadan çıkan kısmın özetini geçti
adeta. İlk şoku enteresandı: “Müşteri vardı, bir baktım gürültü, ardından
kalabalık, derken taş yağmuru başladı. Yapıştırdım abi, ne yapayım, baktım iki
araç çarpraz durmuş, durursam araba pert olacak, çektim el frenini kızakladım,
hafiften tamponla park yerindeki arabalara vurdum ama anında uzadım ordan…”
İnmeden önce zıpkın kaptan şoförüm uyarıyor; abi duman
görürsen genzin ilk yanarsa biberdir, koku ilk gelirse portakal, işte o pis,
hemen kaç!!!
Sanki nargile tarifi yapıyor gibi çok kolay söyledi bunları.
Eylemciler ellerinin yetiştiği her noktaya slogan yazmış.
Hatta biri şöyle, ‘Slogan yazacak boş duvar bulamadım!”
Marmara oteli zarar görmemiş gibi duruyor ama kapıdaki
görevliler acayip tedirgin. Hemen altındaki Starbucks talan edilmiş ve Devrim
Büfe yapılmış. Simit, su, çay servisi yapılıyor. Her şey bedava…
AKM uzaktan çok ilginç görünüyor. Damında bir sürü insan. Kimi
gösterici, kimi medya mensubu, kurmuşlar tripodu görüntü alıyorlar. İki sevgili
ayaklarını sarkıtmış, mehtabı izler gibi meydanı izliyor. Ve AKM’nin ön tarafı
neredeyse pankart ve bayraklarla dolu. Bu yaşıma kadar ismini duymadığım parti
ve örgüt isimleri. Hepsi özgürlük vaat ediyor.
‘AKM’yi yıktırmayız’ şeklinde bir iddiası var bu
eylemcilerin. Yani önem veriyor beyaz insan bu binaya. Fakat neredeyse tamamen
harabe haline gelmiş durumda. Camlar kırık, içerisi karanlık. Girip bir bakalım
niyetiyle oraya yöneliyoruz ama ne mümkün. Ağır bir idrar kokusu ve her taraf
tam mezbelelik. Bu kadar önem verilen binaya bunun yapılması biraz garip
açıkçası.
Bir çöp toplayan adam var Maçka tarafındaki çıkışta.
Eylemcilerin bize büyük bir romantizm eşliğinde gösterilerek topladıkları çöp
torbalarını koydukları yer burası. Küçük bir plastik torba tepesi. Adam,
etrafında atılan sloganları umursamadan torbaları karıştırıyor. En çok plastik
şişelere talep var. Bir halk otobüsü neredeyse iskelet halinde. Kız arkadaşını
ve onun yancısını yanına alan bir genç direksiyona oturmuş, hadi sizi istediğiniz
yere götüreyim diyor. Kikirdeyerek hatıra fotoğrafı çekiyor gençler. Hemen
arkasında bir emniyet aracı da yakılmış ve enkaz halinde. Onun içinde bir
delikanlı şapkasını yüzüne kapamış uyuyor. Sprey boyayla kapatılmaya çalışılan
yazının sadece ‘emniyet’ kısmı görünüyor.
Yine o kesif amonyak kokusu. Fakat zamanla alışıldığından
olsa gerek, kimsede rahatsızlık emaresi yok. Belki de atılan gazdan dolayı
kokuya alışkınlık var.
Parkın girişindeki inşaat barakalarının camları yok.
Duvarlarda sloganlar üst üste yazılı durumda. Üç çocuk ele geçirdikleri bir
polis kaskıyla oynuyor. Biri başına takıyor, diğeri sertçe kafasına vuruyor ve
ortak tepki: “İşlemiyor lan!”
BDP organize bir şekilde eğleniyor. Müzik sistemleri var, halay
çemberi oluşturmuş ‘şemmame’ oynuyorlar, biraz ötede bir minibüsteki ses
sisteminden rahmetli Cem Karaca haykırıyor, “ben bir ceviz ağacıyım Gülhane
parkında. Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında…”
Yıllar önce ödül töreninde Ahmet Kaya’ya çatal bıçak
yağdıranların muadilleri parkın orta yerinde gayet entelektüel bir gururla
sohbet ediyorlar.
Anti-kapitalist Müslümanlar da bir yer kapmış. Kocaman bir
pankartın altında başı açık kızlarla kapalılar memleket meselelerini vuzuha
kavuşturuyor. Barakaların dibine birkaç kadın oturmuş. Kiminin kucağında
çocuğu, kimi bebek arabasında. Yorgunlar belli. ‘Süt bitti nereden bulabiliriz’
diye bağırıyor bir genç anne.
Gezi Parkı’nın hemen girişindeki ilk geniş alana upuzun bir
pankart asılmış: Kızıl Meydana hoş geldiniz. Kim ne derse desin, mevcut kalabalık
ile eylemin en başındaki kitle arasında çok büyük bir profil farkı var. Standlar
var mesela komünist efsanelerin posterleriyle süslenmiş, kitap-dergi filan
satıyorlar. Başka bir stantta iki genç kız Ekim Gençliği Yaz kampı
kampanyasının satışını yapıyor. İzmir-Özdere’de olacakmış. ‘özgürlüğümüz için
buluşuyoruz’ yazıyor ilan afişinde.
Garip bir panayır kurulmuş sanki, tüm bu sıra dışı manzara
normalmiş gibi davranıyor çoğu eylemci. Gecikmiş bir 1 Mayıs yaşanıyor adeta.
Bir de ekmek derdinde olanlar var tabi. Çöp toplayan gariban
gibi. Su satıyor kimi, kimi bayrak. Biri deniz gözlüğü satıyor, bir genç
pazarlık yapıyor bermuda şortuyla.
Bir genç kız erkek arkadaşını getirmiş ama çocuk durumun
idrakinde değil gibi, ‘Çağla Natuliste filmi kaçırmayalım olur mu?’ diyor kız
çekiyor kolundan gel bak, dilek ağacı var burada. Tahrip edilen bir araç adeta
dilek ağacına dönüştürülmüş. Herkes bir şeyler yazıp yapıştırıyor. Meraklı
insanlar da okuyorlar bunları. Biri çok enteresandı: “Bizleri mutlu etiğin için
teşekür ederiz Tayip amca:)”
Elbette başta dilek ağacı olmak üzere, her şey güllük
gülistanlık ve zeka içeren esprilerle süslü değil Taksim’de. Bir kere kim ne
derse desin District 9 filminin platosuna dönmüş Taksim Meydanı. Yakılan araçlar,
kırılan cam çerçeveler, her taraftan sarkan bayraklar, sloganlar…
Duvarlar mesela… Sloganlarla dolu ve arada müthiş zeka
parıltısı taşıyan örnekler olsa da, bir nefret ve öfke kusan dil hakim Taksim’i
çevreleyen bina duvarlarında. En galiz küfürlerden, en uçuk özgürlük naralarına
kadar. Taksim yaşanan travmanın derinliğini göstermesi açısından çok önemli
verileri taşıyor hala. Amonyak ve gaz kokuları altında.
Russel’in o müthiş lafı eşliğinde eylem alanını terk ediyorum: “İnsan olduğunuzu hatırlayın. Geriye kalan her şeyi unutsanız da olur!"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




























