13 Aralık 2014 Cumartesi

Film Tavsiyesi: Çocuklar

İlk filmi Kar (Snijeg), Avrupa’nın göbeğinde ama insanların neredeyse hiç görmediği, farkına bile varmadığı bir hiçliğin ortasında geçen, son derece sağlam bir hikayeydi. Kar’ı farklı kılan sadece öyküsünün yalınlığı ve taşıdığı ıstırap değildi, Aida Begiç’in mevcut sinema algısında çok sık görmediğimiz anlatım tarzıydı. Begiç, Kar ile küçük ama evrensel bir damar yakalamayı başarmıştı. Ki bu nedenle dünyanın neredeyse her yerinden övgü ve ödül aldı.

Çocuklar’ın ise hikayesi şu: Avrupa’nın göbeğinde bir savaştan ziyade, yıllar boyu süren katliamın her aile çıkardığı faturadan kaderlerine düşeni almış iki kişidir Rahime ile Nedim. Anne ve babaları şehit olmuştur. Rahime, savaş sonrası yaşanan tüm yozlaşma ve deformasyona inat ailesini bir arada tutmaya adamıştır kendini. Oğlu ve kardeşine gerdiği koruma kabuğu onu epey sertleştirmiş ve görünüş olarak duygusuzlaştırmış gibidir. Nedim ise çektiği şeker hastalığı sıkıntısını umursamadan okulda başını belaya sokup durur. Üstelik suç dünyasına girmek üzeredir. Nafakalarını orta sınıfa hitap eden bir lokantanın mutfağında çalışarak sağlayan Rahime’nin ise tek amacı kardeşini yetimhaneye göndermemektir.


Filmin analizini şuradan okuyabilirsiniz. 


Film Tavsiyesi: Z- Ölümsüz


Costa-Gavras’ın 40 yıl önce çektiği ve sanki yeni çekilmiş hissi uyandıran Z-Ölümsüz’de Dink Cinayeti’nden Danıştay Saldırısı’na, çetelerden savcı Zekeriya Öz’e kadar hemen her şey var. Ülkemizin içinde bulunduğu politik-ideolojik sıkıntılı günler beni biraz geriye götürdü. Bu nedenle bugün size güncel bir film yerine bizim gibi ülkeler açısından güncelliğini yitirmeyen eski bir filmden bahsedeceğim. Yunan(lı) yönetmen Costa-Gavras, 1969 yılında çektiği ve 2’si Oscar olmak üzere 9 ayrı ödül alan Z-Ölümsüz filmini ünlü Rum yazar Vasilis Vasiliskos’un aynı adlı eserinden sinemaya uyarlamış.

Filmin başlarında şu çarpıcı cümle söyleniyor izleyiciye: “Gerçek kişilerle ve olaylarla olan benzerlikler tesadüf değildir; kasıtlıdır!”

Ve çok kısa olarak hikaye: Savaş karşıtı konuşmalar yapan ünlü bir siyasetçi faşist bir grup terörist tarafından öldürülür. Olay sırasında polisin hiçbir müdahalede bulunmaması, hükümetin ve askeri yetkililerin olayı örtbas etme girişimleri soruşturmanın çok daha derinlere uzamasını ve olası bir hükümet komplosunu akla getirecektir. Soruşturmayı yürüten savcı, devlet içinde bazı karanlık güçlerin farklı hesaplarının olduğunu fark eder. Kısa süre içerisinde devletin hakim güçleri savcıya baskı yapar. İşin garibi ülkenin hakim medyası da üç maymunu oynarken küçük bir medya muhabiri olayın üzerine düşer. Savcı olayı deştikçe karanlık ilişkilerin ne kadar derinlere indiğini hayretle görür. Karşılaştığı karanlık tablo onu ürkütmek yerine, tersine güçlendirir ve tüm yasa dışı yapılanmayı ortaya çıkarmak için var gücüyle çalışır.


Z-Ölümsüz birçok açıdan önemli bir film. Bir kere sinematografik değerler anlamında mühim. Kurgusu, anlatımı, müziği ve diyalogları ile ayrıksı ve çarpıcı. Sonra sosyoloji ve siyaset bilimi açısından mühim. Belki ders olarak okutulacak kadar derin ve sarsıcı. Ve politik-ideolojik sinema adına da üzerinde tartışılması gereken bir yapım. Yönetmen Costa-Gavras bazen sanatı tehlikeye atabilecek kadar sert ve karşı bir duruş ile anlatıyor derdini. Enteresandır bu durum filminin değerini düşürmek yerine daha yukarıya çekiyor.

Hele hele filmin girişinde ülke meselesini tarım bakanının ağzıyla ve ‘bitkiler ve küf’ başlığıyla anlatması var ki, insanı mest ediyor. Her türlü düşünceyi ve karşı görüşü zararlı küfe benzetip, gerektiğinde adam öldürmeyi bile bir ‘temizlenme’ olarak gören polis-asker şefinin bakış açısını sunarken insan düşünce okyanuslarına dalıp dalıp çıkıyor.

Bakan şöyle bitiriyor sözlerini: “Beyler, hatırlatıyorum ki önceki yıllarda olduğu gibi, uçaklar emrinizde olacaktır çiftçileri küfe karşı uyarmanız için, asmaları mahveden bir hastalık, insanları perişan eden diğer ideolojik hastalıkla aynı anda ortaya çıkmıştır.” Ve mikrofonu polis şefine veriyor: “Bir ideolojik hastalık küf gibidir ve önleyici tedbirler gerektirir. Küf gibi mikroplar ve çeşitli parazit unsurlar neden olur. Bu nedenle insanların uygun çözeltilerle tedavisi kaçınılmazdır. Birinci aşama okullarda oluşur. Benzetmeyi bağışlayın, tomurcuklar hâlâ çok gençtir. İkinci tedavi kolej öğrencileri veya genç işçiler olarak çiçeklenmeye başladıklarında olur. Püskürtme ve kutsal milli hürriyet ağacını ideolojik küf hastalığından kurtarmak için en iyi zaman askerliktir.” Size bir şeyler hatırlatıyor mu bu cümleler? Bana sanki herhangi bir ulusalcı sitenin forumundan alınmış gibi geldi!


Enteresan olan filmde aslında ülke adı hiç geçmez. Ancak buna rağmen Yunanistan’da 1963 yılında solcu milletvekili Gregoris Lambrakis’in öldürülmesi sonrasında gerçekleşen olayların kurgulanarak yansıtıldığı açıkça bellidir. Öte yandan filmi izleyen herkes filmin, 1967 ile 1974 arasında Yunanistan’da hüküm süren askeri yönetimi eleştirdiğini çok iyi bilir. Z-Ölümsüz’de, daha sonra Yunanistan’ın Cumhurbaşkanı olacak olan savcı Christos Sartzetakis’ı Jean-Louis Trintignant canlandırıyor. Aslında daha ünlü oyuncular olmalarına karşın, Yves Montand’ın ve Irene Papas’ın (Çağrı ve Ömer Muhtar’dan hatırlayacaksınız) filmde daha küçük ama önemli rolleri var. Montand, öldürülen solcu milletvekilini, Papas ise onun eşini canlandırıyor.

Filmin sonunda kahramanların akıbeti geliyor ekrana. Kimi 7. kattan düşerek ölüyor, kimi ‘kaçarken’ vuruluyor (!), kimi sürgüne gönderiliyor askeri rejim tarafından. Ardından bir yasaklılar listesi geliyor ki, akıllara ziyan. Rus klasiklerinden giyim tarzlarına, basın özgürlüğünden sosyolojiye kadar uzayıp giden inanılmaz bir yasaklar listesi. Modern müzik ve hatta matematik. Muhtemelen dönemin iktidarını elinde tutanlar Dostoyevski’den Becket’e kadar hemen herkesi ‘kendileri için tehlikeli dış güç ve ülkeyi bölmeye çalışan hainler’ olarak görüyordu. Filmin isminin neden Z olduğunu da yine son kısmında anlıyoruz. Dönemin güçleri Yunanca’da ‘Ölümsüz’ anlamına gelen ‘Z’ harfini de yasaklamış…

Girişte de söylediğim gibi film eski ama güncelliğini -hele hele bizim gibi ülkelerde- hiç yitirmemiş bir baş yapıt. Filmi izlerken ülkemizde yaşanan gelişmelerle olan benzerliklere hayret ederken, sanki birkaç ay önce çekilmiş hissi uyanıyor insanda. Dink Cinayeti’nden Danıştay Saldırısı’na, insanların fişlenmesinden, vatan kurtarma psikolojisinde olan ruh hastalarına kadar yaşayan her karakterin bir parçasını bulmak mümkün. Yunan kuvvacılarından, tekaüt komutanlarına, kendini hukukçu zanneden faşistlerden, dernek adı altında örgütlenen karanlık çetelere, oradan savcı Zekeriya Öz’e kadar hemen her şey var filmde. Ve tabii medya da…

Film doğal olarak Yunanistan’da yasaklandı, ülkemizde de 1989’da, yani çekilmesinden 20 yıl sonra gösterim şansı buldu. Z-Ölümsüz’ü DVD olarak bulmak mümkün şimdi. İzlemenizi salık veriyorum, yazdıklarımdan çok daha fazlasını bulacağınızdan emin olun.

  
Künye

Z (Ölümsüz)
Yönetmen: Costa Gavras
Senaryo: Rum yazar Vasilis Vasiliskos’un aynı adlı eserinden uyarlanmış

Oyuncular: Yves Montand, Irene Papas, Jean Louis Trintignant

11 Aralık 2014 Perşembe

Film Tavsiyesi: Gece Vurgunu


Medyayı eleştiren çok film yapılmıştır bugüne kadar. Katil Doğanlar’dan 15 Dakika’ya kadar çok etkili örnekler de var hatırladıklarımız arasında. Ancak Gece Vurgunu – Nightcrawler bambaşka bir film. Sertliği, dili, anlatımı ile modern dünyada medya üzerine çekilmiş en etkileyicilerden. Hikaye biraz bize uzak gibi görünüyor: Lou Bloom kariyer peşinde, genç ve hırslı bir adamdır. Hayatta "amaca giden her yol mübahtır" düsturunu benimseyen bu hırslı adam, geceleri şehirde yaşanan suç olaylarını tüm açıklığı ile kamerasına kaydetmeye başlar. Şehrin önde gelen televizyon kanallarından birinde gece muhabiri olarak işe girmesi de uzun sürmez. Fakat ne var ki, kariyerinde benimsediği yolun da bir faturası elbet olacaktır...


The Fall ve Real Steel gibi filmlerin senaryolarında kalem oynatan Dan Gilroy'un ilk uzunmetrajlı filmi olan suç ve gerilim türündeki yapımda, Oscar adaylığı olan Jake Gyllenhaal başrolde yer alıyor. Özellikle başrol oyuncusunun muazzam oyunu Oscar’a göz kırparken, film kötülük üzerine bir kez daha düşünmemizi salık veriyor. 

10 Aralık 2014 Çarşamba

Film Tavsiyesi: Mucize

Bazı filmler vardır, alabildiğince iddiasızdır ama sıradanlığı ve iddiasızlığıyla ters orantıda etkisi vardır. Yönetmenliğini ‘National Treasure’ serisiyle tanınan Jon Turteltaub’un yaptığı 1996 yapımı Mucize-Phenomenon böylesi filmlerden. Başrollerinde John Travolta ve Kyra Sedgwick’in yer aldığı filmde ayrıca Forest Whitaker ve Robert Duvall gibi güçlü oyuncular da yer alıyor.

Hikayesi şöyle: Sıradan ve küçük bir kasabada, sıradan bir tamirci olan George Malley, kendi halinde bir dul bayana platonik ilgi duymaktadır. Derken bir akşam yaşadığı sıra dışı bir kaza Malley’in hayatını tamamen değiştirir. Milyonda bir bile görülmeyecek kazada bir göktaşı kahramanımıza çarpar. Ve bir de armağan bırakır Malley’e… Vasat tamirci bir anda son derece zeki, şifacı, dert babası birine dönüşür. Üstelik telekinezik güçlere de sahiptir artık.

Ancak bu özellikler hem merak hem de kuşku uyandırmakla beraber Malley’i önemli biri yapsa da, onun tek derdi vardır; sevdiği kadının ilgisini çekmek. Çeker de ama kader ona ödülle beraber bir de bedel biçmiştir…


Mucize’yi nasıl bulursunuz bilmiyorum ama bulun ve izleyin, pişman olmazsınız…


9 Aralık 2014 Salı

Armağan


'Nene' dedim,

'hediye alır mıydı sana dedem?'

Gözleri dolu dolu oldu ve şöyle fısıldadı:

"Bana hep 'sen Allah'ın bana hediyesisin' derdi oğul"


8 Aralık 2014 Pazartesi

Sürgün!


'Nene' dedim;

'Gezer miydin dedemden gizli gizli?'

Durdu, hüzünlendi ve şöyle dedi utanarak:


"Gözlerinden uzakta olmak sürgündü oğul!"

7 Aralık 2014 Pazar

Külfet!



'Nene' dedim;

'Yaşlanınca yük oldunuz birbirinize!'

Durdu, iç çekti ve şöyle dedi usulca: 

"Esas şimdi, hayat yük  omuzlarımda oğul!"

Film Tavsiyesi: Pan’ın Labirenti


10 yaşındaki Ofelia, hamile ve hasta olan annesiyle birlikte 1944 yılında İspanya İç Savaşı sonrası yüzbaşı olan üvey babasının yanına taşınır. Ofelia ve annesinin yeni taşındıkları bu ev aynı zamanda orman içinde bir karakoldur ve arka bahçesinde esrarengiz bir labirent vardır. Labirentin içerisindeki Pan adındaki gerçeküstü bir yaratık, küçük kızın tüm yaşamını değiştirecektir.

Guillermo del Toro’nun gösterildiği sene Cannes’da dakikalarca ayakta alkışlanan yakın dönem başyapıtı, çocukların gözünden savaşın ne kadar sert bir fırtına olduğunu gözler önüne seriyor.

Film; fantastik bir kurguyla İspanya iç savaşına ait gerçekçi ve siyasi bir arka planı birlikte başarıyla işliyor. Javier Navarrete'in hazırladığı müzikler ve soundtrack albüm de büyük ilgi görmüştü.


Yabancı film dalında 3 Akademi Ödülü sahibi olan Pan’ın Labirenti, çeşitli festivallerden 68 ödül almış ve 58 ödüle de aday gösterilmişti. Bu özelliğinden dolayı İspanyol sinemasının son dönem en başarılı filmlerinden birisi sayılır. Film aynı zamanda İspanya'nın gişe rekorunu elinde tutmaktadır. 

6 Aralık 2014 Cumartesi

Film Tavsiyesi: Hoşgeldiniz

Kuzey Iraklı Bilal, bir süre önce ailesiyle birlikte Avrupa’ya göç eden sevdiği kız için yollara düşer. Legal ve konforlu bir yolculuk olmayacaktır onunki. İngiltere'deki Mina’ya kavuşmak için zorlu ve uzun bir yolu aşarak Fransa’ya gelir. Kaçak göçmen statüsünde burada tutulurken sevdasından vazgeçmez ve çılgınca bir fikri uygulamak için çaba harcamaya başlar: Manş denizini yüzerek geçecektir!

Ancak sorun şudur ki, bu Kürt genci daha önce deniz görmediği gibi yüzme de bilmemektedir. Bunun için tutulduğu şehrin havuzunda yüzme dersleri almaya başlar. Burada eğitmenlik yapan ve ailevi sorunlarla boğuşan eski yüzücü Simon ile yakınlık kuran Bilal, ondan yardım ister.

Hoşgeldiniz Benim İçin Üzülme ve Işık gibi nitelikli filmlere imza atmış bir isim, Philippe Lioret imzası taşıyor. Filmde iki Kürt sevgiliyi, gerçek hayatta iki kardeş olan Fırat ve Derya Ayverdi canlandırıyorlar. Fransızların deneyimli karakter oyuncusu Vincent Lindon ise tabiri caizse döktürüyor.

2009 yapımı film, bize hiç de uzak olmayan insanların, tanıdık kavramlar üzerinde gezindiği temaları işliyor. İmkansız aşk, kaçak göçmenlik, savaşın yıkıcı etkileri vs. Esas çarpıcı olan kısım ise vermek istediği ana mesajı bir ‘paspas’ aracılığıyla sunması.



5 Aralık 2014 Cuma

Kesik: Duvara karşı!


Bir ara ‘Tek göz testi’ diye bir şey okumuştum bir yerlerden. İnsan bir gözünü kapattığı zaman elindeki kaşığı, önündeki çay bardağına bile koyamıyor, zira iki göz ‘denge’ demek. Doğru odaklanabilmek için iki gözün de açık olması gerekiyor. Tarih de böyle bir şey, bir gözü kapatıp baktığımız zaman ciddi bir odak sorunu yaşayabiliyoruz.

Politik sinema zihinlerin duvar gibi sert ve aşılmaz olduğu alanların sinemayı estetikten ziyade propaganda malzemesi; araç olarak gördüğü an sanatın kırmızıçizgisi aşılmış oluyor. Aştığınız alanda isminiz, cisminiz, niyetiniz ne olursa olsun siz de bir ‘malzeme’den başka anlam ifade etmiyorsunuz. Tarihin çöplüğü, özellikle 1940-60 arası pek çok ‘film’ sınıfına sokulmak istenilen paçavrayla dolu bu sebepten.


Ermeni Meselesi, kaşındıkça kanatılan, kanatıldıkça bağırış çağırışların arasında hakikatin yitip gittiği bir yara. Meseleyi ‘nefret’ ve ‘tez’ odağından çıkarmadan, hele hele siyasetin o kaba ve toptancı eli çekilmeden doğru ve hak ettiği yere oturtulması epey zor.

Malum, önümüzdeki sene Ermeni Tehciri ya da uluslararası arenada bazen yüksek, bazen kısık sesle, kimi zaman da başka kelimelerle ifade edilen olayların 100. Yılı. Uluslararası Ermeni lobilerinin bu tarihi vesile kılarak bir takım çalışmalar yapacağı da herkesin malumu. Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet olarak da bu konuda bir şeyler yapmaya çabaladığını zaman zaman duyuyoruz. Ermenileri bilemeyiz ama kendi cephemizde yapılacak olanların (yapılanların) ne kadarı samimi ve çözüm odaklı, ne kadarı eş/dost kayırmak, para kazanmak için bir vesile olarak kullanılacak bilemiyoruz. lakin 2015, Ermeni Meselesi için siyaset ve sanat alanında epey hareketli geçecek bir yıl gibi gözüküyor.


Galiba erken işaret fişeği olarak bakabiliriz Fatih Akın’ın The Cut – Kesik filmine. Yönetmenin nicedir bu proje üzerine çalıştığı biliniyordu. Hatta Hrant Dink üzerinden bir proje bekleniyordu ama ortaya Kesik çıktı bir şekilde. Akın’ın filmin senaryosu için Martin Scorsese’nin de senaristlerinden olan Mardik Martin ile çalışmış. Martin’in 30 yıldan beri senaryo yazmadığı için başlarda projeye sıcak bakmadığını da okumuştuk önceden.

Nitekim Kesik’in özellikle ilk bölümlerine baktığımızda kullanılan sinema dilini görünce eski tüfek senaristin projeye soğuk davranmasının gerekçesini de haklı bulmak mümkün. Zira Kesik, özellikle ilk bölümündeki yapısıyla, anlatım ve karakter oluşturmaları günümüzden epey gerilerde. Filme dair tespitlerden önce konuya bir göz atalım isterseniz: Yıl 1915… Mardin'de geniş ailesi ve şirin ikiz kız çocuklarıyla mutlu bir hayat süren demirci Nazaret’in hayatı patlak veren 1. Dünya Savaşı ile beraber köklü şekilde değişime uğrar. Osmanlı Devleti, ‘Teb’ay-ı Sadıka’ olarak yüzyıllar boyu gördüğü Ermenilerin işgal güçleriyle beraber davranmasına öfkelenir, düşmanlaştığına karar verir ve ciddi bir iç savaş patlar. Demirci Nazaret de bir akşam askere götürülmek bahanesiyle evinden alınıp esir kampında çalıştırılmaya başlar. Haberi yoktur ama tüm ailesi dağılmıştır. İkiz çocukları ise bilmediği yerlere götürülmüştür. Nazaret, bir şekilde esaretten kurtulup çocuklarının izini sürmeye başlar. Hiç de kolay olmayacak bir yolculuktur bu…


Kesik’i kaba hatlarıyla üç bölüme ayırabiliriz. Çok kısa süren mutlu ve hayatın dengede gittiği ilk bölüm, savaşın patlak vermesiyle savrulan hayatlar ve bir babanın evlatlarının izini sürüp, tüm zorluklara direnmesi.

Klasik anlatının temeli ve çıkış noktası olan ‘denge’ Kesik’te olağanüstü kısa ve üstün körü bir şekilde geçiyor. O kadar ki, seyirci karakterlerin çoğunu tanımaya bile imkan bulmadan, denge bozuluyor. Bu bozgun sonrasında filmin saflığını ve dramatik değerini yerle bir eden esaret süreci başlıyor. Son derece kaba bir sinema diliyle anlatılan bu sekanslarda karakterler alabildiğince karton, (Numunelik de olsa bir tane bile mi iyi karakter olmaz ya hu?) diyaloglar tekdüze ve hoyrat, müzik abartılı, sahne tasarımları ucuz ve oyunculuklar (Bartu Küçükçağlayan hariç) fena. Tipik bir ‘tez-antitez’ filmi olarak ilerliyor bu bölümlerde Kesik. Epey sığ sembolizm ve tek yönlü karakterlerin cirit attığı bu ilk kısım filmin dramatik yapısına epey hasar da veriyor esasen. Klişe kötüler, abartılı oyunculuklar ve Fatih Akın ve ekibine yakışmayacak bir sinematografi var bu kısımlarda.

İlk bölümdeki anlatımın sıçrayarak ilerlemesi hikayeye hizmetten ziyade, bahsini ettiğim bu ‘tez’ meselesinin altını doldurma gayreti hissini güçlendiriyor bu sebeple. Hunharca boğaz kesmeler, tecavüzler, işkenceden zalimce haz almalar bir noktadan sonra bıktırıcı klişeler olarak filmin değerinin altını oydukça oyuyor. Hele hele Diyarbakır Valisi’nin adamının kaysı dağıtma sahnesi var ki, ucuz propaganda filmlerinde bile bu kadar kötü klişeye tenezzül edilmiyor artık!


Bu bölümün en ciddi zaaflarından biri de kahramanın motivasyon gücü ile arzunun yetersizliği. Nazaret’in ailesi için yaşadığını, onlara tekrar kavuşmak için direndiğini güçlendirecek ne diyalog ne de olay var. Sadece zulmeden karton kötüler ve mağdurlar var bu bölümde. Koskoca Osmanlı ve Müslümanlardan tek bir iyi karakter yok. Pardon bir tane var. Mehmet (B. Küçükçağlayan) o da hırsız… kötünün iyisi ise asker kaçağı eşkıyalar.

Derken film bir yol öyküsüne dönüşüyor. Ve arayış giriyor devreye. Ve Kesik, yavaş yavaş ‘film’ olmaya başlıyor. İşin politik yönü silindikçe arka fona muazzam bir sefalet perdesi oturuyor ve insani bir öykü beliriyor. Bu anlamda Kesik filmi, Halep sahneleriyle başlıyor diyebiliriz. Öncesi kuru bir ‘Tez’ çabası olmaktan öde gidemiyor ne yazık ki! Bir milletin kurtuluş savaşındaki en doğru karakterler olarak asker kaçakları ve hırsızları verirseniz yaptığınız işe doğrudan sanat demek pek mümkün olmaz maalesef.
Şurası önemli, her ne kadar filmin ilk bölümü ciddi anlamda taraflı ve bir görüşe sırtını yaslasa da propagandanın bayağılığına mümkün mertebe bulaşmamaya çabalıyor ama ‘Tez’ yapısı var nihayetinde!

Film ile propaganda arasındaki fark da bu zaten. Fonunda savaş olan dram ile dramı sebep kılan bir savaş. Tarihi film çekmek ile tarihin filmini çekmek apayrı şeyler. Bu yönüyle bakıldığında Akın’ın Kesik’i tarihi anlatmayı deneyen tek yönlü bir film olarak başlayıp tarihsel ve etkileyici bir drama dönüşüyor.

Filmin derdiyle söyleyecek olursak; Fatih Akın’ın filmi, boğaza değil de, sanki tek göze atılmış bir kesik olarak başlıyor hikayesini anlatmaya. Sonra sonra bu yalpalama yerini sanatın etkin dilini kullanmaya bırakıyor ve kendi retoriğini konuşturmaya başlıyor.

Oyunculuklar filmin akışına göre güçlenerek ilerliyor. Baştaki derinliksiz, sığ karakterlerin yerini gittikçe daha oturaklı ve karşılığı olan karakterler ve oyunculuklar alıyor. Bu anlamda başrol oyuncusu Tahar Rahim, her ne kadar İngilizce konuşturulduğu için tutuk olsa bile, özellikle Bartu Küçükçağlayan, Simon Abkarian, Makram Khoury ve Kevork Malikyan son derece iyi iş çıkarıyor.



Belki çok pimpirikli bir bakış açısı ama final jeneriğindeki ‘Fatih Akin” yazısı bile yönetmenin durduğu yer ile ilgili bir kanaat oluşturuyor.


Toparlıyorum, Sabuncu Arap, Demirci Ermeni, Hırsız Türk, Sübyancı Bedevi, Gaddar Kürt gibi kimi dozu tutturulmuş, kimi abartılı karakterler arasında, başları sığ ve taraflı, sinemadan çok bir siyasi görüş, ortaları oldukça etkili ve finalinde insan boğazına yumruğu düğüm gibi oturtan bir çalışma Kesik. Ortalarından sonra kendisine biçilen politik rolün arasından sıyrılmayı başarsa da korkarım ki, bir ‘Tez’ filmi olarak tarihe geçmiş olacak.



Kesik, en az sinemamız kadar eski olan yüz yıllık bir meseleye Fatih Akın’ın kendi samimiyeti ve birikimi nispetinde bakışta bulunan bir film. Her ne kadar sert girişiyle Türk izleyiciyi koltuğunda rahatsız etse de, bir süre sonra samimiyetini gösteriyor.


Son söz şu: Çiftli yapıya sahip gibi duran filmin ilk bölümü izleyiciye, siyasetin ve kaba toptancılığın bayağı ve sığ perspektifine teslim olup, sanatı ideolojinin köhne duvarına toslatmaktansa bırakalım geçmişteki bu derin yaramız kanamaya devam etsin, dedirtirken, sonraki bölümünde bağrımızda kurumuş kanın kökenlerine götürüp samimi şekilde sorgulamamızı sağlamayı başarıyor…