1985 doğumlu Damien Chazelle de sinemaya şanssız başlayan yönetmenlerdendir. Bu genç isim, yıllarca yanında taşıdığı projesini bir türlü uygulama imkânı bulamaz ve genç bir müzisyenin hayatını anlattığı Whiplash, 2012 yılında Hollywood’un bir türlü gerçekleşmeyen filmler, yani ‘black list’ine girmiştir. Aynı yıl artık uzun metrajdan umudunu kesen Chazelle, filmini kısa çekmek zorunda kalır. Ancak kader ona da minik bir göz kırpmasında bulunur. Zira bu kısa filmde ünlü bir oyuncu oynamayı kabul eder: ‘J.K. Simmons’. 18 dakikalık bu kısa film, 2013 yılında Sundance’da seyirciyle buluştuğu an izleyenleri çok etkiler. Ve o festival dahil pek çok festivalden ödül alınca, genç yönetmen, yapımcı bulmakta zorlanmaz. Kısa filmi adeta bir kartvizit görevi görmüştür.
Hiç vakit geçirmeden, bir yıl sonra uzun metraj filmi için kamera arkasına geçer Damien Chazelle… Whiplash, bu kez iki saatlik bir film olarak çekilmeye başlanır. Aslında kâğıt üzerinde konusu da çok basittir filmin: Öğretmen-yazar babası (Paul Reiser) gibi bir ‘sıradan’ olmaktan korktuğu için, Buddy Rich ya da Jo Jones düzeyinde, mükemmel bir caz davulcusu olmayı aklına koyan, hırsı yeteneğini çok aşan New Yorklu 19 yaşındaki çırak baterist Andrew Neiman (Miles Teller) isimli bir veledin hikâyesidir film. Eksik söyledim, elbette filme esas tadı veren bir de öğretmeni var Neiman’ın; sertliği ve disipliniyle Hitler’e rahmet okutturacak kadar faşist, konservatuvardaki tüm öğrencilerine korku salmış, usta hocası Terence Fletcher (J.K.Simmons)… Film, bu ikili arasındaki gerilimli mücadeleyi konu edinmektedir.
Hikâyenin neredeyse tamamı Amerika’nın en seçkin müzik okulu sayılan Shaffer Konservatuvarı’nda geçiyor ve özellikle caza aşina izleyiciye daha fazla seyir zevki vaat ediyor Whiplash. Ancak… Sadece müzisyenleri anlatan, yani konusu müzik olan bir film değil Whiplash, başrolde müziğin olduğu; müziğin düşündürtüp, müziğin hüzünlendirdiği, müziğin gerip, müziğin korkuttuğu bir film aynı zamanda. Bu yönüyle diğer müzik içerikli filmlerden epey ayrı duruyor.
Zira ciddi anlamda bir gerilim de içeriyor film… Davulun derisi gibi geriyor insanı ve bagetler zillere dokundukça artıyor gerginliğimiz. İki başkahramanın notalar arasına gizlenerek yaptıkları mücadele, zaman zaman öyle yerlere gidiyor ki, dişlerini sıkıyor seyirci…
Söylediğimiz gibi hikâye iki kişi üzerinden yürüyor, dolayısıyla iki oyuncunun rolü önem kazanıyor. Sırasıyla bakacak olursak: İlki genç oyuncu Miles Teller. Genç dediğime bakmayın, yönetmen sadece 2 yaş küçük Teller ve filmde çok daha genç bir karakteri son derece başarıyla canlandırıyor. Amerikalı genç kuşak izleyicinin merakla takip ettiği epey filmde de rol almış; Fantastic Four, Project X, The
Spectacular Now, 21 & Over, Divergent… İkinci önemli karakter ise müzik öğretmeni Fletcher… Bu karakteri deneyimli oyuncu J.K. Simmons canlandırıyor. Simmons tam bir usta… Fletcher gibi sevimsiz ve zor bir karakteri o kadar ustaca canlandırıyor ki, seyirci sadece görünmez bir bağ kurmuyor, sevmeye başlıyor. Simmons’u Örümcek Adam serisindeki minik ama çarpıcı rolünden hatırlıyoruz. Hani şu çıkarcı medya patronu Jonah Jameson! Yaşı yeterli olanlar ise esasen bir dizi yıldızı olan Simmons’u ünlü Oz dizisinden de hatırlayacaktır.
Tıpkı hikâyelediği kahramanı Andrew gibi saygın bir müzik okuluna girip bateristlik eğitimi almış, müzikle hep haşır neşir olmuş yönetmen Chazelle’in bir caz trompetçisiyle öğrenci bir kızın ilişkisini anlattığı ilk filmi ‘Guy and Madeline on a Park Bench’ (2010) de müzik ağırlıklıydı. Bir sonraki projesi ise ‘La La Land’ adıyla tasarladığı yine bir caz piyanistinin hikâyesini anlatacağı bir film. Zaten başka alana hiç meyletmemeli galiba!
Büyük bölümü kapalı mekânlarda yakın plan çekimlerle, çoğunlukla ruhsal ve fiziksel çatışma halindeki iki başkarakterinin üzerine yoğunlaşılmış sahnelerle bezeli film, (sanatta) mükemmeliyeti yakalamak uğruna katlanılacak çabaların sonu var mıdır ya da iyi-vasat sanat yapmaktansa bu işi sürdürmekten vazgeçmek mi gerekir, sorularının etrafında gezinip duruyor ama net bir cevap vermekten de kaçınıyor.
Aslında Whiplash, epeyce miktar, filmin genç yönetmen Damien Chazelle’in hayatından da esintiler taşıyor. Zira Chazelle’in de ciddi bir müzik formasyonu geçmişi var. Kolej döneminde caz bateristliği eğitimi alan Chazelle, aynen filmdeki tekinsiz kahraman Andrew Neiman gibi hiç de fena olmayan bir müzik meslek okuluna kayıt yaptırmış ve aynen kahramanı gibi iyi bir davulcu olma hayalleri kurmuş. Ancak hayat bize her zaman hayalimizdeki seçenekleri sunmayabiliyor. Aslında iyi de olmuş!
Bu kadar da değil üstelik. Chazelle de tıpkı filminin kahramanı gibi kendine münhasır yöntemlerle müfredat dışı bir eğitmen ile hayatı kesişmiş. Bitmedi; filmde çalınan Caravan ve Whiplash parçaları da genç yönetmenimizin geçmişteki favori şarkılarından. Gelin görün ki, bu noktadan sonra işler romantizm çizgisinden bir miktar sapıyor. Zira Damien Chazelle, ne kadar çalışıp didinse de, asla virtüöz düzeyine yaklaşamamış. Üstelik bu yolda ruhunu ve bedenini yıpratmasına rağmen. Bir noktadan sonra şevki kırılmış, umudunu yitirmiş ve bagetlerini fırlatıp atmak zorunda kalmış. Hocaları her ne kadar aynı performans ile çalışması halinde çok iyi bir müzisyen olabileceğini söylese de, o en iyisi olmak istediği için öğretmenlerinin gösterdiği hedef onu tatmin etmemiş. Zira iyi ile mükemmel arasındaki o derin uçurumu ancak sanatçılar bilir!
Tam da bu noktada o kadim tartışmaya kısaca göz atmak yerinde olacaktır. Evet, soru şu: ‘Sanatta iyi, mükemmelin düşmanı mıdır?’ Ya da soruya şu noktadan yaklaşacak olursak; ‘Bir sanatı iyi derece icra edenlerin o sanatta ‘deha’ olmaları mümkün değil midir?’ ‘Vasatın hiçbir kayd u şartta kıymet-i harbiyesi yok mudur?’ Bu sorular meselenin alt limiti perspektifiyle düşündürücü. Bir de üst limit var elbette… Sanatta mükemmele ulaşmak için, hayattan vazgeçmek mi gerekir? Whiplash’ın kullandığı estetik dille soracak olursak: ‘Ziller ruh için mi çalar?’
Psikolojik ve fizikî şiddetin körüklediği hırsın, geliştiriciliği, ardından ulaşacağı başarı ve bedelleri konusunda benzersiz ve kaçırılmaması gereken bir deneyim sunarken pek çok dalda Oscar’a göz kırpıyor Whiplash.
Filmde kullanılan bateri zilleri bir planda o kadar net şekilde görülüyor ki, ‘İstanbul’ logosunu görmemek mümkün değil. Dünyanın en önemli bateri zili markası ‘İstanbul Zilleri’ filmin en önemli aksesuarlarından… İstanbul Cymbals’ın ürünleri olan bu ziller, Osmanlı’da Ermeni ustaların el yapımı olan ve dünyaca meşhur olan ziller. Günümüzde de bu kültürü devam ettiren ve dünyada bir numara diyebileceğimiz el yapımı zil üreticileri hâlâ ülkemizde bulunuyor. Buraya bu kadarını alalım ama diğer sayfalarımızda yer alan Zilciyan Ailesi’nin hikâyesini mutlaka okumanızı da tavsiye edelim.
Whiplash, daha önce aynı yönetmen tarafından (parasızlıktan) kısa film olarak çekildiği için çekim ve post-prodüksiyon aşaması son derece kısa süren filmlerden. Kısa filmde, genç oyuncu yok ama sert öğretmen Fletcher yine var. 19 gün gibi kısa bir sürede bitmiş çekimler. Yapım öncesi ve sonrasıyla toplam 10 haftalık bir sürede bitirilmiş film. Elbette bunda yönetmenin eserini Sundance Festivali’ne yetiştirme çabasının da katkısı büyük.
Filmin en gerçekçi ve en çok can yakan sahnelerinden olan ‘tokatlama sahnesi’nin hikâyesi de ilginç. Birkaç çekimde kurmaca tokadı deneyen Miles Teller ve J.K Simmons ikilisi, daha etkili sonuç almak için işi gerçek tokatlamaya kadar götürmüşler. Pek çok kez çekilen sahnenin filmde kullanılanı ise sonuncu deneme olmuş.
Genç bateristin kendini kaptırıp davul çalıştığı sahnelerin bazılarında yönetmen, oyuncu yorulsun diye ‘kes’ diye bağırmamış, sahneyi devam ettirmiş. Neticede gerçekçi anlar ortaya çıkmış. Bateristin kimi anlarda ellerinin kanadığını görüyoruz filmde. Bunların bazılarında gerçekten oyuncunun elleri çalmaktan kanamış. Yani kanlı el planlarının hepsi kurmaca değil.
Filmde bateristi canlandıran oyuncu Miles Teller, çocukluğundan beri zaten davul çalmayı biliyormuş. Ancak bu film için de haftalar boyu günde üç-dört saat davul çalma dersi almış.
Şuradan alınmıştır








-large-picture.jpg)





