20 Aralık 2014 Cumartesi

Film Tavsiyesi: Tepeye Çıkıp Dağdan İnen İngiliz


Biliyorum epey uzun ve aynı zamanda tuhaf bir film bu. İngilizcesi şöyle: The Englishman Who Went Up a Hill But Came Down a Mountain. 1995 yapımı bir Christopher monger filmi olan Tepeye Çıkıp Dağdan İnen İngiliz kıyıda köşede kalmış filmlerden.

İki İngiliz kartograf  "Galler'in içindeki ilk dağ" olduğu iddia edilen dağı ölçmek için küçük Güney Galler köyü Ffynnon Graw'ı ziyaret ederler. Yıl 1917 ve Avrupa'daki savaş sürmektedir. Köylüler "dağlarından" gayet gururludurlar ve gerçekte onun bir "tepe" olduğunu öğrenmekten anlaşılabilir derecede hayal kırıklığına uğramış ve öfkelidirler. Bir kuralın ve bunu zorla uygulatan İngiliz’in üstün gelmemesi için köylüler "tepe"lerini "dağ" yapmak için işe koyulurlar. Ama bunu yapabilmek için iş bitmeden İngilizlerin gitmesini engellemek zorundadırlar…


Pek çok filmiyle şahsı ‘gıcıklığım’ı kazanmış Hugh Grant’ı bana sevdirtten bir film oldu Tepeye Çıkıp Dağdan İnen İngiliz. 

19 Aralık 2014 Cuma

Güç insanı zehirler

İnsanlık tarihi bir anlamda da peygamberler tarihidir. Her çağ kendi uyarıcısı ve rehberi ile beraber yerini alır, geçmişin sisli vadisinde. Bu minvalden bakılacak olduğunda, en benzersiz ve değerli tarih kitapları da kutsal metinlerdir. Kur’an-ı Kerim tarihi salt bir öyküleme vesikası olarak nakletmez, aynı zamanda nazil olduğu çağdan kıyamete kadar ders alınması gereken bir uyarıcı metin olarak da kullanır.

Bu anlamda Kur’an’ın naklettiği her olay hem bir tarihî belge hem de ibret alınacak kıssadır. Sayıca çok daha fazlası olduğu hâlde kutsal kitabımız sınırlı sayıda peygamberin öyküsünü bize nakleder. Yaşayışının ve döneminin üzerinde en çok durduğu peygamberlerden biri de Hz. Musa (AS)’dır. 30’dan fazla sûrede Hz. Musa’dan bahsedilirken, üç büyük sûre (Kasas, A’raf ve Taha) bu peygamberin hikâyesini son derece tafsilatlı ele alır. Belli bir kronolojik okuma yapıldığında Musa Peygamber’in çocukluğundan gençliğine, peygamberlik öncesinden, firavun ile giriştiği mücadeleye kadar tüm hayat hikâyesini en ince ayrıntısına kadar anlatır. Şüphesiz Müslümanlar için Hz. Musa’nın hayat hikâyesinde alınacak epey ibretli dersler vardır.


Hollywood zaman zaman Eski ve Yeni Ahit’e dayanarak peygamberlerin hikâyelerini kimi zaman tek tek, kimi zaman hepsini birden anlatan filmler çekti. Pek çoğu İsrailiyat arasında kaybolan, ilahî dersi ıskalanmış filmlerdi. Bunu son olarak Aranofsky’nin Nuh’unda görmüştük. Bir başka popüler yönetmen olan Ridley Scott, hayatının son deminde (kendisi 77 yaşında) Hz. Musa’nın hayatını çekti. Exodus: Gods and Kings – Exodus: Tanrılar ve Krallar Hollywood’un gelişmiş sinema diliyle, yaslandığı yarı kutsal metinlerin ustaca harmanlandığı bir film olarak perdedeki yerini alıyor.

Hikâye hepimizin malumu ama filmde şöyle geçiyor: Musa ve Ramses, Mısır hükümdarı ailede birlikte yetişirler. Aralarında kan bağı olmasa da iki kardeş gibidirler. Ramses mutlak gücün yozlaştırıcı etkisinden kurtulamaz ve sonunda firavuna dönüşüp Musa’yı da en güvendiği danışmanı ve komutanı yapar. Ancak Musa hakkındaki gerçeği öğrenince kardeşini ölüme terk eder. Ölümden kurtulan Musa’yı ise kölelikten özgürlüğe uzanan çileli bir yol beklemektedir.


Filmi iki başlıkta ele almak hem insaflıca hem de mantıklı olacaktır. Bir epik/aksiyon filmi olarak değerlendirdiğimizde Exodus: Tanrılar ve Krallar, kendinden bekleneni veren ve yönetmenin daha önce bazı filmlerinde yaşattığı hayal kırıklıklarını minimum düzeyde yaşatan bir film. Gerek tarihsel akışın içine yedirilen kalabalık savaş sahneleri, gerekse tabii felaketlerin teknik ve estetik başarısı takdir edilecek düzeyde. Oyunculuk ve dengeli müziğiyle de beklentileri karşılayan bir film yapmış Ridley Scottt.

Meseleye dinler tarihi ve kültürler açısından baktığımızda ise şüphesiz öncelikli ayrımı kaynak farklılığı oluşturuyor. Kur’an-ı Kerim’in peygamberler tarihine bakışı ve aktarışındaki perspektif mühim. Kitabımız şüphesiz bu meseleleri “Şüphesiz sizin için onda ibret alınacak örnekler vardır” diyalektiyle aktarır. Bu anlamda Exodus’un verebileceği yeni değil, neredeyse hiçbir şey yok maalesef.

‘Yasak Meyve’yi ‘elma’, ‘Kutsal Kâse’yi ‘kadeh’ olarak algılayıp yorumlayan geleneğin, ‘İlahî Muhavere’yi bu kadar lineer, hatta laubali olarak yorumlaması filmin metninin dayandığı kültür açısından normal kabul edilebilir elbette. Ancak,  ‘Peygamberlere İman’ı Amentü’den biri sayan bir inanış için kabul edilebilecek bir durum olmuyor.


Ramses’in iyi ve tarih boyunca övünülerek anılabilecek bir kral olma fırsatı varken, kanında dolaşan gücün gittikçe kendisini zehirleyip firavuna dönüştürmesi şüphesiz sadece yaşadığı çağı anlatmıyor, aynı zamanda kıyamete kadar gelecek olan tüm yöneticiler için bir kötücül rol model sunuyor. Böylesine önemli bir hikâyede ele alınıp derinleşebilecek o kadar çok alan varken işin aksiyonunda boğularak yazık etmiş filmine Scott. En azından Cennetin Krallığı’ndaki kadar bilgelik ve incelik bekleyerek gidenler umduğunu bulamayacak Exodus: Tanrılar ve Krallar’da…

13 Aralık 2014 Cumartesi

Film Tavsiyesi: Çocuklar

İlk filmi Kar (Snijeg), Avrupa’nın göbeğinde ama insanların neredeyse hiç görmediği, farkına bile varmadığı bir hiçliğin ortasında geçen, son derece sağlam bir hikayeydi. Kar’ı farklı kılan sadece öyküsünün yalınlığı ve taşıdığı ıstırap değildi, Aida Begiç’in mevcut sinema algısında çok sık görmediğimiz anlatım tarzıydı. Begiç, Kar ile küçük ama evrensel bir damar yakalamayı başarmıştı. Ki bu nedenle dünyanın neredeyse her yerinden övgü ve ödül aldı.

Çocuklar’ın ise hikayesi şu: Avrupa’nın göbeğinde bir savaştan ziyade, yıllar boyu süren katliamın her aile çıkardığı faturadan kaderlerine düşeni almış iki kişidir Rahime ile Nedim. Anne ve babaları şehit olmuştur. Rahime, savaş sonrası yaşanan tüm yozlaşma ve deformasyona inat ailesini bir arada tutmaya adamıştır kendini. Oğlu ve kardeşine gerdiği koruma kabuğu onu epey sertleştirmiş ve görünüş olarak duygusuzlaştırmış gibidir. Nedim ise çektiği şeker hastalığı sıkıntısını umursamadan okulda başını belaya sokup durur. Üstelik suç dünyasına girmek üzeredir. Nafakalarını orta sınıfa hitap eden bir lokantanın mutfağında çalışarak sağlayan Rahime’nin ise tek amacı kardeşini yetimhaneye göndermemektir.


Filmin analizini şuradan okuyabilirsiniz. 


Film Tavsiyesi: Z- Ölümsüz


Costa-Gavras’ın 40 yıl önce çektiği ve sanki yeni çekilmiş hissi uyandıran Z-Ölümsüz’de Dink Cinayeti’nden Danıştay Saldırısı’na, çetelerden savcı Zekeriya Öz’e kadar hemen her şey var. Ülkemizin içinde bulunduğu politik-ideolojik sıkıntılı günler beni biraz geriye götürdü. Bu nedenle bugün size güncel bir film yerine bizim gibi ülkeler açısından güncelliğini yitirmeyen eski bir filmden bahsedeceğim. Yunan(lı) yönetmen Costa-Gavras, 1969 yılında çektiği ve 2’si Oscar olmak üzere 9 ayrı ödül alan Z-Ölümsüz filmini ünlü Rum yazar Vasilis Vasiliskos’un aynı adlı eserinden sinemaya uyarlamış.

Filmin başlarında şu çarpıcı cümle söyleniyor izleyiciye: “Gerçek kişilerle ve olaylarla olan benzerlikler tesadüf değildir; kasıtlıdır!”

Ve çok kısa olarak hikaye: Savaş karşıtı konuşmalar yapan ünlü bir siyasetçi faşist bir grup terörist tarafından öldürülür. Olay sırasında polisin hiçbir müdahalede bulunmaması, hükümetin ve askeri yetkililerin olayı örtbas etme girişimleri soruşturmanın çok daha derinlere uzamasını ve olası bir hükümet komplosunu akla getirecektir. Soruşturmayı yürüten savcı, devlet içinde bazı karanlık güçlerin farklı hesaplarının olduğunu fark eder. Kısa süre içerisinde devletin hakim güçleri savcıya baskı yapar. İşin garibi ülkenin hakim medyası da üç maymunu oynarken küçük bir medya muhabiri olayın üzerine düşer. Savcı olayı deştikçe karanlık ilişkilerin ne kadar derinlere indiğini hayretle görür. Karşılaştığı karanlık tablo onu ürkütmek yerine, tersine güçlendirir ve tüm yasa dışı yapılanmayı ortaya çıkarmak için var gücüyle çalışır.


Z-Ölümsüz birçok açıdan önemli bir film. Bir kere sinematografik değerler anlamında mühim. Kurgusu, anlatımı, müziği ve diyalogları ile ayrıksı ve çarpıcı. Sonra sosyoloji ve siyaset bilimi açısından mühim. Belki ders olarak okutulacak kadar derin ve sarsıcı. Ve politik-ideolojik sinema adına da üzerinde tartışılması gereken bir yapım. Yönetmen Costa-Gavras bazen sanatı tehlikeye atabilecek kadar sert ve karşı bir duruş ile anlatıyor derdini. Enteresandır bu durum filminin değerini düşürmek yerine daha yukarıya çekiyor.

Hele hele filmin girişinde ülke meselesini tarım bakanının ağzıyla ve ‘bitkiler ve küf’ başlığıyla anlatması var ki, insanı mest ediyor. Her türlü düşünceyi ve karşı görüşü zararlı küfe benzetip, gerektiğinde adam öldürmeyi bile bir ‘temizlenme’ olarak gören polis-asker şefinin bakış açısını sunarken insan düşünce okyanuslarına dalıp dalıp çıkıyor.

Bakan şöyle bitiriyor sözlerini: “Beyler, hatırlatıyorum ki önceki yıllarda olduğu gibi, uçaklar emrinizde olacaktır çiftçileri küfe karşı uyarmanız için, asmaları mahveden bir hastalık, insanları perişan eden diğer ideolojik hastalıkla aynı anda ortaya çıkmıştır.” Ve mikrofonu polis şefine veriyor: “Bir ideolojik hastalık küf gibidir ve önleyici tedbirler gerektirir. Küf gibi mikroplar ve çeşitli parazit unsurlar neden olur. Bu nedenle insanların uygun çözeltilerle tedavisi kaçınılmazdır. Birinci aşama okullarda oluşur. Benzetmeyi bağışlayın, tomurcuklar hâlâ çok gençtir. İkinci tedavi kolej öğrencileri veya genç işçiler olarak çiçeklenmeye başladıklarında olur. Püskürtme ve kutsal milli hürriyet ağacını ideolojik küf hastalığından kurtarmak için en iyi zaman askerliktir.” Size bir şeyler hatırlatıyor mu bu cümleler? Bana sanki herhangi bir ulusalcı sitenin forumundan alınmış gibi geldi!


Enteresan olan filmde aslında ülke adı hiç geçmez. Ancak buna rağmen Yunanistan’da 1963 yılında solcu milletvekili Gregoris Lambrakis’in öldürülmesi sonrasında gerçekleşen olayların kurgulanarak yansıtıldığı açıkça bellidir. Öte yandan filmi izleyen herkes filmin, 1967 ile 1974 arasında Yunanistan’da hüküm süren askeri yönetimi eleştirdiğini çok iyi bilir. Z-Ölümsüz’de, daha sonra Yunanistan’ın Cumhurbaşkanı olacak olan savcı Christos Sartzetakis’ı Jean-Louis Trintignant canlandırıyor. Aslında daha ünlü oyuncular olmalarına karşın, Yves Montand’ın ve Irene Papas’ın (Çağrı ve Ömer Muhtar’dan hatırlayacaksınız) filmde daha küçük ama önemli rolleri var. Montand, öldürülen solcu milletvekilini, Papas ise onun eşini canlandırıyor.

Filmin sonunda kahramanların akıbeti geliyor ekrana. Kimi 7. kattan düşerek ölüyor, kimi ‘kaçarken’ vuruluyor (!), kimi sürgüne gönderiliyor askeri rejim tarafından. Ardından bir yasaklılar listesi geliyor ki, akıllara ziyan. Rus klasiklerinden giyim tarzlarına, basın özgürlüğünden sosyolojiye kadar uzayıp giden inanılmaz bir yasaklar listesi. Modern müzik ve hatta matematik. Muhtemelen dönemin iktidarını elinde tutanlar Dostoyevski’den Becket’e kadar hemen herkesi ‘kendileri için tehlikeli dış güç ve ülkeyi bölmeye çalışan hainler’ olarak görüyordu. Filmin isminin neden Z olduğunu da yine son kısmında anlıyoruz. Dönemin güçleri Yunanca’da ‘Ölümsüz’ anlamına gelen ‘Z’ harfini de yasaklamış…

Girişte de söylediğim gibi film eski ama güncelliğini -hele hele bizim gibi ülkelerde- hiç yitirmemiş bir baş yapıt. Filmi izlerken ülkemizde yaşanan gelişmelerle olan benzerliklere hayret ederken, sanki birkaç ay önce çekilmiş hissi uyanıyor insanda. Dink Cinayeti’nden Danıştay Saldırısı’na, insanların fişlenmesinden, vatan kurtarma psikolojisinde olan ruh hastalarına kadar yaşayan her karakterin bir parçasını bulmak mümkün. Yunan kuvvacılarından, tekaüt komutanlarına, kendini hukukçu zanneden faşistlerden, dernek adı altında örgütlenen karanlık çetelere, oradan savcı Zekeriya Öz’e kadar hemen her şey var filmde. Ve tabii medya da…

Film doğal olarak Yunanistan’da yasaklandı, ülkemizde de 1989’da, yani çekilmesinden 20 yıl sonra gösterim şansı buldu. Z-Ölümsüz’ü DVD olarak bulmak mümkün şimdi. İzlemenizi salık veriyorum, yazdıklarımdan çok daha fazlasını bulacağınızdan emin olun.

  
Künye

Z (Ölümsüz)
Yönetmen: Costa Gavras
Senaryo: Rum yazar Vasilis Vasiliskos’un aynı adlı eserinden uyarlanmış

Oyuncular: Yves Montand, Irene Papas, Jean Louis Trintignant

11 Aralık 2014 Perşembe

Film Tavsiyesi: Gece Vurgunu


Medyayı eleştiren çok film yapılmıştır bugüne kadar. Katil Doğanlar’dan 15 Dakika’ya kadar çok etkili örnekler de var hatırladıklarımız arasında. Ancak Gece Vurgunu – Nightcrawler bambaşka bir film. Sertliği, dili, anlatımı ile modern dünyada medya üzerine çekilmiş en etkileyicilerden. Hikaye biraz bize uzak gibi görünüyor: Lou Bloom kariyer peşinde, genç ve hırslı bir adamdır. Hayatta "amaca giden her yol mübahtır" düsturunu benimseyen bu hırslı adam, geceleri şehirde yaşanan suç olaylarını tüm açıklığı ile kamerasına kaydetmeye başlar. Şehrin önde gelen televizyon kanallarından birinde gece muhabiri olarak işe girmesi de uzun sürmez. Fakat ne var ki, kariyerinde benimsediği yolun da bir faturası elbet olacaktır...


The Fall ve Real Steel gibi filmlerin senaryolarında kalem oynatan Dan Gilroy'un ilk uzunmetrajlı filmi olan suç ve gerilim türündeki yapımda, Oscar adaylığı olan Jake Gyllenhaal başrolde yer alıyor. Özellikle başrol oyuncusunun muazzam oyunu Oscar’a göz kırparken, film kötülük üzerine bir kez daha düşünmemizi salık veriyor. 

10 Aralık 2014 Çarşamba

Film Tavsiyesi: Mucize

Bazı filmler vardır, alabildiğince iddiasızdır ama sıradanlığı ve iddiasızlığıyla ters orantıda etkisi vardır. Yönetmenliğini ‘National Treasure’ serisiyle tanınan Jon Turteltaub’un yaptığı 1996 yapımı Mucize-Phenomenon böylesi filmlerden. Başrollerinde John Travolta ve Kyra Sedgwick’in yer aldığı filmde ayrıca Forest Whitaker ve Robert Duvall gibi güçlü oyuncular da yer alıyor.

Hikayesi şöyle: Sıradan ve küçük bir kasabada, sıradan bir tamirci olan George Malley, kendi halinde bir dul bayana platonik ilgi duymaktadır. Derken bir akşam yaşadığı sıra dışı bir kaza Malley’in hayatını tamamen değiştirir. Milyonda bir bile görülmeyecek kazada bir göktaşı kahramanımıza çarpar. Ve bir de armağan bırakır Malley’e… Vasat tamirci bir anda son derece zeki, şifacı, dert babası birine dönüşür. Üstelik telekinezik güçlere de sahiptir artık.

Ancak bu özellikler hem merak hem de kuşku uyandırmakla beraber Malley’i önemli biri yapsa da, onun tek derdi vardır; sevdiği kadının ilgisini çekmek. Çeker de ama kader ona ödülle beraber bir de bedel biçmiştir…


Mucize’yi nasıl bulursunuz bilmiyorum ama bulun ve izleyin, pişman olmazsınız…


9 Aralık 2014 Salı

Armağan


'Nene' dedim,

'hediye alır mıydı sana dedem?'

Gözleri dolu dolu oldu ve şöyle fısıldadı:

"Bana hep 'sen Allah'ın bana hediyesisin' derdi oğul"


8 Aralık 2014 Pazartesi

Sürgün!


'Nene' dedim;

'Gezer miydin dedemden gizli gizli?'

Durdu, hüzünlendi ve şöyle dedi utanarak:


"Gözlerinden uzakta olmak sürgündü oğul!"

7 Aralık 2014 Pazar

Külfet!



'Nene' dedim;

'Yaşlanınca yük oldunuz birbirinize!'

Durdu, iç çekti ve şöyle dedi usulca: 

"Esas şimdi, hayat yük  omuzlarımda oğul!"

Film Tavsiyesi: Pan’ın Labirenti


10 yaşındaki Ofelia, hamile ve hasta olan annesiyle birlikte 1944 yılında İspanya İç Savaşı sonrası yüzbaşı olan üvey babasının yanına taşınır. Ofelia ve annesinin yeni taşındıkları bu ev aynı zamanda orman içinde bir karakoldur ve arka bahçesinde esrarengiz bir labirent vardır. Labirentin içerisindeki Pan adındaki gerçeküstü bir yaratık, küçük kızın tüm yaşamını değiştirecektir.

Guillermo del Toro’nun gösterildiği sene Cannes’da dakikalarca ayakta alkışlanan yakın dönem başyapıtı, çocukların gözünden savaşın ne kadar sert bir fırtına olduğunu gözler önüne seriyor.

Film; fantastik bir kurguyla İspanya iç savaşına ait gerçekçi ve siyasi bir arka planı birlikte başarıyla işliyor. Javier Navarrete'in hazırladığı müzikler ve soundtrack albüm de büyük ilgi görmüştü.


Yabancı film dalında 3 Akademi Ödülü sahibi olan Pan’ın Labirenti, çeşitli festivallerden 68 ödül almış ve 58 ödüle de aday gösterilmişti. Bu özelliğinden dolayı İspanyol sinemasının son dönem en başarılı filmlerinden birisi sayılır. Film aynı zamanda İspanya'nın gişe rekorunu elinde tutmaktadır.